Category Archives: Maneviyat

Mükemmellik Aklın Ve Kalbin Birleşmesidir

Işık ve perde ile çalışmak (Zivug de Hakaa) bir kişinin kendi tüm izlenimlerini, duygularını, sevgi ve nefretini dikkatli bir şekilde hesapladığı ve tüm bunları nasıl kullanacağına, tasfiye edeceğine ve aynı zamanda hissiyatını nasıl geliştireceğine karar vereceği bir yerdir. Şöyle denir: ‘Her kimin egosu yüksek ise o dostundan daha yücedir’ yani daha güçlü duyguları vardır.

Kişi sol ve sağ çizgileri, akıl ve duyuları kendi seviyesi ile dengeye getirebildiğinde yücedir ve bunları orta çizgide, ihsan etmek içinde birleştirerek bir arada tutar.

Bu yüzden manevi çalışmada iki konum vardır: manevi çalışma içinde bir arada bağlanmış olan sevgi ve korku. Sevgi bir kişinin Üst Olanla bağlanmak fırsatını keşfetmesine denir ve bunun sonucu olarak Yaratan’ın tüm yollarını anlamak ve hissetmektir. Anahtar anlamaktır.

Ve bundan önce, bir kişi çalışır duygularının üzerine çıkar ve aklıyla çalışarak, tüm bu anlarda Üst Olan’ın aklını edinir. Kişinin tuttuğu bu yol iki çizgi boyunca hareket etmesidir, yürürken her iki bacağını kullanması gibi.

Dünyamızda akıl ve duygular sürekli çelişki içerisindedirler ve bizleri yanlış yapmaya zorlarlar. Hâlbuki manevi dünyada, onlar bize yardımcı olurlar ve tek bir amaç için birlik olurlar ve böylece kişi mükemmel hale gelir.

08.08.2011 Tarihli Günlük Kabala Dersinin 1. bölümünden, Şamati 45

Bilinmeyen Bir Boyutun İçindeki Bir Kesit

Mantık ötesi inanç ne demektir? Bu, her ne zaman gelirse sadece hissiyat vasıtasıyla anlaşılabilen bir durumdur. Ve gelmediği durumda ise, bizler böylesi bir ikilik, çatallaşma durumunun bir kişinin içinde var olduğunu bile bilmeyiz: mantık dahilinde ve mantık ötesi keskin bir ayrım.

Bizler bu mantık ‘ötesi’ni basitçe sanki mantığın zıttıymış gibi düşünürüz. Ancak bu böyle değildir. Bu, tamamen farklı bir boyutun içindeki bizim anlamadığımız bir kesittir. Bu yeni boyuta, bize ifşa olan duruma ‘manevi alan’ denir. Bu sanki daha önce varlığını dahi tahmin etmediğim bir başka dünyanın benim realitemde görünür olması gibidir.

Bu, bir kedinin, zengin bir adamın neye sahip olduğunu anlamamasına benzer. Kedi bu adamla aynı dünyada yaşadığını ve onun sahip olduğu gibi aynı beş duyuya sahip olduğunu düşünür ve kedinin bundan daha fazla bir şeye ihtiyacı yoktur! Tüm bunlardan sonra adam da aynı şeylere sahiptir.

Kedi adamın kendi dünyası olduğunu ve her çeşit insansal hesaplamalarda olduğunu anlamaz. Bir kedi bunları anlayacak kapasitede değildir.

Ve şimdi düşünün ki bu kedi daha önce varlığını tahmin bile edemediği duruma, aniden bu adamın sahip olduğu aynı mantık ve hissiyata sahip oldu. Kediye göre, bu duruma ‘mantık ötesi inanç’ denir – kedisel mantığının üzerinde daha önce hiç sahip olmadığı bir durum.

Ancak ara sıra kedi bu seviyeden düşer ve tekrar daha önceki kedi gibi olur bununla birlikte daha güçlü, daha akıllı ve daha keskin. Ancak, bu kedi halen bir kedi için uygun olan sınırların içerisinde. Ve buradan tekrar insan olmak için yeniden yükselecektir.

