Category Archives: Maneviyat

Duygu Ve Aklın Birliği

Dışsal bilimlerde ilham aklı bastırır çünkü duyguların hakim olduğu yerde akıl çalışmayı durdurur. “Aşktan aklını yitirdi.” diye söylendiği gibi.

Ama maneviyatta her şey tam tersidir; burada duygu ve ilham, edinim ekler ve derinlik yaratır. Manevi sevgi başlangıçta kısıtlama, perde ve yansıyan ışık üzerine inşa edilir yani arzunun emrettiği yerlere çekildiğimiz maddi dünyanın aksine, alma arzusunun üstesinden gelme üzerine inşa edilir.

Ancak maneviyatta, birlik ve sevgi için, yakınlaşmak için arzu, en baştan kişinin arzusunun üzerine çıkmak üzerine inşa edilmiştir. Bu nedenle duygular ve akıl çatışmaz, aksine ikisi de aynı yönde hareket eder.

Ve üstelik şu anda aklımda ve duyularımda olmayan bir şeye ulaşıyorum. Arzularımı veya hormonlarımı takip etmiyorum. Hem hislerimdeki hem de edinimimdeki her adım, egoizmime zıttır. İşte bu yüzden duygular ve mantık bu yolda birbirini destekler ve birbiri ile çelişmez.

Birçok Düşüş Ve Birçok Yükseliş

Hiçbir düşüş olmadan manevi yolda ilerlemek mümkün mü? Şüphesiz ki düşüş olmasaydı, nihai hedefe asla ulaşamazdık. Sonuçta, tam olarak düşüşler sayesinde yükseliriz.

Bizler durup dururken yükselemeyiz. Gerçek ihsan etme uğruna manevi bir eylem gerçekleştirmek için içimde hiçbir güç yoktur,  anti-egoist bir perde yoktur ve üstesinden gelmek için hiçbir güç yoktur. Ben tamamen alma arzusundanım ve nasıl ihsan edebilirim ki?

Peki yukarıdan ne yapılır? Düşüşe sürüklenirim ve acı çekerim ama tutunurum. Düşüş esnasındaki en önemli şey, olağan günlük rutinden sapmamaktır: çalışmak ve çabalamak, çalışmak ve çabalamak… Ne olursa olsun, bir eşek gibi inatla yolda kalmak.

Ve sonrasında, Yaradan’ın benim için bu düşüşleri düzenlediği ortaya çıkar, peki öyle olsun. Ama ben yine de yola devam ederim. Ve o zaman hiçbir şey yapamadığım tüm düşüşlerim, her şeyi sanki ben yapmışım gibi hesaba katılır.

Düşüş istemediğimiz için ağlarız çünkü bize hoş değildir. Ama düşüşlerde Yaradan’ın üzerimizdeki çalışmasını görmemiz gerekir. Bu nedenle, çok sayıda düşüşümüz olsun çünkü bu çok sayıda yükseliş olacağı anlamına gelir!

 

Kısıtlama ve Perde Arasındaki Fark

Soru: Kısıtlama ve perde arasındaki fark nedir?

Cevap: Kısıtlama, sadece dış bir kaynaktan, belki insanlardan ya da doğadan, ne olduğu önemli değil, almayı azalttığım zamandır.  Yani arzu kalır ama onu kullanmayı, doldurmayı keserim.

Perde ise artık sadece kişinin arzularının kullanımında bir azalma değil onların tersine ihsan etmeye, kendi için almaya değil başkalarına vermeye dönüşmesidir.

Manevi Nitelikleri Takdir Etmek

Yorum: Bilge insanlar vermenin gerektiğini, arzuları kısıtlamamız gerektiğini söylüyorlar.

Cevabım: Öyleyse neden yapmıyorsun? Çünkü bu bilge insanlara inanmıyorsun.

Yorum: Hayır, aslında zor olduğu için. Biz insanlar bunu yapmaya çalışıyoruz. Bazen arzularımızı kısıtlamak işe yarasada, çoğu koşulda işe yaramıyor.

