Category Archives: Baal HaSulam

Gerçekler ve Değerlerin Ahengi

Soru: Zohar kitabı veya On Sefirot Çalışması kitabından öğrendiğimiz niyetler arasındaki fark nedir?

Cevap: Aslında pek fark yoktur. İki kitap da Atsilut (O’nun yeri anlamında, Oluşumun, gelişimin kaynağı, başlangıç yeri)  dünyasının GAR  (ilk üç sefirot) seviyesinden yazılmıştır. Bu iki ifade tarzı birbirini tamamlar ve bu şekilde bize yardımcı olur.

Bizler yalnızca Midraş (ibranice kutsal metin tefsiri) dilindeki kitapları okursak eğer, o zaman bizim için onlara ne nitelik vereceğimiz belli değildir. Bir kişi, izole edilmiş ayrıntılar içerisinde kalarak onların içindeki anlamı araştırır, diğeri ise bununla bir paralellik kurar vs.

Bu nedenle, inşa etmek için, doğru yaklaşım ile bizi dengelemek ve Zohar kitabını, Tora ile yapılmış olana döndürmemek için, herkesin beğendiğini bulduğu: psikoloji, sosyoloji, tarih, hukuk vs., Baal HaSulam eğitimimize, öğretimimize bir çeşit karşılıklı manevi faaliyetler,  ”fizik” veya ”mekanik”  biçimde sokmuştur. Şükür ki, bunun sayesinde  onun ne bahsettiğini biliyoruz.  Kitapları,  bir manevi sistemi yöntemsel kavramlar ile anlatır ve ben henüz hissiyat açısından o noktada olmasam da, temelde hakikatı şimdiden tahmin ederim: on Sefirot, aralarındaki ilişki, üzerlerinde bulunan Üst Işık’ a istinaden hareketleri, nasıl bununla kendilerini tanımladıkları ve bununla içlerinin nasıl dolduğunu.

Bu şekilde, kaçmadan doğru yöne bağlı kalırım; bundan sonra, yazarın niçin böyle yazdığını, bu tarz hisleri taşıdığını, dünyamızdaki gibi kelimeler kullandığını aydınlatmaya başlarım. Baal HaSulam benimle üst sistem ile iletişime geçer, alçak sistemde bulunan  şeylerin doğasına göre herşeyin belirlendiği yerde, ben, cansız (durağan), bitkisel, hayvansal ve aralarındaki karşılıklı bağın her şekildeki çeşitlilik ve zenginliğinin olduğu insan seviyelerini görürüm. Benim hislerim, içinde bulunduğum dünyadan çıkar, fakat  aynı zamanda Baal HaSulam bana üst dünyayı anlatır:  ”Nasıl inşa olmuş olduğunu gör.” Ve bu şekilde yapmayı seçmeden, bir çeşit teşvik (dürtü) almaya başlarım, görünüşte ayrı olan detayları birleştirmeye başlarım ve  böylece ilerleme sağlarım.

Orada saklı olan, bilmediğimiz çok şey var. Bizler birazcık daha hassas olmaya başladığımız zaman, şuur altından bile, daha yüce bir hissi, bizi geliştiren bir aydınlanmayı  alırız…

29.3.2013 tarihli Kabala dersinin 2. bölümünden, Zohar  

Ruh Neyin İçine Kıyafetlenir?

Baal HaSulam, “Barış”: …nesilden nesile değişen bedenleri görmemize rağmen, bu yalnızca bedenler ile ilgili bir hususdur. Fakat ruhlar, bedenin kendi özleri olup, yok olmazlar, yeniden konumlandırılırlar, fakat bedenden bedene, nesilden nesile hareket ederler.

”Beden” alma arzusunu temsil eder. Şayet onun içinde ihsan etme niyeti var ise, o zaman tabiattaki benzerlik kuralına göre, Işık onun içinde kıyafetlenir. Işık’ın en küçücük temel parçacığına (ruhun ilk seviyesi) ”Nefeş” adı verilir. Genelde, ıslah edilmiş arzuyu kıyafetlendiren Işık farklı bir ruh seviyesine aittir ve ona ”Neşama” denir. Bizler hiçbir zaman en yüksek Işıkları, yani Haya ve Yehida‘yı, ıslahın sonuna ulaşana kadar tamamen ifşa edemeyeceğiz.

