Daily Archives: Kasım 29, 2011

Saldırı

“Saldırı” Kendime saldırırım, ilkönce tembelliğime, gururuma, önceki alışkanlıklarıma

Kişi ihsan etmek içinde birçok aksiyon yapmalıdır, çalışmada birçok saati böyle geçer ve dostlarıyla bağ kurmak için birçok çaba ta ki bir karara gelene dek görür ki ihsan etme aksiyonunu yapma şansına sahip değildir. Sadece muazzam çabalarımdan sonra, keşfedemediğim, bana ifşa olmadan önce bilmediğim niyetim, şimdi bana ifşa olur. Bu çalışma çok derindir, yalnızca saf bir kalp ile yapıldıktan sonra gelir, gerçekten onlarla bağ kurmak istediğim ve ta ki aksiyonun sonunda, bunun tam zıttı olduğu bana ifşa olur – her şeyi kendi yararıma kullanıyorum. Mümkün olduğunca tüm kalbimden ihsan etmenin içinde saf bir aksiyon yapmak için bu durum bana bir ödeme olarak, çabalarıma karşılık bir ödül olarak ifşa olur. Ve daha sonra bu çabalarımın sonucu olarak ‘‘kötü eğilimi Ben yarattım’’ denen bir sonuca ulaşırım. Ve bundan öncekiler sadece laf.

‘‘Saldırı’’ – kendime saldırırım – ilkönce tembelliğime, gururuma, önceki alışkanlıklarıma. Tüm bu hesaplamaların üzerinde olacağım bir duruma ulaşmaya ve esas olarak kendimi herkesin içinde, niyetin içinde, beni herkesin arasına itecek bir çekime ihtiyacım vardır. Ve orada olmak istiyorum – kendimi kaybedip herkesin aklını, hissini almak, gerçekten kaybolmak gibi. İstediğim budur. Ve buna Arvut’un (karşılıklı garanti) kabını almak denir.

Yaratılan ve Yaratan arasında mutlak bir dilim vardır ve sadece yaratılanın Yaratan’ı hissetmek istemesine sahip olacağı dereceye göre, yaratılan Yaratan’ı içinde hisseder. Bu gönülden istek ‘‘şansa’’ , ‘‘kadere’’  yani kendisini feshetmesine, kendisini teslim etmesine bağlı olarak gelir. Eğer kişi her ne olursa olsun yolda devam etmeyi özlemlerse ve İhsan Edeni arzularsa – o zaman bu durum onun içinde ifşa olur.

Bizler aklımızda ve hissiyatlarımızda bir sonraki durumların ne olacağını asla bilmeyiz ve ilerleyişin içinde bunları öngöremezsiniz. Bu yüzden ısrarla devam ederseniz, başımızı amacın öneminin hissiyatıyla eğerek – ulaşırız.

Çalışmamızdaki tüm zorluk bizim tek bir yerde çalışmaya ve diğerinin içinde ifşayı almaya ihtiyacımız olduğundandır. Ve kişi çevreden amacın önemini aldığı ve yükselttiği zaman, bu koşul tümünün bir kabıdır, Malhuttur artık. Eğer kişi onları uyandırırsa, onlarla birlikte tek bir arzuda var olursa, eğer onların duaları hep beraber bağ kurarsa – bu durum Malhut de Atzilut’un içine döner.

İlk ifşa ancak bizim duamızın tek bir duada birleşmesine bağlıdır. Malhut tek başına var olmaz – o bir noktadır fakat Malhut bizlerin eksikliklerinden inşa edilir.

Eğer kişi yaşamında gerekliliğinden ve amacın içindeki bağlanma için, gerekli tüm aksiyonları yerine getirirse, bu aksiyonlar ihsan etme hareketleri olarak kabul edilir.

Doğamızı her türlü alışkanlıklar, gelenekler, aksiyonlarla sakinleştirmeye çalışıyoruz, bir psikolojik geri ödemeye sahip olmakla kendimizi sakinleştirebileceğiz. Yani gerçek bizim için önemli değil, bizim için önemli olan sakinleşmek.

