Category Archives: Tabiat

İyiyle Kötü Arasındaki Tarafsız Sınır

Doğa katı yasalara uyar, eğer bizler de onlara uyarsak iyi yaşayabiliriz, uymazsak darbe alırız.

Ama Yaradan, harekete geçmeye başlamamız ve darbeden kaçınmamız için,  özgürce seçim yapmamız için bize biraz zaman verir.  Kaçınılmaz olanla yüzleşmemek için bize hemen vurmaya başlamaz, ama O’nun gibi olma arzusundan, anlamamızı ve bilinçli hareket etmemizi ister.

Fiziksel yasalar, yerçekimi yasası gibi hemen harekete geçer.  Yokuştan atlarsam, düşünecek zamanım kalmadan hemen düşerim.

Fakat manevi dünyada, doğanın kanunlarını değiştiren, iyiyle kötü arasındaki farkı, aralarındaki mesafeyi yaratan bir Klipot sistemi vardır.  Ve bu nedenle bu mesafeyi, kendimizi hemen darbelere maruz bırakmamak, birbirimizle bağ kurabilmek ve ilaçla uyararak darbelerden kaçınmak için kullanabiliriz.

İlaç, Bina’nın kullanabileceğimiz gücüdür.  Maddi doğada böyle bir güç yokken, her şey basittir: ya eksi ya da artı.  Maneviyatta, eksi- artı vardır ve her iki kuvvete de dahil olduğumuz ve her iki zıtlığı içeren bir tampon bölge oluşturabileceğimiz, bunların ortada üst üste bindiği yer vardır.

İki kuvveti içeren bu sisteme “insan”, Adem denir çünkü o, haz alma arzusunu ve ihsan etme niyetini içerir ve bu nedenle Yaradan gibi oluruz.

Doğa bilimlerinin incelediği cansız, bitki ve hayvan dünyasında böyle bir ara sistem yoktur.  Bu nedenle bilim, sıradan, dünyevi bir insanın ve hatta manevi bir insanın bile psikolojisini kavrayamaz.  Manevi bir kişiyi anlamak için, bize kişinin nasıl düzenlendiğini açıklayan Kabala bilimi gereklidir.

Bilimin bir insan hakkında bildiği her şey, onun hayvansal seviyesine aittir ve deneysel olarak elde edilir.  Bu, biyolojik beden için ilaçlar yapmamızı sağlar.  Ancak insanın kendisi, onun içsel özü, herhangi bir aletle ölçüm ile erişilemez ve herhangi bir doğrulamaya tabi değildir.

Genelde cansız maddeler, bitkiler ve hayvanlar üzerinde çalıştığımız için, yalnızca Kabala bilimi bir kişiyi aşağıdan değil, yukarıdan, en yüksek seviyedeki enstrümanlar aracılığıyla inceleyebilir.

Bu nedenle, mevcut krizde Kabala bilimi ve yöntemleri dışında hiçbir şey insanlığa yardımcı olamaz.  O zamana kadar acı çekmek zorunda kalacağız.  Bu nedenle, ıslah yöntemi hakkındaki bilgileri mümkün olan tüm yollarla yaymaya çalışıyoruz.

Üst Gücün Ayrıcalığı

Soru: Duygularımızı neden ölçemiyoruz?

Cevap: Bu yeteneğe sahip değiliz. Sinir uçlarımızın ve dürtülerimizin tepkisini belirli cihazlarla kısmen ölçebiliriz ama duyguların kendisi değil, çünkü onlar arzularla ölçülürler.

Arzuları ölçmek de imkansızdır. Yaradan ya da dünyanın en içsel gücü, bir arzudur. Bu nedenle, onlarla sadece çok dışsal bir biçimde çalışabileceğimizi kabul etmeliyiz, yani onları anlayamayız, ölçemeyiz veya yönetemeyiz.

