Category Archives: Eğitim

“Çocuklar, Hayal Gücü ve Yaratıcılık” (Medium)

Çocuklar film izlerken ekrana yapışıp kalırlar. Çocuklar doğal olarak hayal gücüne sahiptir; gördüklerini “yaşarlar”. Yetişkinler gibi hayal ile gerçek arasında ayrım yapmazlar. Hayal güçleri onları her yere götürebilir – en harika yerlere ya da onları travmatize edecek yerlere. Bu nedenle onların iyi yerlere gittiklerini görmek bizim sorumluluğumuzdur.

Çocuklar bir film izledikten sonra, bunun onları ne kadar derinden etkilediğini sıklıkla görebiliriz. İzledikleri karakterlerin beden dillerini, ses tonlarını ve cümlelerinin spontane olarak çocuklara yansıdığını fark edebiliyoruz. Bunlar sadece geçici izlenimler değil, tüm dünya görüşlerini şekillendiren ve gelecekleri üzerinde önemli bir etkisi olan tesirlerdir.

Çocuklar doğal bir şekilde, örnek alarak öğrendikleri ve ekranda gördüklerini gerçek olarak algıladıkları için, filmdeki olayları gerçek hayattan örnekler olarak algılarlar. Sonuç olarak, filmde gördükleri kahramanların davranış ve tutumlarını gerçek hayatta taklit etmeye çalışacaklardır.                                                                                          

Dolayısıyla, çocuklarımızın sağlıklı ve akılcı bir şekilde yetişmelerini istiyorsak, onlara doğru örnekleri sağlayan eğlenceler göstermeliyiz. Çocuklara doğru örnekleri vermek söz konusu olduğunda dikkate almamız gereken birkaç şey var.

İlk olarak, çocuk filmlerinde mutantlar veya herhangi bir şekilde çarpıtılmış karakterler değil, gerçekçi karakterler yer almalıdır. Örneğin hayvanlar insan gibi konuşmuyorsa çocuk filmlerinde bunu yapmamalılar. Konuşan hayvanlar bizim için iyi bir eğlence olabilir ama çocukların gerçeklik algısını bozarlar.

İkincisi, iyi bir film ne öğüt vermeli ne de korkutmalıdır. Aksine çocukları etkilemeli ve kendilerine, arkadaşlarına, ailelerine ve çevreye karşı olumlu bir tutum aşılayacak bir yolculuğa çıkarmalıdır. Düşünce şu olmalıdır: İyi sosyal bağlar, iyi sonuçlar verir. Birlikte çalıştığımızda, verdiğimizde, sevdiğimizde, paylaştığımızda ve ilgilendiğimizde her şeyi daha iyiye doğru değiştirebiliriz.

Üçüncüsü, çocukları film izlemeden önce hazırlamalı ve sonrasında onlarla konuşmalıyız. Birlikte hazırlanmak ve sonuçlandırmak, mesajları doğru bir şekilde işlemelerine yardımcı olacak ve deneyimden en iyi şekilde yararlanacaklardır.

Son olarak, tercihen kardeşler veya sınıf arkadaşları gibi bir grup çocuğa bir ödev vermek iyi bir fikir olacaktır. Ödev şu şekilde olmalıdır: Temiz bir kâğıda yeni, mükemmel bir dünya veya mükemmel bir şehir çizin. İnsanlar arasındaki ilişkileri, evlerini nerede ve nasıl inşa ettiklerini, okulların, parkların ve mağazaların neye benzediğini ve hayatlarının bir parçası olan diğer her şeyi tasvir edin.

Daha sonra, ödevleri hakkında ciddi bir münazara yapın; bundan öğrenilecek çok şey vardır. Projenin sonunda çocukları uzmanlara götürebilir ve çalışmaları hakkında sorular sorabilirsiniz. Örneğin öğretmenlere, işlerini nasıl gördüklerini, polis memurlarının kendileriyle siviller arasındaki ilişki hakkında nasıl hissettiklerini, mimarların tasarladıkları evlerin çeşitli yönleriyle ilgili kararları nasıl aldıklarını ve bu kararların o evin içinde yaşayan insanların hayatlarını nasıl etkilediğini sorun, vb.

William Shakespeare’in yazdığı gibi, “Bütün dünya bir sahnedir ve tüm erkekler ve kadınlar sadece oyunculardır.” Çocuklarımızın korku filmi mi yoksa neşeli film mi izleyeceğine biz karar veririz. Bu, hayatın bir kabus mu yoksa harika bir macera mı olduğunu düşünerek büyüyeceklerini büyük ölçüde belirleyecektir.

“Anne, Savaş Neden Var?” (Medium)

Ukrayna’nın güneyindeki Mariupol’daki bir çocuk hastanesinin içler acısı bombalanması, gazetecilere oğlunun kendisine “Anne, savaş neden var?” diye sorduğunu söyleyen annenin hikayesini akla getiriyor. Birkaç hafta önce, insanların artık eskisi gibi savaşmadıklarını, bunu geride bıraktığımızı söyleyerek oğlunun endişelerini hafiflettiğini söyledi. Şimdi, o ve oğlu, kocası cephedeyken, derme çatma bir bomba sığınağı olan metro istasyonunda saklanıyorlardı.

