Monthly Archives: Temmuz 2022

Doğadaki Dengesizliğe Kim Neden Oluyor?

Soru: Bilim adamları, manyetik kutupların tersine dönmesinden çok endişe duyuyorlar. Böyle bir tersine dönüşün “belirgin iklim değişikliği” yaratabileceğini ve gezegenimizi korkunç felaketlerin ve değişikliklerin beklediğini söylüyorlar.

Bu neden oluyor? Bunun Kabala bilimi açısından bir açıklaması var mı?

Cevap: Uzun zamandır bunun hakkında duymama rağmen, Kabala açısından bunun için bir açıklama bulamadım. Pek çok bilim insanı ile iletişim halindeyim ve gözlemledikleri tüm değişiklikler ve ürettikleri istatistikler ile ilgileniyorum.

Doğanın çıplak gözle yapılan her türlü gözleminin söylediği ile Kabalistik kaynaklarda anlatılan ve Kabalistler tarafından gözlemlenebilenler arasında bir bağlantı bulmaya çalışıyorum.

Doğal olarak her türlü felaketi doğadan bekliyoruz çünkü ona uymuyoruz. Refahımız, ona ne kadar benzer olduğumuza bağlıdır.

Diyelim ki benim varoluşum belirli bir sıcaklık aralığında ayarlandı. Artı 15 santigrat ile artı 25-30 aralığında, bir Neandertal olarak, çıplak bir insan olarak var olabilirim. Diğer durumlarda, örneğin su altına girersem veya uzaya çıkarsam, sıcaklık ve basınca uyum sağlamak için özel giysiler, ek cihazlar kullanmam gerekir.

İnsanlar çok zayıf varlıklardır. Doğa, bilinmeyen, algılanamayan ve bizim için bilinçsiz olanlar da dahil olmak üzere her türlü parametreyle bizi etkiler.

Bugüne kadar, çevredeki doğayla veya çevrenin etkisi altındaki sistemimiz içinde bir tür homeostaz ve dengede korunması gereken birkaç bin parametreyi biliyoruz.

İnsan çok ince, dinamik, hassas bir sistemdir. Bir yöndeki veya diğerindeki herhangi bir değişiklik, diğer parametrelerde ve diğer sistemlerde bir değişiklik gerektirir. Bu bir dengesizliğe neden olur.

Tansiyon, yüksek kan şekeri ve her türlü sağlık sorunu ne anlama geliyor? Bu, pratikte sistemin bir dengesizliğidir. İçsel otokontrol ve çevreyle denge ile elde edilen bir dengede olmalıdır.

Sorun şu ki, bizler bu dengeyi yapay olarak sağlamayı öğrendik. Dış sıcaklığa, basınca veya herhangi bir doğal olguya dikkat etmememize yardımcı olan her türlü cihazı icat ediyoruz: gök gürültüsü, şimşek, her neyse.

Bizler bu konuyla ilgilenmeyiz. Kendimizi bir tür kozaya koyduk ve bize göre, istediğimizi yapabiliriz. Anlaşılan o ki binlerce yıldır kendimizi sürekli böyle bir koza ile çevreledik ve doğaya daha az bağımlı olmak için bunu sürekli geliştirdik. Aynı zamanda kültürel, ahlaki, teknik ve sosyal gelişimimizde, buna giderek artan bir şekilde karşı çıktık.

Şimdi doğanın birbirine bağlı, küresel, ayrılmaz ve tüm sistemlerinin, tüm parçalarının bağı üzerinde işbirliği, tavizler, sevgi, denge üstüne kurulu olduğunu ifşa ediyoruz. Ve buna dikkat etmiyoruz. Biz doğanın efendisiyiz, onun üstündeyiz ve ondan daha yüksekteyiz.

Bir tür dönüm noktasına ulaştık, bu Rubicon’u geçtik ve doğayla olan dengesizliğimiz patlayan bir şekilde ortaya çıkarken, doğayla zıtlık içindeyiz. Üstelik bu o kadar fazla ortaya çıkıyor ki, bunu hiçbir yapay sistemle engelleyemiyoruz.