Aslında var olanın tümü kap ve Işık’tır. Işık’ın kabın içine çıkamadığı zaman da olur; bu nedenle, kabı  azıcık ”aydınlatır” ki,  böylece canlı kalabilsin. Aynı zamanda doğru niyeti elde ederek de kabın Işık’a benzer hale geldiği haller gerçekleşir. Alma arzusu ve Işık tanımları itibariyle birbirine zıttır; nitekim Işık devamlı ihsan eder. Bunun yanı sıra, alma arzusunun üzerinde ihsan etme niyeti var ise (”koşulsuz inanç” veya ”yansıyan Işık”),  o zaman alma arzusu Işık’a benzer hale gelir ve bu nedenle Işık ile dolar çünkü aralarında bir bağ vardır. Işık’ın alma arzusuna alçalmasına, ”Nefeş”, ”Ruah” veya ”Neşhama” denilir.

Kabala bilgeliği, ıslah olmuş alma arzusu ”beden”inden bahseder. Diğer yandan da, bizim güncel arzumuzda ruh yoktur, ”Nefeş” seviyesinde bile yoktur. Bizler burada fiziksel bedenlerden bahsetmiyoruz, nitekim bedenler bu ”aldatıcı” dünyanın bir parçasıdır.

Kabalistler tarafından yazılan kitaplar,  ne tıbbi  bilgiler klavuzu ne de anatomi ders kitapları değildir. Onlar maneviyat ve ruh hakkında bahsederler. ”Ruh” Yaradan’ın  bir parçasıdır,  yani yerine getirme ve memnun etme arzusu. Bunun bu dünyayı ”besleyen” güncel arzularımız, ”hayvansal” seviye ile alakası yoktur. Hayır kesinlikle! Bu bizim Yaradan’a olan arzumuz ile ilgili olup, ”konuşan” seviye  (insan) ile ilgilidir.

Bizler bu arzuları nerede buluruz? Bunlar bizim fiziksel hissiyatımızda değil, yalnızca dostlar grubunda bulunabilir. Bu bizim neden fizyoloji ve beden ile ilgili olanı neden atlamamız gerektiğini açıklar. Kabala bunlardan bahsetmez. Kabala Yaradan’ı arayışında iken içimizde meydana gelen arzuları, bunların ”iyi” ihsan eden arzular veya ”kötü” olan, O’ndan ”çaldığımız” arzular olup olmadığını inceler.

Bu ilişkiler misafir ve ev sahibi örneğinde çok iyi şekilde açıklanmıştır. Ben üzerinde yemek dolu masada oturduğumda, bu benim önümde ne olduğu değil, fakat kimin ev sahibi olduğu ile ilgilidir. Bunun dışında kalan, ”hayvansal” seviye ile ilgilidir ve sahnenin geri planında bırakılmalıdır.  Olay şu ki, ben ev sahibinin karşısında oturuyorum!  Onunla nasıl bağ kuracağım. O benimle nasıl bağ kurar? Aramızda devam eden nedir? Bu Kabala bilgeliğidir ve bunun hepsi maneviyat ile ilgilidir.

8.3.2013 tarihli Kabala dersinin 4. bölümünden,“Barış”  

Gizliliğin Gerilediği Yerden İhsan Etmenin Hazzı

Baal HaSulam, Şamati’de “Elul’un baş harflerinin çalışmadaki karşılığını” şöyle açıklar: Henüz, koşul şu şekildedir: Bir kişi, Yüz’ün Gizliliği’nin fark edilmesi olan Ahoraim’in anlayışını edinmeden ifşayı sağlamak ve bu kişiye Yüz’ün ifşasının önemini anlatmak imkansızdır.

Bu demek oluyor ki bir kişi, hiçbir yardım olmaksızın (grubun yardımı olmaksızın) bir koşula geldiğinde, onun koşulu, üst dünyadaki en düşük ifşa olan karanlık şeklinde tezahür eder ve bu durum ihsan etme kabı (yani arzusu) olan Keter’in kabıdır  ancak bu, bir düşük seviyede yer alır.

Yukarıdaki en düşük ifşa, hiçbir şeyi olmadığı anlamına gelen, kendisinin hiçbir şeyi olmayan Malhut’tur. Ve sadece bu davranış Malhut olarak adlandırılır. Bu şu demektir ki eğer birisi –hiçbir şeyinin olmadığı koşul olan- Cennet’in Krallığı’nı memnunlukla edinirse ardından bu, ihsan etme kabı ve saf arzu anlamındaki Keter olur. Başka bir deyişle karanlık içindeki Malhut’un alma kabı, arkasından ihsan etme kabı olan Keter’in bir arzusu olur.

