Monthly Archives: Mayıs 2023

Ruh Bedenden Daha Güçlüdür

İnsanın zayıf bir bedene ve kuvvetiyle galip gelen güçlü bir ruha ihtiyacı vardır. Ve o zaman Yaradan onu sever (Herkes İçin Zohar, Cilt 3, Bölüm “VaYeshev”).

Alma arzusuna beden denir ve manevi güce ruh denir. Ruh bedenden ne kadar güçlüyse,  insanın doğru bir şekilde ilerlemesi için o kadar çok fırsat vardır.

Ruhu, bedenden nasıl daha güçlü hale getirebiliriz? Bağ kurmaya özlem duyduğumuzda, aramızdaki bağımız daha da güçlenir. Bu şekilde, Yaradan’ı, gerçek realiteyi, üst dünyaları ve manevi dereceleri hissetmeye başlayana kadar gittikçe daha da yükseliriz. Her şey birbirimizle olan bağımızın seviyesine bağlı.

Gittikçe güçlenen bağ yoluyla, ifşa derecelerini giderek daha büyük ve daha büyük hissetme seviyelerine yükseltiriz.

Medeniyetin Çöküşünün İşaretleri

Soru: Günümüzde herkesin kendi görüşü var ve herkes bunu ifade etmesi gerektiğini düşünüyor. Kişisel görüş nedir ve ne kadar önemlidir?

Cevap: Gerçek şu ki, egoizm büyüdü. Yüz yıl önce insanlar daha mütevazı olsalardı ve kendilerine ve başkalarına, kendi sınıflarına ve diğer sınıflara, sosyal konumlara ve sosyal kültüre bölünmeyi anlasaydılar ve nerede, ne zaman, hangi toplumda hayır diyebileceklerini bilselerdi keşke, artık tüm modern liberalleşmeler, kişinin her şeyi ve her yerde yapabileceğine inandığı bir duruma yol açtı. Özgürlük!

Sonuç olarak, ne bilgisi, ne kültürü, ne de herhangi bir becerisi olmadığı için, insan “domuz kulağından ipek bir kese” gibidir. Gördüğümüz bu. Her şeyden önce, bu tür davranışlar medya tarafından teşvik edilir ve gösterilir. Gazeteci olmak için ne gerekiyor? Hiç bir şey. Git ve işe alın. Nasıl “iyi” yazılacağını biliyorsanız, o zaman hemen bir kadroya katılabilirsiniz ve bu kadar. Ve daha sonra…

Elbette üst düzey gazeteciler var ama onlar daha çok analist, bilgili ve özel bir zihniyete sahip insanlar. Bu zaten bir meslek, bir iç kültür. Politikacıların üstünde olabilirler. Ama bunlardan kaç tane var?

Geri kalanlar, muhakeme yürütmeden rutin şekilde çalışanlar.  Gençlere akıllarına gelen her şeyi nasıl yapacaklarını gösteriyorlar. Gençler, kendilerini ifade etmeyi bu bireylerden öğreniyor ve bir nesil böyle yetişiyor. Her nesilde, onların ne tür bir medya tarafından yetiştirildiğini görebilirsiniz. Ve bu ortamlar tavrı ayarlar. İçine bakarsanız başlıklar kışkırtıcıdır ama metinde hiçbir şey yoktur.

Genel olarak, tüm bu ucuz numaralar, insanlara gerçeğe ve kişinin kendini nasıl ifade edebileceğine karşı küçümseyici bir tavır öğretir. Asıl mesele, tamamen boş bir şeye kıkırdamak ve gülmektir çünkü bu alışılmış bir şeydir. Her şey bunun üzerine kuruludur.

Ancak bunların hepsi bir düşüşün belirtileridir. Tüm medeniyetler yavaş yavaş bu şekilde yok oldu. Pek çok farklı medeniyeti ve dönemi içinde barındıran egoist medeniyetimizin, hem zaman içinde hem de aynı anda var olan birçok medeniyete bölünmesi bakımından gerilemesinin son dönemindeyiz. Bugün dünyada altı ya da yedi tane var, insan gelişiminin kaç farklı aşamasından geçtiğimizden bahsetmiyorum bile. Günümüzde, bunların hepsi bir sona geliyor.

