Category Archives: Tabiat

“Neden Dünya’yı Koruyalım?” (Linkedin)

İklim krizi tırmanırken ve aşırı hava durumu giderek artarken, uzmanlar geri dönüşü olmayan noktaya ne kadar yakın olduğumuza ciddi şekilde kafa yoruyorlar. CBS News, 26 Nisan’da bir rapor yayınladı, iklim krizinde küresel bir lider olan Profesör Timothy Lenton’a göre, “Batı Antarktika buz tabakasının bir devrilme noktasını çoktan geçmiş olabileceğini” bildirdi. CBS News ayrıca diğer uzmanlarla da konuştu ve “Mesaj oybirliğiyle verildi: Değişiklikler beklenenden daha hızlı gerçekleşiyor ve iklim sistemindeki devrilme noktalarına ulaşma şansı, sadece on yıl önce uzak ve çok uzak görünüyordu, ama şimdi çok daha olası ve daha acil görünüyor. Lenton, “Bu yüzden tehlikeye dikkat çekiyordum,” dedi. “Sadece on yıl içinde risk seviyesi belirgin bir şekilde yükseldi – ki bu da acil eylemi tetiklemeli.””

Benim görüşüme göre, soru, yıkım noktasına vurup vurmadığımız veya bu noktaya ulaşmaya yakın olup olmadığımız değil. Sormamız gerekenin, Dünya’nın buna mahkûm olup olmadığı ve bizim buna mahkûm olup olmadığımız değil, daha ziyade neden şimdi biz buradayız sorusu olduğuna inanıyorum. İçinde yaşadığımız evren yaklaşık on dört milyar yıldır burada. Dünya yaklaşık 4,5 milyar yıldır varlığını sürdürmekte ve Dünya üzerindeki yaşam, Dünya’nın oluşmasından birkaç yüz milyon yıl sonra başlamıştır. Atomlardan moleküllere, moleküllerden tek hücreli yaratıklara ve tek hücreli yaratıklardan Dünya’daki suda, karada ve gökyüzünde sayısız yaşam biçimine evrimleştik. Sonunda, son birkaç yüz bin yılda insanlık ortaya çıktı. Yavaş yavaş, gezegenin yöneticileri haline geldik, toprağını, florasını ve faunasını sömürerek, havayı, toprağı ve suyu kirletiyor ve güç ve zenginlik kazanmak için elimizden geldiğince hızlı bir şekilde Dünya’nın kaynaklarını tüketiyoruz. Bu yüzden mi buradayız, tüm bu zararı vermek için mi? Belki de cevabı bilseydik, her saniye gezegene verdiğimiz bu akıl almaz zararı vermezdik. Bu nedenle, burada olma amacımız, cevaplamamız gereken anahtar sorudur. Eğer cevabını bilirsek tüm sorunlarımızı çözer ve gezegeni kurtarırız.

Geçtiğimiz birkaç on yıl boyunca, emisyonları azaltmak, kirliliği azaltmak ve gezegeni sömürmemizi azaltmak için sayısız taktik ve girişim denedik. Hiçbiri işe yaramadı. Dahası, sadece gezegenimizi değil, gezegendeki tüm yaşamı sömürüyoruz ve birbirimizi sömürüyoruz. Bizi karakterize eden “başkalarına kötü muamele” tüm alanlarda belirgindir, bu da sorunun, örneğin yenilenebilir enerjiye geçmekten veya ormansızlaşmayı engellemekten çok daha sistematik ve köklü olduğu anlamına geliyor. Tüm sıkıntılarımıza neden olan sorun biziz veya daha doğrusu doğamızdır – insan doğası. Bu gezegendeki diğer varlıkların aksine, birbirimize, tüm canlılara ve yuva dediğimiz gezegene karşı sömürücüyüz, kaba ve tacizciyiz. Aslında o kadar kalpsiziz ki yaptıklarımızın, çocuklarımızın ve torunlarımızın geleceğini mahvedeceğini bilsek bile açgözlülüğümüzü engelleyemiyoruz. Yaşayacak bir ev yerine, onlara gezegen büyüklüğünde bir çöp yığını veriyoruz. Hangi iyi ebeveyn bunu yapar? Elbette hiç biri, ama biz iyi ebeveynler değiliz.

Yine de her şey bitmiş değil. Koronavirüs salgınının başlangıcında neredeyse tüm dünyada empoze edilen ilk kapanmada, dünyanın dört bir yanından doğanın direncinin birçok örneği, Dünya’nın düşündüğümüzden çok daha güçlü olduğunu ve uzun süreli insan sömürüsünden bile kurtulabileceğini kanıtladı. Bu nedenle, tek sorunumuz olan insan doğasını çözersek, doğanın geri kalanı hızla iyileşecek ve gezegensel denge yeniden sağlanacaktır.

