Category Archives: Maneviyat

Sonsuz Saldırı

Soru: Bireysel olarak içsel çalışmamızı yeterince yapmıyoruz. Bu durumdan nasıl çıkabiliriz?

Cevap: Saldırıyla. Bunun dışında başka bir şey yapamazsınız. Tüm kaynaklar önünüzde duruyor.

Soru: Neden tüm saldırılarımızı tek bir ortak saldırı, tek bir arzu haline getiremiyoruz?

Cevap: Bir Saldırı yardımcı olmayacak. Eğer bu durum sürekli hale dönüşürse, eğer vuruşlarımız hiçbir ara vermeden sürekli tek bir noktaya sabit olursa ancak bu durum çalışacaktır.

Manevi Utancın Yararı

“Kabala Bilgeliğine Önsöz” de Baal HaSulam, bir kişinin Yaratan’la olan ilişkisini yansıtan örnekte, meşhur Ev sahibi ve misafir hikâyesini anlatır. Ev sahibi misafirini en samimi dostu gibi karşılar ve sevgisinin gücünü sırf ona sunmak için kullanır, misafirine her şeyi, ondan hiçbir şey almak niyeti olmaksızın vermek ister.

Misafirine hizmet etmekten haz alır, bundan dolayı mutludur ve hiçbir karşılık beklemez çünkü sevginin kanunu bu şekilde davranması için O’nu zorlar. Aksi halde, eğer misafir almayı reddederse, bu Ev sahibini çok üzecektir çünkü O, misafirinin, dostunun, arzusunu yerine getirmek için çok büyük bir arzuya sahiptir, tamamıyla bütün bollukla.

Eğer misafir biraz rahatsız olursa, bu his direkt bir şekilde Ev sahibinden gelmez ancak misafir istemsiz olarak boş kalmış olduğu ortaya çıktı ama bazıları ona doyum verdi. Ve bu doyumun içinde, hak edilmemiş, utanç dolu bir şeyler vardır; misafirde utancın hissiyatını yükselten kendi (misafirin) katılımının ve çabasının eksikliği.

Utancın bu hissinde, misafir neyi kaçırdığını keşfeder. Misafir düşünür: “Ev sahibi veriyor ve ben alıyorum. Bir alıcı olarak, utanç hissettim fakat Veren’de hiçbir utanç yok. Bu, Veren ve alan arasındaki farktır! O utanmıyor zira O veriyor fakat benim ihsan etme aksiyonunu yapacak kapasitem yok. Eğer bende O’nun gibi verebilseydim, utanç hissetmeyecektim; daha ötesi, onur hissedecektim!

Ev sahibi bana bu ihsan edişinden dolayı onur hissetmiyor çünkü ihsan etmek O’nun için doğal bir eylem; O, Kendi doğasına göre seviyor. Ve haliyle, O verdiği için gurur duymuyor; bilakis böylece O, Kendi arzusunu dolduruyor.

Eğer ben verirsem, bu durum bana utanç yerine onur getirecektir. İşte bu yüzden şimdi hissettiğim utanç yararlıdır; utanç bana zıt durumu hissetmem için yardım edecektir: Veren’in yüksek pozisyonuna ek olarak onur ve haysiyet.”

Alıcı tüm bu anlayışları utancın bir sonucu olarak edinir: sadece utancı söndürmek için değil fakat aynı zamanda Veren’in seviyesine ulaşmak için gerekli adımları niye ve nasıl atmalıdır. Burada, sırf ihsan etmeyi kazanmak değil – kişi sevgiye de gelmelidir! Öyleyse utanç içimde nefreti yükseltsin ki bunu sevgiye dönüştüreyim ve o zaman gerçek anlamda Yaratan’ın durumunu edineceğim.

O’nun doğal olarak sahip olduğu tüm sevgi, benim için kendimin kazandığım ve edindiğim büyük bir kazanım haline dönüşecektir. Ve işte bu yüzden bu utancı sevmeye ve takdir etmeye başlarım! Bunun vasıtasıyladır, nefret hissetmeye başlıyor olduğum bu utancın derinliğinin vasıtasıyla ve bu nefretten, sevgiye gelirim.

Yaratılan içsel arınmaların bir sonucu olarak bu sonuca gelir.

