Category Archives: Uncategorized

Arzunun Farklı Seviyeleri

Soru: Bazen İsrail topluluğunun doğrudan Yaradan’a yönelik bir niyet olduğunu, bazen de vermek için olan bir arzu olduğunu söylüyorsunuz.

Ayrıca Kudüs’te inşa edilen Tapınağı da (Beit HaMikdash) kutsallık kabı veya ihsan etme arzusu olarak nitelendiriyoruz. Bunların hepsi farklı arzu seviyeleri mi?

Cevap: Bunlar, alma arzusunun ya da ihsan etme arzusunun farklı seviyeleridir.

Soru: Örneğin, Tapınak olarak temsil edilen ihsan etme arzusu ile İsrail Toprakları olarak temsil edilen arzu arasındaki fark nedir?

Cevap: Bunlar arzunun farklı seviyeleridir. Türlü türlü arzularınız varsa, iyi veya kötü bir şey için fark etmez, ve nasıl ki bu arzular farklı seviyelerdeyse, bu da öyledir. Yalnızca ihsan etme arzuları, doğadaki beş seviyenin tümüne karşı doğru tutumu içerir: cansız, bitkisel, hayvansal, insan ve Yaradan.

“Dünyanın En Büyük Hazzı Nedir?” (Quora)

Zıtlıkları uzlaştırmaktan daha büyük bir haz olmadığı yazılmıştır.

Çelişki, sanki bir pense arasına sıkışmış gibi bir kararsızlık halidir. Gerçeğin veya yalanın nerede olduğu ve nasıl davranılacağı hakkında hiçbir fikrimiz yoktur. Ancak bu çelişkiyi çözmemiz gerekir.

Çözüldüğünde, en büyük haz gibi hissedilir.

Eninde sonunda onların ortak kaynağından bir yardım talebine varabilmemiz için bize her türlü çelişkiler ve şüpheler verilir. Diğer bir deyişle, doğa, onların ortak kaynağında (doğanın daha yüksek gücü, deneyimlediğimiz her şeyin ardındaki saf özgecil nitelik) çözümlenmesine ihtiyacımız olduğu hissini bize getirmek için kasıtlı olarak karşıtları içerir.

Neden Kıskançlık Kötü Bir Şeydir? (Quora)


Tüketimci ve materyalist değerlerin bizi sardığı bir toplumda, kıskançlığı genellikle kötü olarak hissederiz çünkü bu bizi birbirimize karşı olumsuz bir rekabete sokar. Şöyle ki, kıskançlık bizi diğerlerinden daha zayıf, daha küçük, daha yavaş ve genellikle daha kötü hissettirdiği için, biz kendimizi daha kötü hissederiz. Aynı şekilde kıskançlık, kendimizi başkalarından daha büyük, daha güçlü, daha hızlı ve genel olarak daha iyi göstermek için onları çiğnemeye hazır olmamıza da yol açabilir.

Kıskançlığı kendimize, egolarımıza bir darbe olarak hissederiz. Bizler, haz almak için egoist arzulardan oluşuyoruz ve kıskançlık, başkalarının bizden daha çok haz aldığını veya bizim hiç haz almadığımız konumlarda onların haz aldığını hissetmemize neden olur. Bu nedenle kıskançlık, kendimizi diğer insanların aldığı hazlardan yoksun hissetmemize neden olur ve onların artı hazları -daha iyi sağlık, daha başarılı ilişkiler, daha fazla zenginlik, saygı, şöhret, güç veya bilgi olsun- onları görünüşte bizim üzerimize çıkartır.

