Çölü Yeşile Çevirecek Arzu

Soru: Şubat’ın sonunda yeniden Arava çölüne gidiyoruz. İlk seferde gerçekleştirmiş olduğumuz şeyi silmemeyi nasıl başarabiliriz?

Cevap: Bu aşama geçen seferkinden farklı. İlk seferde her şeyin bir anda gerçekleştiğini göreceksiniz, tıpkı saf ve bozulmamış bir çocuk gibi. Sonrasında başarılı olduk, ancak bu kez başarı sadece pek çok sorundan, daha fazla derin düşünce ve dalgalanmadan sonra mümkün olacak.

Sonuçta her seferinde arzu daha kurnaz olur ve daha fazla karşı koyar. Ne kadar yükselirseniz yükselin kötü eğiliminiz sizin üzerinize çıkar. Bu nedenle halen olmuş bir şeyi tekrarlayamayız.

En önemli şey buna dâhil olmak, hazırlanmak ve birlik olmamız gerektiğini ve başka seçim olmadığını anlamamız gerekiyor. Aksi takdirde, başlamanın bile faydası yok. Gerçek bir arzu götürmüyorsak çöle gitmeye hiç gerek yok. Bu arzu kırık kalpte ortaya çıkar.

Çölde, kazanan ve hayatta kalan yola gerçekten tutunandır. Bir taraftan kişi yıkık bir haldedir, ancak diğer taraftan ipin ucuna sahiptir. Bu ip dostlarla birliktir. Sonunda, çölden çıkmıyoruz, tersine çöl süt ve balın aktığı İsrail topraklarına dönüşür. Eğer bağ kurarsak tüm manevi bolluğu hemen “oracıkta” alırız. Sonra, aramızda uzanan çöl, Vadedilmiş Topraklara, niyete, Yaratan’a özleme dönüşür. Orada O’nu ifşa ederiz.

Duygusal Seviyede İlişki Kur

Soru: Bütünsel eğitim kursundaki psikolojik bölümün amacı, insanlara birbirleriyle ilişki kurmayı, bir diğerini dinlemeyi ve kendi aralarında anlamlı ve derin bir ilişki geliştirmeyi öğretmektir. Bu nasıl yapılabilir?

Cevap: Kişilerarası ilişkilerin ne olduğunu anlamamız gerekir.

Derler ki, eğer ortada bir çocuk yoksa, o bir aile değildir. İnsanlar ne için yaşar? Farz edin ki bugün bir çift birbirinden fiziksel olarak hoşlanıyor, fizyolojik olarak birbirlerinden memnunlar, birlikte rahatlar. Şimdilik rahatlar… Çocuk bir şekilde ortak bir zemindir, onları birbirine bağlayan ortak bir şeydir.

Bir kişi, birisiyle ilişki kurmaya çalıştığı zaman, birbirlerinde ortak olarak neye sahip olduğunu, onları birbirine karşılıklı olarak neyin bağladığını açıkça görmelidir. Bu sadece bir bağlantı noktası değildir, ortak bir duygusal, fizyolojik, fiziksel, sosyal ve kültürel dünyadır, orada sadece birbirine dokunmazlar fakat sanki birbiri üzerine örtüşürler.

Her birey bir “daire”yi temsil eder ve diğer bir kişinin “daire”siyle kesişebildiği ölçü, onların derin ve çok boyutlu bir ilişki kurma becerilerini tanımlar.

İlk olarak ve her şeyden önce, günümüzde anlamalıyız ki, iki kişi arasındaki ilişki,  bireysel dairelerin birbirine dokunmadığı şekildedir çünkü onların egoizmi en son haline gelmiştir. Dairem her neyi kapsıyorsa, diğer hiçbir daireye uymaz. Kendimi o kadar özel – bir kişilik, bir egoist – hissederim ki, bir başkasını kendi ilgi alanları ve ihtiyaçları olan bir birey olarak algılayamam. Benim için, başka bir insan sadece bir tüketim nesnesidir. Eğer bu beni ilgilendirirse, onunla ilişkiye girerim, fakat ona bir insan gibi, kendi iç dünyası ve ilgi alanları olan bir birey gibi davranmam. Bir haz kaynağı olan bir tüketici olarak onunla etkileşim içinde olurum, daha başka bir şey değil.

