Category Archives: Kabala

Maneviyata Değer Veren Bir Toplum

Soru: “Komşunu kendin gibi sev” yasasını doğru çevreyi seçmek için nasıl kullanabiliriz?

Cevap: Baal HaSulam bunu “Özgürlük” makalesinde yazıyor. Bir kişi, elde etmek istediği Hisaron’a (eksikliğe) tam olarak karşılık veren bir ortam bulmalıdır.

Görüyorsunuz ki hayatımızda toplum bize ne yapmamız gerektiğini dikte eder. Zaten haz alma arzularına sahip olduğumuz için toplum bana neyden haz almam gerektiğini de empoze edebilir; örneğin Coca-Cola. Onun ne olduğunu aslında bilmiyorum; fakat toplumun bana aşıladığı şeye göre gidip içinde belirli bir gram haz bulunan bir şişe Coca-Cola satın alırım.

Kabalistik bir toplumda durum farklıdır. Ben, beklentilerime karşılık gelecek bir çevre inşa etmek zorundayım. Eğer manevi dünyayı, yüce bir şeyi istiyorsam ve toplum bana bunun arzu edilmeye değer olduğunu söylüyorsa, o zaman beni sürekli maneviyat hakkında düşünmeye zorlar. Böylece günde sekiz saat metodu çalışırım; fakat yine de talebim almak amacıyla olacaktır. Maneviyatı istiyorum, onu bana ver! Fakat böyle bir talep yukarıdan cevaplanmaz.

Elbette bu ara bir aşamadır ve böyle bir durum da vardır. Ancak yukarıdan cevaplanan talep, ihsan etme güçleri için yapılan taleptir.

Bu nedenle, bu Hisaron’u değerli gören bir toplum aramalıyım. Her ne kadar bunun ne olduğunu bilmesem de (çünkü henüz bu arzuya sahip değilim), toplum bana bunun çok önemli olduğunu ve tam da eksik olan şeyin bu olduğunu sürekli “aşılamaya” başladığında, bu arzuyu onlardan edinirim yani ihsan etme diye bir şey vardır; bu, benim doğamın üstünde olan bir niteliktir ve tam da talep etmem gereken şey budur.

Maneviyattan bahseden kitapları çalışmaya başlarım ve onlar aracılığıyla bunun ne olduğunu ifşa etmek isterim. Onun bana iyi hissettirmesini isterim. Bu arzuyu gruptan aldığımda, saran ışık üzerime parlamaya başlar ve beni değiştirir.

Yavaş yavaş ve aşamalı olarak, grup bana çalışma sırasında neyi talep etmem gerektiğini göstermelidir; o zaman istenen sonuca ulaşırım.

Grup Sizi Mecbur Bırakmalı

Yorum: Veri işlemeyi hızlandırmak için gerilimin gerekli olduğunu söylüyorsunuz. Bana öyle geliyor ki, grubun baskısı altında değil de daha barışçıl bir durumda olsaydım bunu çok daha iyi yapardım.

Cevabım: Yani şunu söylüyorsunuz: ‘Grup bana baskı yaparsa kafam karışır ve kaçarım; baskı altında çalışamam.’ Oysa baskı olmalı. Grup, kişiyi buna mecbur bırakmalıdır.

Yorum: Ama yine de bilgiyi işleyebilmek için biraz boş zamana ihtiyacım var.

Cevabım: Veri, elinde bir bardak bira ile sessizce oturup hayatı düşünerek işlenmez. Veri, kritik ve stresli durumlarda işlenir. Dinlenmek için bir an bulacağınızı, sonra oturup odaklanarak her şeyi çözeceğinizi sanmayın; böyle bir şey yok! Tam tersine, temponuz ne kadar hızlı olursa hesaplama yapma yeteneğiniz de o kadar artar. Tam da böyle durumlarda, saniyenin kesirleri içinde doğru hesaplamaları yaparsınız.

Elbette çalışma vardır; insanın gerçekten çalışmaya ihtiyaç duyduğu bir zaman vardır ki, dünyaların yapısıyla, ruhun yapısıyla bir bağ hissedebilsin; bunun nasıl kurulduğunu anlayabilsin ve en azından zihinsel olarak kendini buna bir ölçüde bağlayabilsin, bunu doğrulayabilsin ve görebilsin. Kişi zamanını bölmelidir, fakat yine de her an tetikte olmalıdır.