Öğretmenim Rabaş, gittiği her yerde pijamalarını giymeyi çok istediğini söylerdi çünkü pijamaları en rahat kıyafetleriydi. Öyleyse neden yapmadı? Bunun nedeni, belirli bir kıyafet standardını dikte eden bir sosyal kıyafet kuralına göre uygunsuz olarak kabul edilmesiydi. Özellikle bir rabbi olarak, toplum içinde pijama giyerek, dedikodu ve aşağılama konusu olurdu. Bu nedenle, topluma uyum sağlamak ve dedikodu ve aşağılanmadan kaçınmak için, pijamalardan çok daha az rahat olmasına rağmen, toplum içinde kabul edilebilir giysiler giyerdi. Böylece toplumda dedikoduya ve aşağılanmaya maruz kalmama korkusu sosyal hayatımızın büyük bir kısmına yön verir.

Ancak kıskançlık kendi içinde ve kendi başına kötü bir nitelik değildir. Kıskançlığın olumsuz mu olumlu mu olduğu, toplumun neye değer verdiğine bağlıdır. Genelde kıskançlığı kötü hissederiz çünkü toplumdaki egoist niteliklere değer veririz, yani toplumda “daha büyük, daha güçlü, daha hızlı ve daha iyi” – belirli bir maddi başarı düzeyine ulaşma yolunda rekabet edebilecek insanları ararız. Bunun yerine, bir toplumun daha birlikte, fedakâr, nazik ve sevecen olduğu bir yerde, pozitif sosyal bağı önde gelen bir değer olarak takdir edersek, o zaman üyeleri daha mutlu, daha güvenli ve daha kendinden emin olur – aynı şekilde kıskançlık da tersine döner ve olumlu bir nitelik haline gelir.

Başka bir deyişle, toplumu saran, öncelikle sosyal dayanışmayı ve birleşmeyi güçlendiren katkılara saygı duyan ve değer veren insanların olduğu, toplum yanlısı bir atmosfer olsaydı, o zaman daha fedakar, ilgili, kibar ve sevgi dolu görünen insanlara imrenirdik. Bağ kurmaya değer verdiğimiz için, toplumda yayılan değerlere karşı olacağı için bu insanları aşağı çekmenin bir anlamı olmazdı. Aksine kıskançlık, başkalarını algıladığımız şekilde, daha özgecil, ilgili, nazik ve sevecen olmak için kendimizi değiştirmek istememize neden olurdu.

Böylece kıskançlık yalnızca olumlu olmakla kalmaz, aynı zamanda insan toplumunu iyileştirmek için kendimizi daha iyiye dönüştürmede kilit bir faktör haline gelirdi. Mevcut materyalist dünyamızda olduğu gibi her türlü manipülasyon, sömürü ve istismara yol açan kıskançlık yerine, toplum yanlısı niteliklere değer veren bir toplumda kıskançlık, birbirimizi daha destekleyici, teşvik edici olmamıza ve birbirimizi önemsememize yol açardı. Sağlıklı bir rekabet ortamı yaratacak, toplum üyelerini başkalarına ve topluma fayda sağlayarak kendilerini gerçekleştirmeleri için motive etmeye ve ilham vermeye hizmet edecektir.  Böyle bir toplum o zaman yeni mutluluk ve refah seviyelerine doğru yol alacaktır.

Bu nedenle kıskançlık kendi içinde ve kendi başına kötü değildir. Kötü ya da iyi olup olmadığı, toplumumuza nüfuz eden değerlere bağlıdır. Değerlerimizi egoist, bireyci ve materyalist değerlerden özgeci ve toplum yanlısı değerlere değiştirmeyi öğrenirsek, kıskançlığımız bu özelliklerin toplumda yaygınlaşmasına hizmet edecek ve bu da bizi daha mutlu, daha sağlıklı, daha güvenli ve daha kendinden emin insanlar yapacaktır.

Bir Düşünce Bir Arzu Geliştirebilir Mi?

Soru: Düşüncelerimiz arzumuzu geliştirebilir mi, eğer öyleyse nasıl?

Cevap: Düşünce arzuyu, arzu da düşünceyi etkiler. Bunu günlük mücadelelerimizde görüyoruz.