Hz. İbrahim’in İşini Tamamlamak

Bizler bugün İbrahim’in başlamış olduğu ihsan etmek için olan gerçek manevi çalışmasından önce gelen cariyelerinin oğullarına öğrettiği farklı manevi pratikleri tamamlıyoruz. İbrahim onların içine inanç sistemini aşıladı ve onları doğu topraklarına gönderdi.  Daha sonra İbrahim, aynı işi İsrail halkı vasıtasıyla hayata geçirdi, Tapınağın yıkılmasından sonra İsrail halkı manevi seviyeden düştü ve böylece dinlere yükseliş verdi.

Böylece kökeni İbrahim zamanına dayanan inanışlar ve Tapınağın yıkılması zamanından gelmiş olan dinler, aslında İsrail’in metodunun dünya milletlerinin içine dahiliyetinin safhalarını temsil eder. Yahudilik, Hıristiyanlık, İslam, diğerlerinin arasında Kutsallığa olan anlayışa insanlığı ilerletmiştir. İnsanlar bunlar olmaksızın tamamen barbar kalmış olacaklardı.

Zamanımızda, evrimin binlerce yılından sonra, bizler için, iyi veya kötü, Yaratan, gelecek dünyalar ve bu dünya hakkındaki her şeye kafa yormayan bir insanı hayal etmek zordur. Eğer dinler olmasaydı, kültürümüz, eğitimimiz ve kendi modern anlayışına sahip bir insan toplumu olmayacaktı.

İnsanlığın ilerleyişi içersinde dinlerin oynamış olduğu rolün farkında değiliz. Üniversiteler dinlerin vasıtasıyla ortaya çıkmıştır. Dinleri yaymak arzusunun içerisinde insanlar yeni kıtalar keşfetmiş, yeni topraklara yerleşmiş ve gelecekte bir şeylere istek duymuşlardır.

Bu yolda, manevi mesaj, dünyamızın egoizminin parçası haline gelmiş ve Yaratanla hiçbir bağa ve kalpteki noktanın eksikliği için, O’nun için hiçbir arzuya sahip olmayan insanlara ulaşmıştır. Ancak onlar şimdi kesin bir çekime, aidiyete ve geleceğin dünyası önünde korkuya, olası bir cezaya ve bu hayatın üzerinde bir şeylere sahiptirler.

Onlar daha büyük bir hissiyata ve kesin bir öngörüye sahiptirler. Ve hatta onların hayalinde maddesel imajlar görünmesine rağmen, hatta bu putperestlik olmasına rağmen yine de ‘‘daha yüksek bir hayvan’’ı terk etmeye başlayarak bir şeyler insana yakınlaşıyor. Onlar şimdiden hayvanların umurunda olmayan şeyleri düşünmeye başladılar.

Daha önceleri insanlar maddi gelir, yiyecek, üreme ve ölümün ötesini düşünmediler. Bizler basitçe, insan kültürüne ve sanata, dinin katkısının farkında değiliz.

Ancak, bugün gelişimimiz bir sona geliyor ve küresel kriz, tüm insanlığın açgözlülüğü, bunun bir işaretidir. Din problem değildir: Bizler artık kişisel sevginin kanunlarına göre yaşayan egoistik bir toplumu ayakta tutamayız.

Egomuz bizleri kendi manevi bileşenine getirmiştir. Para insanlar için ‘manevi bir değer’ haline gelmiş ve sanal işlerin formunda birinin ötekine havayı satarak ekonomide düşünülemez balonları üfleyerek onları zorlamaktadır.

Bu durum bizleri değişim için bir ihtiyaca getirmiştir. Bizler ihsan etmek için gerçek manevi çalışmayla yüzyüze geliyoruz.

Zorluklar İfşa İçin Bir Davetiyedir

Soru: Kişi kendisini çok zayıf hissettiği zaman, ailesi ve çevresi amacın büyüklüğünü hissetmedikleri için ona destek veremiyorlarsa, kişi ne yapabilir?

Cevap: Baal HaSulam manevi yolda neden bu kadar çok zorlukla karşılaştığımızı Şamati makale 4’te açıklıyor: ‘‘kişi öylesine bir duruma geliyor ki tüm dünya halen duruyorken, kendisi şimdi yalnız ve bu dünyadan yok gibi görünüyor ve ailesini, çevresini, Yaratan’ın önünde kendisini feshetmek için terk ediyor.’’

