Category Archives: Karşılıklı Sorumluluk

Küresel Krizin Merkez Noktası

Soru: Küresel krizin henüz tespit edilmemiş ancak ciddi olarak dikkat edilmesi gerek belirtileri nelerdir?

Cevap: Küresel krizin kökü olan en merkezi nokta, kendilerini birbirinden uzaklaştıran insanlardadır. Bilgisayarlarımızın karşısında oturup çocuklar gibi oyunlar oynuyoruz ve başka hiçbir şey yapmıyoruz.

Bizi genel krizden ancak birbirimize iyi güçlerle yaklaşmanın kurtarabileceğini anlamamız lazım. Yani bu, insanların birbirlerinden uzaklaşmaları, herkesin bir çeşit koza içinde olma arzuları ve başka hiçbir şey hakkında düşünmemeleri veya endişelenmemeleri krizidir.

Soru: Neden insanlar gerçekten bir kriz olduğunu hissetmiyorlar? Hafife mi alınıyor? Örneğin, aşırı üretimdeki krizi değerlendirebilirim. Dükkâna gidip boş rafları görürüm. Oysa karşılıklı ilişkilerdeki kriz bir şekilde insandan gizlenmiştir. Arkasında ne olduğunu ya da ne kadar ciddi olduğunu anlamıyoruz.

Cevap: İnsanlar icat ettikleri “oyuncakların” tuzağına düşerler. Oyunlara olan ilgileri onları gerçek sorunlarından uzaklaştırır. Bu nedenle, bir yandan insanlık ilerliyor gibi görünse de, diğer yandan da ölüyor. Her şey bu durumun kötülüğünün farkındalığında yatmaktadır. Bu arada bizler, sadece herkesi yöneten ve kontrol edenlerin dipsiz ceplerini dolduruyoruz.

Gelecekte iyi bir şey görmüyorum. Bütün bunların neye yol açacağını insanlara açıklamamız gerekiyor. Bu, yalnızca biriktirdiğimiz ve onlara teslim ettiğimiz her şeyi denize atmak için, bizi harcayarak kendilerini nasıl zenginleştireceğimizi düşünen kendi düşmanlarımız için çalıştığımız çok acı ve uzun bir yolculuğun farkına varmak anlamına gelecektir. Kötü insan egoizmi bu şekilde işliyor.

Egoizmimizin kötülüğünü fark etmek ve bunun tek kötülük olduğunu anlamak gerekir. O zaman ondan nasıl kurtulacağımız hakkında konuşabiliriz.

“Eğitim Nedir?” (Quora)


Eğitim – yani şu anda yetenekler ve bilgi edinme ile ilgili olan eğitim değil, eğitimin doğru biçimi – bize bir eylem çizgisi ve gelecekteki bir duruma doğru bir yön veren belirli bir sosyal çevreyle olan bütünleşmemizdir.

Bir sonraki seviyemizi sosyal çevremizde görmemiz gerekir. Bir sonraki seviyemiz bizi ileriye, uyanmaya, cesaretlendirmeye, motive etmeye ve onun gibi olmamız için bize ilham vermeye teşvik eder. Sosyal bir ortamda değişim bizim için daha kolaydır.

Eğitimciler, duygularımızın ve ruh halimizin çevremize uyum sağlamamız için itici güç olduğu ve böylece toplumu oluşturan birimlerin uyumlu bir grup halinde bir araya geldiği ve bir sonraki seviyemiz olan bir sosyal atmosfer yaratmalıdır.

Uyumlu bir grup, doğası gereği egoist olan yani birbirlerinin zararına haz alma arzularından oluşan bireylerin, yeniden pozitif sosyal varlıklara dönüştüğü ve ihtiyaç duydukları her şeyi barışçıl, uyumlu ve uygun bir şekilde, ancak karşılıklı işbirliği yoluyla sağlayabilecekleri bir toplumla çevreledikleri zaman, mutlak ve karşılıklı işbirliği içinde olduklarını anlamaya başlayan bir gruptur.

Buna göre, böyle bir ortama girerek egomuza belirli bir baskı uygularız. Yani başarılı olmak ve toplumda belirli bir düzeyde saygı görmek isteriz, bu nedenle esas olarak karşılıklı işbirliğine değer veren bir topluma girersek, topluma uyum sağlamak ve toplumun saygısını kazanmak için daha işbirlikçi ve verici olmaya çalışırız. Başka bir deyişle, bencil hedeflerimizin özgecil eylemlerle tatmin edildiğini hissederiz. Sonrasında, böyle bir ortamı ne kadar besler ve ona katılırsak, bizi gerçekten mutlu ve kendine güvenen insanlar olmaya yükseltecek olan değerler, toplumda düzenli olarak desteklenir ve güçlendirilirse bizler verici, işbirlikçi ve özgecil varlıklar olmak için o kadar çok gelişeceğiz. Optimal bir eğitim formunun özü budur.