Yorum: Kendimizi ne kadar savunursak savunalım, ne kadar uğraşırsak uğraşalım, doğanın ona karşı çıkamayacağımızı gösterdiği bir noktaya geldik sanırım.

Cevabım: Evet, ama aynı zamanda bundan sonra ne yapacağımızı da bilmiyoruz. Esasen, tüm bu dengesizliklere kendimizin neden olduğunun farkında değiliz.

Birlik İhtiyacının Farkına Varın

Dünya tarihi, devletlerin tarihidir; Devletlerin tarihi, savaşların tarihidir. (Oswald Spengler)

Soru: Neden uluslar ve devletler aynı şey değildir?

Cevap: Devlet, halk değildir. Ve 14. Louis “Devlet benim” demesine rağmen, bu öyle değildir.

Halk, halktır, örneğin gökyüzünde birleşen ve tekrar ayrılarak uçan bir kuş bulutu gibi, dağılan ve yeniden oluşan bir ortak fikir tarafından birleştirilen bir kitledir.

Ayrıca, tam olarak ortak noktalarının ne olduğunu dikkate almak gerekir. Bazı yönlerden ulus olabilirler; bazı yönlerden kesinlikle değillerdir.

Soru: Kabala’ya göre dünyanın 70 halkı veya 70 manevi kökü vardır. Ama gerçekte, dünyada şu anda yaklaşık 200 bağımsız devlet olduğunu görüyoruz.

Barış, halklar arasında mı yoksa devletlerarasında mı sağlanır? Barışa doğru bir şekilde nasıl evrimleşebiliriz?

Cevap: Dünyada çok sayıda insan, ulus, grup ve milliyet var. Genel olarak tüm bunlar, içinde birleştirici hiçbir şeyi olmayan, kesinlikle bozuk bir kavramdır.

İnsanlar kendi durumlarını idrak etmeye başladıklarında ve onu mutlağa benzer bir şeye dönüştürmek istediklerinde, o zaman kendi doğalarını mutlak bağ ve mutlak sevginin niteliği ile karşılaştıracaklar. Mutlak olana ilişkin böyle bir anlayış, en yüksek yönetim biçimiyle özdeşleşecektir.

O zaman göreceli mutlak için bunun bir ihsan etme, sevgi ve bağ kurma özelliği olduğunu söylemek mümkün olacaktır. Ulusların, grupların ve halkların düzeylerinden – her birinin diğerleriyle mutlak bağ kurma niteliğinden, her şeyden önce çelişkilerden, karşıtlıklardan ve uzlaşmaz özelliklerden ne kadar yakın veya uzak olduğu hakkında konuşmak mümkün olacaktır.

Şimdiye kadar, buna nasıl yaklaşacağımıza, bunu nasıl ölçeceğimize ve birliğin yokluğunu ve ona nasıl ulaşacağımızı hesaplamak için kullanılabilecek bir tür tablo sunabileceğimize dair herhangi bir aracımız henüz yok. İnsanlıkta, bu henüz tamamen patlak vermedi.

Soru: Halklar, devletler, ekonomi, siyaset, ilişkiler gibi tamamen farklı düzeylerde gerçekleşen bu ayrışma süreci devam ediyor mu?

Cevap: Evet, hiç bir şekilde kuralları olmayan bir kum havuzunda oynayan çocuklar gibi. Sadece iyi çalışmamız gerekiyor, uzaktan bile olsa, teorik olarak ne kadar çok birleşmemiz gerekiyor.

Soru: Ama biz henüz birleşmenin kendisine ne zihnen, ne de sezgilerimizle yaklaşmadık mı?

Cevap: Maalesef henüz buna yönelik bir ilerleme yok.

Çevrenin Etkisi Altında

Soru: İşlevsel olmayan sosyal çevre ve sorunlu aile, bu tür durumlardaki çocukların çocukluktan itibaren bundan olumsuz etkilenmelerine yol açmaktadır. Seri katil olan insanların çoğu, aile içinde istenmeyen çocuklardı.