Gerilim nedir? Gerilim, hedefe ulaşmada bir eksikliktir, bir yoksunluktur. Buna stres, gerilim ve baskı denir.

Bir şeyi istediğimde ve ona ulaşamadığımda bu üzerimde baskı oluşturur, beni gerer. Burada sözünü ettiğim şey, insanın ondan kaçmak isteyeceği türden bir acının oluşturduğu baskı değildir. Bizim durumumuz şu olmalıdır, önümde duran şeye henüz ulaşamadığım için stresliyim; arkamdan beni sıkıştıran bir şeyden kaçmak zorunda olduğum için değil.

Grupla Nasıl İlişki Kurmalıyım?

Soru: Dostlarıma kendim veremediğim bir şeyi grup toplantısında nasıl talep edebilirim?

Cevap: Ben kendim bir konuda çok iyi değilken, dostlarımdan nasıl bir şey talep edebilirim? Eğer o konuda iyi olsaydım, onlardan hiçbir şey talep etmezdim; her şey yolunda olurdu.

Sonuçta, gruba katılıyorum çünkü kendimi zayıf ve tek başıma ilerleyemeyecek kadar yetersiz hissediyorum ve bunun bir grup içinde mümkün olduğunu duydum, bu yüzden hedefime ulaşmak için eksik olan şeyin onlarda bulunacağını umuyorum. Yaradan’ı ifşa etmek için ek kaplara ihtiyacım var ve bu kaplar onlarda var!

Bu, onlardan tüm izlenimleri, tüm arzuları ve tüm düşünceleri almam gerektiği anlamına gelir ve bunları ancak onlara ihsan etme niyetiyle yaklaşırsam elde edebilirim. Onlara alma niyetiyle yaklaşırsam, onlardan egoist arzularını alırım; bunlara ihtiyacım yok.

Onlara ihsan etme niyetiyle davrandığım ölçüde, onlardan ihsan etme formları hakkında fikirler edineceğim. Aksi takdirde, biri sigarayı, diğeri Coca-Cola’yı, bir diğeri kumar oynamayı sever ve ben de onların arzularına kapılırım. Beni futbola falan sürüklerler; bana maddesel hayatın tadını çıkarmayı öğretirler.

Ancak, bir gruba katılıp onlardan ihsan etme formlarını öğrenirsem, o zaman onların Yaradan’a olan özlemlerini ve O’na doğru yükselişlerini alırım. Bu nedenle, bireyin çalışması için bir alan vardır: grupla nasıl ilişki kurdukları ve ondan ne istedikleri.

Grup, kişinin gruba doğru bir şekilde yaklaşmasını zorunlu kılmalıdır. Kişi, gruba egoist bir yaklaşım sergilerse, grup bu yaklaşıma direnmelidir. Kişiyi, kendisi için yararlı olan şeye, gruba ihsan etmeye yönelik bir tutuma “dönüştürmelidir”. “İhsan etmek istiyorsan, hoş geldin. Almak istiyorsan, burada işin yok.”

Neden? Kişi buradan bir şeyler almak için gelmişse, ona ne verebilir? O kişi sadece alma arzusunu daha da artıracak, grubu yönetmek ve kendi isteklerine göre manipüle etmek isteyecektir. Bu nedenle, grup bizim onunla doğru bir ilişki kurmamıza yardımcı olmalıdır.

Nasıl Tora’yı Almaya Layık Olunur?

Grup, kişinin düşüncelerinin sürekli olarak kendisiyle bağda olmasını sağlamalıdır. Burada taviz yoktur – 24 saat boyunca.

Bu nasıl kontrol edilebilir? Kendinizi grubun içinde olduğunuz hissinden hiç koparıp koparmadığınıza, dostların çevrenizde olduğunu ve hepinizin birlikte tek bir hedefe yöneldiğinizi hissedip hissetmediğinize bakarak. Eğer bu his sürekli olarak içinizde mevcut değilse, grup maneviyat için doğru şekilde programlanmamıştır.

Ancak kendimizi 24 saat boyunca gruba ait ve sürekli hücum halindeymişiz gibi hissetmek için programladıktan ve bu bizim için rutin ve alışkanlık haline geldikten sonra, farklı bir hayat, manevi bir hayat deneyimlemeye başlayacağız. Buna bireyler değil, bir ulus olmak denir, Tora’yı talep eden bir ulus. Ve o zaman onu almaya layık oluruz.

