Category Archives: Dünya

“Umutsuzluk Ve Umut Arasında” (Linkedin)

Her saat on binlerce sivil Ukrayna sınırını geçiyor, sırtlarında çantalar, omuzlarında çocuklar, bavulları ve arkalarında bıraktıkları hatıralarıyla sürüklenen bir insan kitlesi.

Ukrayna’nın her yerinde, Kiev’den Kharkiv’e, Odessa’dan Lviv’e kadar birçok şehirde öğrencilerim ve dostlarım var. Onlardan raporlar alıyorum ve durumlarını endişeyle takip ediyorum. Bana nasıl soğuk bodrumlara sığındıklarını veya yakındaki köylere kaçtıklarını, diğerlerinin yakıtlarının bitmemesi ve kaçmayı başarmaları için dua ederek saatlerce arabalarıyla hızla batıya doğru nasıl gittiklerini anlattılar.

Birleşmiş Milletler Mülteci Ajansı (UNHCR), çatışmalar nedeniyle 500.000’den fazla Ukraynalı’nın evlerini terk ederek Polonya, Macaristan, Moldova ve Romanya gibi komşu ülkelerin sınırlarını geçtiğini tahmin ediyor.

Mültecilerin Batı Avrupa ülkelerinde destek ve sıcak bir kucaklamayla karşılanacağından şüphem yok. Ayrıca sonunda evlerine döneceklerine ve ev sahibi ülkelerde daimi olarak kalmayacaklarına inanıyorum. Kanada diğerlerinin yanı sıra kapılarını kalıcı göçmenliğe açabilir.

İsrail de, Yahudilere İsrail’e yerleşme hakkını veren Geri Dönüş Yasası’na göre hareket edecek ve onları karşılamak için kollarını açacaktır. İsrail’de sadece Doğu Avrupa’dan göç edecek binlerce Yahudi için değil, diasporadaki tüm Yahudiler için bir yer var.

Bu arada, İsrail de dahil olmak üzere dünya, savaştan etkilenenlere insani yardımda bulunuyor. Ancak insanların temel ihtiyaçlarını karşılamanın yanı sıra en önemli yardım içsel destektir. Sevgi, ihsan etme ve olumlu bağ ruhunun yakında hakim olmasını istemeliyiz.

Anlaşmazlıklar ve savaşlar, onların üzerinde birleşelim diye gelir. Sadece kalplerin birliği, her birinin diğerinin iyiliğini düşündüğü zaman insanlığı kurtaracaktır.

“Evrimi Yeniden Düşünmek” (Medium)

Uzun yıllar boyunca bize, evrimin rastgele olduğu, mutasyonların bir anda gerçekleştiği ve türlerin hayatta kalmasına en çok katkıda bulunanların diğerleri yok olurken aynı şekilde kaldığı öğretildi. Ancak bilim, evrimin rastgele değil, amaçlı olduğunu yavaş yavaş kabul ediyor.

Örneğin, thale tere adı verilen küçük, çiçekli bir ota odaklanan bir çalışmada yapılan araştırmalar, “Mutasyonun çok rastgele olmadığı ve bitkiye fayda sağlayacak şekilde rastgele olmadığı ortaya çıktı. Mutasyon hakkında düşünmenin tamamen yeni bir yolu” diyerek sonuçlandırdılar.

Sıtmaya karşı koruma sağlayan hemoglobin mutasyonunu inceleyen bir başka çalışma, mutasyonun sıtmanın yaygın olduğu Afrika’dan gelen insanlarda, nadir görülen Avrupa’daki insanlardan daha sık görüldüğünü buldu. Baş araştırmacı, “Mutasyonlar geleneksel düşünceye meydan okuyor” dedi. “Sonuçlar, genomda biriken karmaşık bilgilerin… mutasyonu etkilediğini ve bu nedenle mutasyona özgü oluşum oranlarının… belirli çevresel baskılara yanıt verebildiğini gösteriyor.”

Görünen olgulardan daha da derine bakarsak, çevrenin de belirli bir yönde geliştiğini görürüz: artan entegrasyona doğru. Henüz algılamamış olsak da, hali hazırda var olan bir duruma doğru evrimleşiyoruz. Bu, türlerin birbirinden ayrıldığı, ancak tüm yaratılışla uyum içinde olduğu bir durumdur.