Burada, sanki kişi havada asılı hale gelmiş gibi. Ancak tüm bunları Yaratan onun için amaca yönelik düzenledi öyle ki ayağını basması için yeryüzünde toprak aramasın bilakis düşüncelerinde, fikrinde üst olana benzer hale gelmek için araştırma yapsın ve O’nun ruhunu özümsemek için üst olana yönelik istekte bulunsun. Diğer bir ifade ile diğerlerinin arzularının içinde ihsan etme ve sevgi niteliği olan Yaratan’ı ifşa etmeyi istemeye ihtiyacın vardır ve o zaman ‘‘mantık ötesi inanç’’ vasıtasıyla sen kendi arzunun üzerine yükseleceksin.

Kendini havada asılı hissettiğin zaman, her zamanki gibi dünyevi çevrenin alışılmış desteğini bulamadığında, bu durum, ihsan etmenin içinde üst olana bağlanmak için senin davetiyendir. Akılcı destek, mantıksal kanıtlar aramak yerine, mantık ötesi inanç içinde destek aramaya ihtiyacın vardır.

Baal HaSulam der ki: “Bunun basit bir sebebi vardır, buna inanç eksikliği denir.” Yani kişi kimin önünde eğildiği görmüyor, Yaratan’ın varlığı hissetmiyor. Bu onda ağırlığa sebebiyet verir. Ancak diğer taraftan, bu bizim için ihsan etme niteliğini, Yaratan’ı, ifşa etmemiz için bir davetiyedir.

Daha aydınlatılmış kısımlardan tekrar görürüz ki bu inanç Yaratan’ın açık bir ifşasıdır. Görmek inanmayı ifade eder ve denir ki O’nu gören kişi O’na inanır. Bu da bizlere kutsal metinleri ne kadar çarpıtılmış ve ne kadar yanlış okuduğumuzu gösteriyor. Bu sözcükler “Kutsaldır” çünkü bu sözler edinimden ve Yaratan’ın ifşasından bahsediyorlar ve O kutsaldır, O ihsan etme ve sevgi niteliğidir. Bu niteliğe nasıl ulaşacağımızı anlatan kitaplara kutsal kitaplar denir.

28.04.2011 Tarihli Günlük Kabala Dersinin 1. bölümünden, Rabaş’ın yazıları.

Kim Kime Hizmet Edecek?

Bizler haz alma arzusu olarak yaratıldık ve bu arzuyu ıslah etmek için, niyetimiz “ihsan etmek için” olmalıdır. Bunu yaparak kendimizi ıslah ediyoruz ve yaratılışın amacını ediniyoruz: Yaratan’la tam bir bağlanma. Ancak ıslahı edinmek için, bizler ihsan etmek kuvveti ile birleşmeliyiz.

İhsan etmek niyetine Bina denir ve almak kuvveti ise Malhut olarak adlandırılır. İhsan etme ve almanın bu iki kuvveti birbiri içine girmelidir. Bunlar birleştiği zaman, daha sonra bu iki kuvvetin kombinasyonel analizine göre, dört durum ortaya çıkar:

Malhut’un içinde MalhutBina’nın içinde MalhutBina’nın içinde BinaMalhut’un içinde Bina.

Eğer Bina Malhut’a girerse, kötü bir kuvvet yaratır çünkü Bina Malhut’un egemenliğinin altına düşmüştür. Malhut onun üzerinde hüküm sürer ve onu yönetir, Bina’yı kendi kölesi yapar. Bu durum dünyadaki tüm kötü kuvvetleri yaratır.

Bazen bu kuvvetler kişiyi ayartmak için iyi gibi davranırlar ve ona rüşvet verirler ve daha sonra onu kötülüğün içine çekerler. Bu özel bir hilekârdır, Malhut’un içindeki egoistik güçtür (Klipa: kabuk).  Bu kuvvetin yardımıyla Malhut Bina’yı zapt eder ve onu kullanmaya başlar. Başlangıçta iyi gibi görünmeyen  hiçbir kötülüğün var olamayacağı yazılır. İşte kötü kuvvetler bu şekilde hareket eder ve bu sebeple var olur.