Bir kadının çocuk sahibi olmak istememesi, insanı, daha sonra dünyayı olumsuz algılamaya ve kendi türünden nefret etmeye başlayacak şekilde nasıl etkileyebilir?

Cevap: Bir insanın oluşumunun çevrenin etkisi altında gerçekleştiğini görüyoruz.

Kabala’ya göre, çevre, doğduğumuz eğilimleri ve nitelikleri bile oluşturur yani ya onları miras alırız ya da nereden geldikleri hakkında hiçbir fikrimiz olmaz. Bir insanın bu dünyaya geldiği tüm bilgi ve deneyim birikimi, toplumun etkisi altında oluşur.

Diyelim ki, kişi doğuştan şiddete karşı çok keskin, tehlikeli eğilimlere sahiptir veya sosyal olarak olumsuz bazı eylemler sergiler. Ancak çevrenin etkisi altında, bu eğilimler toplumsal olarak doğru düzlemde yani toplum yararına gerçekleştirilebilir.

Örneğin, bir zorba güvenlik görevlisi olursa veya bir katil kasap olursa, o zaman onların eğilimleri ıslaha yönlendirilecektir. Bu yüzden, dünyamızda, ne olursa olsun, herhangi bir insan niteliğinin doğru uygulamasını bulabiliriz.

Her şey, bizim içimizde ortaya çıkmamış bir bilgi formunda yani içsel bilgi kayıtlarımız formunda (Kabala’da Reşimot olarak adlandırılan) var olan eğilimlerin kendisine değil, kişiye doğru uygulamalarını nasıl gösterdiğimize ve ona nasıl bunları uygulama fırsatı verdiğimize bağlıdır.

Ancak kişinin eğilimlerini bastırmaya başlarsak, o zaman onu iç sorunlara yönlendiririz, kişi belli bir yaşta patlar ve her hangi bir şekilde onları uygulamaya başladığında ama tahmin edilemez bir biçimde. Kişi kendini tutamaz ve doğal olarak bunun için bir bahane bulur.

Başka bir deyişle, eğer anne ve evdeki herkes çocuğa istenmeyen biri gibi davranıyorsa, bu şekilde çocukta dünyaya karşı olumsuz bir tutum oluştururlar. O zamana da doğal olarak tüm olumsuz eğilimleri kötülüğe uygular.

Kabala, her şeyin sadece eğitime bağlı olduğunu söyler. Kişiye verilen eğilimler, yalnızca kendini doğru bir şekilde gerçekleştirebilmesi için verilmiştir.

“Bizi İlgili Hale Ne Getirir? (Medium)

Geçtiğimiz birkaç ayın ve hatta son birkaç yılın olayları bize çok önemli bir ders veriyor: Hayatta kalmak istiyorsak, bunu nasıl yapacağımızı doğadan öğrenmeliyiz, çünkü kendi fikirlerimizi takip edersek, insan medeniyetini ve gezegenimizi yok edene kadar bu aptalca gidişata devam edeceğiz. Doğaya baktığımızda, tüm parçalarını mükemmel bir duvar halısı haline getiren bir yasa vardır: denge ve işbirliği. Bu yasa tamamen biz insanların kendi toplumumuzda uymadığı şeydir. Denge yerine, başkalarının pahasına öne çıkmak için çalışıyoruz ve işbirliğini sömürü ile değiştiriyoruz. Şayet böyle devam edersek, yok olma yolundayız.

Hemen bir kerede birbirimizi sevmemiz, hatta birbirimizi önemsememiz gerektiğini söylemiyorum. Ancak, doğanın yasalarını ve onları çiğnediğimizde ne olduğunu bilmeliyiz. Şu anda denge ve işbirliği yasasına aykırı davrandığımız için, bunu bozmanın sonuçlarını, cezasını da bilmeliyiz.