İnsan doğasını değiştirmek, ilk bakışta, kişinin kendini bir bataklıktan kendi saçından tutup çıkarması gibi imkansız görünebilir. Ancak bunu nasıl yapacağımızı doğadan öğrenebiliriz. Doğada işler kendi çevrelerine göre değişir. Adaptasyon, herhangi bir türün hayatta kalmasının anahtarıdır. Eğer bizler bir dostluk, karşılıklı sorumluluk ve şefkat ortamı yaratırsak, doğamız çevresine uyum sağlayacak ve aynı şekilde olacaktır. Kendimizi değiştirmemize gerek yok, sadece yüzeysel davranışımızı değiştirmemiz gerekiyor. O zaman, tüm toplum nazik davranırsa, insanlar gerçekten nazik olacaklar. Nasıl acımasız bir ortamda yaşamak, orada yaşayan herkesi doğası gereği acımasız olmasa bile acımasız olmaya zorlarsa, bunun tersi de geçerlidir.

Bir kez sosyal çevremizi dost canlısı ve saygılı hale getirdiğimizde, kendi doğamız dost canlısı ve saygılı hale gelecektir. Dostça ve saygılı olduğumuzda, sömürücü olmayı bırakacağız. Sömürüden vazgeçtiğimizde, birbirimizi, diğer canlıları ve bir bütün olarak gezegeni kötüye kullanmayı bırakacağız. Görünen o ki kendimizi ve gezegenimizi kurtarmak için tek odak noktamızın sosyal çevremizi düşmanca olmaktan dostça olmaya, istismarcı olmaktan saygılı olmaya dönüştürmek olmalıdır. Diğer her şey hızla takip edecektir.

Dahası, içsel doğamızın kodunu dönüştürmek, bize şu anda tasavvur edemediğimiz alemleri ifşa edecektir. Sadece kendimize konsantre olduğumuz sürece, gördüğümüz tek şey kendimiziz. Ancak burada bulunmamızın amacı, kendimizin çok ötesinde büyümek, tüm gerçekliği kavramak, neden var olduğumuzu, neden yaşam ve ölüm, yaratılış ve yıkım olduğunu ve her şeyin nasıl birbirine bağlı olduğunu en derin düzeyde anlamaktır. Sadece birbirimizi düşünmeye başlarsak kendimizi düşünmeyi bırakırız ve ancak kendimizi düşünmeyi bırakırsak çevremizdeki dünyayı gerçekte olduğu gibi algılamaya başlayabiliriz. Bu yüzden hayatlarımızı, gezegenin refahını ve hatta mutluluğumuzu güvence altına almak için sormamız gereken tek soru “Neden buradayız?”

Yaratılan Bağımsız Mıdır?

Soru: Yaratılış, Yaradan’ın eylemlerinin bir ifşası mıdır? Yaratılan bağımsız mıdır? Yaradan’dan özgür müdür?

Cevap: Kesinlikle hayır! Yaradan’dan herhangi bir şey özgür olabilir mi? Başlangıçta, ışığın etkisiyle alma arzusunu, egoyu yaratan üst güç vardır. Ego ikincildir ve Işık ilktir. Doğada bundan başka hiçbir şey yoktur.

Onların arasında her türlü farklı eylem gerçekleşir. Hepsi birbirlerine zıttır ve bağ ve iletişim içindedirler.

“Balinalardan Ne Öğrenebiliriz (Ya Da Öğrenemeyiz)” (Linkedin)

Yıllar önce, Leningrad’daki (bugünkü St. Petersburg) Tıp Akademisi’nde üniversite öğrencisiyken, Karadeniz’de akademinin yürüttüğü özel bir proje vardı. Yunuslarla iletişim kurmak ve onların dillerini öğrenmeye çalışmakla ilgiliydi. Proje çok fazla bir sonuca ulaşmadı ve ders alındı.

Birkaç gün önce bir öğrenci bana İsrail’de balinaların dilini ileri teknoloji ekipman, dilbilim ve Yapay Zeka kullanarak öğrenmeye çalışmak için bir projenin başladığını söyledi. Bana bunun hakkında ne düşündüğümü sordu. Ona Leningrad’daki deneyden bahsettim ve bunun da fazla bir anlam ifade etmeyeceği sonucuna vardım.