Bugünlerde pek çok çocuk, önceden haber verilmeden içine atıldıkları korkunç koşulların bir sonucu olarak, böyle zor sorular soruyor. Ama çocuklar savaşı bizim düşündüğümüzden daha iyi anlıyor. Sonuçta, onların hayatları günlük birer mücadele. Sosyal durumlarda sorunsuz bir şekilde manevra yapmamızı sağlayan sosyal becerileri kazanmadıkları için, anaokulundaki veya okuldaki her gün onlar için bir savaştır.

Onlara doğru ve yardımcı olacak bir cevap vermek için, egomuzun tüm savaşların nedeni olduğunu söylemeliyiz. Ego kendini tatmin etmek ve başkasını dikkate almamak ister.

Daha sonra onlara, çocukların bir oyuncak için çekiştikleri gibi, büyüklerin de toprak parçaları için çekiştiklerini söylemeliyiz. Aynı şekilde, çocuklar kavga ederken sopa veya plastik kürekle birbirlerine vurabilirler, yetişkinler ise tank ve uçak kullanır.

Çocukluktan yetişkinliğe değişen hiçbir şey yoktur: Bir başkasında benim istediğim ya da benim olması gerektiğini düşündüğüm bir şey var ve ben onu gerekirse zorla alacağım. Ego böyle çalışır ve tüm savaşların nedeni budur.

Büyüklerin “oyuncaklarından” saklanan bir çocuk, bu mesajı çok net anlayacaktır. Bu bizim, kavga etmenin iyi olmadığını, birbirimizi önemser ve birbirimizle paylaşırsak herkesin daha fazlasına sahip olacağını ve istediklerimiz için savaşmak veya istediklerimizi korumak zorunda kalmayacağımızı, ne yazık ki çok canlı bir şekilde açıklama şansımız.

Çocuklar paylaşma dersini bir kez içselleştirdikten sonra bu ömür boyu onlarla kalacak. Bu, hayatları boyunca başkalarıyla olan ilişkilerinde onlara yardımcı olacak ve umarım, annelerinin bu net açıklamaları sayesinde gelecekte savaşlardan kaçınabilecekler.

Bir Çocuk Güçlü Olmak Zorunda Mı?

Soru: On beş yaşındaki genç Ethan Crumbley’nin ebeveynleri Amerika Birleşik Devletleri’nde tutuklandı. Ethan okulunda dört kişiyi vurdu.

Bir öğretmen, çocuğu, kurşun resimlerine bakarken görmüş. Çocuk, ailesinin atıcılık sporlarıyla uğraştığını belirtmiş. Okul bu konuda hemen annesini bilgilendirmeye çalışmış, ancak bir gün sonra anneden doğrulayıcı bir yanıt almayı başarmış.

Ertesi gün, vurulma günü, bir öğretmen çocuğun yarı otomatik bir silahı, vurulmuş bir kişiyi, gülen bir emojiyi ve “Her yer kan” ve “Düşünceler durmayacak. Bana yardım edin.” sözlerini gösteren çizimlerini görmüş. Okul, velileri bir görüşme için çağırmış ve velilerden çocuğu eve götürmelerini istemiş Ebeveynler bunu reddetmiş ve oğullarını okulda bırakmışlar. Ayrıca, çocukta babasının oğlu için satın aldığı bir silah olduğunu da söylememişler.

Aynı gün 15 yaşındaki çocuk, Michigan’ın Detroit banliyösünde bir lisede düzenlediği silahlı saldırıda dört öğrenciyi vurarak öldürdü ve 7 kişiyi de yaraladı. Dört öğrenci öldü ve yedi kişi de yaralandı.

Bunlar ne biçim anne baba?!

Cevap: Onlar bizim toplumumuzun, bizim durumumuzun birer ürünüdürler. Ne yapacaklarını bilmiyorlar. Neler olduğunu bilmiyorlar. Buna nasıl tepki vereceklerini bilmiyorlar. Bir çeşit kafa karışıklığı içindeler. Ve yalnızca onlar değil.

Soru: Ama bir çocuğa askeri silahlar alıyorlarsa veya bir şekilde ona öldürmeyi öğretiyorlarsa, ebeveynlerin düşüncesi nedir? Onların felsefesi nedir?

Cevap: Buradaki düşünce, en nihayetinde bu korkunç dünyada çocuk kendini koruyabileceğidir.

Yorum: Bu, öncesinde  “Oğlum, dünya korkunç ve güçlü olmalısın” dedikleri anlamına geliyor.

Cevabım: Evet. Hissettiği bu.

Soru: Böyle bir felsefeyle nereye varacağız?

Cevap: Birbirimizi yok edeceğiz.

Soru: Ama biz kendimiz de öleceğiz, değil mi?

Cevap: Yani, o zaman öleceğiz.

Yorum: Esasen bir çocuk doğuruyoruz ve aynı zamanda şöyle diyoruz: “Hayatta kalmak için güçlü olmalısın, herkesten güçlü olmalısın.”

Cevabım: Evet, dünya böyle işliyor. Devlet liderlerinden sokakta gördüğünüz herkese bakın.

Soru: Peki ya çocuklarımızın hep mutlu olmasını istediğimizi sürekli dile getirdiğimiz bu düşünceye ne olacak?

Cevap: Mutluluğun ne anlama geldiğini bilmiyoruz. Belki de mutluluk, bir şarkıda dedikleri gibi, “sıcak bir silahtır”.