Cehaletimizin ve kibrimizin bazı sonuçlarını şimdiden hissediyoruz. Gıda kıtlığı dünya çapında kötüleşiyor ve yüzyıllardır bilinmeyen yerlerde açlık gerçek bir tehlike haline geldi. Petrol/doğalgaz sıkıntısı aynı zamanda batıda, önde gelen OECD ülkelerinde üretimi engellemekte ve enerji güvensizliğine neden olmaktadır ve genel atmosfer, zor günlerin yaklaştığı yönündedir.

Aslında, bu sadece başlangıç. Uzmanlara göre, yıllarca süren yoksunluk ve kıtlığa doğru bakıyoruz.

Ama bunun gerçek bir nedeni yok. Hiçbir doğal afet, insanlığın bol miktarda yiyecek veya bol miktarda gaz ve petrol üretme yeteneğini engellemedi. Bu eksiklikleri sadece birbirimizi ezmek amacıyla yapan biz insanlarız. Hareketlerimizi nefretten başka hiçbir şey yönlendirmez ve nefret, nihayetinde nefret edenler de dâhil olmak üzere her şeyi yok eder.

Yaptığımız her şey, başkalarını yenmek ve onlara boyun eğdirmek için olan bir motivasyondan kaynaklandığından, yaptığımız hiçbir şey başarılı olmaz. Bir çaba başarısız olduğunda, diğerine geçeriz ama o da aynı nedenle başarısız olmaya mahkûmdur: başkalarına karşı kötü niyetlerimiz.

O halde doğamızı nasıl değiştirebiliriz? Başkalarına önem vermemizi ne sağlayabilir? Bunu yapmak için önce kendi doğamız hakkındaki gerçeği kabul etmemiz gerekir ve sonra içimizde yeni bir tane beslemeye başlayabiliriz. Diğer tüm varlıkların içgüdüsel olarak yaptıklarını – denge ve işbirliği yasasını takip etmek – bizler ancak bilinçli olarak seçersek başarabiliriz. Bunu yapmanın yolu, doğuştan bu yasaya zıt olduğumuzu anlamak ve sonra hayatımızın her yönünü dikkatlice incelemek ve onu bu yasaya göre çalışacak şekilde ayarlamaktır.

Bu yasayı, yalnızca insanların zor yoldan öğrenmesi haksızlık gibi görünebilir, ancak sürecin sonunda büyük bir ödül vardır. Öğrenme sürecinden geçmesi gereken sadece insanlar olduğu için, ödülü alacak olan da sadece biziz.

İnsan doğasını ve gerçekliğin geri kalanının doğasını öğrendiğimizde, onları karşılaştırmaya başlarız. Sonuç olarak, yavaş yavaş denge ve işbirliği yasasına değer vermeyi öğreniriz. Bizler herhangi bir varlıktan çok daha derinden anlarız çünkü onu karşılaştıracak bir şeye sahibiz, yasanın olumsuz bir görüntüsü ve onun elle tutulur sonuçları. Denge ve işbirliği yasasına göre hareket etmeye başladığımızda, bunun nedeni, kendi doğamızı öğrendikten ve ondan kaçınmayı seçtikten ve yeni, daha kapsayıcı ve işbirlikçi bir doğayı benimsemeyi seçtikten sonra bilinçli bir seçim yapmamızdır.

O halde bizim için başkalarını önemsemeyi öğrenmek, içgüdüsel bir süreç değil engin bir bilinci derinleştirme ve yolun her adımında yabancılaşma ve sömürü yerine, ilgi ve bağı seçmenin derin bir sürecidir. İnsanın hayvan üzerindeki gerçek avantajı budur – bilincin armağanı. Ancak, bunu üstünlük yerine dengeyi ve sömürü yerine işbirliğini seçtikten sonra kazanırız.