Doğayla Dengeyi Yeniden Kurmak

Cansız, bitkisel ve hayvansal doğaya müdahale etmeme söz konusu olduğunda, “Pençelerinizi doğaya kaldıramazsınız, ormanları, kuşları, hayvanları vb. yok edemezsiniz; her şey itinayla ve dikkatli bir şekilde yapılmalıdır.” deriz.

Ve konu insan doğasına gelince bu konuda zayıfız ve bu yüzden bir şekilde kendimiz ile çalışmalıyız. Ama kimse bunu istemez. Bütün sorun budur.

Kabala bilimi ekolojiden değil, genel, özellikle küresel homeostaziye zarar verdiğimiz için, bizim doğa ile dengemizi nasıl yeniden kuracağımızdan bahseder. Ve doğanın en zararlı nesnesi insandır.

Ama sadece kendini düşünen bir insan nasıl doğanın bütünsel bir parçası olabilir?

Cansız, bitkisel ve hayvansal seviyelerde, homeostaziyi, içsel kabullenmeyi ve tüm parçaların uyumunu sağlayan yasalar vardır. İnsan buna sahip değildir. Bir insanı doğa ile bilinçli bir dengeye getirmek için, onun ne olduğunu ve ona nasıl ulaşılacağını anlaması gerekir.

Başkalarıyla dengeye gelebilmek için, her insan başkalarının arzularını ve başkaları da onun arzusunu dikkate almalıdır. Buna karşılıklı garanti, karşılıklı kabullenme yasası denir.

Esasen insanlık bunu bir şekilde yapmak ister. Sonuçta, benimsediğimiz tüm yasalar, karşılıklı garanti yasasının bilgisizliğini telafi etmek istiyor gibi görünüyor, ancak bu telafi, çarpıtmalarla birlikte zayıf ve tek taraflıdır.

Gerçek şu ki, bu yasanın uygulanması, insanlığa ve doğanın diğer tüm alt katmanlarına -cansız, bitkisel ve hayvansal- tam bir denge sağlayacaktır. Bizler buna ulaşmalıyız.

Üstelik, bunu başarmaya başladığımızda, doğal değişim yasalarını keşfedeceğiz. Ve o zaman her şeyde büyük atılımlar yapabileceğiz çünkü her seviyedeki insanlar  (eşler, ebeveynler ve çocuklar, patronlar ve astlar, kendi aralarında astlar, kendi aralarında patronlar vb.) arasındaki ilişkiyi nasıl düzgün bir şekilde organize edeceğimizi anlayacağız.

Doğaya uygun olarak bu ilişkilerin nasıl kurulacağını net bir şekilde algılayabilir olacağız.

“Glasgow İklim Değişikliği Konferansı Hiçbir Şeyi Değiştirmez” (Linkedin)

Dünya 2021 Glasgow İklim Değişikliği Konferansına hazırlanırken, gitgide daha fazla veri gösteriyor ki insan çabaları, eğer çaba gösterişmişse, en iyi ihtimalle yetersiz olmuştur. Dünya liderleri, sera gazı emisyonlarının azaltılmasıyla ilgili bol bol bildiriler yayınlarken, gerçek bunun tam tersidir. BM Üretim Açığı Raporu, hükümetlerin planlanan fosil yakıt üretimi ile gerçek küresel üretim seviyeleri arasındaki farkı takip eder. Bu yılki rapor şunu ortaya koyuyor: “artan iklim hedeflerine ve net sıfır taahhütlerine rağmen, hükümetler hala 2030’da küresel ısınmayı 1,5°C [2.7°F] ile sınırlandırmakla tutarlı olacak olandan iki kat daha fazla fosil yakıt üretmeyi planlıyor.”

Ancak, hükümetler taahhütlerini yerine getirme niyetinde olsalar bile, bu iklim değişikliğini tersine çevirmeyecekti. İnsanlığın ürettiği sera gazı miktarını volkanik patlamalar, orman yangınları ve Alaska, Grönland, Kanada ve Sibirya’daki permafrost’un hızla çözülmesiyle yayılan miktarla karşılaştırırsak, doğanın bizim “yardımımız” olsun ya da olmasın hızlı bir iklim değişikliğine yöneldiği açıkça görülecektir.