Eğer o basitçe Malhut ise, o zaman o, temelde maddesel, bitkisel, hayvansal ve insan seviyelerindeki almak arzusudur, kiminin içinde bu güçler sadece maddesel, bitkisel ve hayvansal seviyelerdedir. Şöyle ki,  ilkel dünyevi hayatta yaşayan basit biridir.

Bina bir kişinin arzusunda haz almak için var olduğu zaman bu kişi çok akıllı ve kurnaz hale gelir. Bu kişi size nasıl yardım edeceğini ve vereceğini bilir ve daha sonra sizi maksimum seviyede sömürür. Bunlar Bina’nın Malhut’un içine dâhil olması sonucu oluşmuş çok kötü kuvvetlerdir: Egoizmin kontrolü altına düşmüş ihsan etme kuvvetleridir.

Kişi kendi güçlerini kullanarak Malhut’u Bina’nın içine yükselttiği zaman zıt durumlar meydana gelir. O zaman kişi Bina’ya bağlanır zira Bina’nın içine girmek ister ve annenin rahmindeki bir cenin gibi, ihsan etme kuvvetinin ayrılmaz bir parçası, bir kölesi olur. Bina’ya Ima IIaa (üst anne) denir. Şöyle ki, kişi sadece birleşmek vasıtasıyla gelişmek ister ve ihsan etme kuvveti yani Yaratan tarafından yönetilmek ve korunmak ister. Daha sonra iyi kuvvetler oluşur ki bunlar egoistik arzunun parçasını seçerler ve aşama aşama bunların içinden onları ıslaha getirirler.

Edinimdeki İki İzlenim

Şamati (Duydum),makale, 166, ‘‘Edinimdeki İki İzlenim’’: İki izlenim vardır: 1) Dünyaların Yukarıdan aşağıya; 2) Aşağıdan Yukarıya basamaklarla yayılması.

İlk izlenim: ‘‘Yaratan’ın yaratmış ve yapmış olduğudur.’’ Bu demektir ki Yaratan bizlerin manevi çalışması için bir yer hazırlamıştır. İkinci izlenim: bizlerin aşağıdan yukarıya kıyafetlenmeye ve tutunmaya başladığımız zaman. Ancak, derecenin tamamını edinmeden önce kesin olarak herhangi bir şey bilemeyiz. Buna ‘‘ilkönce öğrenmek, daha sonra anlamak’’ denir.

Ekmek yemeye yeni başlamış küçük biri henüz bir şey bilmez sadece ekmeği bilir. Ve büyümeye başlayınca, ekmeğe şekil vermesine sebep olan ekmek için bir mantığın var olduğunu anlamaya başlar…

Dolayısıyla, kişi buğdayın alınıp toprağa ekildiği zamanın durumuna gelene dek araştırmaya devam eder. Ancak o zaman, kişi ekmekten alabilir yani dünyada var olan ekmeği keşfeder. Daha sonraları kişi buna nasıl ekleyeceğini bilir.

Basitçe elime bir parça ekmek alsam ve onu yemeye başlarsam, arzunun içinde kıyafetlenmiş hazzı hissederim sadece, başka bir şey değil. Daha sonra, ekmeğin maddesinin ne olduğunu düşünmeye başlarım. Bu ekmeğin bir önceki safhasıdır. Bu safhaya erişmek için, ekmeğin için dalmalıyım, ona derinliğine girmeli ve onu edinmeliyim.

Bu, ekmekten önce gelen durumdu örneğin hamur. İlerlemeli ve onun özü hakkında bilmeliyim. Kendi üzerimde bir adım yükselirim, ekmekten hamura ve Yukarıdan aşağıya doğru yayılma esnasında ne olduğunu edinirim, hamurdan ekmeğe.

Daha sonra daha fazla yükselirim, hamurdan una ve suya ve hamurun bunlardan yapıldığını keşfederim. Sonra, daha fazla ilerler suyun nerden geldiğini ve un’un maddesinin buğday olduğunu anlarım. Buğday nereden gelir?

Dolayısıyla, kaynağa varıncaya dek daha ve daha derine ilerlerim. Kendi bakış açımdan, köke doğru gittim ancak seviyelerin kökten aşağı bana doğru ‘‘ekmeğe’’ ulaşıncaya kadar basamaklandığını anlarım.