Cevabım: Bu gerekli olan, ihtiyaç duyulan, faydalı olandır. Ama bu her durumda karşılaştığımız bir görev mi yoksa bundan kaçınabilir miyiz? Burada birçok soru var. Neden kendimi, doğamı değiştirmek isteyeyim? Sonunda bundan kazancım ne?

Yorum: Manevi dünyanın ifşası.

Cevabım: Manevi dünyanın ifşası ne anlama geliyor? Kendi içindeki herkes için ihsan etme ve sevgi niteliğini ortaya çıkarmaktır, manevi dünyayı ifşa etmenin anlamı budur.

Dünyamızı egoist arzumuzda ifşa ederiz ve çevremizde gözlemlediğimiz şeyleri bu arzuda görürüz. Bana dahil olan ve egoizmimi dolduran her şeye “bu dünya” denir. Kim daha fazla egoizme sahipse bu dünyayı büyük hisseder. Çocuklar, hayvanlar ve bitkilerinki gibi küçük egoizme sahip olanlar bu ölçüde, egoizmi hisseder. Yani manevi dünya sadece ihsan etme ve sevgi niteliğinde hissedilir.

Bunu düşünmemiz gerekir: “Bundan ne elde edeceğim?” Sonuç olarak, sevgi ve ihsan etme niteliklerini, manevi nitelikleri takdir etmem ve saygı duymam gerekir. Ve eğer ne kadar önemli, gerekli olduklarını görürsem -kendim için değil, dünya için, başkaları için çünkü kendimi düşünmemeliyim- o zaman gerekeni yaparım.

Sevgi kendini değil, başkalarını sevmektir. Eğer diğerlerini iyi hissettirmek için her şeyi yapmak istersem, onları kendi iyi niteliklerimle, hislerimle, arzularımla doldururum.

Komşunu sevmek demek, dünyadaki her insanı komşun yapmak ve ona kendine verdiğinden daha fazlasını vermek demektir.

Kişi Nasıl Kabalist Olur?

Soru: İçimdeki psikolog, kendini ve başkalarını anlamaya, sorunları analiz etmeye ve çözmeye, duygularını yönetmeye ve gerçeğe karşı tutumunu değiştirmeye çalışıyor. Bir Kabalist kendi içinde ne yapmaya çalışır?

Cevap: Bir Kabalist, çevredeki gerçekliğin algılanma kaynaklarını, sınırlarını bulur ve kendi üzerinde çalışarak bu sınırları o kadar zorlar ki, gerçekliğin arkasındaki üst gücü, ihsan etme ve sevgi niteliğini, egoizmin doğasında var olan alma, herkesi ve her şeyi reddetme niteliğinin tersini görmeye başlar.

Bu iki nitelik arasındaki mücadelede kişi, manevi gelişimin her aşamasında ihsan etme, sevgi ve bağ niteliklerini ayrılık, alma ve nefret niteliklerine tercih ederek Kabalist olur. Kendi iyiliği için değil, egoizmini tatmin etmek için değil, başkalarının iyiliği için, özgeciliği yaymak için hareket etmeye başlar.

Yaradan’ın Doğasını Edinin

Soru: Sık sık, kişinin kendisi için isterse, bunu yaparak ruhuna zarar verdiğini söylüyorsunuz.

Yaradan’dan kaderimi değiştirmesini istemeye değer mi?

Cevap: Ne için? Gerektiği gibi davranın, giderek daha iyi olmaya çalışın ve o zaman Yaradan’ın Kendisi her şeyi değiştirecektir. Siz O’nun kurallarına uymaya çalıştığınız ölçüde, O da sizinkine uyacaktır.

Soru: Diyelim ki bir seçim yaptım ve Yaradan’ın niteliğini edindim, O’nun niteliklerinde hala O’nun gücü altında mı olurum?