Dünya dengeli bir sistemdir. Onun parçaları, kendi aralarında mükemmel bir uyum içindedir, bu da Dünya’nın bitki ve hayvanlarının hayatta kalmasını garanti eder. Görünüşünde, evrim olmamalıydı. Her şey mükemmel ve uyumlu ise türlerde hiçbir değişiklik olmaması gerekirdi.

Tüm yaratılan varlıklar arasındaki dengeye rağmen evrimin hala devam ediyor olmasının nedeni, tüm yaratılışın altında insanın kişisel durumunu sürekli iyileştirme arzusunun yatmasıdır. Yaratılan varlık ne kadar gelişmişse, arzusu o kadar yoğundur. İnsanoğlunda bu arzu egoizm ve narsisizm, kontrol, üstün olma, hatta Tanrısal olma arzusu olarak kendini gösterir. Bu, hayvanlar aleminde ve bitkilerde, birisinin doğal düşmanlarına karşı sürekli olarak kendini güçlendirme çabasında ifade edilir, ancak hakim olma ve kontrol etme arzusunda olmaz. Bu nedenle, insan seviyesi dışında her seviyede dinamik ve evrimleşen olsa da denge olduğu gibi kalır.

Bizde de fiziksel değişimler olsa da, insanlıkta asıl “evrim” bedenlerimizde değil, algımızdadır. Dünya anlayışımız geliştikçe, gerçeklik algımız değişir ve etrafımızdaki birbirine bağlı dünyayla daha uyumlu hale gelir.

Doğa tamamen entegre olduğu için ve tüm parçaları ayrılmaz bir şekilde iç içe geçtiği için, insan toplumu da birbirine daha fazla bağlı ve bağımlı hale geliyor. Buna bağlı olarak, yerleşimler de yüzyıllar boyunca göçebe klanlardan yerleşik kasabalara, şehirlere, ülkelere ve imparatorluklara dönüşmüştür.

Yerleşim yerlerinin ölçülerinin büyümesiyle birlikte, ekonomik olarak, gıda tedarikimizin sağlanmasında, eğitimde ve hayatımızın her alanında giderek daha fazla birbirimize bağımlı hale geldik. Artık tüm dünya, Çin, Rusya gibi süper güçler dahil tüm ülkelerin bile tek başına ayakta kalamayacağı noktaya geldi. Küreselleşme, tüm dünyayı tek bir köy haline getirdi, ancak sakinleri komşularını kabul etmeye isteksiz ve sürekli birbirleriyle çatışıyor.

İnsan toplumunun artan entegrasyona doğru gelişmesi tesadüf değildir. Her şeyin birbirine bağlı ve birbirine bağımlı olduğu entegre bir evrende yaşadığımız için, biz de aynı yönde gelişiyoruz. Bu nedenle, başkalarının yerine geçmek için gösterdiğimiz tüm çabalara rağmen, sonunda hala herkese bağımlıyız ve hiçbir ülke üstünlüğünü sonsuza kadar sürdüremez. İrademiz dışında işbirliğine sürükleniyoruz.

Ancak karşılıklı bağımlı bir topluma yönelik evrimimiz, toplumun kendisinden daha yükseği hedefler. Bu, bizlere tüm yaratılışın birbirine bağlı olduğunu, her şeyin uyumlu olduğunu ve tüm yaratılış parçalarının birbirini tamamladığını ifşa etmeyi amaçlamaktadır. Evrimimizin nihai sonucu, tüm seviyelerinde var olduğumuz evrenin tam farkındalığıdır: fiziksel, zihinsel ve manevi.

Kendimizi gönüllü olarak uyum ve işbirliğine yönlendirirsek, nihai hedefe daha hızlı ve daha az acı verici bir şekilde ilerleyeceğiz. Bu, akıntı yönünde yüzmek yerine, akıntıya karşı yüzmeye benzer, şu anda yaptığımız şey budur. Umutsuz ve acı vericidir.

Akıntının aşağısında bizi bekleyen kıyı dingin ve huzurludur. İşbirliğimizi ve karşılıklı saygımızı gönüllü olarak artırarak ona doğru yüzersek, o güzel nehir kıyısına hızlı, hoş ve kolay bir şekilde ulaşacağız. Direnirsek, yine de oraya gideceğiz çünkü akıntının yukarısına gidemeyiz, ancak oraya bitkin düştükten, yenildikten ve işkence gördükten sonra varacağız.