Sevgi Yoluyla Edinim

Sevgi konusu, en basit ve en anlaşılır gibi gelir. Ama aslında en zor olanıdır çünkü Yaradan’ı idrak etme, O’na yaklaşma ve dünyanın kökünü anlama meselesinin ana konusudur.

Manevi sevgi kavramını, nasıl kullanılacağını sezgisel olarak bildiğimiz bu dünyadaki tanıdık egoist sevgiyle karıştırıyoruz. Bu, doğduğu ilk günden itibaren sürekli ağlayan ve sevgi talep eden bir bebeğe benzer. İnsan ömrünün son gününe kadar böyle davranır.

Sevgiyi, onun gerçek, doğru haliyle ele almıyoruz. Sevginin basit ve aşikar bir şey olduğunu düşünüyoruz. Bu, neden bu kadar az insanın manevi edinime ulaştığını yani ihsan etme niyetiyle özgecil sevgiye, evrensel sevgiye ve manevi sevgiye ulaştığımız, dost sevgisine ulaştığını açıklar.

Sorun şu ki, tüm yaşamımızın ve manevi gelişim yolunun bir başkası için sevgiyi bulmaya yönelik olduğunu anlamıyoruz. Bu büyük bir zorluk çünkü doğal olarak sevgiyi egoist bir biçimde anlıyoruz ve her şeyi kendimizi sevmek yoluyla algılıyoruz. Ama dünya sevgisinin veya Yaradan sevgisinin ne olduğunu bilmiyoruz ki bu, O’na yaklaşmanın ve O’nu hissetmeye başlamanın tek yolu.

Eğer bu egoist bir sevgi değil de dünya sevgisi ise, sevgiyi ne kadar ihmal ettiğini herkes kalbinde hissedebilir.

Kabala bilgeliği bize, Yaradan’a ve gerçeğe karşı farklı bir tutum öğretir. Ana amacın dünyaların nasıl aşağı doğru basamaklandığını ve Sefirot ile manevi Partzufim’in nasıl doğduğunu öğrenmek olduğunu ve manevi dünyanın tekniğini ne kadar iyi çalışırsak o kadar ilerleyeceğimizi düşünüyoruz. Ama bu tamamen yanlıştır.

Aslında her şey, bu dünyanın tüm sakinlerine – insanlara, hayvanlara, bitkilere, cansız doğaya, tepeden tırnağa tüm seviyelere- sevgiyle davranmak için, kalbimizde ötekine karşı sevgi duygusunu nasıl geliştirdiğimize bağlıdır. Sonuçta, bu sevgiyi, alma arzumuzun dört derecesinde de kendi içimizde doğru tutumu inşa ederek, kendimizi ıslah edebilmemiz için bu dünyayı yaratan ve onu bize veren Yaradan’a atfedebiliriz.

İlk olarak, tatmin alma arzumuzu kısıtlamalı ve onu evrensel sevgiye, dışımızda olan her şeye karşı sevgiye dönüştürmeliyiz. Bütün bunlar, Yaradan tarafından yaratıldı ve bu nedenle O’na yaklaşmak için O’nun tüm yarattıklarını sevmek zorundayım.

Tüm dünyaya karşı nefreti veya kayıtsızlığı, evrensel sevgi denen bir yakınlık ve sevgi duygusuna dönüştürmekten başka yapacak bir şeyimiz yok hayatımızda.

Ancak ötekine duyduğumuz bu evrensel sevgi ölçüsünde, Yaradan’ı sevmenin ve O’na yaklaşmanın ne demek olduğunu hissetmeye başlayacağız. Egoizmi sevgiye çevirerek, gerçek manevi realitenin tamamını ediniriz.

Bu nedenle sevgi konusu Yaradan ile buluşacağımız en önemli, merkezi ve derin konudur. Kendimizi, kendi-sevmeden kurtarmaya çalışalım ve dostlarımızı takdir edelim. Yakın ya da uzak olmaları, iyi ya da kötü olmaları fark etmez ama bizimle aynı yoldalar ve gerçek sevgiye ulaşmak için özel bir arzuları var.

Yaradan bize bu içsel, gizli özlemi verdi. Evrensel sevgiye ulaşana kadar, içimizde saklı olan sevgiyi ortaya çıkarmak için çalışmaya başlayalım; tüm yaradılışa ve onun içsel gücüne yani Yaradan’a yaklaşalım ve birleşelim.