Ve birbirimizle bu şekilde iletişim kurarız. Bu şekilde uygundur: herkesin cep telefonu, bilgisayarı ve e-mail adresi vardır. Onların arkasına saklanırız ve böylece birbirimizden mutlak ayrılığımızı saklarız.

Farklı toplulukların yavaş yavaş kaybolduklarını görüyoruz. Ekranlarımızın arkasına saklanıyoruz, görünürde sosyalleşiyoruz, bu arada kendimiz için davranış ve kurallara dair yeni standartlar icat ediyoruz. Fakat bunların hepsi sanal olarak oluyor, diğer hiçbir daireyle duygusal olarak yan yana olmadan oluyor. Yeni bir dil icat ediyoruz, başka biçimlerin, başka kabukların arkasına saklanıyoruz, kendimizi gerçekte olduğumuzdan tamamen farklı şekilde internet ortamında sunuyoruz, kendi yüzümüz yerine semboller veya farklı isimli işaretler kullanıyoruz. Diğer bir deyişle, insanlar hiçbir koşulda kendilerini açığa çıkarmadan oynuyorlar. Ve egoizm buna eşlik ediyor, kendini iyi ve rahat hissediyor.

Esas görevimiz, insanların ortak bir şeye sahip olup almadıklarını ortaya çıkarmaktır, sadece iki insanınkini değil, herkesinkini. Çünkü doğanın bizi ona doğru ittiği bir bütünsel toplumdan bahsediyoruz, ya acı çekme yoluyla ya da bizim gönüllü farkındalığımız yoluyla, insanlığın bu aydınlık haline doğru yol alır. Hepimizin neyi ortak olarak paylaştığını açığa çıkardığımız için, duygusal seviyede ilişki kurabilir olacağız. Kendimizi birbirimizden saklamayacağız, aksine kendimizi açmaya çalışacağız.

Herkes kendi içsel “ben”ini açığa çıkaracak ve onu dışsal olanın üzerine, bu imajın üzerine, ilk ve son isimlerin üzerine, mesleklerin ve her tür dışsal alışkanlıkların, geleneklerin, dilin ve her şeyin üzerine yerleştirecek. Kişinin duygusal dünyası, onlara doğa tarafından verilen her zamanki fiziksel koşulun üzerine yükselecek. Kişide geliştirmemiz gereken şey budur.

Bunun olması için, insanlara göstermemiz gerekir ki, kendi aramızda birlik olarak, kendi bireysel dairelerimizi üst üste koyarak, tek bir mekanizma olacak şekilde birbirimizle bağlanarak, robotlara dönmeyeceğiz ya da meşhur Rus deyişindeki gibi savunmasız kalmayacağız, “Ruhunu aç ki birisi ona tükürebilsin.”  Bunu,  bizim birleşik bütünsel hareketimiz içinde, birleşik analog bir mekanizma gibi olduğumuz zaman, özel bir amaca ulaşalım ve yeni bir şey doğuralım diye yapıyoruz, tıpkı bir çocuk yapmak için birleşen bir çift gibi.

Ancak burada hep birlikte doğum yapıyoruz, insanlık için tamamen yeni bir durum yaratıyoruz, orada saklanmamız, korkmamız ya da kendimizi yükseltmek için birbirimizden kapmak için çabalamamız gerekmeyecek. Aksine, yükselişimiz karşılıklı olacak, tam da bizim bu ortak “yavru” aracılığıyla olacak, ona bakacak, değer verecek, sürekli yükseltecek ve onu geliştireceğiz.

“Bütünsel Eğitim üzerine Konuşma”, Bölüm 6, 14.12 2011

Geçiş Süreci Ve Moda

Soru: İnsanlar, gereğinden fazla üretimden isteyerek feragat edecekler diyorsunuz fakat bu konuda şüphelerim var.