Grup, Tüm Umutlarımızın Toplandığı Yerdir

Soru: Gruptan ilerleme alamıyorsam, sorun nedir?

Cevap: Gruptan almanız gerektiğini düşündüğünüz şeyi almıyorsanız, şunlardan biri olabilir: ya grup size yeterince ilgi göstermiyor ya da genel olarak her bir kişiyi sürekli olarak uyandırma görevinde dikkatsiz davranıyor.

Belki de grup üyeleri ortak fikre, ortak arzuya yeterince enerji ve çaba harcamıyorlar; belki de dostlar arasında içten bir ateşin gerçekten alevlenmesi gerektiğine, bunun sadece sözlerle, mesajlarla veya diğer dışsal şeylerle değil, havada hissedilmesi gerektiğine yeterince dikkat etmiyorlar.

Bu mümkün olduğunca içeriden gelmelidir, ama öyle ki kimse dinlenememeli ve herkes bu kasırgaya atılmak zorunda kalmalıdır. Başka bir deyişle, grubu uyandırmamaktan kişi sorumludur, ama aynı zamanda tüm grup da sorumludur, çünkü grup herkesi içerir. Sonuçta grup, tüm arzularımızın, tüm umutlarımızın birleşimidir.

Soru:  Böyle bir durumu düzeltmek için nereden başlamalıyız?

Cevap: Bir araya gelip ne istediğimize karar vererek. Ve kendimizi düşerken hissettiğimiz anda, her birimiz hemen grubu “uyandırmaya” başlarız, böylece ulaştığımız seviyeden düşmeyiz. Aynı şey dışsal eylemler için de geçerlidir.

Dışsal eylemler içsel bağ ve içsel ateşleme için sadece birer araç olsa da, grubun içinde ilerlemek için çaba göstermeye istekli olan her bir kişiden ilham alırız.

Erkek Ve Kadınların İlkel Doğası

Soru: Erkekler, doğaları gereği kadınlara göre daha dengesizdir. Diyelim ki bir erkek bir kadınla tanıştı, ancak bir süre sonra ilk başta hissettiği çekim azaldı. Neden sürekli başka bir kadın ister?

Cevap: Bu, manevi kökünden kaynaklanmaktadır, çünkü o sürekli olarak doldurmak ister, ancak aynı durumun içinde hiçbir yenilik hissetmez. Kadın ise tam tersidir; arzularının %90’ını ondan, sadece %10’unu kendisinden karşıladığı için ona “bağlı” kalır. Erkek ise arzularının %90’ını kendisinden, %10’unu kadından karşılar. İşte bu şekilde aralarındaki temas aracılığıyla arzularını karşılarlar.

On Sefirot’tan dokuzu Zeir Anpin, biri ise Malhut’tur. Bu nedenle, bir kadın için bir erkeğe bağlanmak yeterlidir; bununla birlikte, hem arzuyu hem de tatmini elde eder. Ancak bir erkek için bu yeterli değildir; yeni ruhların Malhut’a girebilmesi ve ona onları doldurma fırsatı verebilmesi için Malhut’ta sürekli yenilenmeye ihtiyacı vardır. Malhut yenilenmezse, onunla herhangi bir işi kalmaz.

Aynı şey bizim dünyamızda da geçerlidir. Bir erkek bir kadında yenilik, değişim veya flört hissetmezse, hızla ilgisini kaybeder. Psikologlar ilişkilerimizi tam da bu şekilde açıklar ve yenilenmelerine yardımcı olmaya çalışır.

Günümüzde, tüm bunlar açıklığa kavuşmuş ve tamamen erişilebilir hale gelmişken, tatmin duygusu daha da kaybolmaktadır. Bir yandan bu, maddesel düzeyde yaygın bir sorundur; diğer yandan ise, farklı sorunların çözümüne gerçekten ulaşma ihtiyacına bizi yönlendirmektedir.

Bence bizim nesil tam da bunu yaşıyor. Sadece bunu yaşamakla kalmıyor, aynı zamanda ilerliyor da. Yavaş yavaş, ihtiyaçlarını karşılayabileceği çok basit bir yer bulacak ve her şey daha yüksek bir düzeye geçecek.

Soru:  Peki, eğer bu yukarıdan gelen doğal, doğuştan gelen bir dürtü ise, toplum neden bir erkeği sadakatsizlikten dolayı kınamaktadır?