27.06.2011 Tarihli Günlük Kabala Dersinin 4. bölümünden, ‘‘Kabala Bilgeliğine Önsöz’’

Saldırı

“Saldırı” Kendime saldırırım, ilkönce tembelliğime, gururuma, önceki alışkanlıklarıma

Kişi ihsan etmek içinde birçok aksiyon yapmalıdır, çalışmada birçok saati böyle geçer ve dostlarıyla bağ kurmak için birçok çaba ta ki bir karara gelene dek görür ki ihsan etme aksiyonunu yapma şansına sahip değildir. Sadece muazzam çabalarımdan sonra, keşfedemediğim, bana ifşa olmadan önce bilmediğim niyetim, şimdi bana ifşa olur. Bu çalışma çok derindir, yalnızca saf bir kalp ile yapıldıktan sonra gelir, gerçekten onlarla bağ kurmak istediğim ve ta ki aksiyonun sonunda, bunun tam zıttı olduğu bana ifşa olur – her şeyi kendi yararıma kullanıyorum. Mümkün olduğunca tüm kalbimden ihsan etmenin içinde saf bir aksiyon yapmak için bu durum bana bir ödeme olarak, çabalarıma karşılık bir ödül olarak ifşa olur. Ve daha sonra bu çabalarımın sonucu olarak ‘‘kötü eğilimi Ben yarattım’’ denen bir sonuca ulaşırım. Ve bundan öncekiler sadece laf.

‘‘Saldırı’’ – kendime saldırırım – ilkönce tembelliğime, gururuma, önceki alışkanlıklarıma. Tüm bu hesaplamaların üzerinde olacağım bir duruma ulaşmaya ve esas olarak kendimi herkesin içinde, niyetin içinde, beni herkesin arasına itecek bir çekime ihtiyacım vardır. Ve orada olmak istiyorum – kendimi kaybedip herkesin aklını, hissini almak, gerçekten kaybolmak gibi. İstediğim budur. Ve buna Arvut’un (karşılıklı garanti) kabını almak denir.

Yaratılan ve Yaratan arasında mutlak bir dilim vardır ve sadece yaratılanın Yaratan’ı hissetmek istemesine sahip olacağı dereceye göre, yaratılan Yaratan’ı içinde hisseder. Bu gönülden istek ‘‘şansa’’ , ‘‘kadere’’  yani kendisini feshetmesine, kendisini teslim etmesine bağlı olarak gelir. Eğer kişi her ne olursa olsun yolda devam etmeyi özlemlerse ve İhsan Edeni arzularsa – o zaman bu durum onun içinde ifşa olur.

Bizler aklımızda ve hissiyatlarımızda bir sonraki durumların ne olacağını asla bilmeyiz ve ilerleyişin içinde bunları öngöremezsiniz. Bu yüzden ısrarla devam ederseniz, başımızı amacın öneminin hissiyatıyla eğerek – ulaşırız.

Çalışmamızdaki tüm zorluk bizim tek bir yerde çalışmaya ve diğerinin içinde ifşayı almaya ihtiyacımız olduğundandır. Ve kişi çevreden amacın önemini aldığı ve yükselttiği zaman, bu koşul tümünün bir kabıdır, Malhuttur artık. Eğer kişi onları uyandırırsa, onlarla birlikte tek bir arzuda var olursa, eğer onların duaları hep beraber bağ kurarsa – bu durum Malhut de Atzilut’un içine döner.

İlk ifşa ancak bizim duamızın tek bir duada birleşmesine bağlıdır. Malhut tek başına var olmaz – o bir noktadır fakat Malhut bizlerin eksikliklerinden inşa edilir.

Eğer kişi yaşamında gerekliliğinden ve amacın içindeki bağlanma için, gerekli tüm aksiyonları yerine getirirse, bu aksiyonlar ihsan etme hareketleri olarak kabul edilir.

Doğamızı her türlü alışkanlıklar, gelenekler, aksiyonlarla sakinleştirmeye çalışıyoruz, bir psikolojik geri ödemeye sahip olmakla kendimizi sakinleştirebileceğiz. Yani gerçek bizim için önemli değil, bizim için önemli olan sakinleşmek.

Hz. İbrahim’in İşini Tamamlamak

Bizler bugün İbrahim’in başlamış olduğu ihsan etmek için olan gerçek manevi çalışmasından önce gelen cariyelerinin oğullarına öğrettiği farklı manevi pratikleri tamamlıyoruz. İbrahim onların içine inanç sistemini aşıladı ve onları doğu topraklarına gönderdi.  Daha sonra İbrahim, aynı işi İsrail halkı vasıtasıyla hayata geçirdi, Tapınağın yıkılmasından sonra İsrail halkı manevi seviyeden düştü ve böylece dinlere yükseliş verdi.

Böylece kökeni İbrahim zamanına dayanan inanışlar ve Tapınağın yıkılması zamanından gelmiş olan dinler, aslında İsrail’in metodunun dünya milletlerinin içine dahiliyetinin safhalarını temsil eder. Yahudilik, Hıristiyanlık, İslam, diğerlerinin arasında Kutsallığa olan anlayışa insanlığı ilerletmiştir. İnsanlar bunlar olmaksızın tamamen barbar kalmış olacaklardı.