Bir şeye karşı çok küçük bir arzum varsa ama onu daha çok düşünmeye başlıyorsam ve bu düşünceleri sürekli geliştiriyor ve besliyorsam, sonuç olarak arzularım kat kat artıyor. Ve bunun tersi, arzu düşüncelerimizi etkileyebilir ve eğer arzu değişirse, belirli bir düşünce kaybolabilir.

Arzularımız esastır, oysa düşüncelerimiz arzuyu arttırmak, odaklanmak, biçimlendirmek ve yerine getirmek için bize verilmiştir.

Acısız ve Istırapsız Bir Hayat

Yorum: Fiziksel olarak hissettiğimiz acı, beyin yoluyla bilince kadar gider. Ve acının yoğunluğu benim ona karşı tavrıma bağlıdır.

Illinois’te bir hastanenin yanık bölümünde sanal gerçeklik kullanılmaktadır: Hastalar için bandaj değiştirirken hastalar sanal gözlük takar. Ve yanıkları düşünmek yerine kartopu ile oynarlar ve acı azalır.

Şu anda insanlık acı çekmekte. Bu fiziksel hale gelmektedir. Kişi bu acıyı azaltmak veya bir şekilde iptal etmek için ne düşünmelidir? Hangi “sanal gözlükleri” takmalıyım?

Cevabım: Bence en iyisi, doğanın bizi nasıl daha parlak bir geleceğe götürdüğünü düşünmektir. Çağımızın en güzel yanı, burada tarihteki şahsiyetler yoktur ama doğanın kendisi bizi alıp böyle hamur gibi yoğurur.

Soru: Peki bu acıyla baş edebilmek için neyi fark etmem gerekir?

Cevap: Doğanın ne yaptığını fark edin. O, planıyla bize yol gösteriyor. İnsanlık tarihinde ilk kez doğa, bir çocuk gibi kulağımızdan tutup doğru yere götürüyor.

Soru: Yani, şu anda yaşadığım bu acı anında, hepimizi çok parlak bir geleceğe, iyi bir ilişkiye, bir ışık dünyasına, bir içtenlik dünyasına götüren şeyin doğa olduğu gerçeğini inşa etmeye başlarsam, o zaman acım azalmaya başlayacak mı?

Cevap: Duracaktır! Çünkü acı, ilerideki hedefi görmediğiniz gerçeğine bağlıdır. Ve eğer bir hedef varsa, o zaman hedefin acıyı alması gerekir.

Bir şeyler yaptığımızda, bunlar hoş veya nahoş olabilir. Vücudumuzu incelersek, haz ve acı arasında hiçbir fark olmadığını görürüz. Kişinin içindeki duyguda fark yoktur. Fark sadece bunun neye yol açtığı, ne olduğu konusunda kişinin düşüncesindedir.

Soru: Ve sonra ıstırap başlar, her şey beni sona götürür, yok olacağım ve hepsi bu mu?

Cevap: Kesinlikle. Ve bunun sizi büyük bir kazanca, hazza götürdüğünü hayal ederseniz, o zaman sadece buna katlanmakla kalmazsınız, onu uzatmaya ve hatta tadını çıkarmaya hazırsınız demektir.

Bunu neden söylüyorum? Her şey toplumu nasıl kurduğumuza bağlıdır. Burada nispeten küçük bir sorunumuz var. Toplum, doğanın kendisi gibi bizi iyi bir geleceğe, düzenlemeye, sorunsuz bir hayata götürecek şekilde kurulursa, bu tür filmleri, geleceğin bu tür resimlerini gösterirsek, o zaman insanların tüm bunları deneyimleyebilmesi nispeten daha kolaydır.

Soru: Yani acı o zaman duracak ve onlar bu geleceğe doğru ilerlemeye mi başlayacaklar?

Cevap: Evet ve onları aldatmıyoruz. İnsanlar, icat ettikleri hayali değerler uğruna gelecek için ölümüne savaşa girdiler. Ve işte doğanın kendisi budur.