Yorum: Mutluluk kavramı tamamen karışık. Mutluluk anlayışı bir şekilde sıcak, yakın veya sevilen olmaktan çıktı.

Cevabım: Hayır, hayır, bunun uzun bir süre ve gerçekten küçük yaşlardan itibaren öğretilmesi gerekiyor. Kolay değil. Bugün dünya artık öyle değil. Bugün böyle değerlerden bahsederseniz size gülerler ve böyle bir çocukla kimse arkadaş olmaz.

Soru: Yani çocuk güçlü mü olmalı? Sınıfın en güçlüsü mü?

Cevap: Ondan korkulması gerekir. Güç kültü, esasen zamanımızın kültüdür. Birinci olmak.

Ülkeler ve devletler arasında, her türlü şirket ve insanların her biri arasında yapılanlara bakın. En önemli şey güçlü olmak, bir vücut geliştirici gibi fiziksel olarak güçlü olmak, parada güçlü olmak, bir oyunda, bir şeyde güçlü olmaktır. Genel olarak güçlü olmalısınız. Ve böyle bir durum umutsuzluğa yol açar; sadece bir silah satın almak ve linç “yasasını” kullanmak daha kolaydır.

Soru: Çocuğun böyle bir umutsuzluğa sahip olması, katliam günü yazdıklarının da gösterdiği gibi: “Bana yardım edin! Dünya korkunç!” – bu ebeveyn şefkatinin, ebeveyn sevgisinin bir sonucu mu?

Cevap: Belki. Çünkü kendisiyle ilgili olarak, dış dünyadan ve anne ve babasından ne kadar farklı olduğunu görüyor. Ailesi ona her şeyi vermek için her şeyi yapmaya hazır. Hatta silah almaya bile.

Soru: Peki dediğiniz gibi sevgimizle dünyayı ilk bozan biz miyiz?

Cevap: Bu, bu şekilde ortaya çıkan yanlış ebeveyn sevgisinden kaynaklanmaktadır.

Soru: Günümüz dünyasında, farklı bir çocuk büyüsün, her şey farklı yürüsün diye ebeveynler sevgilerini nasıl yönlendiriyor?

Cevap: Hepsinin değiştirilmesi gerekiyor. Kökte, özde değişmemiz gerekiyor. Ve eğer dünyamızın temeli egoistse ve bununla ilgili düşünmüyorsak, o zaman silah stoklamaktan ve her birimiz kendimizi çitle çevirmekten, dizginlemekten ve böyle yaşamaktan başka bir şey düşünemeyiz.

Soru: Ve karşı ateş açmak mı?

Cevap: Evet. Bundan kaçış yok. “Benim evim benim kalemdir.” Ve düşünmenin ve hareket etmenin yolu budur.

Soru: Peki çocukları nasıl yetiştirmeliyiz?

Cevap: Eğitimin yolu şudur: sürekli olarak kendi güvenliği hakkında düşünmesi ve endişelenmesi gerekiyor. Ve çevredeki dünyanın ona empoze ettiği kendi güvenliği hakkındaki bu tür düşünceler, uygun sonuçları çıkarmasına yol açar: Bir silaha ihtiyacım var ve en sonunda, düşmanlarımı yok etmeliyim.

Soru: O zaman soru şu: Bu dünyayı nasıl değiştireceğiz? Bu dünyayı değiştirmek için ne yapmalıyız?

Cevap: Silahları yasaklayamazsınız; bu anlaşılabilir. İnsanlar arasındaki nefreti yasaklayamazsınız. Yapabileceğiniz tek şey onlara sevgiyi ve nefreti doğru kullanmayı öğretmek.

Soru: Bunu nasıl yaparsınız? Bunları nasıl doğru kullanırsınız?

Cevap: Bu zaten bütün bir bilimdir ve okulda öğrenilmesi gerekir.

Ve sınıftaki diğer tüm bu etkinlikler, okulda okudukları her türlü konu, coğrafya, tarih vb. ikincildir. Kişiye öğretilmesi gereken en önemli şey, başkalarıyla ve çevresiyle – cansız, bitkisel, hayvansal ve insanlarla, doğru bir şekilde etkileşimde bulunmaktır. Bu en önemli şeydir. Ve onlara bunu öğretmiyoruz.

Annelerinden çıktılar, doğdular ve bir şekilde ilk yıllarda onlara bu dünyayla nasıl etkileşime gireceklerini öğretiyoruz. Ve sonra, onlara bu dünyayla nasıl doğru bir şekilde etkileşime girileceğinin bilimlerini öğretmemiz gerektiği zaman da, onları her türlü boş malzeme ile dolduruyoruz.

Ama diğer insanlara nasıl davranılacağını, onlarla doğru toplumu nasıl yaratacağını, bir kişinin size nasıl olumlu bakmasını sağlayacağınızı veya nasıl bir topluluk oluşturulacağını öğretmiyoruz.

Soru: Ve bu öğretilmeli mi?

Cevap: Bu en önemli şey! Bunun için bir okul olmalı. Çünkü okul, neredeyse annesinden yeni çıkmış küçük bir çocukla -ilk 5-6 yıl hala annesinin yanındadır- ve sonra yetişkinlik arasındaki geçişte vardır. Ve yetişkin hayatı yabancılarla, diğer insanlarla vb. ile olur. Yani okul, doğumdan dünyaya açılmaya geçiş sürecinde olmalıdır. Bu hazırlığı vermiyoruz.