Zamanımızda, evrimin binlerce yılından sonra, bizler için, iyi veya kötü, Yaratan, gelecek dünyalar ve bu dünya hakkındaki her şeye kafa yormayan bir insanı hayal etmek zordur. Eğer dinler olmasaydı, kültürümüz, eğitimimiz ve kendi modern anlayışına sahip bir insan toplumu olmayacaktı.

İnsanlığın ilerleyişi içersinde dinlerin oynamış olduğu rolün farkında değiliz. Üniversiteler dinlerin vasıtasıyla ortaya çıkmıştır. Dinleri yaymak arzusunun içerisinde insanlar yeni kıtalar keşfetmiş, yeni topraklara yerleşmiş ve gelecekte bir şeylere istek duymuşlardır.

Bu yolda, manevi mesaj, dünyamızın egoizminin parçası haline gelmiş ve Yaratanla hiçbir bağa ve kalpteki noktanın eksikliği için, O’nun için hiçbir arzuya sahip olmayan insanlara ulaşmıştır. Ancak onlar şimdi kesin bir çekime, aidiyete ve geleceğin dünyası önünde korkuya, olası bir cezaya ve bu hayatın üzerinde bir şeylere sahiptirler.

Onlar daha büyük bir hissiyata ve kesin bir öngörüye sahiptirler. Ve hatta onların hayalinde maddesel imajlar görünmesine rağmen, hatta bu putperestlik olmasına rağmen yine de ‘‘daha yüksek bir hayvan’’ı terk etmeye başlayarak bir şeyler insana yakınlaşıyor. Onlar şimdiden hayvanların umurunda olmayan şeyleri düşünmeye başladılar.

Daha önceleri insanlar maddi gelir, yiyecek, üreme ve ölümün ötesini düşünmediler. Bizler basitçe, insan kültürüne ve sanata, dinin katkısının farkında değiliz.

Ancak, bugün gelişimimiz bir sona geliyor ve küresel kriz, tüm insanlığın açgözlülüğü, bunun bir işaretidir. Din problem değildir: Bizler artık kişisel sevginin kanunlarına göre yaşayan egoistik bir toplumu ayakta tutamayız.

Egomuz bizleri kendi manevi bileşenine getirmiştir. Para insanlar için ‘manevi bir değer’ haline gelmiş ve sanal işlerin formunda birinin ötekine havayı satarak ekonomide düşünülemez balonları üfleyerek onları zorlamaktadır.

Bu durum bizleri değişim için bir ihtiyaca getirmiştir. Bizler ihsan etmek için gerçek manevi çalışmayla yüzyüze geliyoruz.

Zorluklar İfşa İçin Bir Davetiyedir

Soru: Kişi kendisini çok zayıf hissettiği zaman, ailesi ve çevresi amacın büyüklüğünü hissetmedikleri için ona destek veremiyorlarsa, kişi ne yapabilir?

Cevap: Baal HaSulam manevi yolda neden bu kadar çok zorlukla karşılaştığımızı Şamati makale 4’te açıklıyor: ‘‘kişi öylesine bir duruma geliyor ki tüm dünya halen duruyorken, kendisi şimdi yalnız ve bu dünyadan yok gibi görünüyor ve ailesini, çevresini, Yaratan’ın önünde kendisini feshetmek için terk ediyor.’’

Burada, sanki kişi havada asılı hale gelmiş gibi. Ancak tüm bunları Yaratan onun için amaca yönelik düzenledi öyle ki ayağını basması için yeryüzünde toprak aramasın bilakis düşüncelerinde, fikrinde üst olana benzer hale gelmek için araştırma yapsın ve O’nun ruhunu özümsemek için üst olana yönelik istekte bulunsun. Diğer bir ifade ile diğerlerinin arzularının içinde ihsan etme ve sevgi niteliği olan Yaratan’ı ifşa etmeyi istemeye ihtiyacın vardır ve o zaman ‘‘mantık ötesi inanç’’ vasıtasıyla sen kendi arzunun üzerine yükseleceksin.

Kendini havada asılı hissettiğin zaman, her zamanki gibi dünyevi çevrenin alışılmış desteğini bulamadığında, bu durum, ihsan etmenin içinde üst olana bağlanmak için senin davetiyendir. Akılcı destek, mantıksal kanıtlar aramak yerine, mantık ötesi inanç içinde destek aramaya ihtiyacın vardır.

Baal HaSulam der ki: “Bunun basit bir sebebi vardır, buna inanç eksikliği denir.” Yani kişi kimin önünde eğildiği görmüyor, Yaratan’ın varlığı hissetmiyor. Bu onda ağırlığa sebebiyet verir. Ancak diğer taraftan, bu bizim için ihsan etme niteliğini, Yaratan’ı, ifşa etmemiz için bir davetiyedir.