Cevap: O’nun değil kendi niteliklerinizin. O’nun doğasını alıyorsun. Senin oluyor. Bu durumda, kendi gücünüzü ve kendinizi gerçekleştirme fırsatını elde edersiniz. Ve zaten kendi gücünüz altındasınız, O’nun  değil.

Egoist doğanın üzerine çıkarak, özgecil doğanın yardımıyla kaderinizi kontrol edersiniz ve böylece sonsuza kadar en iyi durumda var olursunuz.

İki Uyaranla Hareket

Yorum: Peygamberler kitabında, görevini tamamlayan Yeşu’nun, insanlara Yaradan’ın tüm güzel sözlerinden tek bir kelimeyi kaçırmamalarını ve O’na hizmet etme ahdini bozmamalarını vasiyet ettiği söylenir, aksi takdirde Tanrı’nın onlara verdiği bu topraktan kaybolacaklardır.

Bu talimatlar ve tehditler orada sürekli tekrarlanır.

Cevabım: Bunlar tehdit değil, bir şarttır, bir kural açıklamasıdır ki bunu yaparsan iyi bir duruma geleceksin, yapmazsan tam tersi. Bu bir doğa yasasıdır ve her seviyede, birbirine karşı böyle çalışır.

Soru: Açıklamalarınızda her zaman bir ızdırap unsuru var. Ve eğer kendimizi düzeltmeye başlamazsak, öyle ya da böyle yoğunlaşacaklar mı?

Cevap: Bu gereklidir. Bunun hakkında konuşmamız gerekir. Manevi seviyede ıslahlar yaparak, hayvan seviyesinde acı çekmeyi bırakacağız.

Soru: Kişinin sürekli korkması gerektiğini mi düşünüyorsunuz?

Cevap: Onları korkutmanıza gerek yok! Sadece onu ifşa etmeniz gerekiyor! Artık bir çocuk değil, bir yetişkin olduğu için, ona doğanın ve toplumun doğru resminin gösterilmesi gerekiyor.

Soru: İnsan bir uyaran tarafından arkadan itildiğinde hareket edebilir ve küçük bir aydınlatma ile öne doğru çekilebilir mi?

Cevap: Evet, ikisi de aynı anda. Sadece iki kuvvet tarafından.

Bu hareket çok basittir. Tek sorun, onun uygulanmasıdır. Hareket edeceğiz ve umarız ki uygulayacağız. Zamanımızda, Kabala biliminin kendisi bizim tarafımızdan ve bizim içimizde ifşa edilmektedir. Ve sonra kim onu doğru uygulamak isterse, o kişi için her şey iyi olacaktır.

 

Hayatın En İyi Yılları

Soru: Bazı araştırmacılar, bir insanın hayatının en iyi yılları olarak 30-34 yaş arasını kabul ediyor. Yaklaşık 45 ile 55 yaşları arasında, insanlar üzerlerinde ağır bir yük olan en büyük stresi tecrübe ediyor. İnsanlar 45 yaşından önce ve 55 yaşından sonra kendilerini memnun hissediyorlar. 75 yaşında memnuniyet eğrisinde keskin bir düşüş oluyor. Şaşırtıcı bir şekilde, ankete katılanların neredeyse hiçbiri çocukluklarını hayatlarının en iyi yılları olarak adlandırmamış.

Siz, hayatın hangi dönemini en iyi olarak adlandırırsınız?

Cevap: Ben farklı bir ölçme aracına, farklı değerlere sahibim, o yüzden söyleyemem. Ne çocukluk, ne gençlik, ne ergenlik, ne de yetişkinlik. En iyi yıllar, öğretmenimle tanıştığım, finansal olarak tamamen bağımsız olduğum ve yalnızca manevi gelişimim üzerinde çalışabildiğim zamanlardı.

Yorum: Bu, yükselişlerin ve düşüşlerin olduğu bir zaman olmasına rağmen, en iyi yılları gösterir.

Cevabım: Ama maneviydiler, başka türlü değil. Fiziksel ya da maddi değillerdi.

Soru: Yani insan, hayatının amacını belirlediğinde, hayatının en güzel dönemi o andan itibaren başlar ve devam mı eder?