Bu, cansız, bitkisel, hayvansal ve insan seviyelerinde bir arzu yaratan ve sonra bu arzu etrafında maddeyi oluşturan üst gücün ayrıcalığıdır.

Sonsuzluk Dünyasında

Sonsuzluk dünyasında herhangi bir edinime sahip değiliz, çünkü tüm edinimimiz yalnızca bir sona sahip olan yerde mümkündür. Hissiyat yalnızca her şeyin bittiği sınırda gelir. Bu nedenle sonsuzluk koşulu içindeki hiçbir şeyi algılayamayız veya anlayamayız.

Bu sanki açık kozmosa atılmış ve karanlıktan başka bir şey yokmuş, tek bir ışık huzmesi yokmuş ve üst, alt, sağ veya solun nerede olduğu belli değilmiş gibidir. Hiçbir şey anlamıyorum, sıfır yerçekiminde dönüyorum ve nerede olduğumu ya da bana ne olduğunu hissetmiyorum. Buna sonsuzluk dünyası denir.

Sonsuzluk dünyasının merkezi noktası, her şeyin bittiği noktadır: hem arzu hem de ışık. Kara bir delik gibidir.

Twitter’da Düşüncelerim / 19 Kasım 2020

Bir atlet ne kadar antrenman yaparsa, o kadar güçlenir, egoyu güçlendirir. Başarılarından her zaman memnundur. Bir Kabalist, egonun üzerine çıkmak için çalışmalar yoluyla egoyu zayıflatmaya çalışır. Egoizm için safha talihsiz görünür, ancak Kabalist için arzu edilen bir safhadır

Bir Kabalist, iyiye olduğu kadar kötüye de sevinir. Ancak bu onun bir mazoşist olduğu anlamına gelmez çünkü bir Kabalist acıyı kendine değil, sadece Yaradan tarafından yaratılan egoizme atfeder. Egoizmi haz alma arzusu olarak değil, Yaradan’dan gelen bir güç olarak algılar.

Doğada birinin diğerini nasıl yediğini görüyoruz – çünkü birbirimize egoist davranıyoruz. Egomuzla, doğanın diğer tüm derecelerini etkiliyoruz – duran, bitkisel ve hayvan. Ego arzusunu düzelttiğimizde, kurt kuzuyla barış içinde yaşayacak, kimse kimseye saldırmayacak.

Birlik, virüse karşı kesin bir çaredir. Ortak, küresel, integral doğaya benzediğimiz için, tüm sorunlara karşı sağlıklı bir araçtır. Bu şekilde birleşerek, yaşamımızın tüm sistemlerini doğru bir şekilde düzenleyecek olan doğanın genel gücüne daha fazla bağlanıyoruz.

Bir Kabalist, hayvan bedenine bir araştırmacı olarak bakar. Hayvanda alma kuvveti, egoizm ifşa olur, ancak bir Kabalist ihsan etme gücünün kendisinde ifşa olmasını ister. Kendini tamamen tarafsız bir araştırmacı olarak hisseder, almaya ya da ihsan etmeye ait değil.

“Hayatın Amacı Nedir?” (Quora)


Hayatın amacı, doğanın bizim için hazırladığı en yüksek ve en yüce duruma ulaşmaktır: Doğuştan gelen egoist benliklerimizin üzerine çıkmak ve doğanın tüm seviyelerinde neden var olduğumuza dair- cansız, bitkisel, hayvansal ve insan- net bir anlayış, algı ve his kazanmaktır.

Dahası, matematiksel yasaları, kedilere kanıtlayamadığımız gibi, hayatın amacı da kimseye zorlanamaz veya gösterilemez. Bunun yerine, her insanın kendisi için hayatın amacını keşfetmesi gerekir: tam bir vizyon ve gerçeklik hissi kazanana kadar, kendisini algılama ve hislerde yükseltmek.