Doğanın eşitliğine doğru bir harekettir. İntegral (bütüncül) evrensel ilişkiye, bağlantıya doğru. Bu, kişinin en rahat ortamda var olacağı anlamına gelir. Rahimdekinden milyarlarca kat daha iyidir çünkü bunu biliyorsunuz.

Tüm doğa, tüm insanlık, kozmosta ve tüm dünyalarda var olan her şey, tüm bunlar sizi iyi bir sargı ile sarar.

Soru: Ve bu senaryo kurulmalı mıdır?

Cevap: Ona yaklaşıyoruz aslında, ama bu hareketi hızlandırabiliriz.

Soru: Bir insana acı bunun için mi verilir?

Cevap: Aksi takdirde, fark etmezdi. Bir insan diğerinden ancak bir şeyi edinebilir. Bu nedenle, şimdi bunun üzerine çıkmak ve gerçekten bağ, sevgi ve mükemmellik hissetmek için, kafa karışıklığı, acı vb. hissediyoruz.

Soru: Acının üstüne yükselmek buna mı denir?

Cevap: Evet.

“Sürekli Yalnızlık Duygusunu Gidermek İçin Çözümler Nelerdir?” (Quora)


Yalnızlık, günümüz dünyasında büyük bir sorundur. Pek çok ülke bu konuyla ilgilenmek üzere bakanlar atadı. İntihar edenlerin çoğunlukla yalnızlar olduğu gerçeği de dahil olmak üzere, bunun birkaç nedeni vardır.

Ancak, hiçbir bakan veya hükümet kararı bu soruna yardımcı olmayacaktır. Gittikçe daha fazla insan evlilikte, işte, arkadaşlıkta ve genel olarak hayatta anlamsızlık buluyor, hareket etmek, düşünmek, konuşmak veya herhangi bir şey yapmak için hiçbir uyarıcı yok. Bugün dünyada giderek daha fazla belirli bir dinginlik ortamı var.

Günümüz dünyasında artan yalnızlık ve anlamsızlık duygularının nedeni, bizleri hayatın anlamını aramaya teşvik etmek içindir. Bununla birlikte, hayatın anlamını keşfetme arayışıyla yalnızlığın ve anlamsızlığın üzerine çıkmak, ancak insanları ona uyandırmayı başarırsak mümkündür. Aksi takdirde, giderek daha fazla insanın, ölene kadar tüm yaşamları boyunca onları uyutacak haplar almasını bekleyebiliriz.

Mantıken, kendimizi kötü hissedersek, olumsuz duygularımıza çareler aramaya başlarız. Ama hiçbir çözüm görmezsek ne yapabiliriz? Ne için yaşıyoruz ki? Sonunda geriye kalan tek çözüm hayatın anlamını keşfetmek olacaktır çünkü bilerek ya da bilmeyerek hepimizin istediği şey budur.

Sonunda yalnızlık, her şeye karşı tam bir kayıtsızlık evresine girecek ve bizi yepyeni bir hayatın keşfine götüren doğal bir sürecin parçası olacaktır. Bazı yönlerden bu bir tür ölümdür. Bu engeli aşarak, çok daha iyi bir yaşam olduğunu keşfeder ve onu yaşamaya başlarız.

Kişi gerçekten yaşamaya başlamak için bir tür ölüme katlanmak zorundadır  – fark etmek, kabul etmek ve nihayetinde meyve vermeyen sürekli egoist arayışı bırakmak istemek. Bu geçişi kabul ettiğimizde bir sonraki hayata hazır hale geliriz.

Yalnızlara, dünyadan yabancılaşmış hisseden herkese tavsiyem, hayatın anlamı hakkındaki soruyu cevaplamak için hazırlanmış materyale gidip okumaktır (Quora biyografimdeki linkleri takip edin). Tavsiye edebileceğim başka bir şey yok. Kalbimin derinliklerinden, önerebileceğim başka hiçbir şey yok.