Cevap: Feragat etmeyecekler. Çevrenin kişiyi, kişinin basit bir şekilde bunu takip etmeyi bırakması şeklinde etkilemesi gerek. Tıpkı, bizim artık çocuk oyunlarıyla ilgilenmeyi bırakmış olmamız gibi. Çünkü şimdi yetişkin insanlarız ve başka ilgi alanlarına sahibiz. İşte aynısı bu konuda da böyle olacak. Farkında bile olmadan bizim için çok daha önemli, bizi çok daha fazla tatmin eden bir şeyi takip etmeye başlayacağız.

Değiştiğim kadarıyla, gitgide daha rafine tatminlerin talebinde bulunacağım ve işte bu yüzden artık son model bir araba ya da meşhur bir modacıdan son moda giysiler edinmekle ilgilenmeyeceğim. Birden tüm bunları unutuyor olduğumun farkına varacağım, tıpkı tüm dikkatini işine, tutkusuna vermiş ve formüllerle ya da farelerle meşgul olmaktan tatmin olduğunu hisseden bir bilim adamı gibi! Onun için, ne yiyeceğinin ya da ne giyeceğinin çok bir önemi yok – kişinin, bir şeyin içine derinlemesine daldığında hissettiği şey budur.

Bizim zamanımızda, sanatla ilgilenen ya da diğer çevrelerden bazı insanlar, bizim dünyamızın bir nebze olsun üstünde olduklarını göstermek istediklerinde, modaya karşı bilinçli bir şekilde önemsemez bir tavır takınmak modadır (“ne yiyeceğim ya da nasıl giyineceğim benim için fark etmez”)
Bunun içinde belli bir hareket yatmakta, kişinin ilgi duyduğu başka şeyler olduğunu, başka endişeleri olduğunu ve papyonlu bir smokini umursamadığını gösterme arzusu. Tüm bu moda: yırtık pırtık kot pantolonlar vs. bir şeye doğru açıkça duyulan içsel özlemlerin ve dışsallığın hor görülmesinin belirtileridir. Dövmeler, yüzükler ve piercingler, bunlar kişinin üzerindeki süsler değildir, kişinin, bu dışsal imajlar vasıtasıyla içsel koşulunu ifade etme girişimleridir.

Bu girişimlerin tüm anlamsızlığını kabul etmek gerçekten önemli olduğunda, bu bir geçiş sürecidir.
Yine de bu, çevrenin kişi üzerindeki etkisinin iyi bir örneğidir. Yapacak bir şey yok. Ya krizin bir sonucu olarak ya da bir yükselişin sonucu olarak tüm bunlar geçene kadar hiçbir şey değişmeyecek.
– 14.12.11 tarihli “İntegral Eğitim Üzerine Konuşmalar #6” programından.

Tüm Arzular Gereklidir, Tüm Arzular Önemlidir

Soru: ‘Fakir adam’ın seviyesine ulaşmak için dünyevi maddesel arzularımızdan kopmalımıyız?

Cevap: Hiçbir arzumuzu kesip atmamalıyız. Sadece ıslah için talepte bulunmalıyız başka birşeye ihtiyaç yok. Üst Işık ne yapacağını bizden daha iyi bilir. Hiç bir şeyi kesip atmamalıyım. Hatta en kötü niteliklerimi görsem bile, bunları kesip atmamalıyım çünkü bu sanki kollarımı, bacaklarımı kesip atmama benzer. Ben kendimi düzeltmiyorum; beni düzeltmesi gereken Işık’tır.

Eğer sana gelir ve sana saldırır, bağırır ve hakaret edersem, kendimi ‘kapatmamalıyım’. Üst Işık’tan bu ıslahı yapması için dua etmeliyim çünkü ancak bu gerçek bir düzeltme olacaktır, baskı altında yapılan herhangi bir şey değil. Burada büyük bir fark vardır.

Baal HaSulam eğer bir şeyi bastırıyorsanız  bu yaptığınız şey vasıtasıyla dünyaya zarar verdiğinizi söyler  ve bu şekilde dünya asla ıslah olmayacaktır. Bu koşulu olmuş olduğu duruma geri getirmek ve ıslah etmek için daha fazla çaba sarfetmeye ihtiyaç vardır.