Bu durumlara manevi yükselişler ve düşüşler denir. Bu durumlar kendimizi daha iyi veya daha kötü hissettiğimiz psikolojik ruh hallerimize benzemez ve bu durumlarda bizler aşağıda olduğumuz zaman kendimizi ‘düşüş’te olarak göz önünde bulundururuz. Manevi bir yükseliş sizin yeni arzulara, gerçek ihsan etmeye yükseldiğiniz zamandır.

02.08.2011 Tarihli Günlük Kabala Dersinin 1. Bölümünden, Şamati

Ne İstediğimi Bilmiyorum, Fakat İstiyorum!

Soru: Aksiyonlarım ve ödül arasında hiçbir bağın olmaması neden bu kadar önemli?

Cevap: Böyledir zira aksi halde kendi doğanızdan çıkıp ihsan etme niteliğini edinemezsiniz! Ödülü doğanızın üzerinde talep etmelisiniz, bunun ötesinde ve kendinizi egonuz için hiçbir ödül talebi olmaksızın ihsan etmenin (Hafetz Hessed) hatırı için ihsan etmenin içinde inşa edin.

Karşılıksız ihsan etmenin, saf Bina’nın, içinde olmak, tüm aksiyonların üzerinde olmak, diyelim ki siz bu aksiyonların ve uyguladığınız bu maddenin içerisinde olursanız, yine de siz bir ödül bekliyorsunuzdur. Doğrusu, keskin aksiyonları yerine getirmek ve bunlar için hiçbir ödül ummamak, egoistik hesaplamanın üzerinde kalmak tamamen imkânsızdır.

Ve işte bu yüzden, çevreyi ve tüm koşulları kullanarak, Yaratan’ın bize bu yeteneği vereceği bir konuma ulaşırız; kendimiz için ödül talep etmemek. O’nun bunu nasıl yapacağını veya bunun ne olduğunu bilmiyorum; ihsan etmenin bu aksiyonlarını nasıl gerçekleştireceğim hakkında hiçbir fikrim yok, fakat istiyorum!

Bizler sürekli bu taleple birlikte gelişiyoruz: sıfır derecesinden son dereceye, dördüncüye kadar (arzunun dört seviyesi), her safhada, her incelemede. Nihayetinde bu niteliğin içimizde ifşa olacak doğru talebe ulaşıncaya dek ilerleyişimiz bu şekildedir. Ve biz o andan itibaren ihsan etmenin içinde olmanın neye benzediğini – gerçek bir mucizenin neye benzediğini –  anlamaya başlarız.

27.07.2011 Tarihli Günlük Kabala Dersinin 1. bölümünden, Şamati 50

Sonsuz Saldırı

Soru: Bireysel olarak içsel çalışmamızı yeterince yapmıyoruz. Bu durumdan nasıl çıkabiliriz?

Cevap: Saldırıyla. Bunun dışında başka bir şey yapamazsınız. Tüm kaynaklar önünüzde duruyor.

Soru: Neden tüm saldırılarımızı tek bir ortak saldırı, tek bir arzu haline getiremiyoruz?

Cevap: Bir Saldırı yardımcı olmayacak. Eğer bu durum sürekli hale dönüşürse, eğer vuruşlarımız hiçbir ara vermeden sürekli tek bir noktaya sabit olursa ancak bu durum çalışacaktır.

Manevi Utancın Yararı

“Kabala Bilgeliğine Önsöz” de Baal HaSulam, bir kişinin Yaratan’la olan ilişkisini yansıtan örnekte, meşhur Ev sahibi ve misafir hikâyesini anlatır. Ev sahibi misafirini en samimi dostu gibi karşılar ve sevgisinin gücünü sırf ona sunmak için kullanır, misafirine her şeyi, ondan hiçbir şey almak niyeti olmaksızın vermek ister.

Misafirine hizmet etmekten haz alır, bundan dolayı mutludur ve hiçbir karşılık beklemez çünkü sevginin kanunu bu şekilde davranması için O’nu zorlar. Aksi halde, eğer misafir almayı reddederse, bu Ev sahibini çok üzecektir çünkü O, misafirinin, dostunun, arzusunu yerine getirmek için çok büyük bir arzuya sahiptir, tamamıyla bütün bollukla.