İnsanlığın içinden geçmekte olduğu sancılı süreç, eninde sonunda bizi bu seçimi yapmaya yönlendirecektir. Ancak farkındalık, süreci kısaltabilir ve çok daha kolay ve hızlı hale getirebilir. Bütün dertlerimizin birbirimize olan kin ve zalimliğimizden kaynaklandığını ne kadar çabuk anlarsak, o kadar çabuk gözlerimizi açar ve başka bir seçeneğin olduğunu fark ederiz. Sonrasında denge ve işbirliği seçeneğini ne kadar erken seçersek, sıkıntılarımız o kadar çabuk biter ve barış başlar.

“Evrim Treninin Sonraki Durağı” (Medium)

Sadece birkaç dakikalığına özel bir trende, insan evrimi treninde olduğumuzu hayal edelim. Tren bir sonraki durağına yaklaşıyor ve peronda duruyor. Trenden indiğimizde “Bağ Kurmuş Dünyaya Hoş Geldiniz” yazan bir tabela görüyoruz.

İlk başta, hiçbir şey farklı görünmüyor; her şey bildiğimiz dünyaya benziyor. Ancak yeni dünyaya adım atarken, bazı şeylere çarpmaya başlıyoruz ve çarpışmalar giderek daha acı verici hale geliyor. Görünüşe göre, bağ kurmuş dünya bizimkine benziyor olabilir, ancak tamamen farklı yasalar tarafından yönetiliyor.

Dünya çok hızlı değişiyor. Üzerimizde işleyen güçler, bizi başka bir farkındalık düzeyine geçmeye zorluyor. Doğanın geçerli olan kanunlarını anlamaya başlamamızı, yaşadığımız dünyaya daha yüksek bir perspektiften, dar vizyonumuzdan daha geniş ve küresel olarak bakmamızı talep ediyor.

Binlerce yıldır medeniyet, bireyci bir zihniyetle gelişiyor. Her birimiz büyümeye devam eden benmerkezci dürtüler tarafından yönlendirildik. Ama şimdi bu dürtüler bizi durma noktasına getirdi.

Günümüz gençleri kendilerini kaybolmuş, yönünü şaşırmış, hayatlarında ne yapacakları ve hayattan ne istedikleri konusunda kararsız hissediyorlar. Onlar farklı olduklarından, kendi kurgumuza göre inşa ettiğimiz dünyada, kendilerini uyumsuz gibi hissetmekteler.

Binlerce yıl boyunca ego kraldı. Çalıştık, iş yaptık ve para kazandık. Şimdi birdenbire kontrol edemediğimiz ve anlayamadığımız sayısız unsurla küresel bir ağ içine kilitlendik.

Her an, birinin bir yerde yaptığı her hareket tüm insanlığı etkiliyor. Kelebek etkisi, bir teoriden günlük gerçekliğimize dönüştü. Her şeyin birbirine bağlı ve birbirine bağımlı olduğu böyle entegre bir dünyada, birbirimizin ihtiyaçlarını hesaba katmaktan başka seçeneğimiz yok. Yavaş yavaş, daha fazla engelle karşılaşarak, herkesi düşünmedikçe kimsenin başarılı olamayacağını anlıyoruz.

Sorun şu ki, bunu yapmak için tasarlanmadık. Anlayışlı bir şekilde düşünmüyoruz ve samimi bir ilginin dahi mümkün olduğunu hissetmiyoruz.

Bu, insanlığın bir sonraki büyük mücadelesi olacak: tüm insanlara karşı yeni bir davranış modeline geçiş. Bize yapılmasını istemediğimiz şeyleri başkalarına yapmamakla işe başlamamız gerekecek, bugün kulağa ne kadar fantastik gelse de, ta ki birbirimizi gerçekten sevdiğimiz bir duruma gelene kadar.

Bu evrimsel değişim, bizim irademiz ne olursa olsun gerçekleşecektir. Bu halen devam ediyor. Tek soru, hepimizin aynı gemide olduğumuzu acı bir şekilde fark etmemizi sağlayacak daha fazla darbe olmadan buna uyum sağlayıp sağlayamayacağımızdır.