Çok çalışmak ve yapabileceğimiz her şeyi yapmak zorundayız. Yazıldığı üzere: (Yaradan’ın yüzünün gizli olduğu ve gide gide Yaradan’ın “yüzü”nün eşit olarak önem arz ettiği bir koşula gelinceye değin) “gücünüz ölçüsünde her şeyi yapın”. Bu şu demektir ki hem gizlilikte hem de ifşada Yaradan’ın işlerini kendinde göreceksin. Eğer kendin için değil de Yaradan’a memnuniyet getirmek için çalışmak istersen, işte o zaman hem gizliliği ve hem de ifşayı memnunlukla alacaksın.

Işık ve karanlık arasında bir fark görmeyeceksin; onların arasındaki fark, sadece almak için olan bozuk arzuda hissedilir ancak düzeltilmiş arzuda ikisi de eşittir. Böylelikle iyi tutumların dahil tüm tepkilerin kaybolur. Yaradan’ın yüzünün gizliliğinin tüm koşulları sana eşit önem arz eder ve senin için arzulanabilir olur; tıpkı O’nun ifşasında olduğu gibi.

O zaman hiçbir gizliliğin olmadığı bir koşula erişirsin. Her şey alan kişiye bağlı olarak senin algın tarafından belirlenir. Bu arada kendi alma arzundan baktığında  Yaradan’ın iyi ve iyiliksever olduğunu göz ardı edersin ve iyinin yerine her şeyi karanlık ve kötü olarak görürsün. Kendini düzelttiğin zaman her şeyin iyi ve düzeltilmiş olduğunu ve değiştirmek zorunda bulunduğun yegane şeyin kendi algın olduğunu keşfedersin.

Böylelikle tüm yoğunluğuyla, almanın gücünü ihsan etmeye (saflığa) dönüştürmek suretiyle Keter’in yüce ihsan edişine ulaşanın senin Malhut’unun olduğunu anlamaya gelirsin. Bu sadece almaktan ihsan edişe olan bir değişim değildir; bu aynı zamanda kötülüğü almanın, iyiliği almaya doğru olan bir değişimidir. Sen, tüm bencil maddenle birlikte içinde yer aldığın iyiliği keşfedecek, ihsan edişi ve Işık’ı hissetmek niyetinle arınmak suretiyle iyiliğin ifşasının içinde yer alacaksın ve onu, egonun yerine ihsan etmeye dönüştüreceksin.

Kendi katkın ve katılımını sağlarsın ve ifşayı kendin inşa edersin. Bu, Işık’ın küçük bir kıvılcımından ve arzunun küçük bir noktasından Ein Sof’un derecesine doğru uzanan, Yaradan’ın ihsan edişini artırdığın alma arzunun yoğunluğu tarafından olur.

(Günlük Kabala dersine hazırlık, 8 Ocak 2013)

Gerçeklik, Eylemler Tarafından Yaratılır

Baal HaSulam, Kabala Bilgeliği’nin Özü’nde şöyle yazar: “Düşünün ki Yaradan algısının olmadığı bir şey varsa, O’nun yarattıklarının herhangi birinin özüne ulaşmak mümkün müdür; ellerimizle hissettiğimiz somut nesneler bile olsa.”

Bizler, Yaradan’ı “Gel ve Gör” kuralı uyarınca algılarız. Yaradan’ın özünü bilmiyorum ancak “gelebilirim ve görebilirim.” Bunu yapmak için kesin eylemler uygularım ve bunlar vasıtasıyla Yaradan’ı tanırım, söylendiği gibi, “Seni eylemlerinden tanıyacağız.” Gerçekliğin tümü, O’nun ifşa olunduğu (açığa çıkarıldığı) tüm eylemleri ve yolları kişisel ıslahımızın (düzeltilmemizin) bir çözüm şeklidir ve bu yolla O’nu hislerimizde idrak ederiz. Her şeyi kaplarımda idrak ederim çünkü Yaradan dahil keşfettiğim tüm bilinmeyenler oradadır.

Benim ulaşabileceğim en üstteki seviye Yaradan’dır. Bu, gerçekliğin tümünü kontrol eden sevgi ve ihsan etmedir. O’nun yarattıklarına doğru iyi olmanın yasasını keşfederim, iyilik yapan iyiyi keşfederim. Bütün kaplarımda, bütün parçalarımda, bütün ruhum ve arzularımda bulunan bilinmeyeni keşfederim. O’nun ilk ve orijinal olduğunu anlarım ve algılarım. Daha önce düşüncelerimi, arzularımı ve eylemlerimi belirleyen bir şey olduğunu algılamayı ve hissetmeyi anlamaya başlamış olsam bile bu, hepsini ters yüz eder.