Benzer şekilde, bir hastalığı bastırmak ve içte iyileştirmek için ilaç kullanırız ve bu durum bir hastalığı tam olarak teşhis etmekten ve ancak böylece onu yok etmekten daha kötü bir yöntemdir. Yılanın çalışması bu şekildedir: İçte saklanır ve sen onu görmezsin ve daha sonra sürünerek dışarı çıkar.

Bu yüzden bizim suçlara, insanlar arasındaki kavgalara ve farklı ihtilaflara yaklaşımımız tamamen farklıdır: Onları olduğu gibi bırakın onların üzerinde ıslahı inşa etmeliyiz  çünkü onları ıslah etmek için en iyi zaman şimdidir.

Eğer bir kişi olumsuz ifşaları kapatmak ve onları saklamak isterse bu en kötü şeydir. Onlar tartışmalardan ve ihtilaflardan korkanlardır, onlar bu tür ifşalardan korkanlardır ve bu kötüdür zira bu durumda ıslaha yönelemez.

02.02.2012 Tarihli Günlük Kabala Dersinin 2. Bölümünden, Zohar

Akıl ile Kalp Arasında Denge Olmalıdır

Yayınlanma tarihi 03 Şubat 2012, saat 10:31

Bazı anlarda öyle bir duyguya kapılırız ki, içimizden yoğun bir şekilde ihsan etme, verme, yakın olma, kucaklama, kalpler arasında birlik kurma isteği gelir; ancak bir sonraki an, bu duygu kayboluverir. Bunun sebebi, henüz ıslah olmamış oluşumuz ve izlenimlerimizin egomuzdan geliyor olmasıdır.

Egomuz, bağı hissedebilmek amacıyla, bir anlığına teslim olup bir başkasına egoistçe yapışmayı kabul eder. Ardından da, bağ kurmayı başardığım için gurur duyarım; ve beni tutan şey de budur. Bunu takiben ortaya çıkan yeni bir Reşimo (anı), hevesimi söndürür.

Öyle zamanlar olur ki, kişi onuncu kattan atlamaya; kırık kalbinde hissettiği ümitsizlik sebebiyle her şeyi yapmaya hazır olur. Ancak bu durum kısa sürer ve kişi hemen ardından mantıklı düşünmeye başlar. Durumun bu şekilde işlemesinin sebebi, kişide bulunan bir ve tek egoist arzudan kaynaklanmasıdır.

Islah olmuş durumda, hem zihnimizde hem kalbimizde, daha uzun bir süre nasıl kalabiliriz? Almış olduğumuz kararı, her ne kadar bizden daha üstte ve tabiatımıza karşı olsa da, nasıl pişman olmadan tutabiliriz? Yani, sanki onuncu katta duruyormuşçasına, kendimizi bilinçli olarak nasıl bırakabiliriz? Havada asılıyken, kendimizin ve olanların farkında olarak, olacak olana nasıl hazır olabilir ve olacak olanın olmasını nasıl isteyebiliriz?

Burada bahsettiğimiz şey, kırık bir kalbin yarattığı ümitsizlikten doğan, gözü kara bir şekilde atılmış olan çılgın bir adım değildir; aksine, aklıselim bir şekilde alınmış olan, mantıklı ve sağduyulu bir karardır. Ancak bu, yalnızca başka bir kuvvete sahip olduğumuzda; alma kuvvetine karşı çalışan ihsan etme kuvvetine sahip olduğumuzda yapılabilir. Kişiyi etkileyen Işık, kişinin bilinçli bir karara varmasını ve kendisini bu şekilde tutmasını sağlar.

Manevi bir eylem, asla sadece kalbin arzusu sayesinde gerçekleşmez. Manevi bir eylem ölçüp biçilmiş, bilinçli ve hem kalpte hem akılda tartılıp hesaplanmış bir eylem olmalıdır. Üst Işık kişiye ne kadar işler ve onu ne kadar aydınlatırsa, kişi de doğru kararı o kadar alabilir, kendi hayatını ve ruhunu beraberce o kadar verebilir ve kararına uzun bir süre sadık kalabilir; ta ki kişi o seviyeyi tamamlayıp bir sonraki seviyeye yükselene kadar.