“İlişkilerde Saygı ve Saygısızlık” (Linkedin)

İlişkiler, saygı ve saygısızlık üzerinden başarılı veya başarısız olabilir. Saygısızlık gösterdiğimizde, etkilenen kişinin ölmek ya da öldürmek istemesine neden olabilir. Ama birine saygı duymak ne demektir? Saygı, bağlarımızı nasıl etkiler? Ayrıca saygı söz konusu olduğunda, çocuklarımıza nasıl davranmalıyız ve onlardan ne talep etmeliyiz?

Her birimizin çevremizdeki insanları ölçtüğümüz bir dizi değer skalası vardır. Onları yüksek veya düşük olarak derecelendiririz ve buna göre onlara saygılı, saygısız ve bu skalanın gösterdiği yere göre davranırız. Sağlam ve sağlıklı bir ilişki kurmak istediğimizde, karşılıklı saygı en önemli unsurlardan biridir.

Hepimizin, başkaları hakkında az ya da çok takdir ettiğimiz şeyleri vardır ve diğerleri de bana kendi değerler bütününden bakar. Doğru bir şekilde bağ kurmak için, bağımızdaki olumlu şeylerin değerini artırmalı ve bağımızı engelleyen şeylerin değerini azaltmalıyız. İyi bir bağ karşılıklı tavizler üzerine kurulur ve bu da bağın kendisine saygı duymamızı sağlar.

Tersine, aşağılama kişinin kendini siler. Kişiyi sanki yokmuş ya da var olmayı hak etmiyormuş gibi hissettirir. Bu yüzden hiç kimse saygısızlık edilmeye veya alay edilmeye dayanamaz.

Doğası gereği, her insan yalnızca kendisinin önemli olduğunu hisseder. Benden başkası liyakat sahibi olmakta ısrar ederse, sanki bu erdem benim sorumluluğumdadır. Bu nedenle, bir ilişki kurduğumuzda, diğer kişinin sınırlarını aşmamak veya diğer kişinin kişiliğini küçümsememek önemlidir. Başkalarıyla belirli konularda anlaşamayabiliriz, ancak saygısızlık etmemeliyiz çünkü bu onların bireyler olarak değerlerinin altını çizer. Sonunda ikimizin de egoist olduğumuzu ve ikimizin de bağ kurabileceğimiz ortak bir zemin bulmaya çalıştığını hatırlamalıyız.

Başkalarını incitmekten kaçınmanın en iyi yolu, başkalarına nasıl saygı duyabileceğimizi ve onları nasıl takdir edebileceğimizi düşünmektir. Genel olarak, olumsuzdan nasıl kaçınacağımızı değil, olumlu olanı nasıl artıracağımızı düşünmeliyiz. Bu nedenle, sürekli olarak saygı, takdir ve sevgi göstermeliyiz. Benden farklı olabilirsiniz ama sizinle olan bağa her şeyden çok değer verdiğim için onun üzerine sevgi köprüleri kuruyorum. Sizi mutlu etmek için büyük tavizler vermeye hazırım ve size bir örnek vermek ve aynı yaklaşımı sizden görmek istiyorum.

Ebeveynler ve çocuklar arasındaki ilişkilerde, karmaşık bir karşılıklı saygı meselesi de vardır. Bir yandan, bir ebeveyn çocuğa saygı duymazsa, çocuğun özgüvenini mahveder ve bu da yaşam için güvensizliğe neden olabilir. Öte yandan, ebeveynler koşulsuz sevgi göstermemelidir. Çocuklardan saygı talep etmeleri önemlidir, aksi takdirde çocuklar onlara bazen nefret noktasına kadar saygısızlık edebilirler.