Doğadan öğrenmek istiyorsak, bu hayvanlarla iletişim kurmak için değil, doğanın matrisini, nasıl işlediğini anlamak, yaratılışın sırlarını ve onu oluşturan yaratıcı gücün mekanizmasını anlamak içindir. Balinaların nasıl iletişim kurduğunu görmenin etkileyici olduğunun farkındayım, ama sonra ne olacak? Bu bizi nereye götürür? Bize birbirimizle nasıl iletişim kuracağımızı öğretecek mi? Hayır, öğretmeyecek. Ve birbirimizle iletişim kuramıyorsak, diğer türlerin ne kadar iyi iletişim kurduğunu görmenin bize ne yararı var?

İletişim çabalarımızı kendi ilişkilerimize, aramızda sağlıklı, dengeli ve düşünceli ilişkiler kurmaya odaklamalıyız. Bu bize yardımcı olacaktır, balinalara da yardımcı olacaktır, balina sesi B’ye kıyasla balina sesi A’nın anlamını öğrenmekten çok daha fazla. Onları değil, kendimizi çalışmamız ve düzeltmemiz gerekiyor!

Tüm doğa, zaten yaşamın ve ölümün, büyümenin ve çürümenin, vermenin ve almanın dengeli ve karşılıklı olarak destekleyici olduğu, denge yasasına göre işlemektedir. Yalnızca insanlar sadece almak, almak, almak ve karşılığında hiçbir şey vermemek isterler. Ve tüm yaratılışta egosantrik ve yıkıcı olan tek varlık biz olduğumuz için, kendi iletişimimize, birbirimizle kendi ilişkilerimize odaklanmamız ve birbirimizi önemsemeyi öğrenmemiz hayati derecede önemlidir!

Bir kez bunu öğrendikten sonra, tüm yaratılışı, diğer türlerle nasıl iletişim kuracağımızı ve Dünya üzerindeki tüm yaşamın gelişmesini nasıl destekleyeceğimizi de anlayacağız. Eğer bizler yüksek benliklerimize, tüm insanlarla kalpten kalbe bağlı olmaya bakarsak, diğer tüm türlere katkıda bulunabileceğiz ve burada Dünya’daki varlığımızın bir anlamı ve amacı olacak ve tüm yaratılanlara fayda sağlayacaktır.

“Doğada Kaç Kuvvet Vardır?” (Linkedin)

Bilim topluluğu, son zamanlarda olası yeni bir parçacığın keşfi ve hatta doğada bulunan yeni bir kuvvetin keşfi üzerine şaşkına dönmüş durumda.  Chicago yakınlarındaki yüksek enerjili parçacık fiziği konusunda uzmanlaşmış Enerji Bakanlığının ulusal bir laboratuarı olan Fermilab’da çalışan bilim adamları, atom altı seviyede çalışan, bilinmeyen bir kuvvetin güçlü kanıtlarını gördüklerini, “müon” adlı bu parçacığın, mevcut fizik anlayışına dayanarak beklemedikleri bir şekilde yalpalamasına neden olduğunu söylüyorlar. Deneyin baş bilim adamlarından biri olan Chris Polly, bunu “Mars gezginimizin iniş anı” olarak tanımladı.  Fermilab teorik fizik bölümünün başkanı olan Marcela Carena heyecanla ekledi: “Bu küçük yalpalamanın, bildiğimizi sandığımız şeylerin temellerini sarsabileceğini düşünüyorum.”

Fermilab yalnız değil.  Geçen ay, Avrupa’daki Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’ndaki (LHC) bilim insanları,  bilinmeyen bir kuvvetin ipuçlarını buldular.  “Güzel kuarklar” adı verilen parçacıkları bir araya getirdiler, çarpışmaların eşit miktarda elektron ve müon üretmesini beklediler, ancak müonlardan yüzde on beş daha fazla elektron ürettiler.  Johns Hopkins Üniversitesi’nden teorik fizikçi David Kaplan, Global News’e verdiği bir röportajda, “Komik bir şeyler oluyor,” dedi.  Kaplan’a göre deneylerin sonuçları, Standart Modelde olmayan yeni bir parçacık veya kuvvetle açıklanabilecek bir şeye işaret ediyor.  “Bu bir hata payı değil,” dedi ve ekledi, “yanlış bir şeyler var.”

