Category Archives: Maneviyat

Üst Dünyayı Algılamaya Kendimizi Nasıl Hazırlanırız?

Bedenin doğası öyledir ki, başkalarındaki erdemlerden çok kusurları görür. Bu yüzden bilgeler şöyle demiştir: “Herkesi haklı çıkarmaya çalışın.” Yani, mantık dahilinde bir dostumun haklı olmadığını görsem bile, onu haklı çıkarmaya çalışırım. Ve dostumun erdemlerini mantık dahilinde bile görebiliyorsam, bu daha da iyidir.

Sonuçta, bir başkasının haklı olup olmadığı benim için önemli değildir ve aslında bunu gerçekten yargılamak imkânsızdır. Benim için önemli olan, kendimi manevi dünyaya göre ayarlamaktır. Eğer tüm dostlarımın erdemli, nazik ve saygın insanlar olduğunu düşünüyor ve onları sanki Yaradanmış gibi yüce görmek istiyorsam, o zaman kendimi buna göre ayarlarım, üst dünyaya dair görüşümü, algımı düzeltirim.

Bu nedenle, dostumun erdemlerini mantık dahilinde görüyorsam, bu, kendimi doğru görüşe zaten ayarladığım anlamına gelir. Eğer bunu görmüyorsam, o zaman sanki onu haklıymış gibi görmeye ve hayal etmeye çalışmalıyım, çünkü bu “sanki” aracılığıyla maneviyatı, gerçeği görmeye yaklaşırım.

Dostlarımızı, her birinin kendi yolunda, yüce olarak görmek arzu edilir. Her insan bende olmayan niteliklere sahiptir. Sürekli olarak onlarda yalnızca olumlu nitelikleri ararsam bu, “Kolomb’un gemisini” görmeme, maneviyatı görmeme yardımcı olacak.

Böyle yaparak, egoizmimi azaltır ve bana dışsal olan nitelikleri yüceltirim. Ve bu sayede maneviyatı yüceltirim çünkü şu anda benim için sıfırdır, çünkü onu hissetmem veya anlamam. Eğer dostumu gözümde yüceltirsem, maneviyatı algılama yeteneğimi de artırırım.

Hayvansal Önyargılarımız

Yorum: Dünyayı “iyi-biz” ve “kötü-onlar” diye ikiye ayırmak, insan doğasının bir parçasıdır ve birçok çatışmanın kaynağıdır.

Bazı araştırmalar, maymunların kendi türlerinin diğer üyelerini, insanların “yeni gelenleri” yargıladığı gibi aynı önyargıyla yargıladığını ortaya koymuştur. Maymun popülasyonları, türleri içinde çeşitli sosyal topluluklar oluşturur. Yeni topluluklara göç ettikten sonra, maymunlar kendi türlerinin üyelerini, insanların “yabancılara” karşı önyargılarına benzer bir önyargıyla yargılamış gibi görünmektedir.

Önyargının doğasının, medeniyet ve kültür tarihinden daha eski olduğu ve bu nedenle insan kültürüne başvurarak önyargılı düşünceden kurtulmanın imkânsız olduğu anlaşılıyor! Hoşgörüsüzlüğün asıl nedeni, kültürel (ulusal, dini, politik vb.) farklılıkların yarattığı sorunların dışında, çok daha derinlerde yatmaktadır ve kültürel evrimin bir sonucu değildir.

Cevabım: Toplumun hiçbir sorunu, bizim seviyemizde çözülemez, ancak gelişimimizin bir sonraki seviyesine yükselerek çözülebilir. Bu da ancak bütünsel eğitimle mümkündür, çünkü bu, gelecekteki “insan” seviyemizden, mevcut “hayvan” seviyemize en yüksek gelişim enerjisini (Işık, Ohr Makif) getirir.

Sadece gelişimimizin bir sonraki seviyesine yükselmek, bizi tüm hayvansal önyargılardan kurtaracaktır ve uzlaşma, anlayış veya eşitlik elde etmeye yönelik diğer tüm girişimler işe yaramaz. Kendimize aklı başında bir şekilde bakmak daha iyidir dostlar.

Yaradan’ın Gözünden Dünya

Bir Kabalist zaten yüksek derecelerde olsa bile, diğer Kabalistlerin kitaplarını incelemesi onun için çok faydalıdır. O zaman gerçeği başkalarının nitelikleri aracılığıyla görebilir, çünkü her insan kendi bakış açısından bakar. Başkalarının manevi gerçekliği nasıl algıladığını öğrenerek, onu her ıslah olmuş ruh aracılığıyla görmeye başlar ve böylece hızla ortak ruha katılır.