Saygı, çocuğa güvendiğiniz, onun sorumluluk sahibi olduğunu düşündüğünüz ve çocuğa bağımsız olarak gelişmesi için yer açtığınız anlamına gelir. Çocuğun tek başına yapabileceğini çocuk için yapmayın; ve hatta bundan biraz daha fazlası, böylece çocuk kendi sınırlarını görecektir.

Çocuklardan saygı beklemek, onların hayatta daha başarılı olmalarını sağlayacak bir durumdur. Ebeveynlerin görüşüne saygı duyan çocuklar onlardan bir şeyler öğrenebilir, rehberlik alabilir ve değerleri, yönelimi ve sadece sevgi dolu ebeveynlerin çocuklarına aktarabileceği diğer güzel şeyleri özümseyebilirler. Çocuklarımın da beni sevmesini talep etmiyorum; sadece başarılarını, mutluluklarını ve sağlıklarını istiyorum. Bu beni mutlu edecek şeydir.

Bu nedenle, diğer insanlara gerçekten saygı duymaya, içimizde onlara yer açmaya, onları kendimizden daha fazla takdir etmeye çalışırsak, onlara karşı “sevgi” denilen zor bir duyguyu yavaş yavaş geliştireceğiz. Ardından, bunun yaratılışın temelinde yatan en yüce duygu olduğunu keşfedeceğiz.

“Eleştiri – Ego’nun Bir Ürünü” (Linkedin)

Bir dereceye kadar hepimiz başkalarını eleştiriyoruz. Aslında, başkalarını eleştirmek, çok az kişinin yapmak istemeyeceği bir davranıştır. Maalesef, eleştiri aslında kendi egomuzun kendisine tapmasıdır. Kendini beğenme ve haklı öfke bize öyle bir üstünlük duygusu verir ki, pek çoğumuz buna karşı koyamayız.

Kendimizi daima başkalarıyla kıyaslarız. Farkında olsak da olmasak da, özgüvenimizi bu şekilde geliştiririz. Bu nedenle, başkalarına ne kadar düşük bakarsam, kendimi o kadar yüksek görürüm. Ve kendimi yükseltemezsem, yalnızca başkalarını düşürmekle meşgul olurum. Başkalarına büyüklük taslama ve onları küçümseme eğilimimizin nedeni budur. Tıpkı bir zamanlar insanların Dünya’nın evrenin merkezinde olduğuna inandıkları gibi, biz de kendimize itiraf etmesek bile, bu şekilde Yaratılışın merkezi olduğumuzu hissediyoruz.

Bununla birlikte, doğası gereği diğer tüm olumsuz özellikler gibi, eleştiriyi de birçok iyilik getiren yapıcı bir güce dönüştürebiliriz. Kıskançlık, güçlü ve eziyet verici bir duygudur. Başkalarının başarılı olduğunu gördüğümüzde, içimizde hem kıskançlık hem de konumumuz için bir korku uyanır. Doğal olarak onları tutkuyla eleştireceğiz. Ancak kıskançlık olmasaydı medeniyet yaratamazdık. Kıskançlık rekabet yaratır ve rekabet ilerleme yaratır. Bunu anlarsak, kendi gelişimimizin başkalarının gelişimine bağlı olduğunu anlayacağız. İşin püf noktası, kıskançlığı ve rekabeti dengede tutmak ve bugün olduğu gibi aşırıya kaçmamaktır.

Şu anda egolarımız, başkalarını yok etmek istedikleri bir noktaya geldi. Bu öncelikle uluslararası ilişkilerde belirgindir, ancak etnik gruplar, kültürler, dinler ve siyasi görüşler arasında yükselen sosyal gerilimleri düşünürseniz, bir çatışmaya doğru ilerlediğimiz açıktır. Bunu önlemenin tek yolu, birbirimize bağımlı olduğumuzu fark etmektir. Karşı görüşün varlığı olmadan, benim görüşüm hükümsüz hale gelecektir. Dahası, kendi görüşümüz zıt bir görüşe tepki olduğu için, şu anda düşündüğümüz yönde dahi düşünmezdik.