“Rusya-Ukrayna Çatışmasına İlişkin Görüşünüz Nedir?” (Quora)


Mevcut Rusya-Ukrayna savaşı, insanlar olarak umutsuzca ıslah olmaktan ve olumlu bağ kurmaktan yoksun olduğumuzun farkındalığını uyandırmaktadır. Bu, uzun süre yan yana yaşayan, din, dil ve tarih bakımından benzerlikler paylaşan ve eşlerin ailelerinin Rus veya Ukraynalı olup olmadığına bakılmaksızın inşa edilmiş milyonlarca aileye ev sahipliği yapan iki ulus arasında nefretin nasıl gelişebileceğini gösteriyor. Benzerliklerine rağmen, bunun yerine farklılıklarını vurgulayarak, birbirlerinden bir nefret noktasına kadar ayrılırlar ve uzaklaşırlar. Ve nefret, sanki hiçbir ortak yanı yokmuş gibi savaşa dönüşür.

Neden böyle vahim bir durum ortaya çıkıyor? Bunun nedeni, insan doğasının (başkaları ve doğa pahasına egoistçe zevk alma arzusu) temelinde ıslak edilmemiş olmasıdır. Üstelik bu ego zaten aşırı şişmiş ve hala da sürekli şişiyor. Islah olmadan (birbirimize ve doğaya fayda sağlama niyetlerimizi karşılıklı olarak yönlendirmeden) ego, o zaman patlamaya, alevler içinde kalmaya ve çatışma ve çok fazla acıya yol açmaya mahkûmdur.

Bugün kendisini bir ulusun diğerini yenmek için saldıran egosu olarak sunan egoist doğamızı, kendimizi ıslah ederek, savaşın alevlerini söndürmekten başka seçeneğimiz yoktur. Bu sorunun tek çözümünün egonun ıslahı olduğunu görmemiz gerekiyor, çünkü sorunu özünde ele alan tek çözüm budur.

Aynı egoist güçler elimizdeyken, savaşı asıl nedeninde (büyüyen, ıslah olmamış insan egosu) onaramayacağımızı da anlamalıyız. Bunun yerine, rehber eşliğinde bir metot gerektiren, egoist dürtülerimizin üzerinde birbirimize bağ kurarak, doğada barınan olumlu gücü bağlarımıza davet edebilir ve bunu yaparak huzura kavuşabiliriz. İyi eğilimin (birbirine olumlu bağ kurma niyetlerinin) kişiden kişiye, ulustan ulusa ve tüm uluslar arasında kötü eğilimi (doğuştan gelen egoist dürtülerimizi) yenmesi için dua edelim.

“Dünya Barışı İçin Dua Eden Kadınlar”

Facebook Sayfamdan, Michael Laitman 27/02/22

Dünyanın dört bir yanındaki öğrencilerimden binden fazla kadın, dünya barışı için ortak bir dua yükseltmek amacıyla,  Zoom toplantısında bir araya geldi. Kadınlar doğal olarak Üst Güce daha yakındır.

Onlar duyarlıdırlar ve dünyanın acısını, insanlığın acısını hissederler ve dünyayı mükemmelleştirmek ve düşmanlıkları yatıştırmak için bir araya gelebilirler.

Sevgili kadınlar, ortak duanızı yükseltmeye devam edin. Hepimiz sizlere bağlıyız!

“Zehire Saygı” (Linkedin)

Son zamanlarda dünyada pek çok toksik olay yaşanıyor: Aşırı hava olayları, yoğunlaşan siyasi gerilimler, yükselen enflasyon, devrimler ve darbeler, her geçen gün yeni zorlamalardan bahsetmiyorum bile. Ülkeler dağılırken ve uluslar çökerken, toplumun temeli olan ilişkiler de artık geçerliliğini yitiriyor, hatta aile yapısı bile yok oluyor. Görünüşe göre insanlar birbirlerine kinle davranıyor ve birbirlerini zehirliyorlar.

Halbuki, zehirin zararlı olması gerekmez. Tıbbın sembolünde bir asanın etrafına dolanmış iki yılan bulunmasının iyi bir nedeni vardır. Bilgece kullanıldığında zehrin kendisi ilaç, zehrin panzehiri haline gelir.