Kişinin mevcut durumuna istinaden, kişi asla kararını değiştirmez. Ancak bir sonraki seviyeye ulaştığında ve içinde yeni bir arzu büyümeye başladığında, kişi düşer ve ardından bir sonraki seviyeye yükselir. Böylesine bir ilerlemenin işareti, sürekli olarak duyulan mutluluk hissidir.

29/01/12 tarihli Günlük Kabala Dersi’ndenRabaş’ın Yazıları

Küresel Çevrede Eğitim

Dr. L. Kotlanikova’nın Görüşü: Modern Eğitim’in süreci yeni bir evrensel toplumun oluşumuyla müşterek olacak, adil ve insancıl bir toplumun. Bu yeni eğitimin amacı, eğitimi yenilemek, herkesin bir diğerini ve dünyayı anlamasını sağlamak, dünyanın kargaşa dolu durumundan birliğine doğru yönelmesi için.

Eğitim bu aralıksız süreci çevirmeli ve bu eğitim “Evrensel İnsanın” kendisini, çevresini ve bu çevre içindeki yaşamını anlamasına olanak tanımalıdır.

Buradaki asıl sorun eğitimin gelecek yakın zamanda şu sorunu çözümlemesi gerekecek. Sorun: “Nasıl beraber olabiliriz”i öğrenmek.

Dr. Laitman’ın: Dünyadaki birçok eğitimci modern bilgilerin ve eğitimin sorunlarını anlıyorlar.

Bizler bu kişilerle, kendi eğitim metodumuzu iyileştirirken yapmış olduğumuz tartışmalarda ilişki kurmak zorundayız.

03/02/2012

Saldırı Öncesi Açıklamalar

Kendimize her geçen gün sürekli şunları daha iyi anlayıp anlamadığımızı sormak zorundayız: Kurtarılma için ihtiyaç nedir, kurtarılmaya hazırlık nedir ve çöle gitmek için hazırlamamız gereken manevi kap nedir? Bunun için bir eksikliğimiz var mı?

Eksiklik iki parçadan yapılmalıdır: Malhut ve Keter. Malhut eksikliktir, yoksun olduğum şeydir ve Keter bu eksikliğe duyduğum saygıdır, en büyük öneme sahip olan bu arzuya biçtiğim değerdir.

Bir Masah’a (perde) ve geri yansıyan Işığa, yani diğer bir deyişle ihsan etmeye ihtiyacımız var. Sonuçta Masah’ın kendisi daha ihsan etmek değildir ve yansıyan Işığın kendisi de aynı şekilde; bu ikisi sadece şartlardır. Fakat onlara ihtiyacımız var. Çünkü manevi kap için bu iki şeyden başka bir şeye ihtiyaç duyulmaz. Dolduruluş, Masah ve geri yansıyan Işığa göre gelir. Dolduruluş diye adlandırılmasının nedeni, Yaratan’ın, yani Hohma Işığının  dolduruluşta daha sonra kıyafetlenmesidir: Kabın düzeltilmesinin doğrudan sonucu olacaktır.

Masah ve geri yansıyan Işık arzuların üzerine inşa edilir ve arzunun derinliği ve gücü (Aviut) olmadan var olamaz. Bu nedenle sevgi nefret olmadan var olamaz, güçlü derin bir arzu olmadan onu aşmak imkansızdır. Bu şekilde inşa edilmelidir: Biri diğerinin içine.

Bu sebeple, saldırmak üzere olduğumuzda, egoizmimizi acaba gerçekten de ifşa edip etmediğimizi, hangisine saldırmamız gerektiğini görmemiz gerekir. İçselliğimizde neye saldırıyoruz? Alma arzusu ve ihsan etme arzusu dışında başka hiçbir şey yoktur ve saldırıdan önce bunu netleştirmemiz gerekir.

– 01.02.12 tarihli derse hazırlıktan.

Bana Sevgi Niteliğini Ödünç Ver

Soru: Bu integral birleşme modeli güzel ve de aşağı yukarı belli. Ancak bunun uygulamada gerçekleşmesi için kişi ne yapmalıdır?