Başlangıçta, ben bir dairenin içindeki bir noktayım. Kendimi ıslah ettim ve sonsuzlukla bağımı inşa ettim; dairenin merkezinden onu saran ışığa uzanan bir çizgiyi. Diğer tüm ruhlarla bağ kurdum ve böylece bu çizgiyi bir daire dilimi gibi tüm çember boyunca genişlettim. Artık, dairenin tüm düzlemi benim ıslah olmuş arzumdur. Diğer ruhlarla birleşerek kendimi tamamen ıslah ettim.

Ama bu yeterli değil. Çünkü dairem düz. Ve başka daireler, başka ıslah olmuş ruhlar var. Tüm bu daireler birleştiğinde, ortak bir merkeze sahip bir küre oluştururlar. Bu, tüm ruhların tüm ıslahlarını onların bakış açısından görmem gerektiği anlamına gelir.

Neden? Çünkü Yaradan her ruha yukarıdan bakar ve onu harekete geçirir. Ben de aynı seviyeye ulaşmalıyım. Bu nedenle kendimi her bir kişinin yerine koymalı ve onun ıslahını kendi bakış açısından, ruhunun içinden görmeliyim.

Ancak o zaman üst güçle form eşitliğine ulaşırım. Kendi düzlemimi ıslah etmem yeterli değildir. Hepsi bir kürede birleşene kadar, bir düzlemi diğerinin ardından, daire daire ıslah etmeliyim.

Bu zorunludur. Aksi takdirde, Yaradan’la benzerliği edinemeyiz. Ve böylece her insan başkalarıyla bağ kurar ve onların içinden bakar.

Ve sonra hepsi bir araya gelmelidir. Tüm bireysel küreler daha da “yuvarlak”, mükemmel bir boyutta birleşir. Ve o zaman tüm kişisel ayrımlar tamamen ortadan kalkar.

Ancak bu aşama bizim ıslahlarımızın ötesindedir.

Dostlarıma Karşı Tutumum

Birbirimize karşı tutumumuzu doğrudan ölçemeyiz. Birbirimizi ne kadar sevdiğimizi veya nefret ettiğimizi ancak dışsal bir nesneye göre ölçebiliriz.

Diyelim ki siz bir şeyi seviyorsunuz ve ben ondan nefret ediyorum veya siz benden daha çok seviyorsunuz; bu sevgi de görecelidir. Ve ancak bu şekilde ölçülebilir.

Bu, insanlar arasındaki bağın hassas içsel, manevi ölçüm tekniğinin temelidir, çünkü bu sayede onlar da Yaradan’la bağ kurarlar. Bu ölçüm çok kişisel olmalıdır çünkü hepimizin tamamen farklı arzuları vardır. Bu bağı ne ölçüde ayırt edebildiğimizi incelememiz gerekir. Ama şüphesiz ki ben sizin nefret ettiğinizi ben seviyorsam, birleşemeyiz.

Birbirimize karşı tutumumuzu bu şekilde test edebiliriz. Dünyada milyarlarca farklı olgu var ve eğer birbirimizi sevmek istiyorsak, tutumlarımızın her birine uyumlu olması gerekir. Buna yapışma denir.

Başka nasıl sizi, siz de beni inceleyebilirsiniz? Bu, ancak hem sizin hem de benim dışımızda olan bir ölçüt ile mümkündür. Kendimizi onunla karşılaştırarak, uyumlu olup olmadığımızı belirleriz. Yaradan’a karşı tutumuzu kontrol ettiğimiz ölçüt, gruptur; çünkü O’nunla birlikte olduğumuz yer burasıdır.

Grupla doğru bir ilişki kurarsam, Yaradan’ın en başından beri orada, dostlarla birlik içinde olduğunu keşfederim. Denildiği gibi: “Yaradan, halkının arasında yaşar.” O zaten grubun içindedir. Tek sorun, benim orada olmamamdır. Bu nedenle tüm çalışmam, kendimi dokuz dosta bağlamak ve onları tam bir onluya tamamlamaktan ibarettir.

Gruba bağlandığım ölçüde Yaradan ile bütünleşirim. Başka bir referans çerçevesi yoktur. Grup, kendimi ayarlayacağım ölçüt, standart, diyapazondur. Dostlardan hiçbir şey talep edilmez, hatta onların aynı fikirde olmaları bile.