Zehri doğru işleyerek ilaca dönüştürebiliriz. Miktarı ayarlamamız ve yalnızca vücudun tolere edebileceği kadar vermemiz gerekiyor ve sonuç olarak güçleniyoruz.

Bu nedenle, insanlar arasında zehir ortaya çıktığında telaşlanmamalıyız. Doğru işlemeli ve onu bir ilaca çevirmeliyiz. İnsanlar arasındaki zehir olmasaydı, toplumumuzun hasta olduğunu ve dikkatimize ihtiyacı olduğunu bilmeyecektik. Artık bunun farkında olduğumuza göre, zehiri her seferinde bir damla alıp kendimizi ve toplumumuzu iyileştirmek için kullanmaya başlayabiliriz.

Her damla zehir, birbirimize duyduğumuz nefret damlasıdır. Bunu fark ettiğimizde ve toplum için zehirli olduğunu kabul ettiğimizde, aramızdaki karşılıklı ilgi bağlarını güçlendirerek onun üstüne çıkabiliriz. Bu şekilde zehir bizi hasta etmekten çok, daha güçlü yapar.

İnsan egosu içimizdeki yılandır. Sürekli büyüyor, giderek daha kurnaz ve sinsi hale geliyor. Bize başkaları hakkında aşıladığı kötü düşünceler, ilaca dönüştürmemiz gereken zehirdir. Küçük dozlarda alırız ve nefretimizin üzerine başkalarıyla yakınlık kurarız.

Bu nedenle, zehrin amacının aramızda sevgi inşa etmek olduğunu anlarız. Düşmanlık olmadan, ilişkilerimizi güçlendirmeye, derinleştirmeye ve sevgiye dönüşene kadar sıkılaştırmaya ihtiyacımız olmazdı.

Bir annenin çocuğuna olan sevgisi doğaldır, ancak aileden olmayan insanlara karşı böyle hissetmiyoruz. Bu nedenle, bu duyguyu geliştirmenin yolu, ona olan ihtiyacı hissetmek, yakınlık ve sevgi inşa etmeye çalışmamızı sağlayacak bir itici güç yaratmaktır. Bizi, sevgiyi geliştirmek için çalışmaya itecek tek teşvik, karşılıklı hoşnutsuzluğumuzun açığa çıkmasıdır. Bu yüzden zehir sevgi inşa etmek için gereklidir, ilaç olmasının nedeni budur.

Gerçekten de, bencilliğimizin zehrine ve başkalarına karşı nefretimize saygı göstermeliyiz. Ancak ona saygı duyarken, onu aramızda beliren her bir damla egonun üzerine bir sevgi katmanı inşa etmek için kullanmalıyız.

“Bir Canlı Türü Olarak İnsanlar İçin Şu Anda En Büyük Tek Sorun Nedir?” (Quora)

Hayata, doğaya ve diğer her şeye karşı tutumumuzun ilk temeli, başkalarının ve doğanın pahasına haz alma arzusu olan egomuzdur.

Bu nedenle en önemli sorunumuz, olumlu ilişkiler geliştirmenin önüne koyduğumuz kişisel kazanç için sömürme arzumuzdur.

Herkesi kontrol etmek, yok etmek ve sonra bir köşeye atmak isteyerek devam edemeyiz.

Gezegenimizi böylesi bir tavırla tüketiyoruz ve kişisel, sosyal, ekonomik, ekolojik ve küresel ölçekte tüm sorunlarımızın ve krizlerimizin temelinde bu yatıyor.

Dünyamızdan başka hiçbir şeyimiz yok. O halde, Ay’da, Mars’ta veya başka bir yerde yaşayacağımızı düşünerek kendimizi kandırmayalım. Bu olmayacak. Hayatta kalmamız için uygun değiller ve dahası, onları bir şekilde doldurmayı başarsak bile, orada ne yapardık? Kendimize ve gezegenimize yıkım getirdiğimiz gibi kendimizi ve o yerleri aynı şekilde yok ederdik.