Bu, tüm manevi çalışmanın asıl çizgisidir. Partzufim AB-SAG’ın isimlerini unutabilir ve üst dünyalara ne dendiğini bilmeyebilirsiniz ama bizler bunu, sevgi aracılığıyla hissedeceğiz; bu, sadece ezberlemek değil gerçek edinim olacaktır.

“İnsanlarla Nasıl İlişki Kurmalıyım?” (Quora)


Herkesle iyi ilişkiler kurmalıyız, örneğin onlara karşı olan sevgimizle onları yenmek için elimizden geldiğince herkese iyi örnek olmalıyız.

“Başkalarını sevgiyle ile yenmek” ne demektir?

Öncelikle, diğer insanlar hakkındaki algılarımızın, onların içerisinde ve onlarda var olan şeyler değil, bizim içimizde var olan bir izlenim olduğunu anlamamız gerekir. Daha sonra, başkaları hakkındaki olumsuz izlenimimizi olumluya çevirmeyi istememiz gerekir, böylece onların yararını gerçekten ne kadar istediğimizi anlasınlar.

Yazıldığı gibi, “sevgi tüm günahları örter” noktasına gelinceye kadar, onlarla bu şekildeki bir eğilimle ilişki kurmaya devam ederiz. Yani, ilk olumsuz izlenimlerin – “günahların” – üzerinde sevgi ortaya çıkacaktır: öyle ki, daha önce sahip olduğumuz egoistik tasvir yüzünden onlarda gördüğümüz hiçbir kusuru görmeyeceğiz.

Ayrıca, diğer insanlar hakkındaki ilk izlenimimizin her zaman negatif olması ne anlama gelir? Bu şudur, bizler başkalarını “Onlardan ne alabilirim?” ve “Onlardan nasıl bir çıkar sağlayabilirim?” sorularının çerçevesinde hesaplamalar yaptığımız egoistik bir filtre içerisinden görürüz. Eğer başkalarından kendimiz için alınabilecek bir fayda göremezsek, onlarla ilişki kurmak için de hiçbir neden görmeyiz.

“Tanrı Gökleri Ve Yeri Neden Yarattı?” (Quora)

Varoluşta iki güç vardır: (1) Yaradan’ın ışığını alma ve mutlu olma arzusu olan yaratılan ve (2) memnuniyet, neşe, bütünlük ve haz ihsan etme arzusu olan ışığın kendisi, Yaradan.

Yaratılan, ancak ışığın niteliğine benzer olduğunda; yani ışığı Yaradan’a memnuniyet verme niyetiyle alma yeteneğini kazandığı zaman ışığı alabilir. Ancak yaratılan, ışığı kendine yönelik bir niyetle yani yalnızca kendisini memnun etmek için almaya niyet ederse, o zaman Yaradan’ın zıddı olur. Böyle bir durumda yaratılan, Yaradan’ın vermek istediği hazzı hissedemez ve bunun yerine ışığın siyah bir kopyası olan tam karanlığı hisseder. Böyle bir durum “bu dünya” veya “bizim dünyamız” olarak adlandırılır.

“Başlangıçta Tanrı gökleri ve yeri yarattı” cümlesi, Yaradan’ın ihsan etme ve alma niteliklerini yarattığını ima eder.  Neden? Bu niteliklerin bir kombinasyonunu edinmemiz ve bunlardan hangisini kullanacağımız konusunda özgür seçimimizi uygulama yeteneğine sahip olmamız için: sadece kendi için haz almayı amaçlayan bir alma niyetiyle alma arzu ya da Yaradan gibi ihsan etme niyetiyle alma arzusu. 

                                        

Bağ Kurmak İyilik Adına Olmadığında

Yorum: Prensip olarak, dünyamız bağ üzerine kuruludur. Her iki durumda da, insanlar bir tür girişim yaparak, örneğin futbol vb. bir fikir etrafında toplanırlar.

Cevabım: Onlar egoist bir amaçla bağ kuruyorlar – diğerinin kazanmasına izin vermek yerine, bağdan kar elde etmek. Başkalarını yenmek için güçlü olması gereken mafya veya bazı örgütler gibi.