Soru: Yani çocuklar için olduğu kadar ebeveynler için olan bir okuldan mı bahsediyoruz? Çünkü evde de aynı atmosfer olmalı.

Cevap: Elbette, evet.

Soru: Ve öğretmenler için de mi bir okul?

Cevap: Bu doğal olarak ortak bir görevdir.

Buna pedagoji denir; buna öğretim denir; buna çocuk yetiştirmek ve eğitmek denir. Bunun adı ebeveynlik!

Ve onlara ne veriliyor? Tamamen gereksiz bir eğitim veriliyor. Bu ebeveynlik değil.

Soru: Peki, silah hala çocuğun elindeyse o zaman ne olacak? Eğer sizin dediğiniz gibi yetiştirilirse bu silahla ne yapacak?

Cevap: Herkesi koruyacak. Kimden? Hayvanlardan, uzaylılardan, bilmiyorum. Herkesi koruma fikrine sahip olacak. Bu Dünya ve bunların hepsi benim. Herkesin iyi hissetmesini istiyorum, diyecek.

Doğru Eğitim Olmadığında

Soru: Günümüzde çocuklarımıza neler oluyor? Şu anda gençlerin beyinlerinde neden bu kadar çok olumsuzluk var? Neden hem erkekler hem de kızlar cinsiyetlerini tam tersine değiştirmeye çalışmaktalar? Dünya’da neler oluyor?

Cevap: Sorun şu ki, insanlık yerinde durmuyor. Hayvan dünyası bile yavaş yavaş gelişiyor. İnsanlık da gelişiyor çünkü içinde egoizm gelişiyor; bu almaya, ele geçirmeye ve arzulamaya yönelik yaşamımızın ana gücüdür.

Kişi doğru eğitime sahip değilse, egoizmi kontrol edilemez hale gelir, kişinin kendisini yer ve bu da toplumu korkunç, çirkin koşullara götürür. Bugün dünyada gördüğümüz şey budur.

Bir Çocuğa, Her İnsanın Küresel Sistemde Önemli Bir Unsur Olduğunu Öğretin

Soru: Egoist gelişimin son neslinden bir geçiş aşamasında olduğumuzu ve tüm eğitim sisteminin bu şekilde inşa edildiğini defalarca söylediniz. Kabalistik eğitim sistemini nasıl görüyorsunuz?

Cevap: Kabala’nın öğrettiği her şey: kişiyi değiştirme metodu, gerçeklik algısı, irade özgürlüğü, evrenin sistemi, insanların birbirleriyle etkileşimi ve bağı, iletişimimizin iç sistemi vb., Kabalistik eğitimcilerin bulunduğu ciddi dünya merkezlerinden, internet üzerinden aktarılmalıdır. Kabala, tüm evrenin yapısal mekaniği ile ilgilenir.

Ayrıca uzmanlar, evrenin küresel sisteminin açığa çıkarılmasına dayalı olarak öğretilen doğa bilimleriyle ilgili her şeyi, çocuklara doğru bir şekilde öğretmelidir.

Kişiye sürekli olarak tek bir dünya gibi, dünyaların bütün resminin genel bir vizyonu verilir: yeri nerededir, amacı nedir. Ve bu çocuğa açıklandığında, onu hissetmeye ve doğanın güçleriyle ve toplumla birlikte çalışmaya başlar.

Küçük bir adam (ruhun yaşı yoktur), küresel sistemde ne kadar önemli bir unsur olduğunu, örnek alacağı birilerinin olduğunu ve kendisinin idrakini görmeye başlar.

Küçük yaşta, beş, altı ya da on yaşında, her şeyin kendisine anlatılması onu gerçekten büyüler. Herhangi bir ceza veya ödül sistemi yoktur. Kendimizi içinde bulduğumuz, gerçek dünyanın ifşası herkesi büyüler. Bizler böyle inşa edildik. Ve bu nedenle, sistem genel, küresel ve iyi hale gelir.

Umarım yakın zamanda böyle bir ihtiyaca gelir ve bunu yaparız.

“İlerleyen Yolunuzda Oynayın” (Linkedin)

Küçük çocuklar neden hasta olduklarında dahi oynarlar? Yetişkinler nasıl olur da neredeyse hiç oyun oynamazlar? Oyun oynamak gülünecek bir konu değildir; bu gelişmemizde ve büyümemizde tek ve en önemli araçtır. Aslan yavruları av oyunları oynar. Geyik yavruları, “ebeleme oyunu”nun bir çeşidine benzer şekilde zıplar, koşar ve birbirlerini kovalarlar. Her canlı türü, hayatta kalma becerilerini geliştiren oyunlar oynar. Bize önemsiz bir eğlence gibi görünebilir, ancak oyun oynamak gençlerin ve canlı türlerinin hayatta kalması için çok önemlidir.

Çocuklar da oyun oynar ve bu tamamen aynı nedenledir. Çocuklar için hayatta kalma becerilerini öğrenmek, etraflarındaki yetişkinleri taklit etmek anlamına gelir. Bu nedenle çocuklar, ebeveyn, doktor, hasta ve yaşamlarındaki diğer önemli kişiler olma oyunu oynarlar. Onların davranışlarını taklit ederek, daha sonra ihtiyaç duyacakları becerileri öğrenirler.