Bu nedenle, sadece birbirimize ve doğaya karşı tutumumuzu düzeltmemiz, egoist doğamızın emirlerini takip ederek kendimize yıkım getirdiğimizi görmemiz ve sonra toplumda karşılıklı saygı davranışlarıyla olumlu bir şekilde nasıl bağ kuracağımızı araştırmamız gerekiyor. Toplumun her yerinde birbirimize ve doğaya karşı olumlu tutumlar geliştirmeyle ne kadar çok meşgul olursak, doğada bulunan olumlu güçleri hayatımıza girmesi için o kadar çok harekete geçiririz, bu da bizim egomuza zıt olan, başkalarının ve doğanın yararına düşünmemize ve bunu istememize izin vermeye başlar ve o zaman yeni, uyumlu ve barışçıl bir dünyaya büyük bir olumlu geçiş görürüz.

Acı Çekmemizin Anlamı Nedir?

News’da (Pew Araştırma Merkezi, “Hayatı Anlamlı Kılan Nedir? 17 Gelişmiş Ekonomiden Görüşler”):

Aile ve çocuklar — %38

Meslek ve kariyer—%25

Maddi refah—%19

Arkadaşlar ve topluluk—%18

Fiziksel ve zihinsel sağlık—%17

Toplum ve kurumlar—%14

Özgürlük ve bağımsızlık—%12

Hobiler ve eğlence—%10

Eğitim ve öğrenim—%5

Doğa ve açık hava—%5

Romantik partner—4%

Hizmet ve etkileşim—%3

Seyahat ve yeni deneyimler—%3

Emeklilik—%2

Maneviyat, inanç ve din—%2

Evcil hayvanlar—%1

ABD dışında, din hiçbir zaman konu edilen ilk 10 anlam kaynağından biri değildir – ve Amerikan olmayan herhangi bir halkın %5’inden fazlası bundan bahsetmez. Bununla birlikte, ABD’de, %15’i bir anlam kaynağı olarak din veya Tanrı’dan bahsederek, onu en çok bahsedilen beşinci konu haline getiriyor.

Soru: Hayatın yüce anlamı ne zaman en azından dördüncü, üçüncü veya ikinci sıraya yükselecek?

Cevap: Eğer bir şey değişirse, ancak çok akut olayların etkisi altında değişecektir.

Soru: Kliplerinizde bir üst güçten, Yaradan’dan, iyilikten, doğadan, insanları birbirine bağlamaktan, iyi ilişkilerden bahsettiğinizde, bundan beklentiniz nedir?

Cevap: Acıya güveniyorum, biz (eylemlerimizle, yaşam tarzımızla) öyle bir acıya yol açacağız ki ondan öylece yüz çeviremeyeceğiz ve acı çekmenin anlamı hakkında veya başka bir deyişle hayatın anlamı hakkında düşünmemizi sağlayacak çünkü hayat acıyla dolu olacak.

O zaman yaşamalı mıyız, acı çekmeli miyiz, her şeyin mantıklı olup olmadığını ve kendimizle ne yapmamız gerektiğini düşünmeye başlayacağız. Ve sonra ciddi sorular sormaya ve cevaplamaya çalışacağız.

Hayatımızın yanlış olduğu sonucuna varacağız ve herkesin kendini iyi hissetmesi için doğru yaşam tarzını bulmalıyız ki hayatın kendisi bitmesin, aksine en yüksek sonucuna varsın. Bu başka bir hikayedir. Ama insanlar dinlemeye başlayacaklar.

Yorum: Yani hayatın sonunda yok olmazsın, tam tersine…

Cevabım: Hayır, elbette yok olmazsınız! Bu yaşam boyunca gelişimin bir sonraki aşamasına geçersiniz; yani hayvan seviyesinden İnsan, Adem seviyesine yükselirsiniz.

Soru: Bu bir insanı neden cezbetmez?

Cevap: Bu tamamen farklı bir edinim seviyesindedir. Bu tamamen farklı duygular ve akıl gerektirir. Ve ne beynimiz ne de kalbimiz bunun için çalışmaz.

Yorum: Ama içsel huzurumuz için bile, yok olmaktansa çiçek açmamız iyi.

Cevabım: Kulağa hoş geliyor, ama daha fazlası yok. Bu dinle, belki biraz felsefeyle değiştirilmiştir. Ama zamanımızda, her şey televizyon, seyahat ve diğer şeyler gibi, bugün bir insanın sahip olmadıklarıyla doluyken, buna ihtiyacı yoktur.