İklim değişikliği insanlığın karşı karşıya olduğu tek kriz değil. İnsan katılımının her alanında krizler var: Uluslararası gerilimler artıyor; dini aşırılık artıyor; ırksal ve kültürel gerilimler ülkeleri içeriden bölüyor; ve küresel ekonomi stagflasyonun eşiğinde sendeliyor. Bu yetmezmiş gibi inatçı Koronavirüs, dünya genelinde hala hayatları ve ekonomik iyileşmeyi aksatıyor, tedarik zincirleri kırılıyor, gaz, gıda ve diğer temel ihtiyaç maddelerinde kıtlığa yol açıyor ve iklim değişikliği nedeniyle doğal afetler sıklık ve şiddet açısından yoğunlaşıyor. Açıkçası, belirli sorunlara odaklanmayı bırakmalı ve daha sistematik düşünmeye başlamalıyız.

Dünyamız bir piramit gibi inşa edilmiştir. Piramidin tabanında mineral seviyesi, üstünde flora, onun üstünde fauna, ve insan piramidin tepesindedir. Bizler hayvanlar aleminin bir parçası değiliz çünkü bedenlerimiz diğer primatlarınkine benzerken, zihnimiz geçmişimizi, geleceğimizi düşünmemizi, kendimiz ve gezegenimiz için uzun vadeli planlar yapmamızı sağlar.

Ancak üstün zekamıza rağmen sistemin “üstünde” değiliz; biz onun bir parçasıyız. Bu şekilde, altımızdaki tüm seviyeleri etkileriz. Bu nedenle, en üstteki, insan seviyesindeki herhangi bir arıza, tüm piramidin içine sızar ve diğer seviyeleri de bozar.

Şimdi sorunun tamamen insanlıkta olduğunu görmek kolaydır. Ayrıca, sorunlar insan katılımının her alanını kapsadığından, gaz emisyonlarını azaltmanın hiçbir şeyi çözmeyeceği açıktır. Dünyayı düzeltmek istiyorsak, insanlığı düzeltmemiz gerekiyor.

İnsanlığı incelediğimizde, her insanın kendine özgü becerileri ve özellikleri vardır. Kendi içlerinde, bu özellikler sorun değil, avantajdır. İnsan düşüncelerinin, yaklaşımlarının, kültürlerinin, fikirlerinin ve inançlarının çeşitliliği, iplikleri teorik olarak her şeyi başarabilecek güçlü bir varlık haline gelen bir duvar halısı yaratır. Dolayısıyla sorun insanlarda değil, birbirleriyle nasıl bağ kurduklarındadır.

Şu anda insanlığın dokusundaki ipler birbirini koparmaya çalışıyor. Birbirimizi güçlendirmek, desteklemek ve cesaretlendirmek yerine, üstünlük ve güç için yarışıyoruz. Kumaşı olabildiğince güçlü ve güzel kılmak için çalışmak yerine, çarşaftaki en güçlü iplik olmaya çalışıyoruz. Yorgun olmamız şaşırtıcı mı? Etrafımızı saran sonsuz mücadeleler ve kötü niyetten midemiz bulanıyor mu? Depresyonun zamanımızın en yaygın hastalığı olması şaşırtıcı mı? Ve son olarak, dünyamızın, tek evimizin mahvolmuş olması şaşırtıcı mı? Şimdi, gezegenimizi kurtarma konusuna geldiğimizde gerçekten neye odaklanmamız gerektiğini bildiğimizi düşünüyorum.

“Nasıl Oluyor Da 7 Milyar İnsan Varken Yine De Yalnız Hissediyoruz?” (Quora)

Egoizm, başkalarının pahasına haz alma arzusu, doğamızın temelindedir. Hayatımız boyunca sürekli gelişir ve büyürüz. Sonuç olarak kendimizi giderek birbirimizden ayrı buluruz, çağımızda da artık birbirimize dayanamayacağımız gerçeğine ulaştık. Kendimizi giderek daha fazla bölünmüş, yalıtılmış, kopuk ve birbirimizden nefret ederken buluyor ve depresyon, kaygı, stres, yalnızlık ve madde bağımlılığının daha da derinlerine batıyoruz. Büyüyen ego bizi ayırır ve gerçekten herkesten ve kendimizden bile koptuğumuzu hissederiz.

Öte yandan, tam tersini de hissetmeye başlarız: Giderek birbirimize daha çok bağımlı olduğumuzu ve birbirimiz olmadan yaşayamayacağımızı.