Eğer misafir biraz rahatsız olursa, bu his direkt bir şekilde Ev sahibinden gelmez ancak misafir istemsiz olarak boş kalmış olduğu ortaya çıktı ama bazıları ona doyum verdi. Ve bu doyumun içinde, hak edilmemiş, utanç dolu bir şeyler vardır; misafirde utancın hissiyatını yükselten kendi (misafirin) katılımının ve çabasının eksikliği.

Utancın bu hissinde, misafir neyi kaçırdığını keşfeder. Misafir düşünür: “Ev sahibi veriyor ve ben alıyorum. Bir alıcı olarak, utanç hissettim fakat Veren’de hiçbir utanç yok. Bu, Veren ve alan arasındaki farktır! O utanmıyor zira O veriyor fakat benim ihsan etme aksiyonunu yapacak kapasitem yok. Eğer bende O’nun gibi verebilseydim, utanç hissetmeyecektim; daha ötesi, onur hissedecektim!

Ev sahibi bana bu ihsan edişinden dolayı onur hissetmiyor çünkü ihsan etmek O’nun için doğal bir eylem; O, Kendi doğasına göre seviyor. Ve haliyle, O verdiği için gurur duymuyor; bilakis böylece O, Kendi arzusunu dolduruyor.

Eğer ben verirsem, bu durum bana utanç yerine onur getirecektir. İşte bu yüzden şimdi hissettiğim utanç yararlıdır; utanç bana zıt durumu hissetmem için yardım edecektir: Veren’in yüksek pozisyonuna ek olarak onur ve haysiyet.”

Alıcı tüm bu anlayışları utancın bir sonucu olarak edinir: sadece utancı söndürmek için değil fakat aynı zamanda Veren’in seviyesine ulaşmak için gerekli adımları niye ve nasıl atmalıdır. Burada, sırf ihsan etmeyi kazanmak değil – kişi sevgiye de gelmelidir! Öyleyse utanç içimde nefreti yükseltsin ki bunu sevgiye dönüştüreyim ve o zaman gerçek anlamda Yaratan’ın durumunu edineceğim.

O’nun doğal olarak sahip olduğu tüm sevgi, benim için kendimin kazandığım ve edindiğim büyük bir kazanım haline dönüşecektir. Ve işte bu yüzden bu utancı sevmeye ve takdir etmeye başlarım! Bunun vasıtasıyladır, nefret hissetmeye başlıyor olduğum bu utancın derinliğinin vasıtasıyla ve bu nefretten, sevgiye gelirim.

Yaratılan içsel arınmaların bir sonucu olarak bu sonuca gelir.

27.06.2011 Tarihli Günlük Kabala Dersinin 4. bölümünden, ‘‘Kabala Bilgeliğine Önsöz’’

Saldırı

“Saldırı” Kendime saldırırım, ilkönce tembelliğime, gururuma, önceki alışkanlıklarıma

Kişi ihsan etmek içinde birçok aksiyon yapmalıdır, çalışmada birçok saati böyle geçer ve dostlarıyla bağ kurmak için birçok çaba ta ki bir karara gelene dek görür ki ihsan etme aksiyonunu yapma şansına sahip değildir. Sadece muazzam çabalarımdan sonra, keşfedemediğim, bana ifşa olmadan önce bilmediğim niyetim, şimdi bana ifşa olur. Bu çalışma çok derindir, yalnızca saf bir kalp ile yapıldıktan sonra gelir, gerçekten onlarla bağ kurmak istediğim ve ta ki aksiyonun sonunda, bunun tam zıttı olduğu bana ifşa olur – her şeyi kendi yararıma kullanıyorum. Mümkün olduğunca tüm kalbimden ihsan etmenin içinde saf bir aksiyon yapmak için bu durum bana bir ödeme olarak, çabalarıma karşılık bir ödül olarak ifşa olur. Ve daha sonra bu çabalarımın sonucu olarak ‘‘kötü eğilimi Ben yarattım’’ denen bir sonuca ulaşırım. Ve bundan öncekiler sadece laf.