Ancak önce bunu benim algılamam ve o zaman O’nun ilk var olan olduğunu kabul etmem nasıl olabilir? Bu, olabilir mi? Evet, olabilir. O’nun ilk olan olduğunu eylemlerinin içinde algılarım ve keşfederim. Böylece her şey eylemlerden çıkıp gelmektedir. Maneviyatta hareket halinde olmayan ve eylemde bulunmayan herhangi bir şeyi bilemem ve tanımlayamam.

(Günlük Kabala Dersi, 19 Kasım 2012, Kabala Bilgeliği’nin Özü)

Bolluğu Dağıtan Bir Kap

Baal HaSulam, ‘‘Panim Meirot uMasbirot (Niyetler Kapısı) Kitabına Giriş,’’ sayfa 4: “Şimdi onların sözlerini anlayabilirsiniz” (Sanhedrin 98a): ‘‘Davut’un oğlu ya tümüyle layık olan ya da tümüyle layık olmayan bir neslin içine gelir.’’ Bu çok kafa karıştırıcı bir durumdur. Anlaşıldığı üzere nesilde bir avuç haktan yana kaldığında, onlar kurtuluşu tutarlar. Ve eğer haktan yana topraktan çürürse, Mesih gelebilecek mi?

Soru: Yani günahkâr bir nesilde mi Yaradan’ın ifşası gerçekleşecek; diğer bir ifadeyle zıt taraftan, Yaradan’ın arkası denilen taraftan?

Cevap: Yaradan, ilk önce Yaradan’ı doğrudan özlemleyenler olarak ifade edilenlere; yani Yaşar-El olanlara,  İsrail’e (Yaradan’a direkt arzusu olanlara) ifşa olacaktır. Daha sonra bu İsrail, aşama aşama etrafındakileri – merkezden gittikçe uzaklaşan daha geniş daireler içindeki dünya milletlerini –  etkileyecektir.  Eğer İsrail halkı bir kap olur ve kendilerini doldururlarsa o zaman bereket bu kabın dışına tüm dünyaya dökülür.

Bu yüzden bizler AB – SAG Işık’ı ile yani ihsan etmek niyetiyle kendimizi nasıl doldurmamız gerektiği konusunda endişe duymalıyız. Hasadim içinde kıyafetlenmiş Hohma Işık’ını aldığımız zaman, bu model herkese akacaktır.

Bir kişi aniden AB – SAG Işık’ı tarafından aklında ve hissiyatında dönüşür zira AB Işık’ı başa aittir ve SAG Işık’ı da kalbe aittir. Eğer bir kişi aniden dönüşür ve bağı keşfederse aklını ve hislerini nasıl bağlaması gerektiğini anlar öyle ki aklı ve kalbi beraber çalışsınlar.

AB – SAG Işık’ının çalışması böyledir: Bize önemi şudur ki yeni değerleri tanımamıza fırsat verirler. Eğer bu bizde gerçekleşirse, o sırayla akacaktır. İsrail’e (Yaradan’a doğru arzusu olanlar) Lİ – Roş (bir başım var) denmesi tesadüfi değildir.  O zaman bu yere göre o bağlantı boruları vasıtasıyla diğer milletlere yayılacaktır.

İlk önce onlar bile bunun nereden geldiğini anlamayacaklar ancak sonra onlar, onların arasında olmak ve onlarla bağ kurmak için İsrail’e dönecekler. Yazıldığı gibi: “Ve en küçüğünden en büyüğüne kadar herkes Beni bilecek.”

19.09.2012 Tarihli Günlük Kabala Dersinin 4. Bölümünden, ‘‘Panim Meirot uMasbirot Kitabına Giriş’’

“Kalpteki Bilge” Kimdir?

Soru: Baal HaSulam’ın yazılarında “kalpteki bilge” olarak adlandırdığı kimdir?

Cevap: “Kalpteki bilge” diğerleriyle bağ kurmak anlamına gelen, daha yüksek bir bilgeliğe kalbini açmak için bir yol araştıran kimseye denir.

Bizler arzularımızla kalben ve tüm kalplerden ve tüm arzuların toplam özünden sadece bağ için hazır olanları seçmek suretiyle bağ kurmak istiyoruz.