Peki, giderek birbirimize bağımlı hale geldiğimiz ama aynı zamanda birbirimizden nefret edip reddettiğimiz bu ikilemi nasıl çözebiliriz? Bu sorunu nasıl bire bağlayabiliriz?

Şu anki hayatımızda bunu yapamayız. Tek bir çözüm var: Hepimizin en büyük önceliğimizin kendimiz olduğu mevcut varoluş seviyemizden, başkalarının yararına öncelik verdiğimiz farklı bir seviyeye yükselmemiz ve onlara olumlu bir şekilde bağlanmamız gerekiyor. Egoist varoluş biçimimizin yakıtının bittiği ve şimdikinin tam tersi başka bir duruma geçmemiz gerektiği anlayışına ulaşırsak, o zaman doğayla denge içinde uyumlu bir varoluşu hak edeceğiz ve kimse kendini yalnız hissetmeyecektir.

“Çocuklarımıza Hayatlarının Erken Dönemlerinde Öğretmemiz Gereken En Önemli Şeyler Nelerdir?” (Quora)

Çocuklarımızı yetiştirdiğimiz, günümüzün küresel olarak birbirine bağlı ve bağımlı dünyası, bizim içinde büyüdüğümüz dünyadan çok farklı.

Günümüz dünyasında çocukların refah ve mutlu bir şekilde yetişmeleri için, bizim ne kadar birbirimize bağlı olduğumuzun bilincine varmaları gerekiyor ve bunu ne kadar erken öğrenirlerse o kadar iyi.

Onlara üzerinde yaşadığımız gezegeni öğretmeliyiz, böylece doğanın cansız, bitkisel, hayvansal ve insan seviyeleri boyunca devam eden sayısız etkileşimle tek bir ekosistemde nasıl var olduğumuzu anlasınlar.

Onlara ayrıca güneş sistemini, güneşin ve ayın Dünya üzerindeki etkisini, mevsimlerin nasıl değiştiğini ve doğal güçlerin hayatımızı nasıl şekillendirdiğini öğretmeliyiz.

İnsani gelişim açısından, birlik içindekiler refah içindeyken, bölünmüş medeniyetlerin ve ulusların birbirine düşman haline geldiklerini ve sorunlarla dolu olduklarını çocuklara göstermeliyiz.

En önemlisi, onlara doğanın güçlerinin tek bir sistem olarak birbirine olan bağını ve bağımlılığını ve onların üzerimizdeki etkilerini öğretmeliyiz. Günümüz teknolojileri aracılığıyla bağ kursalar bile, kendi bağlarının teknolojinin ötesinde diğer insanlara ve doğaya her düzeyde uzandığını anlamalılar.

Çocukların eğitiminde insanlığın ve doğanın birbirine bağını vurgulamanın amacı, onların çevreleriyle yani diğer insanlarla ve doğayla olan olumlu bağlarını beslemektir. Başkalarını ve doğayı önemsemenin kendilerini olumlu, diğer insanları ve doğayı önemsememenin ise kendilerini olumsuz etkilediği duygusuyla büyürlerse, pek çok acıyı atlatıp keyifli, huzurlu ve uyumlu bir yaşam süreceklerdir.

Bu bağı zenginleştiren eğitimdeki kilit nokta, diğer insanlara ve doğaya karşı tutumumuzun sürekli devam eden bir ilişki olduğunu anlamaktır. O zaman doğadaki karşılıklı olma durumunu anlayabiliriz. Ailelerde, arkadaşlıklarda, eşlerde, iş ilişkilerinde veya genel olarak toplumda gelişen ilişkiler, karşılıklı değerlendirmeyi gerektirir. Bir ilişkide gerçek arkadaşlığa ve hatta sevgiye ulaşmanın faydaları, oraya ulaşmak için gösterdiğimiz çabalara her zaman üstün gelir. Bu nedenle, birbirimize bağımızın ve karşılıklı bağımlılığımızın farkındalığını kazanmak, bizi karşılıklı bağımızı olumlu bir şekilde gerçekleştirmek için, bağlarımıza yatırım yapmamız gerektiği sonucuna götürmelidir.

Hayvanlar, diğer hayvanlara zarar vermek için içgüdüsel bir dürtüye sahip değildir. Diğer hayvanları öldürmeleri, diğer hayvanların acılarından zevk almak için kötücül bir niyetten değil, hayatta kalmaları için bunun gerekli olduğundandır. Bununla birlikte, insanlar ek bir egoist niteliğe sahiptir, yazıldığı gibi, “Bir adamın kalbinin eğilimi gençliğinden beri kötüdür.” Bu nedenle çocuklarımızı, herkesin ve her şeyin birbirine bağlı ve karşılıklı bağımlı olduğunu öğrenecekleri, buna göre düşünecekleri ve hareket edecekleri kaygısıyla yetiştirmeliyiz.