Doğuştan gelen egoist doğamızın üzerindeki yükseliş, doğanın bütünlüğünün keşfi, insan olmanın tam anlamıdır. İbranice’de “insan” kelimesi, “Adameh le Elyon” (“en yükseğe benzer”) ifadesinden kaynaklanan “Adam”dır. Bu, dar egoist algımızın üzerine çıkıp gerçeklik algısını bütünüyle edinirsek, kelimenin tam anlamıyla “insan” olma rolümüzü yerine getirdiğimiz anlamına gelir.

Egoizmimiz, temel hayatta kalma ihtiyaçlarından – yiyecek, seks, aile ve barınak – başka bir şey talep etmeyen küçük bir haz alma arzusundan, sayısız sosyal bağlantıdan -para, servet, onur, saygı, şöhret, kontrol, güç ve bilgi- tatmin gerektiren daha büyük bir egoya doğru,  birçok nesil boyunca gelişmekte ve büyümektedir.

Çağımızda, egoist gelişimimizin çıkmaz bir noktaya ulaştığına tanık olduğumuz yani egoist arayışlardan tatmin olmanın gittikçe zorlaştığını hissettiğimiz, aynı zamanda toplumda bol miktarda olumsuz tutuma yol açan benzersiz bir geçiş noktasına ulaştık. İnsanlar, birbirleri üzerindeki tatminsizliklerini gittikçe daha fazla ortaya çıkararak, toplum genelinde kutuplaşmaya ve nefretin artmasına neden oluyorlar.

Günümüzün aşırı şişmiş egoizmi, bu nedenle, birbirimizle ve doğa ile dengeli ilişkiler kurabilmemiz için karşıt, pozitif ve özgecil bir güç çekme ihtiyacına işaret etmektedir.

Hem doğuştan gelen egoizmimiz hem de pozitif özgecil gücümüz doğadan kaynaklanır ve hayatın amacı, doğayla denge ve uyum içinde yaşayalım diye, doğanın pozitif özgecil gücünü egoist gücümüzün üzerine çekmek için kendimizi adamamızdır.

“Hayatın Acı Gerçeği Nedir?” (Quora)


Gerçek, doğru olduğunu düşündüğümüz şeyi anladığımız anda sürekli parmaklarımızın arasından kayıp gider.

Gerçek olduğunu düşündüğümüz şeye ulaşmak için çok çaba sarf edebiliriz ve onun yönünde bir hamle yapar yapmaz, daha önce hissettiğimiz gerçeklerdeki tutarsızlıklara dayalı ek derinlik keşfederiz. Böylelikle gerçeği tekrar tekrar aramaya devam ederiz.

İnsani gelişim, sürekli olarak “gerçek” dediğimiz şeye nihai erişime doğru ilerliyor.

Bu gerçek nedir?

Genel olarak ifade etmek gerekirse, hakikat, yaratılışın başlangıç noktasıdır, aramızda herhangi bir ayrım olmaksızın hepimizin bütünüyle doğaya bağlı kaldığı bir durumdur. Dahası, yalnızca o noktayla temas kurarak gerçeğe ulaşırız.

Bu nihai hakikat noktasına ulaşma yolunda birçok aşama vardır ama hepsi eksik ve tamamlanmamıştır.  Bu nedenle, mutlak gerçeğe ulaşabilsek bile, o bizden hala çok uzaktır.

Bu durumda doğa, kişisel çıkar gözetmeksizin, doğanın özgecil sevgi ve ihsan etme niteliği anlamına gelmektedir. Bizler, “insan doğası” dediğimiz, öncelikle kendi çıkarımızı düşündüğümüz, zıt bir egoist alma niteliği içinde doğarız. Bu nedenle, nihai hakikat  noktasına ulaşma yolundaki aşamalar, defalarca egoist niteliğimizin üzerine, daha şefkatli, veren ve seven birine yükselme ve  her seferinde elde ettiğimiz şeyin, sanki bir kara deliğin içine çekilmiş gibi egoizmimizde kaybolduğunu tekrar tekrar  keşfetme aşamalarıdır.