Cevap: Genel olarak bakıldığında, bu anlayış dinlerden, özellikle de Hristiyanlıktan kaynaklanmaktadır. Ancak önceki tüm kültürlerde durum böyle değildi.

Öte yandan, kurtuluşun tam bir özgürlükte, yani ne istersen onu yapmakta yattığını söylemiyoruz. Bir kişinin “kafasını göklerde tutması” gerektiğini ve ihtiyaçları varsa bunları normal, toplumsal olarak kabul edilebilir bir şekilde karşılaması gerektiğini söylüyoruz.

Soru:  Peki, bir kişi maneviyata yönelmişse, bu onun mutlaka “manevi” bir kadına sahip olması gerektiği anlamına mı gelir?

Cevap: Hayır, bu daha da kötü olabilir. Kişi türlü türlü içsel çalkantılar ve değişimler yaşar ve bu koşullarda her şey olabilir.

Ama asıl mesele bu değil; biz bir insanı bu şekilde değerlendirmiyoruz. Onu, kafasının nerede olduğu, hayattaki hedefinin ne olduğu ile değerlendiriyoruz, hayvani ihtiyaçlarını nasıl karşıladığı ile değil.

Bu, erkek ve kadın arasındaki temel farktır. Bir kadın sadece erkeğine ihtiyaç duyar; şunu bilmelidir: o benimdir. Temel olarak, bu doğası gereği kadına yerleşmiştir. Bu, Atzilut’un Zeir Anpin ve Malhut’undan bize bu şekilde aktarılmıştır.

Ancak bir erkeğin bu konuda özel bir bağlılığı yoktur. Eğer varsa, o da ailesi, kendi evi, çocukları ve ev halkı içindir, ancak bu, tabiri caizse, genel bir şeydir; özellikle bir kadına yönelik değildir. Bu da Atzilut’un ZON’unun üst yapısından kaynaklanmaktadır.

Yorum: Ama ilk başta, ilk tanışmada, erkekler Don Juan gibi davranırlar. Ve sonra kadınlar hep kırılırlar: erkekler neden bu kadar aşağılık?

Cevabım: Bunu hayvanlar arasında da görüyoruz. Burada farklı bir şey yok. Hayvanlar aleminde erkekler çok güzeldir. Aslanlara, tavus kuşlarına ve kuğulara bakın! Onlar tam da dişileri çekmek, onlarla temas kurmak ve onları boyun eğdirmek için bu şekilde yaratılmışlardır. Bu yüzden erkeklerin bu tür dışsal özelliklere ihtiyacı vardır.

Ve burada bir çelişki yatmaktadır, çünkü bir kadın prensip olarak bu dışsal özelliklere hiç ihtiyaç duymaz. Bir erkekte dışsal güzelliği görmez; bu onu ilgilendirmez; onu fark etmez bile.

Aksine, o bir “Herkül” yerine biraz göbekli bir erkeği tercih edebilir. Onun bakış açısı farklıdır. Bir erkeğe genetik açıdan bakar; onda potansiyel bir baba, koca, ailesinin geçimini sağlayan birini görür; onu, bir erkeğin kendini sunmak istediği kriterlerden tamamen farklı kriterlere göre değerlendirir.

Bütün bunlar manevi köklerden gelir.

Yaradan’a Yapışma Noktası

Bizim çalışmamız, Yaradan ile sürekli yapışma içinde olmaktır. Bize bir nokta verilir; bu, bize bağlı olmayan bir şeydir ve çalışmamıza oradan başlarız.

Bu nokta, sonsuzluk, mükemmellik ve ebediyet durumundaki gerçekliğimizdir. Ancak sonsuzluk durumundan biz yalnızca bu noktayı hissederiz; yoğun bir şekilde bir şey isteriz ve bir şeyin eksik olduğunu hissederiz. Fakat aslında eksik olan yalnızca bir noktadır ve bu gerçek bir arzu değildir. Bu durumun içinden kişi, kaplarında bir boşluk durumuna ulaşmalıdır ki son ıslahta NRNHY’ın tüm ışığıyla dolsun.

Bizim tüm çalışmamız, sonsuzluğun ifşasına sürekli odaklanmış kalma çabasıdır. Bu, “O’ndan başkası yokt” sözünde ifade edilen, Yaradan’a tam bir yapışma anlamına gelir ve bizim özlem duymamız gereken şey de budur. Tüm engeller ise yalnızca bizi manevi karakterimizin farklı yönlerine doğru itmek için vardır: gurur ve korku, ayrıca Klipot’un bize getirdiği çeşitli hisler ve düşünceler.