Soru: Ama öyle ya da böyle, siz ne derseniz deyin eğer insanlar ıztırap çekmek zorundaysa, o zaman bütün bu program, tüm bu eğlence programı insanlık üzerinde neden başlatıldı?

Cevap: Doğamızın kötülüğünü ve neye yol açtığını anlamak için, böylece doğamıza karşı gelebiliriz.

“Yaşamak Ya Da Yaşamamak, İşte Bütün Mesele Bu” (Linkedin)

William Shakespeare’in Hamlet oyununun “rahibe manastırı sahnesi” adlı bölümünde,  Prens Hamlet, “Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu” diye düşündü. Her yıl dünya çapında yaklaşık 800.000 kişi bu soruya olumsuz yanıt veriyor ve canına kıyıyor. Daha da kötüsü, intihar gençler arasında önde gelen ölüm nedenlerinden biridir. İnsanlar, özellikle de gençler neden kendi canlarını alıyorlar? Onların yaşama isteklerini güçlendirmek mümkün müdür?

Talmud’un yazarları şöyle yazdı: “İki buçuk yıl boyunca Shammai Evi ve Hillel Evi tartışmalıydı. Bir taraf, ‘İnsanın doğmaması, doğmasından daha iyidir’ derken, diğer taraf, ‘İnsanın doğması, doğmamasından daha iyidir’ dedi. Ve onlar şu sonuca vardılar, ‘İnsan için doğmamak, doğmaktan daha iyidir, ama şimdi doğduğuna göre, eylemlerine baksın’”(Eruvin 13b). Gerçekten de, bir uzaylı Dünya’ya inip bize baksaydı, muhtemelen şöyle derdi: “Zavallı insanlar birbiriyle çarpışıyor, alay ediyor, aşağılıyor ve birbirlerinin hayatlarını mahvetmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Bu kadar depresif olmalarına şaşmamalı. Doğa neden böyle sefil varlıklar yarattı ki?”

İntihar, insanları her şeyi sona erdirmeye karar verdikleri noktaya kadar etkileyen bir dizi sorunun en aşırı sonucudur. Ancak bu problemler üstesinden gelinemeyecek kadar fazla hale gelmeden önce bile, hayatın anlamını sorgulamamıza neden oluyor. Ne de olsa, hayat sadece çileler yoluyla hayatta kalmaktan ibaret ise, o zaman gerçekten doğmamak doğmaktan daha iyidir.

Mesele şu ki, yaşam hakkında veya bilgelerin “eylemlerimize bakın” diye yazdığı gibi, sorular sormaya başladığımızda, büyümeye başlarız. Acı, bizi hayal bile edemeyeceğimiz dünyalara yükselten manevi gelişime yol açar ve acı tarafından zorlanmasaydık onları aramazdık.

Bu yeni dünyaların anahtarı, insanlar arasında olumlu bağların kurulmasında, şimdiye kadar içtenlikle beslediğimiz yabancılaşma ve narsisizm zihniyetinden çıkıp, başkalarına sempati duyduğumuzda kaybetmekten çok kazandığımızı anlamakta yatar. Yeni bakış açıları ve yeni fikirler, yeni bilgelik ve bilgi ve yeni arkadaşlar kazanırız. Başkalarına karşı tutumumuzu değiştirerek, dünyamızı değiştiririz.

Üstelik kiminle bağ kuracağımızı seçerek, her yeni tanıdıkla dünyamızı şekillendirir ve yeniden düzenleriz. Bu yolla, hiçbir dünya yaşamak için çok zor olmaz, çünkü her zaman bağ kurduğumuz insanları değiştirebiliriz ve bunu yaparken dünyamızı değiştirebiliriz. Ayrıca, yaşamımız boyunca kurabileceğimizden daha fazla bağ kurabileceğimiz için, kazanabileceğimiz içgörü ve bilgilerin sonu yoktur.

Ve hepsinden iyisi, diğer insanlarla bağ kurduğumuzda, zaten bağlantılı olan ve biz insanlar onu bozmasaydık mükemmel bir uyum içinde çalışacak olan, çevremizdeki gerçekliğe uyum sağlarız. Birbirimizi baskı altına almak ve ezmek yerine, desteklemeyi ve beslemeyi amaçlayan pozitif bağlar geliştirdikçe, gerçeklik algımızı daha da genişletiriz. Şimdiye kadar bildiğimiz gerçekliğin, daha derin ve daha geniş bir algıya doğru sadece bir “koridor” olduğunu görürüz.