Tek Bir Mekanizma İçinde

Baal HaSulam, “Dünyada Barış”: Realite; bir başına kalmış bir bireyin, çevresinde ona hizmet edecek ve ihtiyaçlarını sağlamaya yardımcı olacak yeterli sayıda insan olmadan var olma hakkı olmadığını bize gösteriyor. Dolayısıyla, kişi öncelikle sosyal bir hayat sürmek için doğmuştur. Toplumdaki her birey bir makineye yerleştirilmiş birkaç başka çarka bağlı bir çark gibidir. Bu tek çarkın, kendisi dışında hareket etme özgürlüğü yoktur; ancak makineye, genel görevini gerçekleştirmesinde yeterlilik kazandırmak için belli bir yönde ve diğer çarkların ile harekete devam eder.

Etrafımızda çok büyük, tamamen birbirine bağlı bir dünya yaratıldı. Bunun içinde hiç bir şey özgür değil. Bundan dolayı kişi kendisini aniden dünyanın sonunda, yanında hiç kimse olmadan bulsa bile asla özgür olamaz. Hala tamamen diğer insanlarla bağlantılı olacaktır.

Görünüşte herkesten fiziksel olarak kopmuş olduğu bu durumda bile, içsel çarkları aracılığıyla dünyadaki milyarlarca insanla hala bağlantılı olduğunu anlamalıdır. Bunu yakında keşfedeceğiz.

Nerede olursak olalım, her zaman tüm insanlığa nasıl tamamen bağlı olduğumuzu hissetmemiz veya hissetmeye çalışmamız arzu edilir.

Dünyada tamamıyla özgür hissetmek diye bir şey yoktur. Kanepede uzanıp televizyonu açarsam ya da bilgisayar başına oturursam tek başınayım, özgürüm diye düşünüyorum. Özgür değilim! Ne olursa olsun tüm insanlığa bağlı küçücük bir parçacık gibiyim.

Kişi herhangi bir anda bunu hissederse, belirli sinyalleri almaya başlar. Bir yandan, bu şekilde yaşayarak, sürekli herkesi düşünerek, kendimize fazla yükleniyoruz gibi gelir. Yine de bunu yaparsam, onlarla karşılıklı olarak nasıl etkileşim kurduğumu, beni nasıl etkilediklerini çok geçmeden hissetmeye başlarım. Ve onlar aracılığıyla, Yaradan ile bağlantıyı çabucak bulurum.

Öğrenme Yılı Oldu

İbrani takvimine göre, Pazartesi akşamı bir önceki yılın sonunu ve yeni bir yılın başlangıcını işaret eder. Geçen yılı birkaç cümleyle açıklayacak olursam, çok iyi ve verimli bir yıl olduğunu, doğanın bize daha önce hiç yapmadığı bir şekilde öğretmeye başladığını söyleyebilirim. Bize bir gücün tüm insanlığa etki ettiğini ve hepimizin ona bağlı olduğunu öğretti. Bu farkındalık, geleceğe dair bize biraz güven veren çok olumlu bir değişimdir.

Geçen yıl bize, hepimizin doğanın darbeleriyle “pişen” bir tencerede olduğumuzu öğretti. Hepimizi etkiliyor ve herkesin bize neler olduğunu derinlemesine düşünmesi gerekiyor. Bana en büyük umudu veren şey birbirimize ne kadar bağımlı olduğumuzu görmemiz. Hepimizin birbirimizden sorumlu olduğunu anlamamız konusunda beni umutlandırıyor. Bu aynı zamanda bizi bir bütün olarak doğa ile nasıl ilişki kurmamız gerektiğini anlamaya daha da yaklaştırıyor.

Yaşadığımız karışıklıklardan öğrenecek daha çok şeyimiz olsa da, darbeler yine de iyi dersler oldu. Bir kaç darbe daha olacak ama onlardan da geçip öğreneceğiz. Yine de, ne kadar erken hepimizin tek bir yapıya bağlı olduğunu fark eder ve kendi isteklerimize ek olarak, yaptığımız işlerde hesaba bu yapıyı da katmamız gerektiğini kabul edersek, hep birlikte o kadar çabuk iyi oluruz.