Şimdi gözlerimizi açmanın ve bağlı olduğumuzu hissetmeyi öğrenme zamanı. Şimdi kendimize yeni bir düşünce paradigmasını öğretmenin zamanı – herkesin yararına olan benim yararıma da olduğu için, başkalarını da içeren bir paradigma.

Öfkeyle Başa Çıkmanın Doğru Yolu

Soru: İsrail’deki insanlar arzuların çatışmasına sebebiyet veren ve kızgınlığı arttıran bir asabiyete sahipler. Öfkeye karşılık vermenin doğru yolu nedir?

Cevap: Bunun nedeni eğitim eksikliğidir. İnsanların sabrı yoktur ve kendilerini kontrol edemezler. Onlar şımarık çünkü çocuklarımıza her istediklerini yapmalarına izin veriyoruz ki bu yasaklanmıştır. Çocuklara küçük yaşlardan itibaren hayattaki farklı zorluklarla nasıl başa çıkacaklarını öğretmeli ve onları eğitmeliyiz.

Soru: Gençlerimizi öfkeye doğru bir şekilde karşılık verecek şekilde eğitmek istiyoruz. Onlara ne öğretmemiz gerekiyor?

Cevap: Onlara öfkelerini nasıl durduracaklarını öğretmemiz gerekiyor.

Soru: Karşımdaki kişiye karşılık vermektense kaçıp gitmek daha mı iyi?

Cevap: Tabii ki daha iyidir ama bunun ne kadar zor olduğunu biliyoruz.

Soru: Birçok evlilik danışmanı, nasıl kavga edileceğini bilmenin önemli olduğunu söylüyor. Nasıl doğru bir şekilde kavga edilir?

Cevap: Bu doğru. Kavgalar olmadan yakınlaşma ve barış olmaz, ancak birlikte gitmeleri gerekir. Birbirimize örnek olmayı öğrenmeliyiz.

Kendimi aşmak için çaba sarf ederek ben bir örnek ortaya koyuyorum ve öfkeli olsam da, diğeriyle sevgiyle ilişki kurarım: “Sevgi tüm günahları örter.”

Soru: Kavga ettiğimizde, partnerimizle sevgi ile ilişki kurmak mümkün müdür?

Cevap: Bu bir uygulama meselesidir.

Soru: Birisi size kızgınken ve sizden nefret ettiğinde sevgiyi nereden alıyorsunuz?

Cevap: Bu basit, biz öfke ve kızgınlığı sevgi ile örteriz ama sevgi içimizdedir yani bu, ikisi arasındaki denge meselesidir.

İkisinden biriyle ne kadar çok oynayabilirsem, onlarla sürekli olarak o kadar fazla oynamam gerekir. Öfke ya da sevgi duygusuyla tam olarak özdeşleşmemeliyim, bu iki ucu birlikte kontrol edebilmem için yalnızca iki duygunun bende işlemesini sağlamalıyım.

Kendinizi Tanıyın!

Soru: Maddi hayatta, kişi kendisi için gerekli olanla yetinmelidir. Bu seviyenin altında, yaşayamaz. Kişi neye ihtiyacı olduğunu nasıl belirleyebilir?

Cevap: Manevi gelişiminiz, ihtiyacınız olan o maddi ihtiyaçları sağlayacaktır. Kabala’nın öngördüğü gibi içsel gelişimle meşgul olmanın dışında, herhangi bir katı ve zorlayıcı kriter belirlemeye, kendi üzerinde ve dahası başkaları üzerinde baskı kurmaya gerek yoktur.

Bunu yapmaya başlar başlamaz her türden, bazen pek hoş olmayan koşullardan geçmeye başlayacaksınız, çünkü kim olduğunuzu, nasıl bir insan olduğunuzu keşfedeceksiniz. Size ifşa olacak olana göre yavaş yavaş dönüşürken, hayatınızdan o ölçüye göre daha az veya daha fazlasını talep edeceksiniz.