“Standart Model” adı verilen model altında çalışan mevcut atom altı fizik anlayışı, doğada dört kuvvet olduğunu savunuyor: yer çekimi, elektromanyetizma, güçlü kuvvet ve zayıf kuvvet.  Şimdiye kadar, dört güç hemen hemen her şeyi açıklamayı başardı.  Görünüşe göre, Standart Model yeni olguyu açıklayamıyor ve bilim adamları dünya hakkındaki anlayışlarını sorguluyorlar.  Eğer beş kuvvet varsa, işlerin nasıl yürüdüğünü anlayamamaktalar.  Daha da kötüsü, hala bilmedikleri başka kuvvetler varsa veya keşfedilecek yeni bir kuvvet veya yeni bir parçacık varsa, bu gücün doğasını bilmemekteler.  Eğer bir fizikçiyseniz, bu oldukça kafa karıştırıcı olabilir, ancak aslında, bu çıkmazı düzene sokmanın kolay bir yolu var.

Küresel Çağda Kişisel-Çıkar ve Özgecilik adlı kitabımda bu konu hakkında kapsamlı bir şekilde yazdım, ama bu küçük pasajda, açıklamanın ana fikrini paylaşmaya çalışacağım.  Gerçekliğin en temel seviyesinde iki kuvvet vardır.  Bilimsel isimleri yoktur, ancak zıttırlar ve onların etkileşimleri gerçekliğin her zerresini oluşturur ve sürdürür.  Dengeli olduklarında, maddeler gelişir;  aralarında dengesizlik olduğu zaman maddeler çürür ve kötüleşir.  Pozitif ve negatif diyebileceğimiz bu kuvvetler, protonlar ve elektronlar arasında, yılın zıt mevsimlerinde, gece ile gündüz, doğum ile ölüm, büyüme ve çürüme, erkek ve dişi, sevgi ve nefret arasındaki zıt yükleri oluşturur.  Özellikle insanlarda, bu kuvvetler, arzular olarak tezahür eder: alma arzusu ve verme arzusu.

Sömürü/istismar olduğunda, bu açıkça alma arzusunun abartılmasıdır.  Öte yandan annelik, verme arzusunun en güzel örneğidir, anne verirken zevk alsa bile.

Bu arzular durağan değildir.  Onların gelişimi, evrim olarak bildiğimiz şeyi yaratır, ancak dengelerini ya da biyologların dediği gibi – homeostazı  yani kuvvetlerin baskın olduğu dinamik bir dengeyi korurlar.

Şu anda, evrimin zirvesi insanlıktır.  Bununla birlikte, insanlarda bir kusur vardır: Alma arzusu içimizde zorlayıcıdır ve verme arzusu ise oldukça siliktir.  Sonuç olarak, yaptığımız ifşaatların hemen hepsi alma arzusu tarafından kullanılır.  Bu nedenle, her bilimsel keşif hemen bencil amaçlar için kullanılır: servet kazanarak şöhret aramaktan, askeri silahlar ve teknolojiler geliştirmeye kadar.

Arzularımız gelişmeye devam ettiği için, doğada yeni parçacıklar, yeni kuvvetler ve yeni yasalar keşfetmeye devam edeceğiz.  Keşiflerimizin tek sınırı, arzularımızın yoğunluğudur.  Ne kadar büyürlerse o kadar çok keşfedeceğiz.  Ancak, bugüne kadar doğa hakkında öğrendiğimiz her şeyi kötüye kullandığımız gibi, keşfettiklerimizi de kötüye kullanacağımızdan emin olabilirsiniz.  Daha fazla kuvveti keşfetmenin tek olası sonucu, bunların insanlığa ve gezegenimize daha fazla zarar ve acı vermek için kullanılmasıdır.

Yapmamız gereken gerçek keşif, mantıksız alma arzumuzu, zayıf verme arzumuzla nasıl dengeleyeceğimizdir.  Doğada iki kuvvetin dengede olmadığı herhangi bir yapının kısa ömürlü olduğunu hatırlamalıyız.  Gezegenimizin tarihinde bir titreşimden daha fazlası olmak istiyorsak, alma ile verme arasında denge kurmayı öğrenmeliyiz.

Daha basit bir ifadeyle, sadece kendimizin değil, başkalarının ihtiyaçlarını da daha fazla düşünmeye başlamalıyız.  Üstelik bunu bireysel olarak değil toplum olarak yapmalıyız çünkü bireysel olarak ben merkezli olan bir toplumda bu işe yaramayacaktır.

Nükleer silahların neler yapabileceğini zaten keşfettik.  Şimdi, bir kez daha, tüm sonuçları için onları kullanacak kadar körleşiyoruz.  Bu nedenle, doğada sayısız güç varken, gerçekten keşfetmemiz gereken tek bir güç vardır: verme gücü, verme arzusu.  Bu bize mutluluğun fiziğini ifşa edecektir.