Geçtiğimiz yıl yaşadığımız darbeler cezalar değil, derslerdi. Eğer bu derslerden öğrenseydik, ortadan kaybolurlardı. Onlar doğanın bizim “günahkar” geçmişimize tepkisi değildir; onlar bizim iyi geleceğimiz için onun yönlendirmeleridir. Bir ebeveynin öğüdünün, çocuğu kendisi için daha iyi bir geleceğe yöneltmeyi amaçladığı gibi, doğanın gazabı da insanlığı yanlış yoldan doğru yola yönlendirir. Ne kadar erken yönümüzü değiştirirsek, doğanın bize karşı “yaklaşımı” o kadar çabuk değişecektir.

Geçen yıl olan hiçbir şeye üzülmemeliyiz. Doğa iyidir ve yaptığı her şeyi bize yardım etmek için yaptı. Geleceği düzeltmek yerine geçmiş üzerinde durursak, geçmişteki hataları tekrarlayacağımız ve doğayı bir kez daha bize ders vermeye zorlayacağımız kesindir.

Bu nedenle bakışlarımız daima ileriye dönük olmalıdır; bizler sadece birbirimizle olan bağlarımızı geliştirmeye odaklanmalıyız. Eğer iyi bağlar kurarsak, doğanın geri kalanına benzer hale geleceğiz – gerçekliğin yapısındaki bir dişli gibi, ama kendi isteğimizle. Eğer doğa gibi olursak, doğanın bize karşı nazik olduğunu hissedeceğiz ve hayatlarımız kolay, sakin ve güzel olacak.

Doğanın Dilini Anlamak

Ya yabancı bir gezegene geldiysek, yerel yaratıkların dilini konuşmadığımız ya da hareketlerini, kültürlerini anlamadığımız bir yere? Yapacağımız utanç verici gaflar şöyle dursun; asıl sorun bizi ve başkalarını ciddi tehlikelere sokacak hatalar yapmamız olurdu.

Bu teorik bir soru değil, bizim günlük hayatımızdır. Bizler, evimiz olarak düşündüğümüz bu gezegende uzaylılarız. Onun dilini, hareketlerini, ya da kültürünü anlamıyoruz. Bu nedenle yaptığımız hatalar kendimiz, başkaları ve dünya sakinlerinin geri kalanı için ciddi derecede tehlikelidir.

Daha da kötüsü, uzaylı olduğumuzu bilmiyoruz. Son birkaç bin yıldır burada olmamıza rağmen gezegenin yerlileri olduğumuzu düşünüyoruz. Tarih öncesi çağlarda, hominidler (insanlar da dahil olmak üzere Hominidae (büyük maymunlar) ailesinin üyeleri) yaşadıkları doğal sistemlerin ayrılmaz bir parçasıydı. Esasen ekosistemin dokusundaki başka bir hayvan türüydüler.

Zaman içinde geliştikçe, arazi tarım teknolojisini, endüstriyi ve ekonomiyi geliştirdikçe, giderek daha baskın hale geldik. Sonunda en azından kendi gözümüzde dünyanın “hükümdarları” olduk. Şimdi sanki gezegenin sahibiymişiz gibi yaşıyoruz. Ormanları gelişigüzel yerle bir ediyoruz, hayvan türlerini ayrım gözetmeksizin tüketiyoruz, narsist zihnimizin uydurduğu ideolojilere dayalı hükümetler ve rejimler kurup bunların uygulamasında araç olarak soykırımlar yapıyoruz. Bizim gibi düşünmeyen herkesi hor görüyor, onlardan nefret ediyor, iftira atıp şeytanlaştırıyoruz, adalet ve özgürlük adına onları hapsediyor ve öldürüyoruz.

Bizler, Dünya’nın üzerinde ağırladığı en son misafirler, ev sahibimizin evini, izin istemeden, hiç düşünmeden ve hiç pişmanlık duymadan dev bir çöplüğe dönüştürdük. Aslında, ev sahibimizin onayını almak isteseydik bile, doğanın dilinde nasıl iletişim kuracağımızı öğrenmek için hiç uğraşmadığımızdan, bunu yapamazdık.

Yine de, Dünya kendini bizim zehirli varlığımızdan korumak için bize yangınlar, seller ve depremler gönderdiğinde şikayet edecek kadar küstahız. Gerçekten de, insanın küstahlığı sınırsız ve tükenmezdir. Bu yaz tanık olduğumuz doğal felaketler Dünya’nın hastalığının belirtileri değil; iyileşebilmesi için kendisini insan parazitinden arındırma çabalarıdır.