‘‘Saldırı’’ – kendime saldırırım – ilkönce tembelliğime, gururuma, önceki alışkanlıklarıma. Tüm bu hesaplamaların üzerinde olacağım bir duruma ulaşmaya ve esas olarak kendimi herkesin içinde, niyetin içinde, beni herkesin arasına itecek bir çekime ihtiyacım vardır. Ve orada olmak istiyorum – kendimi kaybedip herkesin aklını, hissini almak, gerçekten kaybolmak gibi. İstediğim budur. Ve buna Arvut’un (karşılıklı garanti) kabını almak denir.

Yaratılan ve Yaratan arasında mutlak bir dilim vardır ve sadece yaratılanın Yaratan’ı hissetmek istemesine sahip olacağı dereceye göre, yaratılan Yaratan’ı içinde hisseder. Bu gönülden istek ‘‘şansa’’ , ‘‘kadere’’  yani kendisini feshetmesine, kendisini teslim etmesine bağlı olarak gelir. Eğer kişi her ne olursa olsun yolda devam etmeyi özlemlerse ve İhsan Edeni arzularsa – o zaman bu durum onun içinde ifşa olur.

Bizler aklımızda ve hissiyatlarımızda bir sonraki durumların ne olacağını asla bilmeyiz ve ilerleyişin içinde bunları öngöremezsiniz. Bu yüzden ısrarla devam ederseniz, başımızı amacın öneminin hissiyatıyla eğerek – ulaşırız.

Çalışmamızdaki tüm zorluk bizim tek bir yerde çalışmaya ve diğerinin içinde ifşayı almaya ihtiyacımız olduğundandır. Ve kişi çevreden amacın önemini aldığı ve yükselttiği zaman, bu koşul tümünün bir kabıdır, Malhuttur artık. Eğer kişi onları uyandırırsa, onlarla birlikte tek bir arzuda var olursa, eğer onların duaları hep beraber bağ kurarsa – bu durum Malhut de Atzilut’un içine döner.

İlk ifşa ancak bizim duamızın tek bir duada birleşmesine bağlıdır. Malhut tek başına var olmaz – o bir noktadır fakat Malhut bizlerin eksikliklerinden inşa edilir.

Eğer kişi yaşamında gerekliliğinden ve amacın içindeki bağlanma için, gerekli tüm aksiyonları yerine getirirse, bu aksiyonlar ihsan etme hareketleri olarak kabul edilir.

Doğamızı her türlü alışkanlıklar, gelenekler, aksiyonlarla sakinleştirmeye çalışıyoruz, bir psikolojik geri ödemeye sahip olmakla kendimizi sakinleştirebileceğiz. Yani gerçek bizim için önemli değil, bizim için önemli olan sakinleşmek.

Hz. İbrahim’in İşini Tamamlamak

Bizler bugün İbrahim’in başlamış olduğu ihsan etmek için olan gerçek manevi çalışmasından önce gelen cariyelerinin oğullarına öğrettiği farklı manevi pratikleri tamamlıyoruz. İbrahim onların içine inanç sistemini aşıladı ve onları doğu topraklarına gönderdi.  Daha sonra İbrahim, aynı işi İsrail halkı vasıtasıyla hayata geçirdi, Tapınağın yıkılmasından sonra İsrail halkı manevi seviyeden düştü ve böylece dinlere yükseliş verdi.

Böylece kökeni İbrahim zamanına dayanan inanışlar ve Tapınağın yıkılması zamanından gelmiş olan dinler, aslında İsrail’in metodunun dünya milletlerinin içine dahiliyetinin safhalarını temsil eder. Yahudilik, Hıristiyanlık, İslam, diğerlerinin arasında Kutsallığa olan anlayışa insanlığı ilerletmiştir. İnsanlar bunlar olmaksızın tamamen barbar kalmış olacaklardı.

Zamanımızda, evrimin binlerce yılından sonra, bizler için, iyi veya kötü, Yaratan, gelecek dünyalar ve bu dünya hakkındaki her şeye kafa yormayan bir insanı hayal etmek zordur. Eğer dinler olmasaydı, kültürümüz, eğitimimiz ve kendi modern anlayışına sahip bir insan toplumu olmayacaktı.