Cevap: Evet ve yaş önemli değildir.

Soru: Bu sürekli devam mı eder?

Cevap: Ben öyle inanıyorum, evet. Bu dönem benim için henüz bitmedi. Umarım hayatımın sonundan önce bitmez. Hâlâ bir şeyler planlıyorum, bir şeyler bekliyorum, vs. Bu anlamda neyin iyi neyin kötü olduğunu belirleyen çoğu insanla karşılaştırıldığında, benim belli bir avantajım var.

Bir insanın, çevresinde var olan tüm durumu göz önünde bulundurarak ve genel olarak da mutlu olduğu bu yerde, hayata karşı böyle bir tavır alması gerektiğine inanıyorum. Eğer kişi bazı kalıcı değerlere tutunuyorsa, mutlu olduğunu söyleyebiliriz.

Soru: Ve başına bir hastalık gelip gelmediği ya da Tanrı bilir başka neler olduğu önemli değil mi?

Cevap: Evet. Üst yönetimle ilişki içindedir, bu nedenle bu onu zedelemez ya da mahvetmez,  düşmez. Bunu içsel gelişimi için gerekli bir koşul olarak algılar.

Soru: Başka bir deyişle, bu kişiye iyi bir tavsiye midir: sonsuz ve kalıcı bir şey bul, ona tutun ve o zaman hayatta iyi ya da kötü bir dönem diye bir şey olmayacak?

Cevap: Hayır. Bu bize bağlı değil, ruhumuzun köküne bağlı. Şikayet edecek bir şeyimiz yok. Basitçe, kendini gösteren herhangi bir koşul altında, içsel programımızın belirli bir idrak sürecini sürdürmeye çalışmalıyız.

Soru: Her insanın kendi hayat amacı olduğunu söyleyebilir miyiz? Bunu nasıl belirleyebiliriz?

Cevap: Ruhunuzun kökünü idrak ederek. Çünkü etrafımızdaki beden ve tüm çevre sadece sözde bize müdahale etmek için oradadır ama aslında kendimizi, manevi kökümüzü fark etmemiz için vardır. Bu herkese verilir. Ama sadece kişi bunu isterse.

Arzu ve Niyet

Kabala bilgeliğine göre, başlangıçta yalnızca Yaradan vardı – ihsan etme ve gerçekleştirme arzusu. O, bu arzuyu gerçekleştirebilmesi için, alma, yerine getirme arzusunu yaratmıştır. Bu yaratılışın özüdür.

Sonuç olarak, tüm evren iki zıt nitelikten oluşur: Yaradan’ın nitelikleri olan ihsan etme, tamamlama, sevme arzusu ve yaratılanın nitelikleri olan alma arzusu, başkalarının pahasına da olsa sadece kendini tamamlama arzusudur.

Alma arzusu, değişmek ve Yaradan’a benzemek için ihsan etmek zorunda değildir.  Kendinden bir şey yaymaz. Ancak, bir çocuğun annesini memnun etmek için yediği gibi, ihsan etmek için alabilir ve fiilen fiziksel olarak almasına rağmen, aslında onu memnun etmek için hareket ederken ihsan ediyordur. Bizler de Yaradan için aynı şeyi yaparız.

Biz her şeyi O’ndan alırız, ancak kendimizi kısıtlar ve sadece O’na memnuniyet vermek için alacağımızı kabul edersek, o zaman Yaradan’a eşit, ihsan eden oluruz. O bize ihsan eder çünkü O ihsan etme niteliğidir, biz O’na memnuniyet vermek niyeti ile alırız ve o zaman O’na eşit oluruz.

O’nunla olan niteliklerin denkliği bize Yaradan’ı ifşa eder ve biz O’nu hissetmeye, anlamaya, keşfetmeye ve O’nunla mutlak bağ içinde olmaya başlarız.