Ayrıca, çevremizi yani bizi etkileyen her şeyi güçlendirmeye devam edersek, egoizmimizin üzerine çıkmanın ve daha iyi bağ kurmanın, doğanın niteliği gibi daha anlayışlı ve özgecil olmanın olumlu örneklerini vermeyi sürdürürsek, o zaman kendimizi, o uyumlu nihai hakikat noktasına çok daha hızlı, daha zevkli ve çok daha az ıstırapla “çekmek” için arzumuzu uygulamaya devam ederiz. Bunun yerine çevremizi bizi olumlu yönde etkileyecek şekilde güçlendiremezsek, o zaman hayatımızın yönünü değiştirme ihtiyacını ve orada yolumuza devam etmek için yarattığımız çevreyi uyandırmak için sadece bizi kışkırtmaya yarayan evrimin ağır ezici gücünün, sayısız kriziyle bizi ezip geçmesine izin veririz.

Hayatın Anlamı Tüm İnsanlık İçin Aynı Mıdır?

Soru: Tarih boyunca insanlar hayatın anlamı hakkında sorular sormuşlardır. Semavi dinlerde, yaşamın amacı Tanrı’nın bilgisi, itaat ve O’na hizmettir; Budizm’de acının son bulması; Hinduizm’de, yüce mutluluğun elde edilmesi ve Konfüçyüs’e göre, cennete benzer şekilde mükemmel bir toplum inşa etmektir.

İlginçtir ki bilim, hayatın anlamı sorusunu hiç incelemez. Yalnızca yeryüzünde yaşamın ortaya çıkış koşullarını inceler.

Hayatın anlamı tüm insanlık için aynı mı olmalı, yoksa herkes kendine ait bir anlama mı sahip olmalıdır?

Cevap: Gerçek şu ki, sürekli gelişen ve yavaş yavaş büyüdükçe dünya ve yaşam hakkındaki görüşleri değişen çocuklar gibiyiz. Bu doğaldır. O yüzden, çocuğa bu şekilde davranırız. Beş yaşında anladığı şey, 10, 15 ve 20 yaşlarında anladığı şeyden farklıdır. Bir bakıma tamamen farklı insanlardır. Çocuk büyüdükçe, kendi varlığının farkındalığının da arttığını görürüz. İnsanlıkta da durum aynıdır.

Bu nedenle, tüm insanlık için ortak bir şey hakkında konuşamayız. Onu bulunduğu seviyeye bağlamalıyız. Örneğin, rastgele iki kişiyi alıp karşılaştırmaya başlarsak, o zaman önce her birinin neden böyle düşündüğünü ve inandığını ve başka türlü düşünmediğini anlamanız gerekir ve ancak bundan sonra onlara karşı doğru bir tutum sergileyebilirsiniz.

Soru: Yani insan hayatının en yüksek amacı kendini anlamaktır, doğayı tanımak sonu olan bir şey değil midir? Hakikaten, başka hedefler de var mıdır?

Cevap: Prensip olarak, ne için var olduğumuzu anlarsak, bu zaten bizi yaratan gücü incelemeye başladığımız yüce bir eşiktir. Bu, ilk olarak bizden daha yüksektir. Bizler bir sonraki bilinç seviyesine yükseleceğiz ve yeni bir seviyeye ulaşacağız.

Bu seviyeye çıkanlara, daha sonra ne olacağını söyleyemem. Bu, on yaşındaki bir çocuğun mantığını anlamayan beş yaşındaki bir çocuk ile yirmi yaşındaki birini anlamayan on yaşındaki bir çocukla aynı örnektir.

Düşüncenin Gücü – Düşündüğümüzden Daha Güçlü (Medium)

Düşüncelerinizin etrafınızdaki dünyayı inşa ettiğini veya mahvettiğini mi düşündünüz? Bunu yaparlar, onlar, içinde yaşadığımız dünyayı tasarlayan arzumuzun “beyni” dir.