Bugün hayatımızdaki önemli kişiler, çocukların internetin ortaya çıkmasından önce bildiklerinden çok farklı. Bugün bu önemli kişiler, tanımadığımız, çok uzakta yaşayan ve asla karşılaşmayacağımız insanlar olabilir ve çoğu zaman da öyledir. Ancak bu insanlar kendilerine bir isim yaptıkları ve medya idolleri oldukları için, çocuklar daha önce hayatlarındaki en etkili figürleri taklit ettikleri gibi onları taklit ediyor.

Bir yandan, dünyaya olan bu erişebilirlik, çocukları başka türlü asla karşılaşamayacakları değerlere ve fikirlere maruz bırakıyor. Öte yandan sosyal medya, herkesin herhangi bir içeriği tüketmesini sağladığı ve ebeveynlerin çocuklarının cep telefonlarında ne gördüğünü kontrol edemediği için, çocukları ebeveynlerin izleyemediği olumsuz etkilere açık hale getiriyor.

Çocuklarda olduğu gibi büyüklerde de bu böyledir. Yetişkinlerin oyunları, bilgisayar spor oyunları gibi görünüşte zararsız olsalar bile onları geliştirmezler. Farklı bir amaca hizmet ederler: zaman geçirmek ve zihni uyuşturmak. Bu gelişimin tersidir.

Çocukların düzgün gelişimini ve gençlerin ve yetişkinlerin sürekli gelişimini sağlamak için oynadığımız oyunlara dikkat etmeliyiz. Çocuklar olarak, teknik becerileri geliştirmek için daha fazla teknik oyun öğrenmemiz gerekiyor. Ergenler ve yetişkinler için, oyunlar iletişim becerilerimizi düzeltmek amacıyla insan iletişimi etrafında dönmelidir.

Yalnızca farklı zihniyetler ve farklı bakış açılarıyla iletişim kurmayı ve işbirliği yapmayı öğrendiğimizde, insan toplumu gibi çeşitliliğe sahip bir toplumda başarılı olabiliriz. İnsanların oyun oynamadığı bir toplum durağan bir toplumdur ve günleri sayılıdır. Yaşayan bir toplum, insanların değişip geliştiği bir toplumdur ve bu ancak onları gelişmeye ve büyümeye zorlayan oyunlar oynarlarsa gerçekleşebilir.

Başka kültürlerden ve bakış açılarından insanlarla bağ kurmak için kendimize meydan okumak ve onlarla farklılıkların ötesinde bağ kurmak, oyundaki ortaklarımızı ve bizi zenginleştirir. Şayet hayatta gelişmek, öğrenmek, büyümek, ancak hayatımız boyunca da çocuklar kadar canlı ve hareketli kalmak istiyorsak, oyun oynamayı asla bırakmamalıyız.

 

“Eğitim — Daha İyi Bir Şekilde Yeniden İnşa Etmemiz Gerekli” (Medium)

Geçtiğimiz iki yıl çocuklar, ebeveynler ve tüm eğitim sistemi için sinir bozucuydu. Tekrarlayan karantinalar ve sokağa çıkma yasakları sadece çocukların sosyal ilişkilerini etkilemekle kalmadı, aynı zamanda herkesi gelecek konusunda da belirsiz bıraktı. Gelecek on yılın başına kadar her şeyin eskisi gibi olmayacağı açık ama neye benzeyeceği belli değil. Her iki durumda da, fiziksel ve sanal bağlar arasında gidip gelmek kaderimiz olduğu için, her iki ortamda da anlamlı bağlar kurmayı öğrenebiliriz.

Mevcut durum, bizi bağlarla ilgili daha önceki zihniyetimizden çoktan uzaklaştırdı, ancak henüz içimizde yenilerini oluşturmadı. Makine olmadığımız için, yeni bağ kurma şeklimizin nasıl olacağını görmek hala zor; yeni bir çalışma moduna dönüşmek zaman alır.

Ancak, doğa asla geriye değil, daima ileriye gittiğine göre, net olan şudur: geçmişte olan şey asla geri dönmeyecek.

Sonunda hangi biçimi alırsak alalım, bu yalnızca yeni yollarla değil, aynı zamanda eskisinden daha olumlu bir şekilde bağ kurduğumuz bir yer olacak. Doğanın evrimi her zaman artan karmaşıklığa ve entegrasyona doğru ilerler. Her şey, daha az değil, daha çok birbirine bağımlı hale geliyor ve bu insanlık için de geçerlidir.

Ancak diğer tüm türler, doğanın emirlerini sorgusuz sualsiz kabul ederken, insan, doğadan kopmuş ve kendi arzularına sahiptir. Doğa bizi hala kendi yoluna gitmeye zorluyor ama aynı zamanda bize ters yönde büyüyen kendi arzularımızı da veriyor: Doğa bizi bütünleşmeye iterken, biz ayrılmak için çabalıyoruz. Bu yüzden hayvanlar doğanın onlara verdiğini kabul edip, uyum sağlarken biz acı çeker ve direniriz, ama boşuna.