Klipot, bizi bu noktadan uzaklaştırmak ister gibi görünür. Biz ise, bizi farklı yönlere çeken tüm çelişkilere rağmen o noktaya geri dönmeye çalışmalıyız. Diyelim ki bir Klipa beni sağa doğru on santimetre çeker; yani bana yabancı bir düşünce veya güvensizlik verir. Buna rağmen merkez noktaya geri dönmem gerekir, çünkü Yaradan ile yapışma noktası oradadır. Eğer bunu yaparsam, aslında durumumu sağa doğru on santimetre genişletmiş olurum.

Sonra on santimetre sola, aşağıya ya da yukarıya, hangi yönden geldiğinin önemi yok, merkezden farklı yönlere doğru bir engel gelir ve bu şekilde bir Sefira inşa ederim. Tam da Klipot, bana noktadan boş bir kap inşa edebilmem için gerekli olan maddeyi verir. Ve ben engeli alırken, aynı zamanda bu boşluğu Yaradan’a yapışma ile doldururum.

Böylece, o noktadan başlayarak küçük bir Sefira’ya doğru genişlemeye başlarım, sonra giderek daha da büyürüm ta ki tüm engelleri alıp onların üzerine yükselene kadar, sonunda, onlara rağmen ya da onlarla beraber, Yaradan ile kesintisiz bir yapışma (Zivug) durumuna ulaşırım. Ve bu, çalışmamı tamamladığım ve son ıslaha ulaştığım anlamına gelecek.

Böylece Klipa, büyümeme yardım eder ve aynı zamanda büyüme sürecimde beni korur. Bu nedenle yabancı düşüncelerden ve her türlü engelden korkmamalıyız. Onlar, mevcut durumumuza uygun olarak içimizde uyanırlar ve onların yardımıyla ilerler, gelecekteki durumlarımızı—yani geleceğimizi—inşa ederiz. Bu engellerin bizi geriye çektiği düşünülmemelidir, tam tersine, bize aynı ölçüde ileriye doğru ilerleme fırsatı verirler.

Yaradan’ın rızası için çalışmak ile kişinin kendisi için çalışması arasındaki fark budur. Tüm bilgelik, alma arzusunu nasıl kullanacağını bilmekte yatar. Kabala, alma arzusunu yani Klipot’u ve engelleri kullanma bilimidir, diğer yöntemler ise bunlardan korkar; insana bu engelleri önlemeyi, onlardan kaçmayı öğretirler. Kabala ise onlardan kaçmak yerine onları nasıl kullanacağını öğretir.

Soruları Yanıtlama Sistemi

Soru: İnsanlar size soru sorduğunda, kelimeleri mi dinlersiniz yoksa kişinin içsel dürtülerini mi hissedersiniz?

Cevap: Mesele şu ki, ben bir soruyu ses olarak algılamam. Önce soruyu soran kişinin bir resmini kendi içimde oluşturmam gerekir; sonra bu resmi genel bir resme, genel bir imgeye dönüştürmem gerekir (bana sordukları o özel şeyle ilgili olmayan bir imgeye). Ancak bundan sonra onu gerçekten var olan doğru resimle karşılaştırabilirim.

Sonuçta, insan soruyu tam olarak doğru şekilde sormaz. Sorduğu durumu anlamıyor olabilir, onu yanlış hayal ediyor olabilir. O zaman duygularını ve olgularını uyandıran derin bir resmi ortaya çıkarmam gerekir. Tüm bu çeşitli tipte hisler, birbirinin üzerine katmanlanmış hâlde, aynı anda içimde var olmalıdır. Ancak o zaman soru soran kişiyle bağ kurabilir ve hem onun hem de diğerlerinin sorusuna cevap verebilirim.

Yorum: Bu oldukça karmaşık bir sistem!

Cevabım: Bu karmaşık bir sistem değil; başka türlü yapamam ki. Aksi hâlde nasıl bir cevap olurdu? Düz, tek katmanlı bir cevap. Oysa dört ekran olmalıdır; tıpkı Windows’ta olduğu gibi, biri diğerinin arkasında, ışığın olduğu en içteki ekrandan, üst güçten, kişinin durumlarının tasvirinden, hissedebildiği dışa doğru, oradan da sözde kelimelerle ifade ettiği daha da dıştaki ekrana kadar uzanır.