Onlarca yıldır insanlığın gezegeni yok ettiğini, yaşam tarzımızın sürdürülemez olduğunu ve çocuklarımızın adına ödünç bir zamanda yaşadığımızı biliyoruz. Bunu biliyorduk, kendimizi durdurmaya çalıştık ama başaramadık. Sadece Covid pervasız davranışımızı durdurdu. Eğer o giderse, gezegenimizden geriye ne kaldıysa yok edeceğiz Gezegenimizden geriye ne kaldıysa yok edeceğiz ve refahımız için, hiçbir şey bırakmayacağız. Eylemlerimiz düşüncelerimizin dalları olduğundan, düşüncelerimiz de olumsuz olduğu sürece eylemlerimiz de öyle olacağı için ona yardım edemeyiz.

Kabalistlerin, CO2 emisyonlarını kısıtlamakla, atıkları geri dönüştürmekle veya nesli tükenmekte olan türleri kurtarmakla çok fazla uğraşmama nedenleri dünyamızı umursamadıkları için değildir. Aksine, tüm yaşamı ve tüm doğayı büyük ölçüde önemserler! Bu nedenle, temel soruna, dünyamızda olumsuz olan her şeyi üreten arızaya odaklanırlar: düşüncelerimize. Düşüncelerimizi değiştirirsek, çevremizdeki dünyayı değiştiririz. Düşüncelerimizi olumsuzdan olumluya değiştirirsek, çözülmemiş tek bir sorun kalmayacaktır.

Düşüncelerimizi kontrol edemeyeceğimizi, onların beynimizde “izin” istemeden ortaya çıktıklarını iddia edebiliriz. Düşüncelerin ortaya çıkmadan önce “izin istemediği” doğrudur, ancak onları yaratan “fabrikayı”: içinde yaşadığımız sosyal çevreyi değiştirebiliriz.

Sadece son zaferiniz kadar iyi olduğunuzu söyleyen bir ortamda doğarsak, kendimizi ölümüne tüketene kadar, acımasızca rekabetçi olmaktan başka seçeneğimiz kalmayacak. Bu süreçte çevremizdeki her şeyi yok edeceğiz: insanları, hayvanları, bitkileri ve mineralleri. Halen bu, aşağı yukarı hepimizin davranış şeklidir, bu yüzden dünya bu kadar karışıktır.

Bizler dünyamızı değiştirebiliriz. Farklı bir kültürü beslemeye başlarsak – çeşitliliği kucaklamak, özgünlüğü teşvik etmek, işbirliğini desteklemek ve dayanışma gösterilerini ödüllendirmek – dünyamız anında kötüden iyiye doğru değişecektir. Ne yapmamız ya da yapmamamız gerektiği konusunda endişelenmemize gerek yok; sadece ne düşünmemiz ya da düşünmememiz gerektiği konusunda endişelenmemiz gerekecek.

Düşüncelerimizi kendi başımıza değiştiremeyiz. Ama birlikte başaramayacağımız hiçbir şey yoktur. Doğamızı, doğduğumuz olumsuz tutumdan hepimizin birlikte yaratacağımız olumlu bir tutuma bile dönüştürebiliriz.

Covid-19’a bir çare arıyoruz ama virüslerden kasırgalara kadar bunun tüm “hastalıklarımızı” yaratan aynı kaynaktan geldiğini unutuyoruz. Tıpkı, çevreye karşı davranışımızı düzeltmek için çalışmamız gerekmediği ama çevreye kötü davranmamıza neden olan düşüncelerimizi düzeltmeye çalışmamız gerektiği gibi, virüsü iyileştirmeye değil, onun nedenini yani kötü düşüncelerimizi iyileştirmeye odaklanmamız gerekir. Covid-19 için bir aşı bulabilirsek bu harika olurdu, ancak onun kök nedenini çözmezsek, daha fazla ve daha kötü tehditler ortaya çıkacak, bu yüzden şu anda sistematik bir çözüm üzerinde çalışabilir ve gerçekten de hayatlarımızın dönüştüğü bataklığın derinliklerine sıkışıp kalmak yerine, hayatlarımızı gerçekten olabilecekleri şeye dönüştürebiliriz.