Hiçbir durumda kendinizdeki hiçbir şeyi değiştirmemeli ve bazı kanunlara, kitaplara veya başkalarının tavsiyelerine göre hareket etmemelisiniz. Doğrudan içsel değişiminden yola çıkarak, kişinin kendisi değişecek, kendisi çevresini değiştirecek, dünyayla farklı bir şekilde ilişki kuracaktır.

Kabala, bunun gelişmemizin, idrakimizin ve kendimizi uyumlu hale getirmenin en doğal yolu olduğunu söyler. Yani hiçbir şey yapmamalısınız, ancak yavaş yavaş kendinizi ve dünyayı ortaya ifşa etmelisiniz. Bu bir kendini keşfetme sürecidir.

Kendinizi tanıdığınızda, doğal olarak kötüyü iyiden ayırmaya başlayacak ve en iyisini seçeceksiniz. Böylece her şey doğal olarak, sorunsuz ve zahmetsizce değişmeye başlayacak.

Sihirli Sayı Yedi

Soru: Mucizeler hakkında bilgi ararken tüm listelerde yedi sayısı çıktı. Örneğin: dünyanın yedi harikası, vb. Neden tam olarak yedi? Bu sayının sihri nedir?

Cevap: Yedi, doğaüstü bir şeyden bahsettiğimizi vurgulayan sihirli bir sayıdır.

Sağ, sol, ön, arka, üst, alt – bir küpün içinde olduğumuz altı yan yüz ve yedincisi onun ötesindedir. Bu yüzden yedi sayısı çok semboliktir. Dünyamızın ötesinde olan bir şeyi tanımlar.

Birbirimizde Ne Arıyoruz?

Soru: Neden kadın, bir erkekte insan arar ve erkek onun daha dışsal özelliklerinden tatmin olur?

Cevap: Kadın, her şeyden önce, bir erkeğin insan potansiyeline bakar ve erkek onun görünüşüne bakar yani hayvansal seviyesinden tatmin olur.

Erkek, hayvansal çekime kapılır. Kadın, insana ulaşmaya çalışır. Bu kesinlikle doğaldır çünkü bu iki obje – erkek ve kadın –  Zeir Anpin’in üstte olduğu, ışık, yaşam ve hazzın kaynağı olan Zeir Anpin ve Malhut’u temsil eder; bu nedenle erkeğin, kadından herhangi bir doyum elde etme yolu yoktur. Ona en düşük derece olarak bakar çünkü o gerçekten aşağıdadır.

Ama erkek kadının arzusuna, kadının erkekten ne aldığına, erkeği kadına ne vermek istediğine bağlıdır. Sonuç olarak, doğru etkileşim onları tamamen birbirine eşit kılar.

Ama başlangıçta arayışta, manevi dünyada eril bir ilke olarak erkek, her zaman altında duran arzunun feminen tarafını arar çünkü bu ihsan etme, tamamlama niteliğinin altındadır. Ve kadın, onu dolduracak bir erkekte güvenilirlik arar.

Soru: Kadının erkeğe, kendisini neden insan olarak görmediğini sorduğunda, kadının talebi makul müdür?

Cevap: Tabiki. Bu doğadan gelir. Ama eğer birbirleriyle doğru bir şekilde eşleşirlerse ve birbirlerini tamamlarlarsa, o zaman kesinlikle karşılıklı olarak eşit olduklarını görürler.

“Dünyanın Bu Dengesiz Haline Bizi Ne Getirdi?” (Medium)

İnsanın haz alma arzusunun gelişimi, akrabalar arasındaki güç mücadelelerinden ülkeler ve bloklar arasındaki savaşlara kadar tüm nüanslarıyla bugün bize ifşa olmaktadır. Bu arzu, bu şekilde yaşamaya devam edemeyeceğimizi anlamamız ve hayatta kalmamızı sağlayacak değişiklikler yapmaktan başka çaremizin olmadığını anlamamız için, kötü insan doğamızı ifşa etmemize neden oluyor.