Hissettiğimiz ıztırap, hayvanlar aleminin geri kalanına kıyasla açık bir dezavantajdır, ancak insanların başka hiçbir canlının sahip olmadığı bir avantajı vardır: Bağlanmaya zorlanmak yerine, onu düşünebilir, ayrılıkla karşılaştırabilir ve sonunda onu seçebiliriz. Her ne kadar nihayetinde bağı seçmekten başka seçeneğimiz olmasa da, tüm yaratılışın gidişatı bu olduğundan, onu kendi irademizle seçmek istersek, bunun arkasındaki mantığı, “yaratılış düşüncesini” anladığımız anlamına gelir.

Bir şeyi içgüdüsel olarak yapmak yerine, onu yapmayı seçtiğimizde yaşadığımız haz ve derinlik arasında hiçbir kıyaslama yoktur. Bu bizim eşsiz avantajımız, insanın diğer tüm varlıklar üzerindeki değeridir.

Zamanın başlangıcından bu yana acı çektiğimiz tüm darbeler, bizi avcı-toplayıcılardan klanlara, kasabalara, ülkelere, imparatorluklara ve sonunda küresel bir köye dönüşmeye yöneltti. Artan işbirliği, her zaman irademize karşı ve sayısız hayat ve tarif edilemez ıztırap pahasına gerçekleşir, ancak bu şekilde olması gerekmiyor. Nereye gittiğimizi ve yolun sonunda ne elde etmeye mahkum olduğumuzu anlarsak, oraya isteyerek gidebilir ve bilinçli ve birleşik bir insanlık oluşturmak için, bireyselliğimizi aşmak için birbirimize yardım edebiliriz.

Eğitim sistemlerimiz bu bilinci bizim içimizde aşılamaya odaklanmalıdır. Bu eğitim her yaş, ülke ve kültür için geçerli olmalıdır. Birlik olmayı birinci önceliğimiz yaparsak, aramızdaki farklılıkları hoş bir çeşitlilik, farklı bakış açılarımızı bilgimizi zenginleştiren şeyler olarak görmeye başlayacağız. Acı çekmeyi bırakmak ve bulunduğumuz yolun tadını çıkarmak istiyorsak, eğitim sistemimizi tüm doğayla eşzamanlı olarak yeniden inşa etmeliyiz: bağ, uyum ve entegrasyona doğru.

Sosyal Dışlanmayı Nasıl Önleyebilirim? (Quora)

Okulunda sosyal olarak dışlanan 14 yaşındaki bir kız olan Orphie, birkaç yıl boyunca şiddet gördü ve sonunda bir boykot devriyesinin başı oldu. Boykot devriyesinin amacı, sosyal dışlanmadan zarar gören kişileri desteklemektir. Örneğin devriye, tüm sınıfı ondan uzak duran bir kız çocuğu olan Elian’a doğum günü sürprizi yaptı, ailesi olduklarını ve artık yalnız olmayacağını sıcak sözleriyle hissettirerek onu teselli etti.

Birçok çocuğun ve gencin bu sefil durumu paylaştığı, dünyada kendilerine yer olmadığını hissettikleri bir toplum inşa ettik.

Sosyal dışlanma sorununu hisseden herkese, Orphie’nin grubunun Elian için yaptıkları örneğindeki gibi çalışmalarını ve çocuklara yardım etmenin yanı sıra olguyla ilgili eğitim vermek için benzer çerçevelere yol açmalarını tavsiye ederim. Toplumumuzdaki en önemli güç olmaları için büyümelerini desteklerdim, böylece kimse diğerlerinden daha kötü hissetmez ve nefrete karşı en güçlü silahın sevgi olduğunu gösterirdik. Eğer böyle bir güç yükselirse, o zaman çok daha olumlu bağlar kuran bir topluma doğru ilerlerken, sosyal dışlanmayı önleyebiliriz.

Kimsenin kendini yalnız veya dışlanmış hissetmesine gerek yok. Bunu gerçeğe dönüştürmek için, sadece toplumda karşılıklı desteği geliştirmemiz gerekiyor.

“Ortak Kaynakların Trajedisi Bizim Gerçekliğimizdir” (Linkedin)

“Ortak kaynakların trajedisi” en azından akademide yaygın olarak bilinen bir terimdir. “Ortak” terimi, hava gibi herkesin ücretsiz olarak kullanabileceği bir kaynağı tanımlar. Harvard Hukuk Okulu’nda Hukuk Profesörü Lawrence Lessig  şöyle açıklar; trajedi şudur ki, sınırlı miktarda ortak kaynak olduğunda, insanlar kendi çıkarları için çalıştıkları için bunun üzerindeki rekabet onun tükenmesine neden olur, oysa düşünceli olsalar herkes yeteri kadar sahip olur.

Yakın zamana kadar, atmosfere istediğimiz kadar gazı sonuçları olmayacakmış gibi yayabileceğimizi düşündük. Sonuç olarak, Dünya’nın tüm atmosferini kirlettik. Okyanusları süresiz olarak çöpe atabileceğimizi düşündük ama Dünya’nın tüm okyanuslarını kirlettik. Dünya’nın tatlı su rezervlerini tükettik, topraklarını kirlettik ve tüm gezegenimizi zar zor yaşanabilir bir yere dönüştürdük. Dünya çapında bir ortak kaynak trajedisini kendimize yaşattık ve şimdi bunun bedelini ödüyoruz. Son çaremiz davranışlarımızı değiştirmek için ortak bir çabadır, ancak davranışlarımızı değiştirmek için varlığımızın en temelinden kendimizi değiştirmek zorunda kalacağız.