Doğanın kültürü dengedir. Her şeye ihtiyaç vardır ve her şeyin zıttı vardır. Kış ve yaz, med cezir, tropikaller ve çöller, hatta yaşam ve ölüm bile birbirini tamamlayan karşıtlardır. Birlikte, her şeyin doğru zamanda ve doğru hızda gelişmesini ve sona ermesini sağlayan Doğa’nın dinamik dengesini yaratırlar.

Doğanın dili karşılıklı sorumluluk dilidir. Tüm yaratılanlar birbirine ihtiyaç duyar, karşılıklı cömertlikleriyle var olurlar ve gerçekten ihtiyaç duyduklarından fazlasını almazlar. Bu şekilde, herkes herkesi desteklemeye yardımcı olur ve gezegendeki küresel ekosistem gelişir.

Doğa onaylamadığını gösterdiğinde, aşırı hava koşulları, depremler ve aşırı yoğunluktaki diğer doğal afetler gibi “haberciler” kullanır. Bu habercileri anlamadığımız zaman, daha güçlü olurlar. Eğer yine de fark etmezsek, şiddete dönüşür. Eğer hala dikkat etmiyorsak, zarar verenleri yok eder.

Bugünlerde Doğa, bu gezegende istenmediğimizi gösteriyor. Doğanın düşünce ve denge dilini bir an önce öğrenemezsek, her birimize verdiği hayatı elimizden alacaktır. Sonuçta, hepimiz doğanın yarattıklarıyız, tam tersi değil.

Kalbimizde Küresel Isınmaya İhtiyacımız Var

Hükümetlerarası İklim Değişikliği paneli (IPCC), yaygın, hızlı ve yoğunlaşan küresel ısınma hakkında bir rapor yayınladı. Raporda, önümüzdeki yıllarda iklim değişikliğinin tüm bölgelerde artacağı belirtiliyor: aşırı sıcak dalgaları, seller ve kuraklıklar, deniz seviyesinin yükselmesi nedeniyle kıyı kentlerinin su basması vb.

Araştırmacılar iklim değişikliğinin, insan faaliyetinin bir sonucu olduğunu iddia ediyor ve sera gazı emisyonlarını ve hava kirliliğini azaltmak için acil önlemler çağrısında bulunuyor. Bununla birlikte, ben, ortamdaki tüm olumsuz değişikliklerin ana faktörünün, insanın cansız, bitkisel ve hayvansal doğaya ve insanlara karşı egoist tutumu olduğunu düşünüyorum.

Başka bir nedeni yok. Şunları kontrol edebiliriz: yaktığımız yakıt miktarını sınırlayın ve bunun hiçbir şeyi değiştirmediğini göreceksiniz. O zaman başka sebepler aramaya başlayacağız, hepsini tek tek gözden geçireceğiz. Ancak sebebin bu olmadığını anlamak için tüm bu gözden geçirmeler için vaktimiz yok. Bize bağlı olan tek değişikliği yapmamız gerekiyor.

İnsanlar arasındaki ilişkiden daha dinamik bir faktör yoktur. Aramızdaki ilişkiyi düzeltelim ve bunun iklimi nasıl etkileyeceğini ve her şeyi dengeleyeceğini görelim. İkisi arasında doğrudan bir bağlantı olmamasına rağmen, ilişkimizi düzeltirsek, anında olumlu bir etki hissedeceğiz. Kabala bilgeliğinin anlattığı şey budur ve buna inanmamak için hiçbir nedenim yok.

Sera gazı emisyonlarının sınırlandırılması ya da benzeri önlemler yardımcı olmayacaktır. Bu küresel ısınmayı hiçbir şekilde etkilemeyecektir. Çocukça oyunlarıyla doğayı etkileyebileceğini sanan küçük çocuklar gibiyiz. Oysa yapabileceğimiz hiç bir şey yok. Bir yanardağdan atmosfere bir gaz salınımı, yakıtın yanmasını sınırlamaya yönelik tüm çabalarımızı iptal edecektir. Bunlar ciddi önlemler değiller, sadece mümkün olan her şeyi yaptığımızı söylemek içindir.

Aslında, iklimin dengesini etkilemek ve Dünya’yı dengeye getirmek ancak insan derecesinden mümkündür. Cansız, bitkisel ve hayvan derecelerdeki değişiklikler bu konuda yardımcı olamaz. Aramızdaki ilişkileri, insanlar arasındaki iyi ve kötüyü dengelemeli ve herkes arasında iyi bir duruma ulaşmalıyız, yazıldığı gibi “Her biri dostuna yardım etti”, hepimizin sorumlu olduğu küçük bir gezegende yaşayan “hepimiz yoldaş ve kardeşiz.”