Daha aydınlatılmış kısımlardan tekrar görürüz ki bu inanç Yaratan’ın açık bir ifşasıdır. Görmek inanmayı ifade eder ve denir ki O’nu gören kişi O’na inanır. Bu da bizlere kutsal metinleri ne kadar çarpıtılmış ve ne kadar yanlış okuduğumuzu gösteriyor. Bu sözcükler “Kutsaldır” çünkü bu sözler edinimden ve Yaratan’ın ifşasından bahsediyorlar ve O kutsaldır, O ihsan etme ve sevgi niteliğidir. Bu niteliğe nasıl ulaşacağımızı anlatan kitaplara kutsal kitaplar denir.

28.04.2011 Tarihli Günlük Kabala Dersinin 1. bölümünden, Rabaş’ın yazıları.

Kim Kime Hizmet Edecek?

Bizler haz alma arzusu olarak yaratıldık ve bu arzuyu ıslah etmek için, niyetimiz “ihsan etmek için” olmalıdır. Bunu yaparak kendimizi ıslah ediyoruz ve yaratılışın amacını ediniyoruz: Yaratan’la tam bir bağlanma. Ancak ıslahı edinmek için, bizler ihsan etmek kuvveti ile birleşmeliyiz.

İhsan etmek niyetine Bina denir ve almak kuvveti ise Malhut olarak adlandırılır. İhsan etme ve almanın bu iki kuvveti birbiri içine girmelidir. Bunlar birleştiği zaman, daha sonra bu iki kuvvetin kombinasyonel analizine göre, dört durum ortaya çıkar:

Malhut’un içinde MalhutBina’nın içinde MalhutBina’nın içinde BinaMalhut’un içinde Bina.

Eğer Bina Malhut’a girerse, kötü bir kuvvet yaratır çünkü Bina Malhut’un egemenliğinin altına düşmüştür. Malhut onun üzerinde hüküm sürer ve onu yönetir, Bina’yı kendi kölesi yapar. Bu durum dünyadaki tüm kötü kuvvetleri yaratır.

Bazen bu kuvvetler kişiyi ayartmak için iyi gibi davranırlar ve ona rüşvet verirler ve daha sonra onu kötülüğün içine çekerler. Bu özel bir hilekârdır, Malhut’un içindeki egoistik güçtür (Klipa: kabuk).  Bu kuvvetin yardımıyla Malhut Bina’yı zapt eder ve onu kullanmaya başlar. Başlangıçta iyi gibi görünmeyen  hiçbir kötülüğün var olamayacağı yazılır. İşte kötü kuvvetler bu şekilde hareket eder ve bu sebeple var olur.

Eğer o basitçe Malhut ise, o zaman o, temelde maddesel, bitkisel, hayvansal ve insan seviyelerindeki almak arzusudur, kiminin içinde bu güçler sadece maddesel, bitkisel ve hayvansal seviyelerdedir. Şöyle ki,  ilkel dünyevi hayatta yaşayan basit biridir.

Bina bir kişinin arzusunda haz almak için var olduğu zaman bu kişi çok akıllı ve kurnaz hale gelir. Bu kişi size nasıl yardım edeceğini ve vereceğini bilir ve daha sonra sizi maksimum seviyede sömürür. Bunlar Bina’nın Malhut’un içine dâhil olması sonucu oluşmuş çok kötü kuvvetlerdir: Egoizmin kontrolü altına düşmüş ihsan etme kuvvetleridir.

Kişi kendi güçlerini kullanarak Malhut’u Bina’nın içine yükselttiği zaman zıt durumlar meydana gelir. O zaman kişi Bina’ya bağlanır zira Bina’nın içine girmek ister ve annenin rahmindeki bir cenin gibi, ihsan etme kuvvetinin ayrılmaz bir parçası, bir kölesi olur. Bina’ya Ima IIaa (üst anne) denir. Şöyle ki, kişi sadece birleşmek vasıtasıyla gelişmek ister ve ihsan etme kuvveti yani Yaratan tarafından yönetilmek ve korunmak ister. Daha sonra iyi kuvvetler oluşur ki bunlar egoistik arzunun parçasını seçerler ve aşama aşama bunların içinden onları ıslaha getirirler.

Edinimdeki İki İzlenim

Şamati (Duydum),makale, 166, ‘‘Edinimdeki İki İzlenim’’: İki izlenim vardır: 1) Dünyaların Yukarıdan aşağıya; 2) Aşağıdan Yukarıya basamaklarla yayılması.

İlk izlenim: ‘‘Yaratan’ın yaratmış ve yapmış olduğudur.’’ Bu demektir ki Yaratan bizlerin manevi çalışması için bir yer hazırlamıştır. İkinci izlenim: bizlerin aşağıdan yukarıya kıyafetlenmeye ve tutunmaya başladığımız zaman. Ancak, derecenin tamamını edinmeden önce kesin olarak herhangi bir şey bilemeyiz. Buna ‘‘ilkönce öğrenmek, daha sonra anlamak’’ denir.