Onlara koşulsuz katılır ve kendimi her şeyde iptal edersem, beni tüm kalpleri ve ruhlarıyla kabul ettiklerini ve Yaradan’ın aralarında yaşadığını keşfederim. Grup son ıslah koşulundadır.

Yaradan’ın Bir Enstrümanı Olmak

Sağ çizgiye ne zaman gireceğimize, sol çizgiye ne zaman gideceğimize karar vermek zor bir çalışmadır ve gelecekte bununla meşgul olmak zorunda kalacağız.

Her birimiz, bizi yolumuzdan alıkoyan kişisel rahatsızlıklarla karşılaştığımızda, onların üzerine yükselip, bütünlüğü yeniden tesis edeceğiz. Bizler, sırayla basılıp kaldırılan bir müzik aletinin tuşları gibiyiz.

Bazen birimiz daha büyük, bir diğerimiz daha küçük olur ve sonra bunun tersi gerçekleşir. Bu şekilde, Yaradan’ın bizimle nasıl konuştuğunu, bize nasıl on piyano tuşu gibi dokunduğunu ve dilini nasıl aktardığını hissedeceğiz. Yaradan’ın çaldığı müzik aleti hâline geleceğiz.

Melodi, hem minör hem de majör tonlarda, tüm koşullarımızı ve aramızdaki çatışmaları farklı seslerden oluşan bir senfoni halinde yansıtır. Bu nedenle her melodi çok farklıdır. Kral Davud’un Mezmurlar’ına bakarsanız, ne kadar kendine özgü olduklarını görebilirsiniz. Melodilerinin ne olduğunu bilmiyor olsak bile, yalnızca sözlerinden ve ritimlerinden bile onların ses olarak ne kadar eşsiz eserler olduklarını hayal edebiliriz.

Umarım, Kral Davud’un ilahilerini, onun göksel müziğini duyabileceğimiz bir dereceye yükselebiliriz; çünkü manevi dünyada hiçbir şey kaybolmaz. Kral Davud’un Mezmurlar’ı söylediği sesini duyabileceğiz.

Yaradan, bizimle tüm birincil kaynaklar aracılığıyla, Kabalistlerin eserleri aracılığıyla konuşur; çünkü onlar Yaradan’la yapışma hâlinden, edinimden, her zaman orta çizgide yazılmıştır.

Bir Çocuğa Annesinden Daha Yakın Kimse Yoktur

RABAŞ, babası Baal HaSulam’ın, onun yolunu izleyerek ve tavsiyelerine uyarak Yaradan tarafından O’na yapışmak için bize ebedi hayatın verileceğini vaat ettiğini söylemiştir.

RABAŞ’ın kendisi, yalnızca babasının çalışmalarını ve öğütlerini kullanarak yüksek manevi edinime ulaşmıştır. Bizim neslimize üst dünyayı ifşa etmek için Baal HaSulam’ın çalışmalarından başka pratik bir yöntem yoktur.

Bu nedenle onun ruhu bize özellikle yakındır. Sonuçta her şeyi bize olan faydasına göre değerlendiririz. Musa, RAŞBİ, ARİ, Baal HaSulam ve RABAŞ gibi Kabalistlerin mertebelerini karşılaştırmayız.

Nasıl ki bir çocuk için en önemli şey annesiyse, ben de benden önceki ruha: RABAŞ ve Baal HaSulam’dan manevi sonsuz yaşamı alma açısından, bağlıyım. Elbette daha birçok yüce ruhlar vardır, fakat biz manevi sisteme yalnızca RABAŞ ve Baal HaSulam aracılığıyla bağlanabiliriz.

Büyümeniz İçin Verimli Topraklar Arayın

Soru: Kişi çevresinin üzerindeyse, onu etkileyip ıslah edebilir mi?

Cevap: Kişi çevresinin üzerine çıkamaz! Ona tamamen bağımlıdır. Sıradan insanlar olsalar bile ve o büyük bir Kabalist olsa da, yine de onlar onu etkileyeceklerdir.

Meyve dolu güzel bir ağacı yerden söküp çölün ortasına diktiğinizi hayal edin. Ona ne olacak? Çölü çiçek açan bir bahçeye mi dönüştürecek?

Ruhumuz da çevresine aynı şekilde bağımlıdır.