Bu arzular arasında bir bağ yaratmak suretiyle eyleme başlamayı istediğimiz ortak içsel bir bağ yaratıyoruz.

Bu bağın içerisindeyken, bunun bizim ortak sistemimiz olmasından dolayı hangi arzuların kime ait olduğunu unutuyoruz. İşte o zaman bunun içindeyken Hohma Işıkı’nı hissetmeye başlıyoruz; bundan dolayı buna “kalpteki bilge” denir. Hepsinden sonra, kalplerimizdeki bağın içerisinde Hohma (bilgelik) Işıkı’nı ifşa ederiz.

(Günlük Kabala Dersi 1. Bölüm, 11/09/2012)

Toplumdan Kaçmayın

Zohar, “BeŞalakh bölümü (Firavun, insanlara gitmeleri için izin verdiği zaman)” madde 11: “ Ve O dedi: “ Ben, halkımın içinde yaşayacağım”.  Bu ne demektir? Dünyanın üzerine yargılama geldiğinde, insan kendisini toplumdan ayırmamalıdır ve Yukarıdan fark edilmemelidir ve ayrılmış bilinmemelidir.

Çünkü yargılama dünya üzerine çöktüğünde, doğru insan olsalar bile, ayrılmış olarak bilinenler ilk olarak yakalanırlar. Yani birisi kendisini asla toplumdan ayırmamalıdır. Çünkü Yaratan’ın merhameti birlikte olan halkın tamamıyladır. Ve bundan dolayı dedi ki: “Halkımın içinde yaşayacağım ve bugüne dek yaptığım gibi, onlardan ayrılmak istemiyorum.”

Bunun, hem dışsal dünyevi algıyla ve hem de içsel manevi olanla alakası vardır. Sonrakiyle başlayalım.

Birleşik tek ruh, birçok parçalara ayrıldı. “Halkımın içinde” demek, birinin diğeriyle bağlantı kurduğu kopuk parçaların kombinasyonundan yaratılmış olan müştereklik içinde demektir. Onlar, birini diğerinden ve “Yaratan’ın Halkı”nın formundan ayrı tutan kişisel egoyla baş ederler. Hepsinden sonra da, bu parçalar Yaratan’a benzedikleri koşul olan ihsan etme amacının niyetini paylaşırlar. İşte bu yüzden, onlara: “Halkım” denir. Bu, aynı zamanda Yaratan’ın niteliği olan ihsan etme amacıyla olan niyetin toplandığı, kırılmış kapların, bireysel toplanması olarak adlandırılır.

Bu bölümler, ihsan etmenin genel niteliği olan yaratanın ifşası için olan kaba destek olmak amacıyla, ihsan etme amacının niyetiyle birbirleriyle bağ kurarlar. Ve tabii ki bu olağanüstü şey, bu birleşimde ifşa edilmiş olan “gel ve gör” anlamına gelen Yaratan (Bo-Re) olarak adlandırılır. Bu, kırılmış kapların içinde yaratanın ifşası için olan formüldür: “Halkımın içinde yaşayacağım.”

Dünyevi düzlemde, bu, harekete geçmek üzere düzenlenen, genel hazırlığın kontrolündeki geniş halk kitleleri anlamına gelir.

Daha sonra, Zohar, dünyaya bağlı olan yargılamadan bahseder. “Dünya”, genel müşterek egonun ifşa olunduğu egoistik bir bağ, “gizlilik” anlamına gelir. Ve birisi, kendisini toplumdan izole etmemelidir. Neden diye sorabiliriz. Egonun niteliği, yargılamanın insanlar arasında ifşa edilmesiyse, neden ondan kaçmamam gerekir?

Konunun önemi şu ki, maneviyatın prizmasından baktığımda, tamamıyla değişik bir resim görüyorum. Benim için hayali “dış dünya”yı betimleyen tüm arzularımı görüyorum. Eğer onların içindeki yargılamanın niteliğini keşfedersem, onları ihsan etmenin niteliğiyle düzeltmek ve bu kuralı ihsan etme amacının niteliğine doğru yönetmek zorundayım. Bu, “İsrail Misyonu”dur: Kolektiften kaçmak yerine, onu düzeltmek için içinde yer almalıyım.