‘‘Ekmek’’ hazzı ifade eder. Her an arzumu incelerim: o hazdır veya haz eksikliğidir, neden dolayı haz alamadığımın sebebini ve ona nasıl ulaşacağımı. İncelemem gereken başka hiçbir şey yoktur. Tüm hayatımız ve hissiyatı bunun etrafında döner.

Aksiyonlar vasıtasıyla, bana yönelik olan tüm yaklaşımdan gelen kökümü, kendimi ve Yukarıdan aşağıya ki aynı zamanda kendisi ile beraber benim aşağıdan yukarıya dönüşümü kapsayan tüm yolu edinirim. Eğer köke ulaşırsam, gerçek durumu edinirim. Benim tarafımdan ifşa edilmiş tüm önceki durumlar o zamana kadar (Yukarıdan aşağıya düşüş esnasında ve benim köke doğru yukarıya yükselişimde oluşan) benim bu tek, var olan durumu ifşa etmem için sadece bir gereklilikti.

27.06.2011 tarihli Günlük Kabala Dersinin 1. bölümünden, Şamati 166

Doğa’nın İlerisi

Baal HaSulam, ‘‘Matan Tora (Tora’nın Verilmesi)’’:

Dolayısıyla, yaratılan, konuşan yücelik seviyesinin üzerindeki derecelere doğru gelişir ve ilerler ta ki kişisel sevgisinin son artıklarını kaybedene dek ve tüm emirler bedeninde yükselir ve kişi tüm aksiyonlarını sadece ihsan etmek için yapar, hatta öyle ki ihsan etme yönünde gereklilik için aldığını da ihsan edebilmek için alır. Bu yüzden hocalarımız dedi ki, ‘‘Emirler sadece insanları arındırmak için verilmiştir.’’

‘‘Dostunu kendin gibi sev’’ prensibi vasıtasıyla, yolun sonuna geliriz: bağlanmaya. İster sevelim isterse sevmeyelim ama bunu edinmeliyiz. Bizim özgür seçimimiz çevrenin avantajını kullanarak hızlı bir şekilde ilerlemektir. Aksi halde doğa bizi bunu yapmaya zorlayacaktır – ve bizler bir şekilde doğanın yapmak istediğinden daha hızlı bir şekilde hareket etmek isteriz.

Nasıl ilerleriz? Bizler içsel gelişim vasıtasıyla ilerleriz. Bu nasıl olur? Bu durum ‘‘Tora (Işık) ve emirler’’ yardımıyla olur yani kendimizi arındırmamız gereken ıslahın metoduyla. Şüphesiz ki bizler bu dünyanın dışsal aksiyonları hakkında konuşmuyoruz. Baal HaSulam bu konuyu açıklığa kavuşturmak için kısa bir alıntı ile cevap verir: aramızdaki ilişki özellikle ihsan etmede Yaratan’ın seviyesine benzer yükseklikte olmayı hedeflemelidir.

Bu nasıl edinilebilir? Bu durum, adım adım olur. İlk önce kişi, yeni büyümeye başlamış bir çocuk gibi hiç bir şey bilmez. Daha sonra, ona yavaş yavaş açıklamalar verilir ve o daha ve daha fazla anlar. Nihayetinde, her şey çevreye, açıklamalara ve çalışması esnasında sarf ettiği çabaya ve verilen görevi yaptığı süreçteki kendi çabasına bağlıdır.

İşin özü, kişiye çevrenin içinde olmak ve çevreyi doğru bir şekilde kullanması öğretilir, şu prensibe göre: ‘‘Kötü eğilimi Ben yarattım ve şifa olsun diye Işık’ı yarattım’’. Kötü eğilim ancak çevrenin içinde ifşa olur; başka bir olasılık yoktur.

Bunun yanı sıra, kötü eğilim ‘‘bir şifa’’ olarak Tora’ya ihtiyaç duyar, yani Islah eden Işığa. Bir kişi kötülüğü Işığa bağlı (göre) olarak hisseder. Işık kablarımı açığa çıkarır ve ben Işığı bunları ıslah etsin diye talep ederim. Daha sonra Işık onları doldurur.

Böylece adım adım, kişi ıslaha doğru gelir.