Yaratılışın amacı hem grubun hem de benim kişisel çalışmamdır ve bu tek noktadaki Yaradan’dır. Tüm hayatınızın, çözmeniz gereken bu tek noktaya bağlı olduğunu hayal edin. Şu anda yaşayıp yaşamayacağınız buna bağlı! Ve bu her an böyledir.

Örneğin, bu noktaya basmazsanız nefes alamazsınız ve oksijen size ancak oradan gelir. Ve eğer ona basmasaydım, katılmasaydım, oksijen olmazdı.

Üst Gerçekliğe Nasıl Geçiş Yapılır?

Bu dünyanın mevcut gerçekliğinin hissiyatından üst gerçekliğe, yani gelecek dünyaya geçmek, mantıktan mantık ötesi inanca, almaktan ihsan etmeye geçiş demektir. Burada kelimelerle herhangi bir şeyi açıklamak imkânsız olsa da bu, sağır bir kişiye farklı müzik seslerinin varlığını anlatmak gibidir.

Ama kaynağa geri dönen ışığı uyandırmamıza yardımcı olabilecek egzersizler vardır ve bu bize ihsan etme gücünü verir. Sonra yavaş yavaş varoluşu bu ihsan etme gücüyle düşünmeye başlarız, almanın gücüyle değil. Bu mümkündür.

Birleşmeye çalıştığımızda, yani kişisel egoist arzumuzu iptal edip gruba ihsan etme ortak arzusuna yöneldiğimizde, içimizdeki temeller yavaş yavaş değişir.

İşte bu şekilde, mantık ötesi inanca; haz alma arzumuzun içinde değil, onun üzerinde, yani manevi dünyada başlayıp biten eylemleri hissetmemizi, anlamamızı, kararlar almamızı ve gerçekleştirmemizi sağlayan manevi yaklaşıma geliriz.

Çalışmanın tadını kaybettiğimizde öfkelenir ve kaderi, Yaradan’ı, Kabala bilgeliğini ve öğretmeni suçlarız. Çalışmaya ve gruba karşı duyulan haz kaybının; hayvansal, maddi, egoist zevkler uğruna değil, Yaradan’a memnuniyet getirmek için çalıştığımız manevi bir seviyeye yükselmeye bir davet olduğunu anlamıyoruz.

Yavaş yavaş, adım adım, bu tür bir çalışmaya alışırız. Asıl mesele, tat ve ruh hali kaybının yukarıdan, Yaradan’dan kişisel olarak bireye, onu egoizmden koparmak, egoist hazlardan biraz olsun özgürleştirmek ve kişisel çıkarlarından bağımsız hissetmesini sağlamak için geldiğini fark etmektir.

Sanki gökle yer arasında asılı duruyormuşum gibi hissederim; çünkü hiçbir haz beni cezbetmez, hareket edecek güç ve sebep de yoktur, hayat hiçbir tatmin vaat etmez. Bu, Yaradan’ın insanı egoist niyetlerden, tüm bu dünyadan koparan muazzam bir yardımıdır.

O zaman geriye kalan tek seçenek, hiçbir yakıt olmadan, egoist bir motivasyon olmadan, yalnızca Yaradan’ın yüceliği uğruna çalışmaktır: derse gelmek, etkinliklere katılmak, grubun içinde yaşamaktır! Bana egoist bir umut veren önceki hazları, geleceği ve gelecekteki ödülü hayal etmek istemediğim, sadece her an Yaradan’a tutunmaya çalıştığım yeni bir koşulla değiştirmeye çalışırım.

Yaradan için bir şeyler yaptığımı hissetmek, bana çalışma için yakıt verir ve o anda canlıyımdır. Bir sonraki saniyede ise tekrar başka bir çaba göstermem gerekir ve böylece tekrar tekrar, her an devam eder. Bu şekilde ilerleyeceğim; Yaradan, beni haz alma arzumdan koparmaya ve arındırmaya yardımcı olacak ve sonra O’nun memnuniyeti için hareket edebileceğim. İşte bunun için var olacağım.

Yaşamak ve hareket etmek için gücümüzün kalmadığını hissettiğimiz, dünyanın kararıp karanlığa gömüldüğü, hiçbir umut ve tatmin vaat etmediği bu anlar, Yaradan’dan gelen büyük bir yardımdır. İşte böylece O, bizi kendi gerçekliğimizden, bu dünyadan koparır ve O’nun için çalışma fırsatını verir.