“Doğadaki Karşılıklı Bağımlılığın Önemi Nedir?” (Quora)


Doğa içinde karşılıklı bağımlılık, onun cansız, bitkisel ve canlı seviyelerinde mevcuttur. İnsan dahil hiçbir yaratılmış varlık, diğer varlıklardan ayrı olarak tek başına var olamaz. Doğada, maddelerin çevreleriyle sürekli bir alışverişi vardır. Bir kaya bile çevresini hisseder ve çevre, henüz tam olarak anlamadığımız birkaç güç ve sistem aracılığıyla kayayı hisseder.

Ayrıca, doğanın seviyeleri yükseldikçe, hatta seviyeler arasında da, daha fazla karşılıklı bağımlılık vardır. Doğanın cansız, bitkisel, hayvansal ve insan seviyeleri arasında çok sıkı bir bağ vardır.

Biz insanlar, bir yandan hayvansal dünyanın parçasıyız, doğanın cansız, bitkisel ve hayvansal seviyelerine yakından bağlıyız. Ancak öte yandan, insan egosu nedeniyle, doğayı taleplerimize boyun eğdirmek için doğa üzerinde kontrol ve güç isteriz. Böylesi bir eğilim bizim üzerimizde geri teper, çünkü öznel ego, kendisine gerçek faydayı sağlamak için aslında ihtiyaç duyduğu şeye kördür.

Hepimiz birbirine bağlı ve bağımlı bir sistemin parçalarıyız. Ancak egoist tavrımız böyle bir sistemi bozar, yozlaştırır ve dengesizliğe neden olur.

Günümüzde, doğaya, kendimize ve gelecek nesillere ne ölçüde zarar verdiğimizin giderek daha fazla farkına vardığımız bir çağda yaşıyoruz. Dahası, görünüşe göre, aynı egodan kaynaklanan, neden olduğumuz zararı hiç umursamıyoruz.

Bu nedenle, doğadaki bağın önemi şudur ki; bizi, insanları, böyle bir karşılıklı bağa – birbirimize ve doğaya karşı egoist tutumlarımızda, nasıl düşündüğümüzü ve nasıl davrandığımızı anlamaya yönlendirmesidir.

Doğanın karşılıklı bağı ile dengeye ulaşmak için, birbirimize karşı tavırlarımızı doğadaki baskın tutuma uyacak şekilde değiştirmemiz gerekir: egoistten özgeciliğe, ayırandan bağ kurana. Bizler o zaman doğa ile dengeye gireceğiz ve benzerlerini şu anda hayal bile edemeyeceğimiz, yepyeni bir tür uyumlu varoluşu deneyimleyeceğiz.

Son Islaha Ulaşmayı Başarabilecek Miyiz?

Soru: Yıllarca Kabala ilmini çalışmayla meşgul olan, hayatlarını ona adayan, ancak 125 seviyenin tamamını geçme hedefine ulaşmayı başaramayan insanlar var. Son ıslaha ulaşmak zor, hatta imkansız gibi görünüyor ve son ıslaha sadece iki yüz elli yıl kaldı.

İnsanlar bu süre zarfında son ıslaha ulaşmayı başaramazlarsa insanlığa ne olacak?

Cevap: Yanılıyorsunuz. Gerçek şu ki, toplumsal gelişim süreci ve ileriye dönük hareket bugün büyük ölçüde hızlanıyor.

Örneğin, AB’de 20 yılın ardından hiçbir şey olmadı! Burası dünyanın en gelişmiş, en ilerlemiş ve eğitimli bölgesi olmasına rağmen. Amerika değil, Rusya bile değil, Avrupa! Her şeyin yoğunlaştığı eski, tarihi, kültürel ve teknolojik bir bölgedir: Sanat, müzik, bilim ve eğitim; bunların hepsi Avrupa’dır!

Amerika nedir? Kaç yaşında? Yüz elli yıl önce, hala orada insanların kafa derisini topluyorlardı. Sadece bize uzun zaman önceydi gibi görünüyor ama aslında öyle değil, çok hızlı gelişiyoruz.

Rusya nedir? Yüz yıl önce, hala atlarla tarlaları sürüyorlardı ve açlıktan ölüyorlardı.

Avrupa hala Avrupa! Son yirmi yılda orada neler oldu? Birleşmeye çalışıyorlar, hepsi bu; şimdi zaten düşüyorlar. Liberalizm ve demokrasi Avrupa’yı hızla yok ediyor!