Zohar devam eder: “yargılama dünya üzerine çöktüğünde, doğru insan olsalar bile, ayrılmış olarak bilinenler ilk olarak yakalanırlar.” Neden? Çünkü, birinin kesin niteliği ihsan etmenin içinde hedeflenirse, o önce yakalanır ve Işık kaynağının onun içinde özellikle yalan söylemesi anlamındaki almak arzusu çalışmaya başlar.  Bu bizim dünyamızda da böyledir, Zohar Kitabına Giriş’in sonunda Baal HaSulam’ın söylediği gibi yargılama, en iyi olanımızı vurur. Bu nedenle, zirveye ulaşan insanlar acı içinde yaşarlar.

Yaratan’ın merhameti daima birlikte yaşayan insanlarladır; zira burası düzeltmenin yerine getirileceği yerdir. Yani eğer düzeltilmek ve ilerlemek istiyorsak, kendimizi toplumdan ayırmamalıyız. Hoş olmasa bile elimizden geldiğinde onun içinde yer almak onu hissetmek için insanlara bilgileri, algıları tanıtmak için, onların ilerlediklerinden emin olmak için mümkün olan her şeyi yapmalıyız. Onlar, Yaratan’ın gerçek hedefidir ve alma arzusunun içindeki kıvılcım misali O sadece ve sadece insanlarla kurduğumuz iletişimde ifşa olur.

Bu nedenle denir ki: “Ben halkımın içinde yaşayacağım ve bugüne dek olduğu gibi halkımdan ayrılmak istemiyorum.”

Sevginin Yankısı

Baal HaSulam “On Sefirot’un Çalışılmasına Giriş” Madde 89’da şöyle yazıyor: Bir emrin ödülü bu dünyada değil, bir sonraki dünyadadır.

Burada, şu an düzeltmeye muktedir olmadığımız parçaya gönderme yapılıyor. Sadece “taştan kalp”  (taştan kalp gerçek arka yüzdür), yani gerçek AHP (bir yükselişin AHP’ı değil) düzeltildikten sonra, Sonsuzluk Işığı ile doldurulmuş kapları ifşa edebiliriz. O zamana kadar gerçek sevgiyi, yani alma kaplarının içindeki Hohma ışığını değil sadece bir damlayı, bir yankıyı ifşa ediyoruz. Şu an için sadece küçük bir ışıldamaya, ölçeği son ıslahtaki Hohma ışığı ile mukayese dâhi edilemeyecek olan Hohma ışığının yukarıdan aşağıya hareketindeki yansımasına ulaşabilme imkanımız var. Aslında daha sevgi niteliğini ifşa etmedik.

Bu dünyadan gizlenmiştir. Ancak aslen gizlemeler (Alamot) olan dünyalar (Olamot) var olduğu sürece, son ıslaha erişene kadar, elbette sevgi ifşa edilemez. Sonuçta sevgi, tüm arzular için bir perdeye sahip olduğumuzda kapların doğrudan bir şekilde doldurulmasıdır.

Alma arzusu, Sonsuzluk dünyasında ve oradan aşağıya ilk kısıtlamaya kadar olduğu şekliyle, ışığı ihsan etme rızası için almadı ve gelecekte bu asla bu şekilde olmayacak. Arzu ve ışığın gerçekten buluşması, ışığın gerçekten arzunun içinde olması mümkün değildir. Bu nedenle bir yükselişin AHP’ında ifşa ettiğimiz sevgi ile son ıslahta ifşa edeceğimiz sevgi arasındaki farkı anlamamız gerekir. Sevgi, Yaratan’ın son ıslaha kadar gerçek formunda ifşa edilemeyecek olan belli bir ifşasıdır. O zamana kadar O’nun sadece arka yüzü ifşa olur.

– 09.02.12 tarihli Günlük Kabala Dersinin dördüncü kısmından alıntıdır, “On Sefirot’un Çalışılmasına Giriş”.

Çocukluk Dönemi Bittiğinde

Her geçen gün dünya bizlere daha sert şekilde, ciddi ve inatçı bir biçimde davranıyor. İnsanlar, isteyerek ya da istemeyerek, bir şeyler olmalı veya zaten oluyor diye hissediyorlar. Dindar olanlar bu durumu daha yüksek bir güce bağlıyorlar; laik olanlar ise suçu doğaya yüklüyorlar. Öyle ya da böyle, dikkatimizi odaklamamız ve harekete geçmemiz için bizi zorlayan güçlü bir baskı altındayız.