Ekmek yemeye yeni başlamış küçük biri henüz bir şey bilmez sadece ekmeği bilir. Ve büyümeye başlayınca, ekmeğe şekil vermesine sebep olan ekmek için bir mantığın var olduğunu anlamaya başlar…

Dolayısıyla, kişi buğdayın alınıp toprağa ekildiği zamanın durumuna gelene dek araştırmaya devam eder. Ancak o zaman, kişi ekmekten alabilir yani dünyada var olan ekmeği keşfeder. Daha sonraları kişi buna nasıl ekleyeceğini bilir.

Basitçe elime bir parça ekmek alsam ve onu yemeye başlarsam, arzunun içinde kıyafetlenmiş hazzı hissederim sadece, başka bir şey değil. Daha sonra, ekmeğin maddesinin ne olduğunu düşünmeye başlarım. Bu ekmeğin bir önceki safhasıdır. Bu safhaya erişmek için, ekmeğin için dalmalıyım, ona derinliğine girmeli ve onu edinmeliyim.

Bu, ekmekten önce gelen durumdu örneğin hamur. İlerlemeli ve onun özü hakkında bilmeliyim. Kendi üzerimde bir adım yükselirim, ekmekten hamura ve Yukarıdan aşağıya doğru yayılma esnasında ne olduğunu edinirim, hamurdan ekmeğe.

Daha sonra daha fazla yükselirim, hamurdan una ve suya ve hamurun bunlardan yapıldığını keşfederim. Sonra, daha fazla ilerler suyun nerden geldiğini ve un’un maddesinin buğday olduğunu anlarım. Buğday nereden gelir?

Dolayısıyla, kaynağa varıncaya dek daha ve daha derine ilerlerim. Kendi bakış açımdan, köke doğru gittim ancak seviyelerin kökten aşağı bana doğru ‘‘ekmeğe’’ ulaşıncaya kadar basamaklandığını anlarım.

‘‘Ekmek’’ hazzı ifade eder. Her an arzumu incelerim: o hazdır veya haz eksikliğidir, neden dolayı haz alamadığımın sebebini ve ona nasıl ulaşacağımı. İncelemem gereken başka hiçbir şey yoktur. Tüm hayatımız ve hissiyatı bunun etrafında döner.

Aksiyonlar vasıtasıyla, bana yönelik olan tüm yaklaşımdan gelen kökümü, kendimi ve Yukarıdan aşağıya ki aynı zamanda kendisi ile beraber benim aşağıdan yukarıya dönüşümü kapsayan tüm yolu edinirim. Eğer köke ulaşırsam, gerçek durumu edinirim. Benim tarafımdan ifşa edilmiş tüm önceki durumlar o zamana kadar (Yukarıdan aşağıya düşüş esnasında ve benim köke doğru yukarıya yükselişimde oluşan) benim bu tek, var olan durumu ifşa etmem için sadece bir gereklilikti.

27.06.2011 tarihli Günlük Kabala Dersinin 1. bölümünden, Şamati 166

Bilinci Tekrar Kazanmak

Kabala Bilgeliği kendi başına ortaya çıkmaz, insanlar onu kendilerinin gelişimlerinin içinde ifşa ederler. Kabala evrenin yapısına göre bizlerin tekrar başlangıç noktasına gelmemiz gerektiğini işaret eder.

Başlangıçta tek bir arzu yaratıldı ve bu ilk duruma sonsuzluk dünyası denir. Bu ilk durumda arzu ve arzuyu yaratan Işık mutlak benzerlik, kaynaşma ve birbirini karşılıklı tamamlama içinde var olurlar. Burada, arzu Işık ile doludur ancak bu yaratılanın gelecekte düşünülen durumudur. Yaratılan bu konumda halen hiçbir şey hissetmez.

Dolayısıyla, başlangıçta, yaratılan Yaratan’a, Işık’a zıt bir hale gelmelidir. Kendisini kaynaktan bütünüyle ayırmak için, yaratılan dünyalar denen gelişimin beş özel safhasından geçer. Haliyle, arzunun düşüşü vuku bulur, yani kendisinin kendi kök konumundan sürekli uzak tutulması.

İlk dünyaya Adam Kadmon denir. Adam gelecekteki bir insanın prototipidir. Daha sonra Atzilut dünyası, yaratılış dünyası, bunu Beria yani ortaya çıkma, sızıntı dünyası, sonra Yetzira yani oluşum, meydana gelme dünyası ve Assiya, aksiyon dünyası takip eder. Bunlar beş dünya, beş birbirini izleyen düşüşler, bayağılık, gizlilik ve Işık’ın doldurduğu arzudan ayrılmasıdır. Her bir sonraki basamak, Işık’ın orada daha fazla gizli formda var olması dışında sonsuzluk dünyası gibidir.