Bunu yirmi yılda yaptılar ve önümüzde hala iki yüz yıl var. Bu yüzden, ıslaha ulaşmayı başaracağız. Bundan kesinlikle eminim.

Doğa, aslında her şeyi, son aşamalarda ilerlememizin niceliksel değil niteliksel hale gelmesi için hazırlamıştır. Şimdi her yıl nasıl ileriye doğru itildiğimizi ve nasıl ileriye doğru atılmaya yönlendirildiğimizi göreceğiz.

Bunu yapmayı başaracağız!

“Sola, Sağa Ama Daima İleri” (Linkedin)

Nazizm’i yaşadık ve Komünizm’i yaşadık; Sosyalizmimiz oldu ve Kapitalizmimiz oldu. Otokrasimiz oldu, Demokrasimiz oldu, Monarşilerimiz oldu ve Cumhuriyetlerimiz oldu. Hayat zıtlıklardan oluşur: sol-sağ, güneş-ay, sıcak-soğuk, kış-yaz, nefret-sevgi, neşe ve üzüntü. Biri olmadan diğeri olmazdı; ikisi olmadan, varoluş olmazdı. Ama eğer biz var isek, bu her ikisine de sahip olduğumuz anlamına gelir.

Hayat durağan değildir; sürekli gelişiyor, daima ileri doğru hareket ediyor. Katman katman, yaşam gelişir. Yeni bir katman ortaya çıktığında, onun iki zıtlığı tezahür eder, bir süre birbirleriyle savaşırlar ve sonunda ikisi de diğeri olmadan var olamayacağını anlarlar ve böylece bir bağ oluştururlar. Daha sonra bu bağ, sıradaki bir sonraki katmanın başlangıcı için temel olur.

Evrimin fiziksel katmanlarının tümü mevcut olduğunda, zıtlıkların daha ince katmanları ortaya çıkmaya başlar. Bu insanlar âlemidir. İnsan seviyesinde, katmanlar fiziksel değil, entelektüel, duygusal, ideolojik ve manevidir. Ancak aynı kural her zaman geçerlidir; başka hali yoktur. İdeolojiler, ekoller ve uygulamalar her zaman birbirine zıt çiftler halinde gelir. Bazen eşzamanlı olarak ve bazen de dönüşümlü olarak tezahür ederler, ancak eğer biri varsa, diğeri vardır, olmuştur veya olacaktır.

Şimdi, savaş ve barış benzersiz bir çift zıtlık. Gerçekliğin evriminde belli bir yere sahip değillerdir. Buna karşılık, her bir katmanda tezahür ederler. Savaş, tarafların birbirlerinin varlığına karşı çıktıkları katmanın ilk aşamalarını temsil eder ve barış, kabul ettikleri ve sonunda birbirlerini kabullenip destekledikleri aşamayı temsil eder. Her iki taraf da diğerinin vazgeçilmez olduğunu anladığında, eski düşmanına karşı tutumunu, birbirlerinin hoşgörülü, kabul edilen ve hoş karşılandığı hale geldiği bir bağ oluşturana kadar değiştirir. Bu bağ, sırayla, sürecin yeniden meydana geldiği bir sonraki katmanın ortaya çıkışının temeli olur.

Bu arada, İbranice “barış” kelimesi Şalom’dur. Şalom, savaşın olmadığı anlamına gelmez, daha çok “haşlama” [kabul veya tamamlama] ve “şlemut” [bütünlük] kelimelerinin kökünden gelir. Dolayısıyla gerçekte her yeni tabakanın ilk aşaması savaş, yani hâkimiyet mücadelesidir ve taraflar arasındaki karşılıklı bağımlılığın kabulü ve ardından kurdukları bağın kabulüne işaret eden barışın tesisi ile tamamlanır.

Her spor takımı ve ordu birimi, üyeleri arasındaki bağın önemini bilir. Kurdukları bağ, genellikle zafer ile yenilgi, yaşamla ölüm arasındaki farktır. Bir toplum için barışı tesis etmek, yani içlerindeki çelişkileri ve zıtlıkları karşılıklı olarak kabul etmek ve aralarında bir bağ kurmak, daha fazla değilse de aynı derecede önemlidir. Bu şekilde çalışmak, böyle bir toplumu doğanın geri kalanıyla, gerçekliğin “motoru” ile senkronize eder.