Kabala bize, gelişimimizi en iyi koşula getirmek ve hızlandırmak için bir yol olduğunu öğretir. Bunun için, ne olduğunu fark etmeliyiz ve süreci bir bütün olarak gözlemlemeliyiz. Gelişmeye nasıl devam edeceğimizi her an seçmeliyiz. Bu, doğru ya da yanlış olma meselesi değil, aksine gelişimimizin doğanın programına uygun olması meselesidir. Her şey, doğanın bizden talep ettiği algoritmayı anlamamıza, kavramamıza, edinmemize ve onaylamamıza bağlıdır.

Bunu nasıl biliyoruz? Bugün, kendi deneyimimiz sayesinde bu sonuca ulaşabiliriz.

Bilim adamları, psikologlar ve felsefeciler, kötü ve iyi olmak üzere iki güç tarafından geliştiğimizi bir ağızdan tekrarlıyorlar. İyi, bize iyilik getirir ve kötü, kötülük getirir. Buna dair hiçbir şüphemiz yok, çünkü her birimiz iyi ve kötüyü değerlendirebilir.

İyi gücün etkisi özellikle, büyürken sevildiğimiz ve korunduğumuz çocukluk döneminde hissedilir. Doğa (veya Yaratan), anne ve babalarda, yakın ailede ve hatta uzak çevrelerde bile çocuklara karşı iyi bir yaklaşım ve sevgi ortaya çıkarır. Çocukların yaramazlık yapması veya bir şeyler kırması önemli değildir. Çocuk, bir yetişkin yaptığında asla affedilmeyecek şeyleri yaptığı zaman affedilir. Herkes çocuğun bir dediğini iki etmez ve çocuk onların iyi yaklaşımını kullanır.

Çocuk büyür büyümez, bu sevecen ve hoşgörülü yaklaşım birdenbire durur. Bu andan itibaren kendisine ve başkalarına bakması gereken biri olur; başkalarına “borçlu” olmaya başlar ve hareketlerinden sorumlu tutulur. Kısacası, talepler sevginin yerine geçer.

Bu neden olur? Çocukluk dönemini sorgulamıyoruz, ama neden doğa yetişkinlik döneminden bu kadar talepkâr oluyor, neden daha önce olduğu gibi sevecen olmayı durduruyor?

Bu durumun olumsuzlukla hiçbir ilişkisi olmadığını, aksine bizi büyümeye teşvik etmek için olduğunu anlamak şarttır. Eğer doğru şekilde gelişirsek, o zaman kötü etkiler hissetmek yerine, iyilik hissederiz. Bu yüzden, fark etmeliyiz ki, tüm doğa, yaşam ve dünya bize, dünyaya olan uygunluğumuza göre davranıyor. Dünyaya uyumlandığımız zaman, daha önce iyi ve kötü diye düşündüğümüz güçleri yeniden değerlendirmeye başlarız.

Bu olumsuz gücün bizi kendimizi düzeltmeye doğru teşvik ettiğini hissetmiyor olmamızın nedeni nedir? Eğer bu güç ile yeniden bağ kurarsak, yaşam tekrar, tıpkı her günün yeni bir şeyler getirmeyi vaat ettiği çocukluk dönemi gibi görünmeye başlayacak.

Her şey bizim hazırlıklı olmamıza ve eğitimimize bağlıdır. Eğer erken yaşlarımızdan itibaren doğru şekilde yetiştirilseydik ve olumlu tepkiler sağlamak üzere çevreyle nasıl doğru şekilde ilişki kuracağımıza dair ve doğa, toplum, aile ve kendimizle nasıl doğru şekilde ilişki kuracağımıza dair bir anlayışla olgunlaşan yetişkinler olmamızı sağlayacak şekilde eğitilseydik, o zaman yaşamlarımız mükemmel şekilde, sorunsuzca devam ederdi.

Ancak çocukluk döneminde, yetişkinlik dönemine dair doğru direktifleri almıyoruz. Kabalistlerin sözlerini kullanarak bu meselelerden bahsetmek kolaydır, fakat eğer Kabala öğretisine aşina değilsek ne yapabiliriz? Doğanın ipuclarını dinleyerek belli yönler bulabilir miyiz? Bizi çevreleyen her şeye karşı doğru yaklaşımı oluşturabilir miyiz? İnsanlık, acı çekmekten kaçınmanın yolunu bulma sorunuyla yüz yüze ve en az miktarda üzüntü yaşamak üzere hayatla nasıl ilişki kuracağını keşfetmeye çalışıyor. Şu an bile acı çekmeye devam ediyoruz ve daha da fazla acı çekeceğiz çünkü henüz bu sorunun cevabını bulamadık.