Yani, Yaradan sadece ihsan etme arzusuna sahiptir. Yaratılışın hem bir arzusu hem de bir niyeti vardır: “Yaradan’ın hatırı için” de dahil olmak üzere “kendi iyiliğim için” veya “başkalarının iyiliği için” alma arzusu ve niyeti.

Kişi, arzularını büyükten küçüğe ve niyetlerini “kendi iyiliği için” veya “başkalarının iyiliği için” olarak değiştirerek Yaradan’a göre kendini yükseltebilir veya alçaltabilir, O’na yaklaşabilir veya uzaklaşabilir. Bu durumda niyetin kendisi, eylemin özünü değiştirir. Islahımızın amacı budur.

Eylemi değiştiremeyiz, ancak niyeti “kendi iyiliğimiz için”den “başkalarının iyiliği için”e çevirerek, eylemimizin anlamı tersine değişebilir ve almak yerine ihsan etme haline gelebilir. O’nu memnun etmek için Yaradan’dan alırsam, bu durumda O’nu memnun eden yani ihsan eden sayılırım.

Çalışmamızı bu şekilde anlamaya başlarız: alma arzusunu ihsan etme niyetiyle doğru bir şekilde birleştirerek, kişi kendini doğru bir şekilde oluşturur, Yaradan’a göre uyum sağlar. Buna üç çizgide çalışma denir.

Yaradan’a Benzeme

Soru: Sebep sonuç arasındaki ilişkinin anlamı nedir? Bir hastalığın düzeltilmesi değil de, hastalıkla mücadele ile aynı şey midir?

Cevap: Hayır. Hastalığın kendisini düzeltiriz. Egomuzu düzelttiğimizde, onu tamamen farklı bir sisteme, bir alma sistemi yerine bir ihsan etme sistemine dönüştürüyoruz.

Her biri kendi egosunu kısıtlar ve sonra bir Masah (perde) ve yansıyan ışık vardır, bu da kişinin görünüşte kendisi için alabileceği tüm iyiliği almak istemediği anlamına gelir. Kişi onu yalnızca var oluşunu sürdürmek için alır ve diğer her şeyi diğerlerine verir.

Bu duruma ihsan etme denir. Ortak bir genel sistemde bağ kurabildiğimiz ölçüde, aramızda akan ve içimizde Yaradan olarak ifşa olan ihsan etme niteliğini bu bağ içinde hissedeceğiz.

Aramızdaki karşılıklı ilişkiler yoluyla üst kuvvete benzeyerek, bir şekilde diğerlerinin içinde de ifşa olmasını sağlarız. O bizim için dışsal olarak mevcut değildir, ancak O’nu hissetmek istiyorsak, birbirimize ihsan etme nitelikleri, arzuları ve eylemleri aracılığıyla aramızda bağ kurmaktan başka bir yol yoktur. Dahası, bu şimdi hayal ettiğimiz ihsan etmeyle aynı değildir.

Bu, kendi üzerinize, kendinize karşı yükseldiğiniz çok karmaşık bir eylemdir. Bunu yaparak, bir dereceye kadar Yaradan’a benzer olursunuz.

Elbette gücün kendisi O olduğundan, Yardan’da böyle Tzimtzum (kısıtlama), gerginlik ve diğer tüm çabalar yoktur. Fakat O’nu içinizde hissetmek için çabalarsınız, bu da Yaradan’a benzerlik koşulunu koruduğunuz anlamına gelir ve sonra O size bu şekilde ifşa olur. İnsanın, İbranice “Yaradan’a benzemek” kökünden gelen “Âdem” olarak adlandırılmasının nedeni budur.

Yaradan kendi başına var olmaktadır ve bizler nasıl olduğunu bilmiyoruz ama O, içimizde ihsan etme gücü, sevgi, bağ ve aramızdaki karşılıklı eylemlerin gücü olarak ifşa olur. İşte Kabala bilgeliğinin tüm ilgili olduğu konu budur. Biz Yaradan’a benzeriz ve O da içimizde ifşa olur. Bu, Yaradan’ın kişiye ifşasına vesile olan form eşitliğinin koşuludur.