Mevcut durumda insanlar, tükenene ve karşı tarafın varlığını gönülsüzce kabul edene kadar birbirleriyle ölümüne savaşıyorlar. Hayatın bir dizi işkence gibi görünmesi şaşırtıcı mı? Zıtların ortaya çıkma ve sonunda birbirine bağlanma mekanizmasının farkında olsaydık, hayatın nasıl olacağını bir düşünün. Hayatlarımız sadece sonsuz derecede hızlı ve tamamen acısız bir şekilde ilerleyip gelişmekle kalmaz, aynı zamanda her an bir kutlama olurdu. Zıtlıkları muhalefet olarak değil, mücadele anlarında ne kadar alçalırsanız, barış zamanlarında o kadar yükseğe zıpladığınız bir trambolin gibi deneyimlerdik. Trambolinde zıplamayı sevmeyen çocuk var mıdır? Ve bir kez sıçramanın zirvesine geldiğimizde, bir sonraki inişi önceden tahmin edip hoş karşılayacağız, hatta bunun eskisinden daha yüksek bir başka sıçramaya yol açacağını bileceğiz.

Öyle görünüyor ki, asık suratlı ve kederli bir toplum ile neşeli ve canlı bir toplum arasındaki fark, yalnızca gelişimin ilerleyişinin farkındalığı ve anlayışıdır. İnsan gerçekliğin nasıl çalıştığını ne kadar çok anlarsa, hayata olumlu ve yapıcı bir perspektiften bakacak ve o kadar mutlu olacaklardır. Sevdiklerinizi mutlu görmek, insanların bağ kurmaya çalıştığı uyumlu bir toplumda yaşamak istiyorsanız bu sözleri iletin; Tüm gerçekliği sola, sağa, ancak her zaman ileriye götüren zıtları tamamlama ilkesi olan, barış yapma ilkesini bilmelerini sağlayın.

İnsan Doğasını Değiştirmek Ne Demektir?

Soru: Bir bilim insanı, bu deneyime bizzat katılmadan insan doğasını değiştirmenin ne anlama geldiğini anlayabilir mi?

Cevap: Elbette. Bunu anlamak çok kolaydır.

Doğada egoizm vardır ve onu tersine, özgeciliğe doğru değiştirebilecek bir güç vardır. Bizi düzeltmesi için bu gücü nasıl çekeceğimizi bilmemiz gerekiyor. Bu, küçük gruplar halinde, kendimizi diğerlerinden önünde, tamamen mekanik olarak, bir oyundaymış gibi feshettiğimiz özel çalışmayla başarılır.

Ama biz egoistler, kendimizi feshedebilir miyiz? Yapabiliriz. Bizler, bu tür çabalar sarf ederek doğanın olumlu gücünü çekiyoruz.

Doğa, olumlu ve olumsuz olmak üzere iki güçten oluşur. Bugün sadece olumsuz güç tarafından kontrol ediliyoruz. Ve olumlu olanı kendi çabalarımızla çekebiliriz. O zaman hem bu iki güç hem de dengeleyici doğa arasında var olurken, onu anlamaya ve kendimiz kontrol etmeye başlayacağız.

 

“Çevre Dostu Olmak Ne Demektir?” (Quora)


Çevre dostu olmak ne demektir? Ozon tabakasını korumak, kirletmemek ve / veya fosil yakıtları yenilenebilir enerjilerle değiştirmek anlamına mı geliyor, yoksa bu tür eylemlerde bir şeyler mi kaçırıyoruz?

Cansızdan bitkisel, hayvansal ve tabii ki insanlara kadar doğayı her düzeyde önemsemeliyiz. Her seviyeye ve özellikle insana zarar vermek yasaktır.

Birbirimize karşı tavrımız doğayı nasıl etkiler? Olumlu insan ilişkisine öncelik verirsek, o zaman doğanın diğer seviyeleriyle olumlu bir şekilde ilişki kurarız. O zaman aynı şekilde doğanın bize nasıl olumlu tepki verdiğini de görebiliriz.

Kabala bilgeliğine göre, insanlar arasındaki nefretin doğada olumsuz dalgalanma etkileri vardır. Doğadaki bize karşı olumsuz olayların sebebidir. Doğa bizimle sürekli iletişim halindedir ve onun mesajına ne kadar erken uyanırsak, o zaman her şeyden önce birbirimizle pozitif ilişki kurmamızı gerektirdiğini o kadar çabuk anlarız. Bu yöndeki en ufak bir hareket bile doğayı olumlu yönde etkileyebilir ve doğadan bize geri dönen uyumlu bir tepkiye tanık oluruz.

Hayvanlar, İnsan Olmamıza Yardımcı Olacak

Yorum: Veteriner hekimler, günümüzde hayvanların depresyon nedeniyle çok sayıda hastalığa sahip olduğunu söylüyor. Eskiden evcil hayvan hastalıkları hakkında 50 sayfalık minik bir ders kitabı vardı ve şimdi 500 sayfayı dolduruyorlar.