Cevap: Kendimizi bir parça realitemizden ayıralım ve ideal, hatta ütopik bir toplum hayal edelim – ona ne ad verdiğimiz önemli değil. En yüce gerekçelerimizi hesaba katsak nasıl olurdu? Ve bunu hayal ettikten sonra, düşünelim: “Kendi doğamız göz önünde tutulduğunda,  bunu başarmak dahi mümkün mü? Neden doğa bizi bu mükemmel ve yüce duruma tam da karşıt yarattı?”

Göreceğiz ki, karşılıklı baskı ve rekabet, kelimenin iyi anlamında bile, bizi mutlak rahatlık durumuna getirmeyecektir. Aksine, gönüllü olan, arzu duyulan ve isteyerek yapılan karşılıklı yardımımız aracılığıyla bu duruma ulaşırız. Şüphesiz ki, eğer insanlık bu şekilde düzenlenmiş olsaydı, gerçekten iyi bir toplum olurduk.

Neden doğa bizi farklı olmak üzere yarattı? Her şeyin birbirine bağlı olduğu ve karşılıklı sorumluluk ve özdenge içinde var olduğu mükemmel sistemi temsil eden de aynı bu doğa değil mi?  Neden gerçekten bu yıkıcı egoizme gerek duyuyoruz?

Herkes egoizmi kötü olarak, kaçınılmaz realite olarak kabul eder. Sosyologlar, siyaset bilimcileri ve psikologlar, insan ve toplumla ilgilenen herkes, bir şekilde egoizmin yıkıcı etkisini telafi etmek için, doğamızı dikkate almaya ve ona dayanmaya mecbur olmuştur.

Burası hariç; dünyevi seviyede adet olduğu gibi burada da onu telafi etmek için çalışmaya devam etmemeliyiz. Aksine, egoizmi bizim yardımcımız haline çevirmemiz, onun doğasını tanımamız gerekir.

Diğerlerinin pahasına kendimizi tamamlamayı arzularız, bir annenin çocuğunun aracılığıyla keyif alması gibi. Çocuk onun için bir keyif objesidir. Anne bencildir, çocuktan bir saniye bile ayrılamaz ve bu, onun çocuğu için duyduğu kaygıdan çok, kendisi için duyduğu kaygının göstergesidir –  sadece kendini çocuktan ayıramaz. Eğer onun keyif merkezini ondan ayırırsanız, o zaman şüphesiz hemen yeni bir keyif objesine dönecektir çünkü onun kıymetli çocuğu ki doğumdan sonra onun için her şey demekti, birdenbire onun görüş alanından düşecek ve ona karşı kayıtsız hale gelecektir; diğer başka bir çocuğa olduğu gibi.

Bu basit örnekten kişinin egoizminin, bu durumda bir anneninkinin, tamamen başkasına bakıyor, başkasına veriyor ve başkası için özen gösteriyor olmaktan dolayı muazzam bir tamamlanma hissi aldığı görülebilir.

Neden herkesle bu şekilde ilişki kuramaz ve böylece sonsuz tamamlanma hissini deneyimleyemeyiz? Nihayetinde, eğer kendimi başka insanların arzularına, düşüncelerine ve duygularına ayarlarsam, onları kendime bağlarsam ve onlarla sevgiyle ve bağlılıkla ilişki kurarsam, o zaman hiçbir şey ve hiçbir kişi tarafından sınırlanmayan, kocaman ve sonsuz bir memnuniyet olanağını hissetmeye başlarım. Veririm, özen gösteririm, katılımda bulunurum ve böylece tamamlanma hissine ulaşırım.

Bizim için en önemli şey, tamamlanma hissidir. Bu yüzden var oluruz. Hayata dair his, tamamlanma hissidir; her seferinde farklı objeler aracılığıyla, fakat genel olarak onun tamamlanmasıdır. Bu, içimizde tamamen fiziksel, ahlaki ve manevi olan belirli bir gerçeğe ulaşır.