Bütün bunları hissetmem gerekir; aksi takdirde verilen cevap gerçekten bir cevap olmaz. Ya dışsal, dünyevi psikoloji seviyesinde kalır ya da yarı mistik, tam olarak açıklanmayan bir şey olur.

Soru: Farklı insanları aynı stüdyoya koyup hepsini aynı şekilde giydirsek ve hepsi aynı soruyu sorsa, her birine farklı mı cevap verirdiniz?

Cevap: Hayır. Birkaç kişi aynı soruyu sorsa bile, bunun pratikte kişiye bağlı olduğunu düşünmüyorum. Soruyu genel bir seviyeye taşımaya çalışırım ve onu hiçbir şekilde bireysel düzeyde bırakmam.

Prensip olarak, ne tür kişisel sorular olabilir ki? Hepsi aslında aynıdır. Herkes aynı durumlardan geçer; yalnızca birbirimizle karşılaştıramayacağımız o içsel hislerde küçük farklılıklar vardır. Ben kırmızıyı, sıcaklığı, acıyı ve tatlıyı nasıl hissediyorsam, sen de öyle hissedersin; fakat bunu nasıl hissettiğimizi birbirimizle karşılaştıramayız.

Sadece aynı izlenimleri aynı kelimelerle, uzlaşmaya dayalı olarak ifade ederiz. Bu yüzden, bu tür tartışmaların içine girmemiz gerektiğini düşünmüyorum.

Zohar Kitabı şöyle der: Bu çalışma, bir şeyi kendi içimizde nasıl algıladığımızı, nasıl anladığımızı ve ona nasıl uyum sağladığımızı inceleyen çok derin bir çalışmadır. Sonuçta her birimiz, tüm evrene ve tüm dünyalara yayılmış son derece karmaşık bir sistemiz. Bu nedenle, en azından şimdilik, özel ve genel hakkında konuşmak doğru değildir. Bu konu, diğer Kabala kitaplarının değil, Zohar Kitabı’nın seviyesine aittir.

İhanetin Yol Açtığı Büyük Acının Üstesinden Nasıl Gelinebilir?

İnsan ağır bir ihanet yaşadığında, içi yanar ve bu duyguyla neredeyse baş edemez. İşte tam o anda -veya en azından ilk acı biraz yatıştıktan sonra- hissettiğimiz her şeyi geldiği kaynağa yöneltmemiz gerekir. Hissettiklerimizi, bize ihanet etmiş gibi görünen kişiye değil, gerçekliğin kaynağı olan ve her şeyi var eden güç olan Yaradan’a yöneltmeliyiz.

Algımızda bize ihanet ettiğini düşündüğümüz kişinin bu olayda gerçekten bir payı var mı? Realiteyi daha doğru bir şekilde görmeye başladıkça anlamaya başlarız ki, bize ihanet etmiş gibi görünen kişi aslında bir kukladır; iplerini tutan ise Yaradan’dır.

Bu yüzden bize “ihanet eden” kişiden hesap sormamız mümkün değildir. Hepimiz yalnızca birer aracız. İnsan bunu bu şekilde görmeye başladığında içindeki fırtına yavaş yavaş diner. Etrafımızda hainler ve düşmanlar görmemeye başlarız. Sadece kuklalar görürüz ve onların üzerinde ipleri tutan Yaradan’ı.

Birini suçlamak veya ondan nefret etmek yerine, değiştirmemiz gereken şey kendimiz ve Yaradan’a yönelik tutumumuzdur. Yaşadığımız her şeyin ardında Yaradan’ı görmeye yöneldiğimiz anda, doğru ile yanlış, sadakat ile ihanet gibi kavramları da bambaşka şekilde tanımlamak zorunda kalırız. Hatta bu kavramların kendileri bile anlamlarını yitirir. Çünkü aslında bir insanın ihanet etmesi diye bir şey yoktur; bağımsız hareket edip ihanet edebilecek ayrı bir “kişi” yoktur çünkü. İnsanlar arasında da düşündüğümüz biçimde sevgi ve nefret olmadığı gibi, bildiğimiz anlamda sadakat veya bağlılık da yoktur. Her şey, insan ile Yaradan arasındaki ilişkiden ibarettir.