21. Yüzyıl Öğrencileri Ve Geleceğin Liderleri İçin Gerekli Beceriler Nelerdir? (Quora)

Geleceğin liderlerinin, insanları, farklılıklarının ve uyuşmazlıklarının ötesinde nasıl birleştireceklerini bilmeleri gerekecek. Elbette bu, geçmişte olduğu gibi, insanların iradelerine karşı güç kullanmak anlamına gelmez. Bunun yerine, kesinlikle herkesi birleştirmek isteyen liderlere ihtiyacımız olacak.

Günümüzde “bize karşı onlar” senaryolarında yaşadığımız için, tüm insanları birleştirmenin birincil önemini anlamak zordur. Bununla birlikte, daha fazla gelişmeyle, doğanın içimizde ve dışımızda nasıl çalıştığını anlamada yeni zirvelere ulaşmamız ve bunu yaparak, insan doğamızın üzerine nasıl yükseleceğimizi ve başkalarıyla nasıl olumlu bağ kuracağımızı anlamamız gerekecek.

Birbirimizle olan pozitif bağımız, bizleri, doğanın mükemmel bir şekilde bağlantılı ve özgecil niteliği ile uyumlu hale getirecek ve doğa ile denge kurarak yepyeni bir yaşam tarzı deneyimleyeceğiz – şu anda hayal edemediğimiz zevkleri, mutluluk, sağlık, güven ve güvenlik.

Geleceğin liderleri, başkalarıyla olumlu bir şekilde bağ kurmanın yanı sıra, başkalarının da aynı şeyi yapmasına rehberlik edebilmek için, egoist doğalarının üzerine çıkma konusunda bilgi, bilgelik ve deneyimle donatılmalıdır.

Onlar, doğanın özgecil ve bütünsel doğasını, amacını ve değerini algılamalı ve hissetmeliler, insanlığın geçirdiği süreci ve ulaştığımız insani gelişimdeki önemi anlamalılar: biz insanlar için farklılıklarımızın ve bölünmelerimizin üzerinde birleşerek, doğa ile denge kurmamızın zamanı geldi.

Geleceğin liderleri, insanları bölücü dürtülerinin üzerinde birleşmeye yönlendirebilecek yolları deneyimlemeli ve insanın kurnaz egosunun üzerinde başkalarıyla bağ kurma sürecine yardımcı olmak için, gerekli gücü nasıl çekeceklerini bilmelidir.

Hayatta kalmamızı sağlayan temel ihtiyaçlar dışında, insan doğası egoisttir, başkaları pahasına haz alma arzusu iken, bizi çevreleyen doğa ise özgecildir ve her şeyi ve herkesi birbirine bağlamak için çalışır. Bu nedenle, bağımızda, doğamızı egoistten özgeciliğe çevirmemiz gerekecek ve bunu yaparak, çevreleyen doğanın birbirine olan bağlılığına ve karşılıklı bağımlılığına benzeyeceğiz.