Ne istediğimiz ile aslında realitede neye sahip olduğumuz arasındaki karşıtlık, yetişkinleri daha ilerisini araştırmaya iter. Sonuç olarak, tarih boyunca bu soruna çeşitli yaklaşımlar geliştirdik. Baal HaSulam, “Barış” makalesinde bunlardan bahseder; eğer biz, dürüst ve gerçekçi bir şekilde doğayı, insanlığı ve yaşamı incelersek, Kabala öğretisinin bizlere öğrettiği aynı sonuçlara ulaşacağımıza işaret eder.

Esas olan, egoizmimiz tarafından ayartılmamak, aksine onun üzerine, mevcut hislerimize, eğilimlerimize ve düşüncelerimize bağlı olmadığımız objektif bir seviyeye çıkmaktır. Eğer bağımsız araştırmacılar olarak kendimizin üzerine çıkabilirsek, Kabala’da bulunan bazı bilgileri fark ederiz.

Öğretinin yaptığı budur: Kişiyi, kendi ego prizması olmadan realiteye bakabildiği bir seviyeye çıkarır. Eğer egoizmin “lenslerini” kaldırabilirsek, kolaylıkla Kabala bilgeliğini ediniriz. Baal HaSulam’ın “Barış” makalesine göre, bu bir bilimsel araştırmadır; istisnasız herkes için geçerli olan deneysel, deneyimsel ve uygulamalı bir temeli vardır ve bu herkesin komşumuza ihsan etme ihtiyacını keşfetmesine imkân verir.

Günlük Kabala Dersi, 4. Bölüm, 11/11/2011, “Barış”

Barış İçin Umut

Baal HaSulam, “Barış”: “Ve barış için umut etmek, umutsuz bir durumdur… Ve toplumda her zaman, onlara sunulan koşullardan tatmin olmayan büyük bir azınlığın olması bir gerekliliktir… Böylece bu azınlık her zaman, yeni kavgacı insanlar için ve onları daima takip edecek yeni barış sağlayıcılar için hazır ve gönüllü bir yakıt olarak kalacaktır.”

Görüyoruz ki, insan seviyesinde, en iyi niyetler üzerine dayanan bir yaklaşım bile, bizim gerçeğe ve barışa ulaşmamıza imkân vermeyecektir. Bu süreci rahatsız edecek kavgacı insanlar her zaman olacaktır.

Ne yapılabilir? Hiçbir şey. İnsan toplumu ve insan doğası kasten bu şekilde yapılmıştır ki, böylece hayatla anlaşarak geçinip gitmemize imkân verilmez. Bunun bizim gücümüz dahilinde olmadığı gerçeğini kabul edebiliriz, fakat bundan daha fazlasını yapamayız.

Aramızda doğru sosyal ilişkileri asgari olarak bile sağlayamayacağımızı fark edene kadar, daha ne kadar kan dökülmesi ve acı çekilmesi gerekiyor? Doğanın gittikçe daha fazla global ve integral olduğu, birbirine bağlı ve karşılıklı bağımlı olduğu bize ifşa oluyor ve doğa yavaş yavaş, eski bencil formumuzda var olmayı sürdürebileceğimiz “küçük bir yer”e daralıyor. Yeni kanunlar büyük bir hızla yakınlaşıyor.

Birlik olmadan elde edemeyeceğimiz şeyleri telafi etmek üzere, toplum, farklı hayır kurumlarını kullanıyor, fakat bu “hayır işleri”nin bizi aslında nasıl yıkıma götürdüğünü yakın zamanda göreceğiz. Baal HaSulam, yıkımın aslında barış sağlamaya çalışanlar tarafından geleceğini söyler.

Soruna sadece tek bir çözüm vardır: insanları karşılıklı sorumluluk içinde yaşamak üzere eğitmek. Bu sayede insanlık, üzerine dayanacağımız sağlam bir şeyin olduğunu hissedebilir olacak. Bunu, doğru çevreyi yaratarak başarabiliriz. Öğretime ve bilgi edinmeye ek olarak, eğitim, çevrenin insanları etkileyeceği özel aktiviteleri içermelidir. Eğer böyle bir çevreyi düzenlemeye başlarsak, bunu yaratacak içsel güçler bizim aracılığımızla ortaya çıkacaktır. Bu olmadan barış için hiçbir umut yoktur.

Günlük Kabala Dersi 16/10/2011, 4. Bölümden, “Barış”