Bu, bazı içsel bilgi akışlarına, akımlara veya kimyasal reaksiyonlara dair bir uyarılma olarak düşünülebilir – tam olarak ne olduğu önemli değildir. Fakat önemli olan şey, bunu tamamlanma hissi olarak algılamamızdır. Bu durumda eksik olan tek şey, birbirimize olan doğru yaklaşımdır; annenin çocuğuna olan sevgisiyle aynı türden bir sevgi.

Bu niteliği nereden bulabiliriz? Eğer, diyelim ki bir benzin istasyonuna geldim ve dedim ki: “Egoizmimi değiş tokuş yapmak istiyorum. Onun yerine bana yüzde on sevgi ver.” Beni, çekememezlik, nefret ve kıskançlık nitelikleri yerine sevgi niteliği ile doldururlar ve böylece şimdi herkesle farklı şekilde ilişki kurabilirim. En azından %10’a kadar tamamlanmış ve mutlu olurum.

Zaten, diğerleri benim için önemli bile değildir. Benim için önemli olan, rahata kavuşmak, herkesin içinde bir rekabetçi görmeye son vermek ve nefret, korkular ve endişeler yaşamaya son vermektir. Diğer taraftan, her şey yavaş yavaş sevecen, memnuniyet verici ve dingin bir şeye doğru değişmeye başlar.

Bu durumu hayal bile edemeyiz; belki sadece kendi çocuklarımıza ilişkin olarak edebiliriz. Onlara ilişkin edebilsek bile bu egoist dünyamızda devamlı çocuğun yanında durmalıyız, onu her tür sorun ve tehlikeden korumak üzere tüm dünya ile mücadele etmeliyiz.

Dolayısıyla, etrafımızda olan insanlara karşı yaklaşımımızı değiştirme problemi tamamen psikolojik bir problemdir, psikolojik eğitimin yardımıyla çözülebilir.

Nihayetinde, insan çevresinin ürünüdür. Eğer insanları gerçekten bu yapay çevrede (çünkü bizim doğal çevremiz bencildir) yetiştirirsek ve sürekli onlara doğru amaçları sunarsak (bu arada onların egoizmi sürekli büyüyecektir çünkü doğa tarafından böyle programlanmıştır ve bundan hiçbir kaçış yoktur), o zaman sevgi alanımızı, karşılıklı olma durumumuzu sürekli geliştirmeye zorlanacağız. Sonra “komşunu kendin gibi sev” koşulunun gerçekten insanlığın amacı olduğunu anlamaya başlayacağız.

“İntegral Eğitim Konuşması”, 5. Bölüm, 13/12/2011

Manevi Kap: Cebine Koymak Değildir

Soru: Önümüzdeki Arava kongresinin sonucu ne olmalı?

Cevap: Bizzat “sonuç” kelimesinin kendisi, oraya bir çıkar sağlamak için gittiğimizin, herhangi bir şey elde etmek istediğimizin bir göstergesi. Gerçek şu ki, kendimin üzerine yükselmeliyim, kendimi kaybetmeli ve bunun yerine “bizi” hissetmeliyim.

Sadece buna ihtiyacımız var – ilk manevi kabı edinmek. Özünde bu kap bir arzu, bir eksiklik ve egoist bir nitelik değil. Bilhassa diğerleriyle olma, diğerlerine bağlanma arzusu burada ifşa oluyor. Eğer bu sürekli benim içimdeyse, bu, o kabı edindiğim anlamına gelir.

Fakat sen bağımızın bir sonucu olarak iyi hissetmeyi bekliyorsun. Bu başlı başına egoistçe bir tatmin beklentisi içinde olduğun anlamına gelir. Farklılıkları aramaya ve düşünmeye başla. Burada birçok detay var ve bu detaylara bakarak kafa karışıklığı yaşıyorsan bu iyi bir şey. O durumda gerçeği bulmaya çalışırsın.

– 30.01.12 tarihli Günlük Kabala Dersinin dördüncü bölümünden alıntıdır, “On Sefirot’un Çalışılmasına Giriş”.