Elbette bunu anlamaya başladığımızda içimizden ilk önce şu duygu yükselebilir: “O zaman ben O’ndan nefret ediyorum!” Bu çok doğaldır. Çünkü birinden nefret ettiğimizde aslında nefretimiz Yaradan’a yöneliktir. Tüm ilişkilerimiz gerçekte yalnızca O’nunladır. İnsanlar arasında iyi veya kötü gibi görünen her şey O’nun tarafından düzenlenir. Yaşadığımız bütün olayları, dramları ve gizemleri O sahneye koyar. Bunun nedeni ise sonunda dikkatimizi dünyadan çekip doğrudan O’nunla ilişkiye girmemizi sağlamaktır.

Peki, bunu neden yapar? Çünkü tutumumuzda saflaşmamızı, yani ya O’na karşı duran mutlak egoistler ya da O’na bağlanan mutlak özgeciler olmamızı ister. Yaradan yarım yaklaşımları kabul etmez. Bu nedenle kendimizi yalnızca O’na yöneltmeliyiz ve yalnızca O’nunla ilgilenmeliyiz.

Peki, nefret nasıl sevgiye dönüşür? Bu dönüşüm, dua ile gerçekleşir. Gerekli dua, hem içimizde hem çevremizde olup biten her şeyin ardında O’nun eylemlerini görebilmeyi istemek, yani “O’ndan başkası yok” diye ifade edilen gerçeği keşfetmek istemektir. Asıl dua da şudur: Yaradan’ın bunu bize ifşa etmesini istemek.

Bir insanın yaşayabileceği en köklü dönüşüm budur. Hayattaki her şeyi değiştirir. Gerçekliğe bakışımız tamamen tersine döner. Daha önce insanlarla bağ kurduğumuzu, onlara bağlı olduğumuzu ve onlara yönelik hareket ettiğimizi düşünürken aslında şunu keşfederiz: Her şeyin ve herkesin ardında duran tek bir güç vardır, sevgi ve ihsan etme gücü olan Yaradan. Bunu fark eden kişinin gözünde bütün dünya bambaşka bir hâl alır.

Dünyayı Değiştirmeyin, Algınızı Değiştirin

Başımıza gelen her şey ilk olarak Yaradan tarafından yapılır, ancak biz bunu göremeyiz. Baal HaSulam, Kabala biliminin “Yaradan’ın bu dünyadaki yarattıklarına Yaradan’ın tanrısallığını ifşa etme” metodu olduğunu yazar.

Burada, gerçekliği, Yaradan’ın yönetimini, benim üzerimdeki etkisini değiştirebilecek herhangi bir eylemde bulunmuyorum. Benim içimde veya çevremde herhangi bir şeyi değiştirecek hiçbir eylemde bulunmuyorum; sadece olanları ifşa ediyorum.

Çevremdeki insanlar, sonra Yaradan ve çevre, daha sonra ben ve Yaradan ve nihayetinde sadece Yaradan, Tora ve emirlerin yerine getirilmesinde bir faktör haline geldiğinde, mevcut gerçeklikte, gerçekten neler olduğunu yavaş yavaş keşfediyorum.

Dışarıdaki insanların Tora ve emirlerin yerine getirilmesine yardımcı olması, onların etkileyici faktör olduğu anlamına gelmez. Gerçekte, etkileyici faktör Yaradan’dır, ancak gizli bir biçimde ve O’nun arzusu ifşa olmaktır.

Buna dikkat etmeliyiz, çünkü gerçekliği değiştireceğimizi düşünerek hedeften sapıyoruz. Bizler gerçekliği ifşa edeceğiz! Fark, bizim algımızda, bize göre ortaya çıkan ifşada ve sadece onda yatmaktadır. Burada çok ince bir çizgi, zar zor algılanabilir bir nokta vardır. Bunu doğru bir şekilde kavrarsak, yapacağımız şeye, olacaklara karşı doğru tutumu ediniriz.

Dünyayı değiştirmek niyetinde değilim; sadece algımı değiştirmek istiyorum, hepsi bu! İhtiyacım olan tek şey bu, çünkü her şey mükemmel bir şekilde yaratılmış, sadece benim algım bozulmuş; düzeltmem gereken tek şey bu. O zaman kendimi bolluk ve iyilikle dolu parlak bir dünyada hissedebileceğim, duyularım her şeyi olduğu gibi algılayacak!

Kendinizi doğru yaklaşıma uyumlamak, çalışmanın %90’ını oluşturur. Buna dayanarak, doğru yönün kendinizi ihsan etmeye uyumlamak olduğunu anlamak gerekir.