İnsanlığın ilerleyişi içersinde dinlerin oynamış olduğu rolün farkında değiliz. Üniversiteler dinlerin vasıtasıyla ortaya çıkmıştır. Dinleri yaymak arzusunun içerisinde insanlar yeni kıtalar keşfetmiş, yeni topraklara yerleşmiş ve gelecekte bir şeylere istek duymuşlardır.

Bu yolda, manevi mesaj, dünyamızın egoizminin parçası haline gelmiş ve Yaratanla hiçbir bağa ve kalpteki noktanın eksikliği için, O’nun için hiçbir arzuya sahip olmayan insanlara ulaşmıştır. Ancak onlar şimdi kesin bir çekime, aidiyete ve geleceğin dünyası önünde korkuya, olası bir cezaya ve bu hayatın üzerinde bir şeylere sahiptirler.

Onlar daha büyük bir hissiyata ve kesin bir öngörüye sahiptirler. Ve hatta onların hayalinde maddesel imajlar görünmesine rağmen, hatta bu putperestlik olmasına rağmen yine de ‘‘daha yüksek bir hayvan’’ı terk etmeye başlayarak bir şeyler insana yakınlaşıyor. Onlar şimdiden hayvanların umurunda olmayan şeyleri düşünmeye başladılar.

Daha önceleri insanlar maddi gelir, yiyecek, üreme ve ölümün ötesini düşünmediler. Bizler basitçe, insan kültürüne ve sanata, dinin katkısının farkında değiliz.

Ancak, bugün gelişimimiz bir sona geliyor ve küresel kriz, tüm insanlığın açgözlülüğü, bunun bir işaretidir. Din problem değildir: Bizler artık kişisel sevginin kanunlarına göre yaşayan egoistik bir toplumu ayakta tutamayız.

Egomuz bizleri kendi manevi bileşenine getirmiştir. Para insanlar için ‘manevi bir değer’ haline gelmiş ve sanal işlerin formunda birinin ötekine havayı satarak ekonomide düşünülemez balonları üfleyerek onları zorlamaktadır.

Bu durum bizleri değişim için bir ihtiyaca getirmiştir. Bizler ihsan etmek için gerçek manevi çalışmayla yüzyüze geliyoruz.

Zorluklar İfşa İçin Bir Davetiyedir

Soru: Kişi kendisini çok zayıf hissettiği zaman, ailesi ve çevresi amacın büyüklüğünü hissetmedikleri için ona destek veremiyorlarsa, kişi ne yapabilir?

Cevap: Baal HaSulam manevi yolda neden bu kadar çok zorlukla karşılaştığımızı Şamati makale 4’te açıklıyor: ‘‘kişi öylesine bir duruma geliyor ki tüm dünya halen duruyorken, kendisi şimdi yalnız ve bu dünyadan yok gibi görünüyor ve ailesini, çevresini, Yaratan’ın önünde kendisini feshetmek için terk ediyor.’’

Burada, sanki kişi havada asılı hale gelmiş gibi. Ancak tüm bunları Yaratan onun için amaca yönelik düzenledi öyle ki ayağını basması için yeryüzünde toprak aramasın bilakis düşüncelerinde, fikrinde üst olana benzer hale gelmek için araştırma yapsın ve O’nun ruhunu özümsemek için üst olana yönelik istekte bulunsun. Diğer bir ifade ile diğerlerinin arzularının içinde ihsan etme ve sevgi niteliği olan Yaratan’ı ifşa etmeyi istemeye ihtiyacın vardır ve o zaman ‘‘mantık ötesi inanç’’ vasıtasıyla sen kendi arzunun üzerine yükseleceksin.

Kendini havada asılı hissettiğin zaman, her zamanki gibi dünyevi çevrenin alışılmış desteğini bulamadığında, bu durum, ihsan etmenin içinde üst olana bağlanmak için senin davetiyendir. Akılcı destek, mantıksal kanıtlar aramak yerine, mantık ötesi inanç içinde destek aramaya ihtiyacın vardır.