Ekolojist Garrett Hardin, kamusal mülkiyet trajedisi kavramını “Ortak Kaynaklar Trajedisi: Nüfus sorununun teknik bir çözümü yoktur; bu, ahlakta temel bir gelişme gerektirir.” adlı makalesiyle popülerleştirdi. Lessig, Fikirlerin Geleceği adlı kitabında Hardin’in şu açıklamasını aktarıyor: “’Herkese açık bir mera hayal edin,’ ve o merada dolaşan ‘çobanların’ beklenen davranışlarını düşünün diye yazıyor Hardin. Her çoban, sürüsüne bir hayvan daha ekleyip eklemeyeceğine karar vermelidir. Hardin şöyle yazıyor: Bunu yapmaya karar verirken, çoban bir hayvanın daha faydasını görür ama merada bir tane daha tüketen inek olduğu için herkes zarara uğrar. Ve bu sorunu tanımlar: Başka bir hayvan eklemenin maliyeti ne olursa olsun, bu başkalarının katlandığı maliyetlerdir. Bununla birlikte, faydaları tek bir çobana yarar sağlar. Bu nedenle, her çoban, bir bütün olarak meranın taşıyabileceğinden daha fazla sığır eklemek için bir dürtüye sahiptir… İşte trajedi budur. Her insan, sınırlı bir dünyada, sürüsünü sınırsız olarak arttırmaya zorlayan bir sisteme kilitlenir. Yıkım, ortak kaynak özgürlüğüne inanan bir toplumda, her biri kendi çıkarlarının peşinde koşan tüm insanların koştuğu hedeftir.  Ortak kaynaklarda özgürlük herkese yıkım getirir.”

Ancak Hardin, makalesinde şu sonuca varıyor: “Eğitim, yanlış şeyi yapma doğal eğilimine karşı koyabilir, ancak nesillerin amansız ardıllığı, bu bilginin temelinin sürekli olarak yenilenmesini gerektirir.”

Hardin, makalesini 1968’de, insanlığın pervasız davranışının bedelinin farkına varmanın emekleme dönemindeyken yazdı.  O zamandan beri hiçbir ders almadık. Eğitimimizi yenilemedik, hiç başlamadık bile.

Biz tam tersine inanmak istesek de, dünyanın bedava kaynakları sınırlıdır. ABD’deki ilk beyaz yerleşimcilerle ilgili olarak Hardin, “ortak kaynakları bir çöplük gibi kullanmak, sınır koşulları altında halka zarar vermez çünkü halk yoktur” diye yazıyor. Ancak “bir metropolde aynı davranış tahammül edilemez”

Artık Dünya’nın temiz havasını, tatlı su havuzunu ve besin kaynaklarını tükettiğimize göre kıtlık etkisini göstermeye başlıyor. Alegorik olarak, sahibi yokmuş gibi görünen bir dükkandan borç alıyorduk ama yanıldık ve şimdi sahibi borcu topluyor.

Ancak, ortaya çıkan tüketim felaketini önleyebiliriz. Eğer (nihayetinde) uygulamaya çok ihtiyaç duyduğumuz öz eğitimi uygularsak, herkes için bol miktarda yiyecek, temiz hava ve tatlı su olduğunu göreceğiz. Zaten tükettiğimizden çok daha fazlasını üretiyoruz. Karşılıklı sorumluluk duygusuna sahip olsaydık ve ürünler gerçekten onlara ihtiyacı olan insanlara gitseydi, üretimi o kadar dramatik bir şekilde azaltırdık ki, emisyon kotaları ve diğer sınırlamalar hakkında endişelenmezdik.

Sorunumuzun kökü, Dünya’yı tüketmemiz değil, birbirimizi yok etmeye ya da en azından kontrol etmeye çalışmamızdır. Sonuç olarak, tüm doğaya ve kendimize varoluşsal bir trajedi yaşatıyoruz.

Çalışma şeklimizi, ancak motivasyonumuzu başkalarını yok etmekten, onları geliştirmeye dönüştürürsek değiştirebiliriz. Sadece gelişen bir sosyal ortamda çiçek açabileceğimizi fark ettiğimizde, başkaları hakkında yapıcı ve toplum yanlısı yollarla düşünmeye başlayacağız ve sonra dünyamızı dönüştüreceğiz.

Bu nedenle bugün, hepimizin birbirimize her şekilde bağımlı olduğumuz gerçeğini yerleştirmeye yönelik bir eğitim süreci, depresyondan ormansızlaşmaya kadar her sorunu azaltmayı amaçlayan her bir programın en temel bileşeni, temel taşı olmalıdır.

“İş Karşıtı Hareket Amaçlı Olmalı” (Linkedin)

2013’te başlayan iş karşıtı hareket, geçtiğimiz yıl ivme kazandı. Geçen yıl, 700.000 kişiden 1.6 milyona yükseldi. Ancak sloganı, “Sadece zenginler için değil, herkes için işsizlik!” daha iyi bir dünya ya da daha mutlu insanlar yaratmayacak.