Bağ kurmak, iyiliğe, barışa, sevgiye veya üst gücün ifşasına yönelik değilse, yapılmamalıdır. Her durumda bu, birlik, kardeşlik, eşitlik ve dayanışma fikirlerinin bozulduğu Sovyetler Birliği örneğinde gördüğümüz gibi, kötü bir sonuca yol açar. Başlangıçta gerçekten herkesi bu fikre çağırıyorlardı, herkes kardeş, eşit kabul ediliyordu, herkes birleşmişti, bir istek vardı ve herkesin yüz yirmi ruble (çok az) kazanması önemli değildi.

Bu insanları cezbetti ve Batı’da katbekat daha fazla para kazanmalarına rağmen, buna eşdeğer bir şey öne süremediler. Öyle ki biri beş yüz kat, diğeri ise sadece beş kat daha fazla alıyordu ve insan için aradaki bu fark her şeyi yok eder. Ama herkes yüz yirmi kazandığında, o zaman bu daha iyidir. Keşke bu fikir desteklenebilseydi…

Ama bu manevi bir altyapı gerektirir. Bu nedenle, kimsenin bunun nasıl yapılacağını anlamadığı o zamandaki uygun eğitimin eksikliği, bu sonucunu verdi.

“Tanrı Fiziksel Mi, Metafiziksel Mi, Soyut Mu, Kavramsal Mı, Maddi Mi, Yoksa Manevi Mi?” (Quora)

Kabala bilgeliğinde, Tanrı’yı pratik bir şekilde, bizimle olan ilişkisinin ve buna nasıl ulaştığımızla ilgili olarak inceleriz: bizi yaratan, içimizdeki ve etrafımızdaki evreni yöneten ve destekleyen ve önceden belirlenmiş olan bir amaca doğru yönlendiren bir üst güç olarak.

Onlarla olan özel ilişkilerimiz nedeniyle, ebeveynlerimizi nasıl “anne ve baba” olarak adlandırdığımız gibi, üst güçle bağ kurduğumuz zaman, bu gücün bize yönelik sahip olduğu belirli bir ilişki türü ediniriz, ancak bu gücün sahip olabileceği diğer olası nitelikler veya ilişkiler hakkında hiçbir şey söyleyemeyiz. Bu nedenle Kabala’da Tanrı’nın özü veya “benliği” ile ilgilenmediğimizi söyleriz çünkü bu koşulda bizim hiçbir edinimimiz yoktur.

Bu nedenle, kendimizin ve bizi çevreleyen gerçekliğin pratik ve deneysel bir araştırması olan Kabala metodunu kullanarak, Tanrı’yı, bizi yaratan ve sürdüren ve gelişmemize rehberlik eden bir üst güç olarak, açıkça algılayıp hissedene kadar, kendi üzerimizde çeşitli değişikliklere uğrarız: Yaradan ile dengeye – ya da  Kabalistik dilde Yaradan’la “bütünleşme”ye (İbranice “Dvekut”), geliriz. Biz “Yaradan” deriz çünkü İbranice’de “Yaradan” (“Boreh“) kelimesi “gel” (“Bo“) ve “gör” (“Reh“) olmak üzere iki kelimenin birleşimidir yani Yaradan hakkında sadece Kabala metodunu kullanarak kendimizde oluşan edinimler vasıtası ile konuşabiliriz. 

Bu nedenle, sadece bizim gerçeklik algımıza ve duyumumuza giren bir şeyi analiz edebileceğimiz, hissedebileceğimiz ve ölçebileceğimiz için; üst güç (Yaradan, Tanrı) yalnızca onu edinen kişi ile ilişkisinde karakterize edilebiliriz. Kabala dilinde böyle bir edinim, Kli‘nin (kap) kendisini dolduran ışığa (Yaradan’ın niteliği) tepkisi olarak ifade edilirken, içindeki ışık ve ışığın kendisi edinilemez.

Bu nedenle, benliğimizdeki belirli değişiklikler vasıtasıyla bu Kli’yi geliştirerek, ona olan tepkilerimizi ölçeriz ve onun niteliklerine göre değil, kendi tepkilerimize ve algılarımıza göre tanımlamalar verebiliriz. Kabala’yı en iyi tanımlayan kelimenin  “bilim” olmasının nedeni budur, zamana göre test edilmiş Kabala metodolojisini kendimize uygulayarak, geçmiş Kabalistlerin hakkında yazdığı, ölçebileceğimiz, tekrarlayabileceğimiz ve yeniden üretebileceğimiz sonuçlara ulaşırız. Bu bilimin bilgisi, yalnızca ampirik olarak doğrulanmış olanı içerir.