İnsanların kendi canlarını almamalarını istiyorsak, onlara yaşamaları için bir sebep vermeliyiz. İnsanlar hayatın ne için olduğunu anladıklarında, hayatın imtihanlarından ve sıkıntılarından geçmek için bir amaçları olacak. Nietzsche’nin dediği gibi, “Yaşamak için bir nedeni olan kişi, neredeyse her sıkıntıya katlanabilir.”

Bu nedenle, bugünkü görevimiz, dünyamızı yeniden şekillendirmek için bağlarımızı yeniden şekillendirmektir. Dünya, başkalarına karşı tutumumuzu yansıtır. Başkalarına karşı tutumumuzu, tacizci ve saldırgan halden,  düşünceli ve sevecen hale birlikte getirirsek, hepimizin hayatı da kaybedilen bir savaştan, yumuşak ve keyifli bir sürüşe dönüşecektir. Bu, gerçekten bize bağlıdır.

“Ortak Kaynakların Trajedisi Bizim Gerçekliğimizdir” (Linkedin)

“Ortak kaynakların trajedisi” en azından akademide yaygın olarak bilinen bir terimdir. “Ortak” terimi, hava gibi herkesin ücretsiz olarak kullanabileceği bir kaynağı tanımlar. Harvard Hukuk Okulu’nda Hukuk Profesörü Lawrence Lessig  şöyle açıklar; trajedi şudur ki, sınırlı miktarda ortak kaynak olduğunda, insanlar kendi çıkarları için çalıştıkları için bunun üzerindeki rekabet onun tükenmesine neden olur, oysa düşünceli olsalar herkes yeteri kadar sahip olur.

Yakın zamana kadar, atmosfere istediğimiz kadar gazı sonuçları olmayacakmış gibi yayabileceğimizi düşündük. Sonuç olarak, Dünya’nın tüm atmosferini kirlettik. Okyanusları süresiz olarak çöpe atabileceğimizi düşündük ama Dünya’nın tüm okyanuslarını kirlettik. Dünya’nın tatlı su rezervlerini tükettik, topraklarını kirlettik ve tüm gezegenimizi zar zor yaşanabilir bir yere dönüştürdük. Dünya çapında bir ortak kaynak trajedisini kendimize yaşattık ve şimdi bunun bedelini ödüyoruz. Son çaremiz davranışlarımızı değiştirmek için ortak bir çabadır, ancak davranışlarımızı değiştirmek için varlığımızın en temelinden kendimizi değiştirmek zorunda kalacağız.

Ekolojist Garrett Hardin, kamusal mülkiyet trajedisi kavramını “Ortak Kaynaklar Trajedisi: Nüfus sorununun teknik bir çözümü yoktur; bu, ahlakta temel bir gelişme gerektirir.” adlı makalesiyle popülerleştirdi. Lessig, Fikirlerin Geleceği adlı kitabında Hardin’in şu açıklamasını aktarıyor: “’Herkese açık bir mera hayal edin,’ ve o merada dolaşan ‘çobanların’ beklenen davranışlarını düşünün diye yazıyor Hardin. Her çoban, sürüsüne bir hayvan daha ekleyip eklemeyeceğine karar vermelidir. Hardin şöyle yazıyor: Bunu yapmaya karar verirken, çoban bir hayvanın daha faydasını görür ama merada bir tane daha tüketen inek olduğu için herkes zarara uğrar. Ve bu sorunu tanımlar: Başka bir hayvan eklemenin maliyeti ne olursa olsun, bu başkalarının katlandığı maliyetlerdir. Bununla birlikte, faydaları tek bir çobana yarar sağlar. Bu nedenle, her çoban, bir bütün olarak meranın taşıyabileceğinden daha fazla sığır eklemek için bir dürtüye sahiptir… İşte trajedi budur. Her insan, sınırlı bir dünyada, sürüsünü sınırsız olarak arttırmaya zorlayan bir sisteme kilitlenir. Yıkım, ortak kaynak özgürlüğüne inanan bir toplumda, her biri kendi çıkarlarının peşinde koşan tüm insanların koştuğu hedeftir.  Ortak kaynaklarda özgürlük herkese yıkım getirir.”