Örnek olarak, Amazon yağmur ormanlarının derinliklerine doğru yolculuk edelim. Kendilerinin ve sizin farklı ruhlar olduğunuzu hissetmeyen yerli insanlarla tanıştığınızı hayal edin. Onlarla yolları kesişen herhangi biri, onlara göre bir aile üyesi gibi gelir ve onlar başkalarına karşı kötü niyetli düşünceler beslemezler.

Buna karşılık, dünyanın metropollerinden birine uçun ve onların muhteşem kültürel anıtlarını gezin. Aniden arkanızda hızlı ayak sesleri duyarsanız, kalbiniz hızla çarpmaya başlar ve bir yabancı tarafından saldırıya uğramak üzere olup olmadığınızı kontrol etmek için arkanıza bakarsınız.

Bir kültür ne kadar gelişmişse, içinde o kadar fazla yabancılaşma, yalnızlık, tehlike ve korku hissedilir. Artık bir insanın güvenli sığınağı olması gereken evde bile, kardeşler (kim daha güçlü, kim daha başarılı, kontrol kimde) ve eşler arasında güç mücadeleleri ve şiddetli rekabet var.

Gelişmiş toplumlarda, doğal yakınlık duygusu kaybolur çünkü bu insanın doğasıdır. Dünyanın iç motoru haz alma arzusudur. Bu arzu içimizde gelişir ve bir yandan bizi ileri teknolojiler, karmaşık ve hassas yetenekler icat etmeye iterken, diğer yandan yavaş yavaş bizi birbirimizden ayırır. Bir zamanlar insan toplumu, yalnızca Amazon’daki kabileler arasındaki gibi kapalı ilişkiler içinde yaşıyordu. Bugün insanlar büyük ölçüde acımasız, rekabetçi ve militan bir küresel metropolde yaşıyor.

Anaokulunda bile bu arzunun nasıl işlediğini, ellerinde birkaç oyuncağı olan ve bazılarını başkalarına verebilecekken çocukların, onlara nasıl tutunup paylaşmadıklarını görebilirsiniz. Biz yetişkinler için haz arzusu, nezaket ve incelik katmanları içinde gizlenmiştir, ancak açıkça çoğalmış ve yoğunlaşmıştır. Bunlar, artan egoizmin, başkalarını dikkate almadan kendini tatmin etme yönünde artan doğal arzunun göstergeleridir.

Böyle devam etmenin imkânsız olduğunu ve kendimizi ve dünyayı bizimle birlikte yok ettiğimizi anlasak bile, içimizde büyüyen, başkaları pahasına kendi yararımıza almak için olan, bu doğal arzuyla nasıl başa çıkacağız? Değişme gücünü nereden bulacağız? Sadece kendimiz için haz alma arzusunu nasıl şekillendirebiliriz ki, en azından birbirimizi yememe noktasına kadar başkalarına yakın hissedelim?

Hayvanlar da haz alma arzusuna sahiptir ancak bu sınırlıdır. Bu arzu birbirlerini yok etmelerine izin vermez. Tüm hayvan ve bitki yaşam formları arasında bir denge vardır, birbirlerini destekler ve yardım ederler. Ama insanların içindeki ego, dünyada sadece bir kişiye yer olduğunu düşünmek için büyür- o da benim!

Evrimleşmiş bir insanda denge artık içgüdüsel olarak çalışmıyor, ancak onu harekete geçirmeyi öğrenmeliyiz. İnsanlığı, hiçbir egoist baskının egemen olmadığı, başkalarını sömürmediği ve yenmediği, aksine, başkalarına fayda sağlama arzusunu harekete geçirdiği bir duruma getirme metodunu öğrenmeliyiz; gerçek bir biz duygusu geliştireceğiz.

Bağa doğru küçük adımlar atmaya başladığımızda, insanın iradesinde yeni bir tutum kendini gösterir, doğanın evrensel gücünden, bizi yaratan güçten gelen bir verme niteliği. Bu, bizim bencil tutumlarımızı değiştirmemizi ve kendimiz de dahil olmak üzere herkesin yararı için davranışlarımızı değiştirmemizi bekler.