Örneğin Sosyalizmi ele alalım. Kapitalizm olmasaydı, bütün bu Sosyalizm fikri doğmazdı ve toplumla ilgili katkıda bulunduğu asil fikirler asla ortaya çıkmazdı.

Bu nedenle, egonun ürünü olan eleştirinin, tam olarak eleştirilen konu veya eleştirilen kişi sayesinde kendi fikirlerimizin ve eleştirimizin değerlendiğini fark etmedikçe, eleştirinin yıkıcı olduğunu görürüz. Bunu aklımızda tutarsak, eleştiri büyümeye ve refaha yol açacaktır. Aksi takdirde, kendi iyiliğimiz için bunu kendimize saklasak iyi olur.

“Nefret Neden Var” (Linkedin)

Nereye bakarsanız bakın nefret var. Ülkelerin içinde toplumlar gittikçe daha küçük parçalara ayrılıyor gibi görünüyor, bu yüzden artık bu bir uluslararası ilişkiler meselesi değil ve her parça gerçeğin üzerinde bir tekele sahip olduğunu düşünüyor, bu da onun farklı düşünen herkes ile alay etmesini, küçümsemesini, ama esas olarak nefret etmesini haklı kılıyor. Ancak, nefretin bu endişe verici şiddetlenmesinin bir nedeni var: Onsuz kendimizi değiştirmek istemeyeceğiz.

Nefret, bizim doğuştan gelen doğamızdır, yazıldı gibi “Bir insanın kalbinin eğilimi, onun gençliğinden beri kötüdür” (Yaratılış 8:21). Aynı zamanda, doğanın geri kalanı da iyi bir eğilimden oluşur ve bu ikisi insanlık dışında her yerde dengelenir. “Eksik” olarak yaratılmamızın nedeni, bizi bilinçli olarak, kendi irademizle iyi eğilimi istemeye ve içsel kötülüğümüzde kalmaktansa eğilimlerimizi dengelemeye zorlamanın tek yolunun bu olmasıdır.

Bir yandan, başlangıçta bu iki eğilimimiz olsaydı, birbirimize, hayvanlara, bitkilere ve Dünya’ya verdiğimiz bütün zararı vermeyeceğimiz doğrudur. Öte yandan, gerçekliğin işleyişini anlamak imkansız olurdu çünkü ona ikinci bir düşünme vermeden, birbirimizle ve doğa ile doğal olarak doğru davranıyor olurduk. Bu, mükemmel insan hayvanları yaratırdı ama varoluşumuzun amacı olan insan olmaya asla gelemezdik.

Artık aramızdaki nefret apaçık ortada olduğuna göre, zıt niteliği geliştirebiliriz ve aslında geliştirmeye de başlamalıyız. Yapmalıyız çünkü yapmazsak, türümüzü ve muhtemelen Dünya yüzeyindeki her şeyi yok edeceğiz, ve yapmalıyız çünkü gerçekliğin nasıl çalıştığını öğrenebilmemizin tek yolu bu evren ve bütün gerçeklik. Ancak nefretin tam tersi olan iyiliğin ve sevginin niteliğini geliştirirsek, tüm doğanın nasıl işlediğine ilk elden tanık olabiliriz ve hayatlarımızı nasıl başarılı bir şekilde yöneteceğimizi öğrenebiliriz.

Ve bu zıt niteliği inşa etmenin yolu, birbirimiz iledir. Tıpkı şimdi birbirimizden nefret ettiğimiz gibi, bunun zıt duygusunu inşa etmeye başlamalıyız. Tıpkı doğanın hiçbir şeyi bastırmaması ve her şeyin mükemmel bir şekilde bir arada yaşamasına izin vermesi gibi, bu sevgiyi aramızda bastırmadan, nefretin üzerine inşa etmeliyiz. Başka bir deyişle, nefreti hissetmeli ve sevgiyi bizim için hissettiğimiz nefretten daha önemli hale getirmeli ve ona göre davranmaya çalışmalıyız.