Eğer Yaradan bizi bu dünyanın hazlarından ve tatminlerinden koparmasaydı, manevi bir dereceye ulaşma şansımız hiç olmazdı. Sonsuza dek Firavun’un kölesi olarak kalır, bize sadakatle ödeme yapan Firavun için itaatle çalışırdık. İşte bu, egoizm içindeki hayatımızdır.

Bu nedenle, boşluk, güçsüzlük, umutsuzluk ve kayıp duygusunun geldiğinde, egoizmden kopuş, tam olarak mantıktan, mantık ötesi inanca; yani ihsan etme derecesine geçiş imkânının olduğu, her şeyi cennet uğruna, Yaradan’ın rızası için yapacağıma karar verdiğim durumdur.

Yaradan tarafından düzenlenen bu tür egzersizleri defalarca yapmak gerekir ve bunun için O’na şükretmeli, nihayet bu dünyadan manevi dünyaya yükseldiğiniz ve geçişte olduğunuz için sevinmelisiniz. Bu tür eylemleri hızlandırmalı ve güçlendirmeliyiz ki her biri bizim için bir sıçrama olsun ve bunun tamamı, çevremizle, onluyla olan bağımıza bağlıdır.

Manevi Birlik İlkesi

Üst dünyada bağ kurmanın koşulu, “kendi iyiliği için değil, başkaları için” koşuludur. Fakat bu, bizim basitçe anlayamadığımız bir ilkedir.

Bizim dünyamızda sağlık hizmetleri, eğitim, yangın güvenliği gibi sistemler kurarız, ancak bunların hepsini kendimiz için yaparız. Yoksa bunlara katılmazdık. İşte bu bizim dünyamızdır. Bu bizim doğamızdır. Farklı olduğumuzu sanarak kendimizi kandırmamalıyız.

Fakat manevi birlik, bunun tam tersi bir ilke üzerine kuruludur: “Komşunu kendin gibi sev.”

Eğer bunu elde etmek istersem, başkalarıyla onlarla iyi hissettiğim için değil; birlikte daha fazla güvenlik, rahatlık ya da başarıya ulaşacağımız için değil; onların arzularını kabul edip kendi gücümle onları yerine getirdiğim için bağ kurarım. Hepsi bu!

Başka bir deyişle, sanki ben hiç yokmuşum gibi. Yalnızca başkalarının arzularını yerine getirmek için çalışan bir mekanizma vardır. İşte bu, “Komşunu kendin gibi sev” ilkesinin yerine getirilmesidir.

Bize Yaşam Veren Şey

Soru: Yağmurun yeryüzü için bir bereket vb. olduğu açıktır. Peki “yağmur” kelimesinin anlamı nedir? Bir insan için ne ifade eder?

Cevap: “Yağmur” kelimesi, tüm maddesel yaşamın temeli, kökü ve başlangıcını içerir. Çünkü yağmur, özünde göklerden yere inen bir berekettir. Yaradan’ın yaratılmışlara karşı iyi niyetini simgeler.

Soru: Lütfen söyleyin, bir kişinin içsel, manevi çalışmasında yağmurun gönderilmesi ne anlama gelir? Bu neyi ifade eder?

Cevap: Yağmur, yukarıdan inen ve maddesel dünyamızda yağmur, yani yukarıdan gelen su şeklinde tezahür eden büyük, iyi niyetli bir manevi berekettir.

Soru: Bu büyük bereket benim kalbim ve ruhum için ne ifade ediyor?

Cevap: Bizi ayakta tutan şeydir; bize yaşam veren şeydir.

Soru: Özellikle yağmur mu?

Cevap: Evet, özellikle su. Aynı zamanda manevi suya da işaret eder: üst sular ve alt sular. Bu, doğanın gücü, Yaradan’ın bize olan iyiliğidir; yukarıdan inen ve maddesel dünyada, üzerimizdeki eylemleri aracılığıyla kendini gösteren bir güçtür.

Soru: Kişi, “Ruhum öldü, içim kurudu, içimde her şey kurudu” dediğinde, bu bir yağmur dileği midir?

Cevap: Evet, bu durum korkutucu olabilir. Tıpkı annemizin rahminde suya gömülü olduğumuz ve sularla çıktığımız gibi. Bu şeyler basit değildir.

Soru: Yani pratikte, kötü hissettiğimizde her zaman yağmur mu dileriz?

Cevap: Evet. Yağmur, su, Rahamim yani merhamet anlamına gelir. Ve işte bu yüzden onu dileriz.