Hatta şimdi bile bizler sonsuzluk dünyasındayız çünkü başka bir şey yok. Öyle ki bu durum bizden birçok perdenin ardında gizlidir. Bunları açmalıyız, sıyırmalıyız ve daha sonra yavaş yavaş bizler kendimizi gerçek formda hissetmeye başlayacağız.

Bu bilinçsiz bir durumda yatan bir kişinin durumuna benzerdir. Bu bizim durumumuz, resimdeki (aşağıdaki resimde) 2. durumdur, burası bizim dünyamız. Bizler burada tamamıyla gizlilik içindeyiz sanki bilincimizi kaybetmişiz ve bazı içsel hayali dalgalanma, imajiner bir şeyler içinde var oluyormuşuz gibi.

Eğer bizler doğru bir yönde çaba sarf eder ve tekrar bilincimizi kazanırsak, ilk koşulumuza yükseleceğiz. Buna üçüncü durum denir. Bu da aynı zamanda sonsuzluk dünyasıdır. Bu duruma, düşüşte geçtiğimiz, mükemmellik hissiyatımızı kaybettiğimiz, Işık’ın tamamıyla yok olduğu zamandaki dünyaların aynı basamaklarından yükselerek ulaşırız. Aşama aşama aynı basamaklardan tırmanarak edinimi, yani bilinçsiz durumumuzdan bilinçli olana dönüşümü deneyimleyeceğiz.

Bilinçsiz durumdan bilinçli olana ilk geçişe bariyer, Mahsom denir. Bizim için en önemli olan şey bu Mahsomu geçmektir, bütünsel doğadan tamamıyla ayrık durumun algısından çıkmaktır.

Bizler şimdi doğayı sadece dünyamızın formunda hissediyoruz ve onu manevi arzular vasıtasıyla algılamıyoruz. Bizler dünyayı tamamıyla bağlantısız bir durumda iken tam dolu kullanımımız için olan aletleri kullanmadan deneyimliyoruz.

Bizler kendimizi beş duyu organımız tarafından hissediyoruz: koklamak, dokunmak, görmek, duymak, tatmak. Dolayısıyla, hissimizin kendisine hayvani bedenimiz vasıtasıyla karar verilir. Daha sonra, içeride, aklımızın içinde özel bir resim belirir. Beynimizin arkasında, algıladıklarımız her şeyi yansıtan bir çeşit ‘‘perdeye’’ sahibiz. Tüm bunların hepsi dünyanın tek bir resminde toplanıyor.

Bilinçsiz durumumuzdan çıkışımız esnasında gördüğümüz bu değildir. Mahsomu geçer geçmez, tamamıyla farklı koşulları hissetmeye başlarız. Işık’ı bununla birlikte duyumsamaya başlarız. Arzumuz gerçek dünya hakkında doyumun, bilginin hazzını alır ve o zaman içimize tam bir resim çizilir.

Haliyle, Yaratan’ın planı, Işık’ın orijinal niyeti arzuyu yaratmaktır (Işık birincil, arzu ikincildir) böylece bu arzu yani yaratılan, Işık’a konum, güç ve hissiyatlar içinde eşit hale gelir. Doğal olarak, bu durum bizim dünyamızın üzerindedir, yani zaman, mekân, hareketin üzerindedir ve hayatın, doğumun ve ölümün üzerindedir.

İçimizde bu yeni duyguyu keşfederek, kendimizi doğanın tümü gibi sonsuzluk içinde var olduğumuzu hissedeceğiz. Kendimizi burada bu dünyada var olan bir ‘‘hayvan’’ gibi tanımlamaktan durduracağız. En küçük hissiyatımızın algımızdan sanki kaybolması gibi.

Dolayısıyla bilinci tekrar kazanarak, kişi kendisine olanı düşünebilir ve hatırlayabilir. Bu hissiyat bir yerde durur ancak bu öylesine küçük, önemsiz, güç olarak o kadar düşüktür ki yeni büyük dünyanın, sonsuzluğun ve mükemmeliğin içindeki var oluşunun farkındalığı tarafından bastırılır. İşte bu geçmemiz gereken Mahsomdur.

Moskova Kongresinin ilk dersinden

Umarım hep beraber egomuzun bizlere gösterdiği bu kırık algıdan çıkıp gerçek algıya gelebiliriz. Zira egomuzun bu durumu doğada artık her şeyi bitirdi ve bencilliği krizler olarak hayatlarımıza yansımakta.

Işık Olmadan Değişim İmkânsızdır

Baal HaSulam, ‘‘Barış’’: İnsanlar arasındaki kaba egoistik direnç, uluslararası ilişkileri de kötüleştirir, tüm bütün bunlar her ne olursa olsun dünyadan hiçbir insan aklı veya tavsiyesi tarafından durdurulamayacaktır.