‘‘Matan Tora (Tora’nın Verilmesi)’’, 27.06.2011 tarihli Günlük Kabala dersinin 5. bölümünden

Bağlayan Link

Tora (Işık), ıslahın metodu, ıslahla ilişkili olan ve olmayan arzuların kaynaşmış olduğu yer olan antik Babil’de ifşa olmuştur. O zamandan buyana, ıslahın metodu insanlığın içinde hep var olmuştur.

Neden bu metodu insanlığın çok küçük bir kısmı öğreniyor? Metot başlangıçta kendine çekilmiş olanlar tarafından, metodun kendileri için olduğu, form eşitliği kanunda hissedenler tarafından emildi. Diğerleri ise “dolambaçlı yolu” aldı.

Buradaki soru herhangi bir halka değil tüm dünyaya verilmesi hakkındadır. Neden herkes bu metodu bulamıyor? Neden arzular, niyetler tüm insanların içinde ıslaha yönlendirilmiyor?

Cevap bulmak için, kabların kırılmasına dönmeli ve neden her şeyin bu şekilde olduğunu görmeliyiz? Bazı kablar almak arzularına ilişkilenirler ve diğerleri daha çok vermek arzularını içinde barındırırlar. Bunlar birbirleriyle karışmış haldedirler ve sonuç itibariyle, diyelim ki kabların yüzde 99’u kendilerinin ıslahını arzulamayı başaramıyorlar. Onlar kendilerini ileriye çekecek olan Yaratan’a doğru yönlenmiş noktayı talep ediyorlar ki bu şekilde, onlar ve ıslah eden Işık arasında bağlantıya gelirler.

Benzer şekilde, kalpteki noktası olan insanlarda aynı zamanda bağlanmaya ihtiyaç duyarlar; Işık’ın çekildiği kitaplar vasıtasıyla. Bir “kitap” Kabala’da ifşa demektir. Kitap, Işık’ı gruba çekmeye yarar, yani birleşmek için ihtiyaç duyulan arzuya. Dolayısıyla, manevi yolda, “adaptör” rolü, hoca, grup ve kitaplar tarafından oynanır. Ancak, hazırlık olmadan insanlar sadece acı ile kurar ve gelişim için şimdi hazır olanlarla bağ kurmaya ihtiyaçları vardır.

Bu emir kabların kırılmasının sonucudur. Buradaki gerçek,  alma kabları kendilerini verme kabları, Bina’nın Işık’ı önünde düzeltemez, onlarla bağ kuramaz yani Malkut’la. Sadece Bina ve Malkut arasındaki bu birleşim onlara yükselme şansı verir.

Bazı verme kabları Atzilut dünyasına, Galgalta ve Eynayim’e (GE) ilişkilenir. Halbuki Beria, Yetzira ve Assiya dünyalarının kabları AHP (Avzen – Hotem – Peh) ile ilişkilenir. Kırıklıktan dolayı GE, AHP’nin içine düşer. Islahlar yaparak bizler tekrar GE’ye yükseliriz ve eğer AHP de GE’ye bağlanmışsa o da yükselir. İlkönce sadece GE kabları yükselir zira İsrail kendisini ıslah eder. Daha sonra aynı şekilde İsrail AHP’yi de ıslah eder.

Bu ıslahın sıralanışıdır. Başlangıçta, AHP için niyetlenir ve amaç onu ıslah etmektir.

Neden İbrahim?

Baal Ha Sulam, ‘‘Matan Torah (Tora’nın Verilişi),’’ Madde 5: Tora’nın neden özellikle İsrail halkına verildiği ve neden dünyanın tüm milletlerine eşit verilmediğini anlamalıyız. Allah korusun yoksa burada bir milliyetçilik mi söz konusu?

Bildiğimiz gibi Tora’nın (Işık) kendisi bu soruya olumsuz bir cevap verir. Şöyle açıklanır, İbrahim, İsrail halkının atası, Antik Babil’de, Yaratan’ın realitesini bilmekten uzak insanların arasında, yüksek mertebede bir papazdı. Kabalistik metodu sanki şans eseri ifşa etmişti, bununla beraber elbette ki o içsel olarak oldukça gelişmişti.