Sadece bu şekilde düşünmeye başlamamız gerekiyor ve bu doğanın tüm güçlerini sakinleştirecektir. Başka hiçbir önlem yardımcı olmaz. Başkalarına duyduğu nefretten dolayı insan hariç tüm doğa dengededir. Kişisel olarak kendimize başkalarından maksimum fayda sağlamak için, onları hiç düşünmeden, her birimiz cansız doğaya, bitkilere, hayvanlara ve diğer tüm insanlara egoistçe ve nefretle davranıyoruz.

Başkalarına kendimize gösterdiğimiz gibi özen gösterme konusunda daha dengeli bir hale gelmeliyiz. Ne de olsa, Dünya’da kapalı bir ekolojik sistemdeyiz ve eğer herkesi düşünmeye başlarsak, doğanın tüm güçlerini dengeleyeceğiz.

Hayvanların birbirini yiyip bitirdiğini görüyoruz. Ancak, onlar özgür irade olmadan doğal içgüdülerine göre hareket ederler ve bu nedenle onlardan başka bir şey beklenmez. Birbirlerini yiyerek doğadaki dengeyi bozmazlar. Etrafındaki her şeyi bir hevesle yok eden insanın aksine, hiçbir yırtıcı aç değilse gereksiz yere öldürmez. Elbette, insan cansız doğaya, bitkilere ve hayvanlara dengeli bir şekilde davranmalı yani onları yalnızca yaşam için gerekli olduğu ölçüde kullanmalıdır.

Ancak, asıl önemli olan insanlar arasındaki ilişkidir çünkü bu en yüksek derecedir. Bugün doğal kaynakları gereksiz yere harcıyoruz. Doğayı, her birinin yalnızca doğadan hayati olanı aldığı cansız, bitkisel ve hayvansal derecelerde olduğu gibi kullanmalıyız.

O zaman doğaya zarar verdiğimiz düşünülmeyecek. Yaşam için gerekli olan ölçüde, yiyeceğimizi karşılamada cansız doğayı, bitkileri ve hayvanları kullanmamıza izin verilir. Tıpkı onların da birbirlerini kullandıkları gibi. Bu, doğada herhangi bir felakete yol açmaz çünkü doğayı dengeden çıkarmayız.

İklim değişikliğini araştıran komisyonlar bu süreci sürdürmekle ilgilendikleri için objektif olamazlar. Doğada ne kadar çok felaket olursa, bu uzmanlar o kadar gerekli olacak ve daha fazla fon alacaklardır.

Doktorlar daha fazla hastaya sahip olmakla ilgileniyor, anti-Semitizme karşı komiteler daha fazla anti-Semitizme sahip olmakla ilgileniyor vb. Ne de olsa, her şey başkalarının gözünde önemini arttırmanın yollarını arayan insanın egoizmine dayanıyor.

Bu nedenle, antisemitistler ve Siyonistler faaliyetlerinde birbirlerine yardım ederler ve tüm insanlık her konuda bu şekilde davranır. Bir araba tamircisi işleten komşum daha fazla yağmur için dua eder çünkü yağmurda daha fazla kaza oluyor. Eğer hastalar olmazsa doktorlar ne yapacaklar? Salgınları ve iş yükünün artmasını istemedikleri açıktır, ancak hastalıkları tamamen ortadan kaldırmak da onların çıkarına değildir. Her şeyde bu böyledir.

Ülkeler arasında sürtüşme olmazsa hükümet komiteleri ne yapar? Her şey kötü bir egoistçe eğilime dayanıyor ve onu nasıl düzelteceğimizi ve dengeleyeceğimizi anlamamız lazım.

Aşırı değişikliklerle mücadele eden her komite bu değişikliklerin devam ettiğinden emin olmak istiyor. Çevre komitelerinin öneminin son on yılda nasıl arttığını görebiliriz. Artık azalmaya başlayacak çünkü onların önerdikleri,  yakılan yakıt miktarını azaltarak vb. önlemlerle, doğa güçlerini kontrol edemeyeceğimizi keşfediyoruz.

Dünya, küresel bir sistemde var olduğunu fark etmeye başladı. Koronavirüs, bize küresel sorumluluk almamızı gerektiren, küresel bir dünyada yaşadığımızı gösterdi. Küresel darbeleri ve küresel karşılıklı bağımlılığı hissedeceğiz ve hep birlikte küresel sorumluluğa ihtiyacımız olduğunu anlayacağız. Dünya çok hassas, savunmasız ve kapalı bir sistemdir. Ve bizler onun dengesini bozuyoruz.