Dünyanın kendisini düzeltebileceğini düşünmeyin. Hatta insanlar egoizmin dünyanın kötülüğünün kaynağı olduğunu fark etseler dahi, düzeltme ‘‘şifa’’ yani Kabala metodu olmaksızın imkânsızdır. Bizler dünyaya Islah Eden Işığı vermek zorundayız. Bu, bir veya diğer formda arzuların değişik çeşitlerine göre yani dünyamızdaki insanların Kabala Bilgeliğini çalışmasıyla sadece mümkün olabilir.

Herhangi bir şekilde, onlara Işığı vermeliyiz. Egoizm başka bir şekilde düzeltilemez. Burada başka hiçbir şey yardımcı olamaz, ne psikoloji ne de sosyoloji, ne harika çabalar ne de sıkıntılar. Yardımcı olabilecek tek şey Işığın çekilmesidir. Bunun dışında hiçbir şansımız yok.

Daha doğrusu, Işık, amacı ve onun edinimi için olan programı, yani geçmemiz gereken tüm safhaları içerir. Işık olmaksızın tek bir hareket bile yapamayan hayvanlar gibiyiz. Işık gelmeli ve bizleri etkilemelidir. O zaman hareketin içerisine gireceğiz.

Öyleyse neden sıkıntıları ve tüm bu değişimleri tecrübe ediyoruz? Aslında, onlar değişimler değil daha ziyade sorunlar, bizlerin veya en azından bazılarımızın Işığın bir kısmını dahi olsun çekene dek şiddetini artıracaktır.

Gelişim sadece Işık tarafından tamamlanır. Bizler derinlemesine bunun farkında olmalıyız. Egoistik arzunun kendisinin gelişim yolunu bulmasının hiçbir şansı yoktur. Asırlar boyunca, bu fırsat, çağrının gelmesi beklenmeden Işık vasıtasıyla bulunmuş ve Işık bizleri sürekli ileriye doğru itmiştir.

Bugün bizler, tamamen Işığa yönlenmiş arzumuz tarafından Işığın gelişini ilerletmek zorunda olduğumuzdan sonra kritik eşiği geçmiş bulunmaktayız. Şimdiden sonra, her şey artık ‘‘önceliğimizle’’,  ‘‘dua ve iyi işlerle’’ başlar. Bu tanım şunu ifade eder, biz, kendimiz gelişimi istemek zorundayız, yeni egoistik arzuların peşinden koşmak değil, daha ziyade egoizmin üzerinde olmak. Uyanış, yükseliş, bizim tarafımızdan gelmelidir.

Daha ötesi, bizim kendi içimizden bir talep gelmezse gelişemeyeceğiz, umarız dönüşünde, Işığın gücü gelip bizleri etkileyecek ve birliğin ve sevginin yeni niteliklerini bizlere vererek, tek bütün entegral bir koşulda bizleri kaynaştıracaktır. Sadece bu Işık bizlerin gelecek koşullarını tamamlar. Bizler bunların ne olduğunu ve nasıl aktarıldıklarını bilmememize rağmen işimiz, özümüz, basittir: bizi geliştirecek olan gücü arıyoruz.

Hepsi bu; herhangi özel bir bilgeliğe ihtiyacımız yoktur. İlerleyişimde beni neyin beklediğini bilmiyorum. Bazen, aklımda ve hissiyatımda, yeni bir şeyler fark ediyorum,  yeni bir ifşa, hissiyatın ve anlayışın ince bir katmanı. Bu biraz da olsa Işığın arzularımızı uyandıran ve düzelten etkisine benzer. O’nun işine karışmamalıyız daha ziyade mümkün olabildiğince gelişimimizi hızlandırmalıyız.

Biz talep etmeyene kadar Işık bizleri asla etkilemeyecektir. Bu yüzden ilkönce talep eden olmalıyız. O’nun bizden talep ettiği de budur. Bu istek, bu gereklilik, arzunun maddesi üzerinde manevi bir aksiyon başlatır. Şükür buna ki kim olduğumuzu ve Yaratan’ın kim olduğunu ifşa ederiz.

Bu alçak seviyemizde, en azından az da olsa daha yüksek bir dereceyi anlarız ki onunla kaynaşabilelim. O’nu bütünüyle anlamayız fakat sadece onunla ilişki kurduğumuz yeri anlarız. Annesinin rahminin içerisinde bir noktaya yapışarak, kişi annesinin nitelikleri içinde eşit hale gelmelidir.

Bu şekilde, yaratılan varlık büyük bir iş yapar, algının ince bir katmanı içerisinde Üst Olan’la kaynaşmayı dilemesi. Daha sonra, gelişiminin kendi Işıklarıyla doldurularak, Üst Olan’dan kendilerinin iptalini isterler. Bir embriyo gibi, bizler Işık’tan gelişimi getirmesini talep ediyoruz, hazlar getirmesini değil. Bu şekilde, Yaratan’la form eşitliğine ulaşırız.