Baal HaSulam der ki: “Bunun basit bir sebebi vardır, buna inanç eksikliği denir.” Yani kişi kimin önünde eğildiği görmüyor, Yaratan’ın varlığı hissetmiyor. Bu onda ağırlığa sebebiyet verir. Ancak diğer taraftan, bu bizim için ihsan etme niteliğini, Yaratan’ı, ifşa etmemiz için bir davetiyedir.

Daha aydınlatılmış kısımlardan tekrar görürüz ki bu inanç Yaratan’ın açık bir ifşasıdır. Görmek inanmayı ifade eder ve denir ki O’nu gören kişi O’na inanır. Bu da bizlere kutsal metinleri ne kadar çarpıtılmış ve ne kadar yanlış okuduğumuzu gösteriyor. Bu sözcükler “Kutsaldır” çünkü bu sözler edinimden ve Yaratan’ın ifşasından bahsediyorlar ve O kutsaldır, O ihsan etme ve sevgi niteliğidir. Bu niteliğe nasıl ulaşacağımızı anlatan kitaplara kutsal kitaplar denir.

28.04.2011 Tarihli Günlük Kabala Dersinin 1. bölümünden, Rabaş’ın yazıları.

Kim Kime Hizmet Edecek?

Bizler haz alma arzusu olarak yaratıldık ve bu arzuyu ıslah etmek için, niyetimiz “ihsan etmek için” olmalıdır. Bunu yaparak kendimizi ıslah ediyoruz ve yaratılışın amacını ediniyoruz: Yaratan’la tam bir bağlanma. Ancak ıslahı edinmek için, bizler ihsan etmek kuvveti ile birleşmeliyiz.

İhsan etmek niyetine Bina denir ve almak kuvveti ise Malhut olarak adlandırılır. İhsan etme ve almanın bu iki kuvveti birbiri içine girmelidir. Bunlar birleştiği zaman, daha sonra bu iki kuvvetin kombinasyonel analizine göre, dört durum ortaya çıkar:

Malhut’un içinde MalhutBina’nın içinde MalhutBina’nın içinde BinaMalhut’un içinde Bina.

Eğer Bina Malhut’a girerse, kötü bir kuvvet yaratır çünkü Bina Malhut’un egemenliğinin altına düşmüştür. Malhut onun üzerinde hüküm sürer ve onu yönetir, Bina’yı kendi kölesi yapar. Bu durum dünyadaki tüm kötü kuvvetleri yaratır.

Bazen bu kuvvetler kişiyi ayartmak için iyi gibi davranırlar ve ona rüşvet verirler ve daha sonra onu kötülüğün içine çekerler. Bu özel bir hilekârdır, Malhut’un içindeki egoistik güçtür (Klipa: kabuk).  Bu kuvvetin yardımıyla Malhut Bina’yı zapt eder ve onu kullanmaya başlar. Başlangıçta iyi gibi görünmeyen  hiçbir kötülüğün var olamayacağı yazılır. İşte kötü kuvvetler bu şekilde hareket eder ve bu sebeple var olur.

Eğer o basitçe Malhut ise, o zaman o, temelde maddesel, bitkisel, hayvansal ve insan seviyelerindeki almak arzusudur, kiminin içinde bu güçler sadece maddesel, bitkisel ve hayvansal seviyelerdedir. Şöyle ki,  ilkel dünyevi hayatta yaşayan basit biridir.

Bina bir kişinin arzusunda haz almak için var olduğu zaman bu kişi çok akıllı ve kurnaz hale gelir. Bu kişi size nasıl yardım edeceğini ve vereceğini bilir ve daha sonra sizi maksimum seviyede sömürür. Bunlar Bina’nın Malhut’un içine dâhil olması sonucu oluşmuş çok kötü kuvvetlerdir: Egoizmin kontrolü altına düşmüş ihsan etme kuvvetleridir.

Kişi kendi güçlerini kullanarak Malhut’u Bina’nın içine yükselttiği zaman zıt durumlar meydana gelir. O zaman kişi Bina’ya bağlanır zira Bina’nın içine girmek ister ve annenin rahmindeki bir cenin gibi, ihsan etme kuvvetinin ayrılmaz bir parçası, bir kölesi olur. Bina’ya Ima IIaa (üst anne) denir. Şöyle ki, kişi sadece birleşmek vasıtasıyla gelişmek ister ve ihsan etme kuvveti yani Yaratan tarafından yönetilmek ve korunmak ister. Daha sonra iyi kuvvetler oluşur ki bunlar egoistik arzunun parçasını seçerler ve aşama aşama bunların içinden onları ıslaha getirirler.