Ancak Hardin, makalesinde şu sonuca varıyor: “Eğitim, yanlış şeyi yapma doğal eğilimine karşı koyabilir, ancak nesillerin amansız ardıllığı, bu bilginin temelinin sürekli olarak yenilenmesini gerektirir.”

Hardin, makalesini 1968’de, insanlığın pervasız davranışının bedelinin farkına varmanın emekleme dönemindeyken yazdı.  O zamandan beri hiçbir ders almadık. Eğitimimizi yenilemedik, hiç başlamadık bile.

Biz tam tersine inanmak istesek de, dünyanın bedava kaynakları sınırlıdır. ABD’deki ilk beyaz yerleşimcilerle ilgili olarak Hardin, “ortak kaynakları bir çöplük gibi kullanmak, sınır koşulları altında halka zarar vermez çünkü halk yoktur” diye yazıyor. Ancak “bir metropolde aynı davranış tahammül edilemez”

Artık Dünya’nın temiz havasını, tatlı su havuzunu ve besin kaynaklarını tükettiğimize göre kıtlık etkisini göstermeye başlıyor. Alegorik olarak, sahibi yokmuş gibi görünen bir dükkandan borç alıyorduk ama yanıldık ve şimdi sahibi borcu topluyor.

Ancak, ortaya çıkan tüketim felaketini önleyebiliriz. Eğer (nihayetinde) uygulamaya çok ihtiyaç duyduğumuz öz eğitimi uygularsak, herkes için bol miktarda yiyecek, temiz hava ve tatlı su olduğunu göreceğiz. Zaten tükettiğimizden çok daha fazlasını üretiyoruz. Karşılıklı sorumluluk duygusuna sahip olsaydık ve ürünler gerçekten onlara ihtiyacı olan insanlara gitseydi, üretimi o kadar dramatik bir şekilde azaltırdık ki, emisyon kotaları ve diğer sınırlamalar hakkında endişelenmezdik.

Sorunumuzun kökü, Dünya’yı tüketmemiz değil, birbirimizi yok etmeye ya da en azından kontrol etmeye çalışmamızdır. Sonuç olarak, tüm doğaya ve kendimize varoluşsal bir trajedi yaşatıyoruz.

Çalışma şeklimizi, ancak motivasyonumuzu başkalarını yok etmekten, onları geliştirmeye dönüştürürsek değiştirebiliriz. Sadece gelişen bir sosyal ortamda çiçek açabileceğimizi fark ettiğimizde, başkaları hakkında yapıcı ve toplum yanlısı yollarla düşünmeye başlayacağız ve sonra dünyamızı dönüştüreceğiz.

Bu nedenle bugün, hepimizin birbirimize her şekilde bağımlı olduğumuz gerçeğini yerleştirmeye yönelik bir eğitim süreci, depresyondan ormansızlaşmaya kadar her sorunu azaltmayı amaçlayan her bir programın en temel bileşeni, temel taşı olmalıdır.

“Zaman Var Mı?” (Quora)


Zaman kendi başına mevcut değildir. Tek bir durumda varız ve içinde bulunduğumuz tek, bütünsel ve mükemmel durumu giderek daha fazla keşfetmeye yönelik gelişme sürecimizle ilişkili olarak zamanın akışını hissediyoruz.

Kendimizi bilinçsiz hale gelen ve bilinçsiz bir durumdan yavaş yavaş bilincini kazanan bir kişi gibi düşünebiliriz. Belli noktalarda, bir hastane odasında, giren çıkanlar, hemşireler ve doktorlarla birlikte olduğunu görmeye ve anlamaya başlar ve çeşitli sesler duymaya başlar.

Öyle bir insana, gördüğü her şey önceden yokmuş gibi gelir ama aslında her zaman oradaydılar. Böylece kendine göre yeni bir şeyin ortaya çıkma sürecini zamanın geçişi olarak algılar.

Dahası, içinde bulunduğumuz tek duruma uyanma süreci, içimizdeki arzuların büyümesi meselesidir. Arzularımız arttığında ve gitgide daha geniş çemberleri algılamak istemeye başladığında, bu içsel değişim algılama kapasitemizi genişletir ve algıda yaşadığımız değişimler bize zaman hissini verir.