Nefret gereksiz değildir; süreç için çok önemlidir. Nefreti hissetmeden asla sevmeye ihtiyaç duymayacağımızı ya da sevmeyi istemeyeceğimizi ve bu nedenle sevginin ne olduğunu asla bilemeyeceğimizi fark edersek, başlangıçtaki nefrete tam tersi bir duygu inşa edebiliriz.

Belli bir nefret seviyesinin üstesinden geldiğimizde, başka bir seviye ortaya çıkacak, daha derin, daha kötü bir seviye. Ama bunu da yalnızca sevgiyle örteceğimiz şekilde ortaya çıkacaktır. Ve nefret seviyesi öncekinden daha güçlü olacağı için, üstüne inşa edeceğimiz sevgi seviyesi de artacaktır.

Ödülü sevginin artması olduğu için, yavaş yavaş nefret duygusuna minnettar olacağız. Önce nefret etmedikçe sevemeyeceğimizi anlayacağız ve buna boyun eğmek yerine bir teşvik olarak kullanırsak daha sevgi dolu insanlar olacağız.

Dünyamızda ve Manevi Dünyada Ortak Bilinç

Soru: Bizim dünyamızda sözde kalabalığın bilgeliği vardır. Bu ortak bilinç ile manevi dünyadaki bilinç arasındaki fark nedir?

Cevap: Gerçek şu ki, dünyamızda ortak bir amaç için birlikte yatırım yapmak istediğimizde, kendimizi kısmen feshederiz (iptal ederiz). Bu nedenle, iyi genel bir sonuç elde etmek için herkes kendi fikrini ifade eder. Bu Kabalistik prensibi bir şekilde bilinçaltında kullanıyoruz.

Kendimi iptal ederek, başkalarına eklerim; “Haydi hep birlikte deneyelim.” Sonuç olarak, az veya çok mükemmel, her birimizin ayrı ayrı sahip olduğundan daha iyi bir şey elde ederiz. Bu, genel olarak doğru ilkedir.

Ancak Kabalistler, “Gelin, güzel bir talep oluşturmak veya bir muammayı çözmek için değil, aramızda herkesin kendini egoizmden arındırdığı boş bir alan yaratmak için birleşelim” der.

İşte o zaman kendimi uzaklaştırdığımda ve burada başkalarıyla birlikte olmak istediğimde, tüm parçalarımızı egoizmden arındırarak toplarız. Bu bilincin kişilerin kendileriyle hiçbir ilgisi yoktur. Temelde boştur, çünkü bizde yoktur. Onu sadece kendi çabalarımızla yaratırız ve o zaman daha yüksek bir seviye, daha yüksek bir bilinç onun içinde tezahür eder.

Soru: Jung, sözü edilen kolektif bilinç kavramını şöyle sunmuş: Grubun tüm üyeleri tarafından kabul edilen ve anlaşılan ortak arketiplere dayalı birleşme. Bu tür bir birlik ile kendini iptal etmeye dayalı bilinç birliği arasındaki fark nedir?

Cevap: Kabalistlerin farklı hedefleri ve farklı bir metodu vardır. Metot, hedefe, neyi başarmak istediğime bağlıdır. İhsan etme niteliğine ulaşmak, başkaları ile kendi üzerimde bağ kurmak isterim. Yani, içimde olmayan bir niteliği, benim üzerimde ortaya çıkacak şekilde kendimden tasvir etmek isterim. Bu durumda, ben sanki kendimi resmetmek istediğim temelim.

Soru: Öyleyse, fark bilgi alanıyla bağ seviyesinde midir?

Cevap: Elbette! Bu şekilde yükselirken, bu alana hiçbir kızgınlığımı, hatamı veya herhangi bir şeyi getirmem. Bunu yaptığım ölçüde, en azından ışımasının bir kısmını hissetmeye başlarım.