Bir Rus veterinerlik ders kitabında okudum: “Yeterince yüksek zekaya sahip hayvanlar (köpekler, kediler) üzülüyorlar.” Sanki bir insandan bahsediyorlar: “Pencerenin dışı kasvetli ve soğuksa ve ev aynıysa, üzülüyorlar. Sahibi onları yürütmek için acele ediyorsa ve bu onun için zorunlu bir programsa ve bunda eğlence yoksa, hayvanlar üzülüyorlar. Sahibinin kendisi kötü bir ruh hali içindeyken, sinirli olduğunda, hayvan kendini yalnız hisseder.”

Görünüşe göre sanki hayvanlar hakkında değil, bir insandan bahsediyorlar.

Cevabım: Tabii ki onlar da bir ruha sahip.

Soru: Onlara her şeyi verdiğimizi söylüyorlar. Yani, onlar bizim tüm deneyimlerimizin, nefretimizin ve dünyada olup bitenlerin kurbanıdırlar.

Cevap: Hayvanlar çok hissediyor. Çok! Bir insandan çok daha fazlasını. İnsan unutabilir, dikkati dağılabilir, böyle sistemleri vardır. Ancak hayvanlar yapmaz. Sahibinin sahip olduğu şeyi direkt olarak hissediyorlar. Ve bu yüzden yanınıza uzanır, ağzını bacağınıza koyar ve gözlerinizin içine bakar ve işte bu kadar, onun için başka hiçbir şey yoktur. Siz onun tanrısısınız. Bu ürkütücü! Bizler onu anlamıyoruz, sempati duymuyoruz ve ihmal ediyoruz.

Soru: Gerçekten bir ustamız varmış gibi hissetmediğimiz için mi?

Cevap: Evet. Böyle bir örneğimiz yok.

Soru: Bu bize ne öğretebilir? Sorumluluk hissedebilir miyiz?

Cevap: Sonunda hepimiz birbirimizi etkiliyoruz. Yine de bitkisel, hayvansal ve insan doğası birbiriyle ilişkilidir. Yani onların çektiği acı bile bizimkiyle bağlantılı ve biz bunu hala bizim seviyemizde hissediyoruz. Dolayısıyla, hayvanlara dikkat edersek, tedavi edebileceğimiz birçok hastalık ve sorun var. Yani insanları iyileştirmek için hayvanlar aracılığıyla, bu seviyede bu depresyonların ve tüm bu sorunların daha da yayılmasına izin veremezdik. Ama onu takdir edip kabul edemeyiz. Kalplerimizde kedileri veya köpekleri anlamıyoruz.

Soru: Hayvanların aslında bizi tüm bu koşullardan iyileştirmek için ortaya çıktığını söyleyebiliriz miyiz?

Cevap: Yanımızda yaşayan hayvanları kendimizin bir parçası olarak kabul etmeli ve onlar aracılığıyla kendimizi iyileştirebileceğimizi ve düzeltebileceğimizi anlamaya başlamalıyız.

Soru: Yani onları genel olarak insanlaştırır mısınız?

Cevap: Hayır, ben sadece hayvanların insanlarla etkileşimini, bir hayvanın ne kadar empati kurduğunu ve insanı ne kadar tamamladığını ve insan deneyimlerini ve ıslahlarını kendi vasıtasıyla geçirdiğini anlıyorum.

Soru: Islahlarla neyi kastediyorsunuz?

Cevap: Demek istediğim, eğer kişi yanındaki hayvana daha fazla ilgi gösterirse, hayvan aracılığıyla kendisini ıslah edecektir.

Neden olmasın? Aynı zamanda ona kendi parçanı veriyorsun: biraz kalbinden, biraz da ruhundan.

Soru: Ve bundan sonra, eğer böyle yaşarsam, yavaş yavaş başkalarına böyle davranmaya başlarım?

Cevap: Elbette. Ve

mutlaka başkalarına değil. Onun aracılığıyla, bu köpek ya da kedi aracılığıyla ya da sahip olduğunuz her neyse. Bunu yaparak dünyaya iyi tavrınızı yayıyorsunuz! Bu zaten sizin ıslahınız. Bunu sizden nasıl beklediklerine, talep ettiklerine bir bakın. Hiçbir gizli düşünceleri yoktur; onlar hala hayvan seviyesindeler.

Bence hayvanlar, onlara doğru bir şekilde davranırsak, insan olmamıza yardımcı olabilirler.