Bu nedenle geleceğin liderlerinin, insanları egoistten özgeciliğe, nefret dolu olmaktan sevmeye ve ayrılık yaratandan pozitif bir şekilde bağ kurmaya doğru dönüşüm geçirmeleri için, rehberlik edebilmeleri gerekecektir. Dahası, başkalarıyla pozitif bağ içinde insan egosunun üzerine çıkacakları ve başkalarına karşı fedakârlık, ilgi, alaka ve sorumluluk yansıtacakları için, bu durumda sadece kendi ülkeleri, bölgeleri, şehirleriyle veya doğrudan yönettikleri diğer gruplarla değil, tüm insanlıkla ilgileneceklerdir. İnsanlığın, farklılıklarının ve bölünmelerinin üzerinde bir bütün olarak birleşmesine özen göstererek ve doğrudan kendi sorumluluk alanlarını insanlığın mükemmel bağının daha geniş sınırlarına yerleştirme yoluyla -hücrelerin ve organların, kendi konakçı organizmalarının içinde işlevleri gibi- o zaman dünya, doğa ile dengeye girmemizden kaynaklanan mükemmelliği keşfetme yolunda olacaktır.

Aile İçi Şiddeti Bitirmenin Yolları Nelerdir? (Quora)


Aile içi şiddeti sürekli olarak sona erdirmenin tek yolu, hayatta kalabilmemiz için günümüzde ihtiyaç duyduğumuz ciddi eğitimi uygulamaktır: Egoist insan doğamızın her an üzerimizde nasıl işlediğini, içimizde ve bir bütün olarak insanlıkta nasıl büyüdüğünü, bölücülük, nefret ve şiddet gibi fenomenleri nasıl ortaya çıkardığını, geçmiş eğitimimizin artık yerine getiremediği yeni yöntemlere ihtiyacın nasıl zirve yaptığını ve aile içi şiddet gibi korkunç durumlarda patlamanın nasıl durdurulacağını öğrendiğimiz yeni bir eğitim türü.

Her insanda şiddet eğilimleri vardır.  Aile içi şiddetin çoğu, erkeklerin kadınları şiddetle taciz ettiği düşünülürken, bugün annelerin de çocuklarını şiddetle taciz ettikleri ve hatta tam tersine çocukların annelerine karşı bunu yaptıkları gibi durumları da görüyoruz.

Doğa bizleri neden çoğumuzu kendi aile üyelerimize saldıracak kadar vahşi bir duruma getirdi?

Egoist doğamızın kötü bir eğilim olduğu sonucuna varmamız için.  Başkalarının pahasına haz alma arzusu olan egomuz, nihayetinde ona fayda sağlamayan herhangi birinden veya herhangi bir şeyden nefret eder.

Üstelik günümüzde her zamankinden daha fazla, aile içi şiddet, insanlarda biriken muazzam nefretin önemli bir örneğini oluşturuyor ve bunların hepsi nefreti – net olarak hiçbir olumlu sonuca yol açmayan – bir kenara bırakıp birbirimizi sevmeye başlamamız içindir.

Bu nedenle, şiddet ve ıstırap ne kadar fazla olursa, umutsuz bir değişim çığlığına ulaşmak için o kadar fazla potansiyel kazanırız: doğamızı egoist ve nefret dolu olmaktan, özgecil ve sevgi dolu olmaya dönüştürmek.

Bu, bize doğanın – insan doğası dahil – nasıl çalıştığını ve içimizde istem dışı olarak ortaya çıkan nefretin ötesinde, birbirimize nasıl olumlu tavırlar geliştirebileceğimizi öğretmeye odaklanan yeni bir eğitim biçiminin öneminin devreye girdiği yerdir.

Bağlarımızı zenginleştiren böylesi bir eğitimle insanlığa büyük ıslahlar getirebileceğimiz konusunda iyimserim.  Onlarca yıldır kendimi bağları zenginleştiren eğitime adadım ve doğam gereği çok egoist ve otoriter olsam da, insan doğasının nasıl çalıştığını öğrenerek ve onunla birlikte olumlu özgecilik, sevgi ve önemseme örnekleriyle dolu olumlu bir çevre çizerek,  sonra günden güne daha iyi bir insan olmak için sürekli umut ve motivasyon geliştiriyorum.

Aile içi şiddetin ve bugün dünyamızda giderek artan diğer birçok nefret dolu patlamaların sonunu görmek istiyorsak, topluma yaymamız gereken türden bir dürtüdür bu.