Adem’den yani maneviyatı ifşa eden ilk insandan Nuh’a kadar on nesil vardı ve Nuh’tan da İbrahim’e kadar on nesil vardı. Gerçekte, bizler bunları konuşurken, ilki Adem olan, kalpteki noktaların içsel gelişiminden bahsediyoruz. Bu süreci merkezden dışarıya doğru yayılan eş merkezli çemberler gibi düşünmek mümkündür. Arzunun gelişiminin yirminci halkası İbrahim tarafından temsil edilir.

Dolayısıyla, İbrahim önceden bir arka plana zaten sahipti, Adem’in derecesinden başlangıçta yaratılmış olan içsel hazırlık temeli. İbrahim’in seviyesi çok yüksekti. Adem seviyesi Yaratan’ı küçük bir almak arzusu ile birlikte ifşa etmişken, İbrahim Yaratan’ı Babil’de yükselen büyük egoistik arzunun üzerinde ifşa etti. Bir taraftan, İbrahim gerekli olan temele sahipti diğer taraftan ise yanan bir kalbi vardı. Her zamanki gibi, biri diğeri ile uyumlu şekilde.

Sonuç olarak, Adem küçük bir kabla ve küçük bir Işık’la henüz büyümemiş, gelişememiş, bunu insanlara taşıyamamış, açıklayamamış ve ifşa edememişken, İbrahim anlayabilir ve Kabala metodunu geliştirebilirdi.

Baal Ha Sulam her biri iki bin yıl olan üç safhaya ayrılan gelişimin küresel sıralanışını açıklar: HBD (Hohma, Bina, Daat), HGT (Hesed, Gevura, Tifferet) ve NHY (Netzah, Hod, Yesod). İlk Kabalistlerin arı kabları Işık’a yakın olmasına rağmen, ayrıntının zenginliğindeki ifşa için daha büyük Işıkları talep eden hararetli, büyük arzular olmaksızın metodu ifşa etmek imkansızdır.

İşin özü, metodu kesin bir derinlikte ifşa etmek bizlere nettir, kişinin büyük arzulara, büyük egoizme ihtiyacı vardır ki buna karşılık gelen büyük Işık ifşa olsun. Ancak o zaman anlaşılabilir yeni şeyleri sunmak fırsatına sahip olacağız.

İşte bu yüzden İbrahim ıslah metodunun kurucusu oldu. Metot İbrahim’den önce açıklanamazdı çünkü hiçbir şey henüz ıslah edilmemişti. Babil’deki koşullar temel olmuştu. İbrahim’in ve binlerce öğrencisinin içinde kalpteki nokta uyanmıştı ve onlar Kenan ülkesine, ıslah için niyetlenmiş arzuya baş oldular ve böylece bu, gelecekte İsrail ülkesine dönüşür.

Babil düzeltilebilecek parçanın ifşa olan kırık bir arzusudur. Bu parçanın üzerinde çalışarak bunu Kenan ülkesi yapar. Zaman geçtikçe, egoistik arzu bunun içinde görünür ve bu Mısır’ın içine döner, daha sonra çöle gider ve nihayetinde İsrail ülkesine girer.

Bilinci Tekrar Kazanmak

Kabala Bilgeliği kendi başına ortaya çıkmaz, insanlar onu kendilerinin gelişimlerinin içinde ifşa ederler. Kabala evrenin yapısına göre bizlerin tekrar başlangıç noktasına gelmemiz gerektiğini işaret eder.

Başlangıçta tek bir arzu yaratıldı ve bu ilk duruma sonsuzluk dünyası denir. Bu ilk durumda arzu ve arzuyu yaratan Işık mutlak benzerlik, kaynaşma ve birbirini karşılıklı tamamlama içinde var olurlar. Burada, arzu Işık ile doludur ancak bu yaratılanın gelecekte düşünülen durumudur. Yaratılan bu konumda halen hiçbir şey hissetmez.

Dolayısıyla, başlangıçta, yaratılan Yaratan’a, Işık’a zıt bir hale gelmelidir. Kendisini kaynaktan bütünüyle ayırmak için, yaratılan dünyalar denen gelişimin beş özel safhasından geçer. Haliyle, arzunun düşüşü vuku bulur, yani kendisinin kendi kök konumundan sürekli uzak tutulması.

