İhanetin Yol Açtığı Büyük Acının Üstesinden Nasıl Gelinebilir?
İnsan ağır bir ihanet yaşadığında, içi yanar ve bu duyguyla neredeyse baş edemez. İşte tam o anda -veya en azından ilk acı biraz yatıştıktan sonra- hissettiğimiz her şeyi geldiği kaynağa yöneltmemiz gerekir. Hissettiklerimizi, bize ihanet etmiş gibi görünen kişiye değil, gerçekliğin kaynağı olan ve her şeyi var eden güç olan Yaradan’a yöneltmeliyiz.
Algımızda bize ihanet ettiğini düşündüğümüz kişinin bu olayda gerçekten bir payı var mı? Realiteyi daha doğru bir şekilde görmeye başladıkça anlamaya başlarız ki, bize ihanet etmiş gibi görünen kişi aslında bir kukladır; iplerini tutan ise Yaradan’dır.
Bu yüzden bize “ihanet eden” kişiden hesap sormamız mümkün değildir. Hepimiz yalnızca birer aracız. İnsan bunu bu şekilde görmeye başladığında içindeki fırtına yavaş yavaş diner. Etrafımızda hainler ve düşmanlar görmemeye başlarız. Sadece kuklalar görürüz ve onların üzerinde ipleri tutan Yaradan’ı.
Birini suçlamak veya ondan nefret etmek yerine, değiştirmemiz gereken şey kendimiz ve Yaradan’a yönelik tutumumuzdur. Yaşadığımız her şeyin ardında Yaradan’ı görmeye yöneldiğimiz anda, doğru ile yanlış, sadakat ile ihanet gibi kavramları da bambaşka şekilde tanımlamak zorunda kalırız. Hatta bu kavramların kendileri bile anlamlarını yitirir. Çünkü aslında bir insanın ihanet etmesi diye bir şey yoktur; bağımsız hareket edip ihanet edebilecek ayrı bir “kişi” yoktur çünkü. İnsanlar arasında da düşündüğümüz biçimde sevgi ve nefret olmadığı gibi, bildiğimiz anlamda sadakat veya bağlılık da yoktur. Her şey, insan ile Yaradan arasındaki ilişkiden ibarettir.
Elbette bunu anlamaya başladığımızda içimizden ilk önce şu duygu yükselebilir: “O zaman ben O’ndan nefret ediyorum!” Bu çok doğaldır. Çünkü birinden nefret ettiğimizde aslında nefretimiz Yaradan’a yöneliktir. Tüm ilişkilerimiz gerçekte yalnızca O’nunladır. İnsanlar arasında iyi veya kötü gibi görünen her şey O’nun tarafından düzenlenir. Yaşadığımız bütün olayları, dramları ve gizemleri O sahneye koyar. Bunun nedeni ise sonunda dikkatimizi dünyadan çekip doğrudan O’nunla ilişkiye girmemizi sağlamaktır.
Peki, bunu neden yapar? Çünkü tutumumuzda saflaşmamızı, yani ya O’na karşı duran mutlak egoistler ya da O’na bağlanan mutlak özgeciler olmamızı ister. Yaradan yarım yaklaşımları kabul etmez. Bu nedenle kendimizi yalnızca O’na yöneltmeliyiz ve yalnızca O’nunla ilgilenmeliyiz.
Peki, nefret nasıl sevgiye dönüşür? Bu dönüşüm, dua ile gerçekleşir. Gerekli dua, hem içimizde hem çevremizde olup biten her şeyin ardında O’nun eylemlerini görebilmeyi istemek, yani “O’ndan başkası yok” diye ifade edilen gerçeği keşfetmek istemektir. Asıl dua da şudur: Yaradan’ın bunu bize ifşa etmesini istemek.
Bir insanın yaşayabileceği en köklü dönüşüm budur. Hayattaki her şeyi değiştirir. Gerçekliğe bakışımız tamamen tersine döner. Daha önce insanlarla bağ kurduğumuzu, onlara bağlı olduğumuzu ve onlara yönelik hareket ettiğimizi düşünürken aslında şunu keşfederiz: Her şeyin ve herkesin ardında duran tek bir güç vardır, sevgi ve ihsan etme gücü olan Yaradan. Bunu fark eden kişinin gözünde bütün dünya bambaşka bir hâl alır.