Kendi Kendine Yetmekten, Bir Alanda Uzmanlaşmaya

Her geçen gün çok komplike ve birbirine bağımlı bir dünyada yaşadığımızı daha da çok hissediyoruz. Bu sebeple, hepimizi etkileyen, bizi birbirimize bağlayan bir kuraldan bahsediyoruz. Bu kural karşılıklı garanti (ortak sorumluluk) diye adlandırılır. İlk bakışta sanki bu kural daha çok devletlerle ve büyük şirketlerle alakalıymış gibi gözüküyor. Fakat acaba bu kural sokaktaki adamın da uyması gereken bir şey mi? Öyle olduğu sonucu ortaya çıkıyor ve yıldan yıla bu gerçeği daha keskin bir şekilde hissediyoruz. Örneğin; eğer ki Amerika ya da Avrupa’da bulunan bankalarda herhangi bir aksaklık yaşanıyorsa, bunun sonuçları tüm ülkelerde hissediliyor ve özellikle de Çin gibi ürettiği her şeyi dışarıya satan ülkelerde daha da fazla. Dolayısıyla bu durum dünyanın yarısını etkiliyor. Diğer bir deyişle, ticari, ekonomik ve finansal bakımdan birbirimize o kadar derinlemesine bağlandık ki, bu tip şeyleri varoluşumuzu tehlikeye sokan şeyler olarak algılıyoruz. Gerçekten de bunlar gıda, elbise, ev ısıtması için tedarik edilen enerji, uluslararası ilaç firmalarının işleyişi ve daha birçok şeyin mevcudiyetini ve kullanılabilirliğini belirliyor.

Bugün dünyada, tüm ihtiyaçlarını kendi kendine karşılayan tek bir ülke yok. Hâlbuki bundan yüz sene evvel bile ülkeler neredeyse tamamiyle kendi kendilerine yetiyorlardı. Hindistan bir İngiliz kolonisi olduktan sonra her şey değişti. İngilizler kendi ülkelerinde üretmek yerine, Süveyş kanalı üzerinden meyve ve sebzeleri Hindistan’dan ithal etmenin daha kolay olacağına karar verdiklerinde herşey değişti. Bunun yerine kendi sanayilerini geliştirmeye başladılar. Zamanla insanlar bir alanda uzmanlaşmanın farkına varmaya başladılar – herkesin sadece belli bir ürünü ürettiği – ve gidilecek yol buydu.
Tam tersine, geçmişte her bir fabrika herşeyi üretirdi, en küçük bir civatadan tutun da tüm bileşenleri de (motor, elektronik kablo donanımı vs.) dahil olmak üzere bütün bir makinenin üretimine kadar. Daha da ötesi, aynı fabrika elektrik üretmek için küçük jeneratörlerden de faydalanırdı. Tüm bu işlemler aynı yerde meydana gelirdi. Fakat daha sonra iş bölümü başladı: bir fabrika civata üretiyor, bir diğeri sabitleme vidalarını, bir başkası elektronik bileşenleri vs. Ve bugün her otomobil üreticisi gereçlerini birçok farklı ülkeden tedarik ediyor.

Son yıllarda bu eğilim bir adım daha öteye taşındı. Otomobil endüstrisini kendi ülkelerinde geliştirmek yerine, örneğin Japonya fabrikalarını Avrupa ve Amerika gibi hedef pazarlarda inşa etmeye başladı. Japonya, üretimi uzaktan yönetmeye devam etti; dahası bu fabrikaları direkt yönetmek yerine, bunu hedef pazarlarda işe aldığı kendi temsilcileri aracılığıyla gerçekleştirdi.

Böylelikle her şey o kadar çok birbiriyle karıştı ki artık kimin ne ürettiğini söylemek zor. Bir ülkenin hudutları içinde aslında bir başka ülkeye ait olan benzin istasyonları ve fabrikalar bulunmakta. Farklı ülkelerden insanların sahip oldukları, her birinin kendi hisse payına sahip olduğu firmalar var. Birçok ülkede yabancı yatırımcı bulunmakta ve yerel yönetimler buna karışmıyor. Çünkü bu onlar için avantajlı bir durum. Vatandaşları iş sahibi oluyor ve herkes mutlu. Ve biz her şeyin bu yönde gelişmeye devam edeceğini düşünmüştük…

– Kab TV’de yayınlanan “Yeni Bir Yaşam” programının 5. Bölümünden.