Edinimdeki İki İzlenim

Şamati (Duydum),makale, 166, ‘‘Edinimdeki İki İzlenim’’: İki izlenim vardır: 1) Dünyaların Yukarıdan aşağıya; 2) Aşağıdan Yukarıya basamaklarla yayılması.

İlk izlenim: ‘‘Yaratan’ın yaratmış ve yapmış olduğudur.’’ Bu demektir ki Yaratan bizlerin manevi çalışması için bir yer hazırlamıştır. İkinci izlenim: bizlerin aşağıdan yukarıya kıyafetlenmeye ve tutunmaya başladığımız zaman. Ancak, derecenin tamamını edinmeden önce kesin olarak herhangi bir şey bilemeyiz. Buna ‘‘ilkönce öğrenmek, daha sonra anlamak’’ denir.

Ekmek yemeye yeni başlamış küçük biri henüz bir şey bilmez sadece ekmeği bilir. Ve büyümeye başlayınca, ekmeğe şekil vermesine sebep olan ekmek için bir mantığın var olduğunu anlamaya başlar…

Dolayısıyla, kişi buğdayın alınıp toprağa ekildiği zamanın durumuna gelene dek araştırmaya devam eder. Ancak o zaman, kişi ekmekten alabilir yani dünyada var olan ekmeği keşfeder. Daha sonraları kişi buna nasıl ekleyeceğini bilir.

Basitçe elime bir parça ekmek alsam ve onu yemeye başlarsam, arzunun içinde kıyafetlenmiş hazzı hissederim sadece, başka bir şey değil. Daha sonra, ekmeğin maddesinin ne olduğunu düşünmeye başlarım. Bu ekmeğin bir önceki safhasıdır. Bu safhaya erişmek için, ekmeğin için dalmalıyım, ona derinliğine girmeli ve onu edinmeliyim.

Bu, ekmekten önce gelen durumdu örneğin hamur. İlerlemeli ve onun özü hakkında bilmeliyim. Kendi üzerimde bir adım yükselirim, ekmekten hamura ve Yukarıdan aşağıya doğru yayılma esnasında ne olduğunu edinirim, hamurdan ekmeğe.

Daha sonra daha fazla yükselirim, hamurdan una ve suya ve hamurun bunlardan yapıldığını keşfederim. Sonra, daha fazla ilerler suyun nerden geldiğini ve un’un maddesinin buğday olduğunu anlarım. Buğday nereden gelir?

Dolayısıyla, kaynağa varıncaya dek daha ve daha derine ilerlerim. Kendi bakış açımdan, köke doğru gittim ancak seviyelerin kökten aşağı bana doğru ‘‘ekmeğe’’ ulaşıncaya kadar basamaklandığını anlarım.

‘‘Ekmek’’ hazzı ifade eder. Her an arzumu incelerim: o hazdır veya haz eksikliğidir, neden dolayı haz alamadığımın sebebini ve ona nasıl ulaşacağımı. İncelemem gereken başka hiçbir şey yoktur. Tüm hayatımız ve hissiyatı bunun etrafında döner.

Aksiyonlar vasıtasıyla, bana yönelik olan tüm yaklaşımdan gelen kökümü, kendimi ve Yukarıdan aşağıya ki aynı zamanda kendisi ile beraber benim aşağıdan yukarıya dönüşümü kapsayan tüm yolu edinirim. Eğer köke ulaşırsam, gerçek durumu edinirim. Benim tarafımdan ifşa edilmiş tüm önceki durumlar o zamana kadar (Yukarıdan aşağıya düşüş esnasında ve benim köke doğru yukarıya yükselişimde oluşan) benim bu tek, var olan durumu ifşa etmem için sadece bir gereklilikti.

27.06.2011 tarihli Günlük Kabala Dersinin 1. bölümünden, Şamati 166