İnsanların mutlu olduğu bir dünya yaratmak için toplumumuzdaki işin değerini yeniden düşünmemiz gerekiyor. Mutlu olmak için hayatta bir amaca ihtiyacımız var. Çalışmak, bir amaç için araç olabilir, ancak amacın kendisi olmamalıdır. Benlik değeri duygumuzda belirleyici faktörler olarak işlere veya kariyerlere değil, amaca odaklanırsak, yaşamlarımız daha dengeli, çok daha mutlu olacak ve bizler, ailelerimiz, toplumlarımız ve çevre bundan fayda sağlayacaktır.

Birkaç yıl öncesine kadar, kişinin sosyal statüsünü belirlemede baskın unsur kişinin işiydi. İş unvanınızın değeri kadar değerliydiniz. Son yıllarda bir değişim oldu. İnsanlar, o iş son derece iyi ödese bile, bir iş unvanının sizi mutlu edeceği yanılsamasından uzaklaşıyorlar.

Para yardımcı olur ama bir yere kadar. İhtiyaçlarımızı karşılamanın ve geleceğimizi makul ölçüde güvence altına almanın ötesinde, zamanımızı ve emeğimizi servetten çok hayatlarımızda değer yaratmaya ayırmalıyız. Daha fazla zenginlik yaratmak için herhangi bir ek zaman veya çaba mutluluğumuzu artırmaz. Aslında, çoğu zaman onu azaltacaktır.

Sevdiğimiz insanlarla birlikte olarak ve sevdiğimiz şeyleri yaparak değer yaratırız. Bu ikisi işimizle pekâlâ bağlantılı olabilir, ancak bu durumda iş odak noktası değil, yaptığımız işten ve çevremizdeki insanlardan keyif almamızdır.

İşimiz, bizim hayatımız, hayalimiz olmasa bile, işte çalışmaya devam etmeyi değerli kılacak böyle ilişkiler kurmamız gerekiyor. İşyerime karşı olumsuz hislerim varsa, orada olmaktan nefret edeceğim. Bu nedenle, iş arkadaşlarının sadece birbirlerini tanımaları değil, aynı zamanda birbirleri için karşılıklı düşünce ve ilgi geliştirmeleri de hayati önem taşımaktadır. Tek düşündüğüm ne zaman eve gidebileceğimse (ya da evden çalışıyorsam dizüstü bilgisayarımı ne zaman kapatacağımsa), o zaman çalışırken acı çekeceğim. Ancak, hepimizin yani çalışanların ortak hedefimize nasıl ulaşabileceğimizi düşünürsem, o zaman işimin bir amacı olacak ve bu amaç kişisel değil, toplumsal olacaktır. Bu durumda insanlar çalışma saatlerine ve kişisel görevlerine değil birbirlerine odaklanacak ve işlerinden memnun ve doyumlu hissedeceklerdir.

Bu, bugün çalışmayı düşündüğümüzden çok farklı, ancak dünyanın gittiği yer orası. Her şeyin bağlantılı olduğunu zaten biliyoruz. Bilgisayarlarımız dünyanın her yerine bağlı, hatta telefonlarımız bile dünyanın her yerine bağlı. Giysilerimiz, arabalarımız ve hatta bizi hasta eden virüsler gibi yiyeceklerimiz de dünyanın her yerinden geliyor.

Her şey birbirine bağlıdır. Bir boşlukta yaşıyormuş gibi davranırsak kendimize sahte bir kopukluk empoze eder ve kendimizi hayattan koparırız. Bu bizi mutlu edemez. Mutlu olmak için, birbirimizin ayağına basmak gibi mevcut hakim zihniyet yerine, birbirimizi desteklediğimiz olumlu bir şekilde bağ kurmamız gerekiyor.

Bu, başlamış olduğumuz bir eğitim sürecidir. Ben merkezli zihniyetimizi değiştirmek konusunda isteksiz olduğumuz için doğa, Koronavirüsü kullanarak bize kolektif düşünceyi empoze etti. Süreci kendi elimize alırsak doğadan zorunlu “derslere” ihtiyacımız kalmayacaktır.

İhtiyacımız kadar çalıştığımız, geri kalan zamanımızı sosyalleşmeye ve kendimizi geliştirmeye ayırdığımız dengeli bir iş dünyası, bizleri daha mutlu ve dingin yapmanın yanı sıra çevremize de fayda sağlayacaktır. Şu anda rakiplerimizi geride bırakmak ve şirket hissedarlarına iyi raporlar sunmak için her şeyi fazla fazla üretiyoruz. Sadece gerçekten ihtiyacımız olanı yaratsaydık, dünyamızın sınırlı kaynaklarını tüketmez, havayı, suyu ve toprağı kirletmez, kendi geleceğimizi ve çocuklarımızın geleceğini tehlikeye atmazdık.

Eğitim kulağa korkutucu bir kelime gibi gelebilir, ancak bu temel olarak tercihlerimizi değiştirmekle ilgilidir. İş karşıtı hareketin gösterdiği gibi, değerlerimiz ve tercihlerimiz zaten değişiyor, ancak acı çekerek değişmeleri için hiçbir neden yok. Kendimize karşılıklı bağımlılığımızı ve birbirimize mutlu olmamıza nasıl yardımcı olabileceğimizi öğretirsek, bunu gönüllü olarak seçeceğiz çünkü bu daha iyi bir hayatı seçmek olacak ve hepimizin daha iyi bir hayat istediğimize inanıyorum.