Her An’ın Şifresini Çözmek

Soru: Maneviyatın düşüncesini kaybettiğiniz zaman Yaratan’a şükretmelisiniz diye yazar. Bunun için O’na şükretmemiz nasıl mümkün olabilir?

Cevap: Biliyoruz ki bizim tüm işimiz arzu üzerinedir ve doğru arzunun dışında başka hiçbir şeye ihtiyacımız yoktur. Yaratan’ı, ihsan etme niteliğini ifşa etmemiz için, kendimizi her gelen bir sonraki an için sadece hazırlamaya ihtiyacımız vardır. Tüm yapmamız gereken bunu doğru şekilde deşifre etmektir: hayatta olma hissiyatını kimden alıyorum ve neden o yaptığı o formda geldi?

Bunun hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Ancak, eğer onu Işık’tan, yaratılışın amacına doğru beni yönlendiren Üst Güç’ten alırsam o zaman ihtiyacım olan tek şey farkındalığım ve doğru yanıtımdır. Şöyle ki, içinden geçtiğim her koşul vasıtasıyla, hissettiğim zıtlık gerçeğinin yanı sıra, O’nu ve O’nun bana tavrını görebilmeliyim.

Dolayısıyla, benim üzerimde iyi ve iyilik yapan olarak O’nu görmeyi dilemem ve şimdi yaşadığım hoş ve iyi olmayan dünya arasında bir çelişki yükselir. Öyle ki bana çalışmam için bir yer verilir zira arzuladığım şey ile gerçek olan arasındaki fark,  olması gerektiğini düşündüğüm ve benim şimdiki durumumun düşüncesinin arası, dua için esastır.

Eğer verilen her anı mükemmel hissetmiyorsam, bu demektir ki beni bundan ayıran bir aralık hissederim– benim kendi yetersizliğim. Böylece, ben artık ileriye doğru nasıl hareket edeceğimi bilirim zira ben amaçtan anlaşmazlığımı hissederim.

Doğru yön her şeyin birleşik hale geldiği yerdir: ‘‘İsrail, Tora ve Yaratan’’. Şöyle ki, kendisi, grubun içsel anlamı ve birliğimiz ve bunun içinde ihsan etme niteliğinin ifşası, bunların hepsi tek birdir. Eğer ben bunların hepsini birlikte bağlayamazsam, Yaratan’ın bana yaklaşımını kötü olarak görüntülerim.

Diğer bir ifade ile ben kendimi ve içinde yaşadığım dünyayı bozuk hissediyorum. Yaratan’ın bana verdiğini yargılayarak,  O’nu iyi ve iyilik yapan olmayan ve kendimi sonsuzluk dünyasında yaşamayan olarak keşfederim. Kusurlu algımdan dolayı, mükemmelliği hissedemiyorum.

Dolayısıyla (eğer kendimi amaca yönlendirirsem) ne olduğuma kıyasla nasıl olmam gerektiğine yönelik elimde tam olarak net bilgi olur. Her durumun içerisinde, tam bir bilgi setine sahibim ve tüm yapmam gereken ise gerçek anlamda ne istediğimi tayin etmek için bunları doğru kullanmaktır. Kendi kötü hissiyatımdan Yaratan tarafından bana verilmiş olan mükemmellik hissiyatına geçmek ve algımı başka türlü tamamlayacak olan ihsan etmenin eksikliği içerisinde olduğum daha açık (net) hale gelecektir.

Yaratan bana mükemmelliği öneriyor, oysaki ben eksik hissediyor ve kusurlu bir dünyada yaşıyorum. O’nun bana gönderdiği ile benim hissettiğim arasındaki fark, gerçek anlamda, benim içsel eksikliğimdir. Hemen şimdi, eğer ben tüm arzularıma ihsan etmeyi ekleyebilseydim aniden kötü bir konumdan iyi olana hareket ederdim. Hissettiğim bu eksiklik hemen şimdi O’na dönerek ihsan etme niteliği, Bina’nın gücü veya ıslah için talep etmek olan duadır.

Gerçek yakarış oluşur oluşmaz, gerçek anlamda daha kötü bir koşulda olabilsem bile hemen anında yanıt alırım. Şöyle ki, kendimi otantik ihsan etmekten uzaklık hissiyatım hatta daha keskin hale gelecektir. Uzaklığımı değerlendirmek için daha kaba bir ölçüm aleti kullanıyordum ve şimdi ise daha büyük sapmayı görebileceğim çok daha keskin bir ölçüm aleti kullanıyorum.

Bununla beraber, bu demek değildir ki benim konumum kendi içerisinde daha kötüye gitmiştir. Ben bunu daha iyi için değiştirdim, ancak aynı zamanda, kendi durumumu daha iyi anlamaya gelmeliyim. Bununla daha büyük algıyı kazandım.