İlk dünyaya Adam Kadmon denir. Adam gelecekteki bir insanın prototipidir. Daha sonra Atzilut dünyası, yaratılış dünyası, bunu Beria yani ortaya çıkma, sızıntı dünyası, sonra Yetzira yani oluşum, meydana gelme dünyası ve Assiya, aksiyon dünyası takip eder. Bunlar beş dünya, beş birbirini izleyen düşüşler, bayağılık, gizlilik ve Işık’ın doldurduğu arzudan ayrılmasıdır. Her bir sonraki basamak, Işık’ın orada daha fazla gizli formda var olması dışında sonsuzluk dünyası gibidir.

Hatta şimdi bile bizler sonsuzluk dünyasındayız çünkü başka bir şey yok. Öyle ki bu durum bizden birçok perdenin ardında gizlidir. Bunları açmalıyız, sıyırmalıyız ve daha sonra yavaş yavaş bizler kendimizi gerçek formda hissetmeye başlayacağız.

Bu bilinçsiz bir durumda yatan bir kişinin durumuna benzerdir. Bu bizim durumumuz, resimdeki (aşağıdaki resimde) 2. durumdur, burası bizim dünyamız. Bizler burada tamamıyla gizlilik içindeyiz sanki bilincimizi kaybetmişiz ve bazı içsel hayali dalgalanma, imajiner bir şeyler içinde var oluyormuşuz gibi.

Eğer bizler doğru bir yönde çaba sarf eder ve tekrar bilincimizi kazanırsak, ilk koşulumuza yükseleceğiz. Buna üçüncü durum denir. Bu da aynı zamanda sonsuzluk dünyasıdır. Bu duruma, düşüşte geçtiğimiz, mükemmellik hissiyatımızı kaybettiğimiz, Işık’ın tamamıyla yok olduğu zamandaki dünyaların aynı basamaklarından yükselerek ulaşırız. Aşama aşama aynı basamaklardan tırmanarak edinimi, yani bilinçsiz durumumuzdan bilinçli olana dönüşümü deneyimleyeceğiz.

Bilinçsiz durumdan bilinçli olana ilk geçişe bariyer, Mahsom denir. Bizim için en önemli olan şey bu Mahsomu geçmektir, bütünsel doğadan tamamıyla ayrık durumun algısından çıkmaktır.

Bizler şimdi doğayı sadece dünyamızın formunda hissediyoruz ve onu manevi arzular vasıtasıyla algılamıyoruz. Bizler dünyayı tamamıyla bağlantısız bir durumda iken tam dolu kullanımımız için olan aletleri kullanmadan deneyimliyoruz.

Bizler kendimizi beş duyu organımız tarafından hissediyoruz: koklamak, dokunmak, görmek, duymak, tatmak. Dolayısıyla, hissimizin kendisine hayvani bedenimiz vasıtasıyla karar verilir. Daha sonra, içeride, aklımızın içinde özel bir resim belirir. Beynimizin arkasında, algıladıklarımız her şeyi yansıtan bir çeşit ‘‘perdeye’’ sahibiz. Tüm bunların hepsi dünyanın tek bir resminde toplanıyor.

Bilinçsiz durumumuzdan çıkışımız esnasında gördüğümüz bu değildir. Mahsomu geçer geçmez, tamamıyla farklı koşulları hissetmeye başlarız. Işık’ı bununla birlikte duyumsamaya başlarız. Arzumuz gerçek dünya hakkında doyumun, bilginin hazzını alır ve o zaman içimize tam bir resim çizilir.

Haliyle, Yaratan’ın planı, Işık’ın orijinal niyeti arzuyu yaratmaktır (Işık birincil, arzu ikincildir) böylece bu arzu yani yaratılan, Işık’a konum, güç ve hissiyatlar içinde eşit hale gelir. Doğal olarak, bu durum bizim dünyamızın üzerindedir, yani zaman, mekân, hareketin üzerindedir ve hayatın, doğumun ve ölümün üzerindedir.

İçimizde bu yeni duyguyu keşfederek, kendimizi doğanın tümü gibi sonsuzluk içinde var olduğumuzu hissedeceğiz. Kendimizi burada bu dünyada var olan bir ‘‘hayvan’’ gibi tanımlamaktan durduracağız. En küçük hissiyatımızın algımızdan sanki kaybolması gibi.

Dolayısıyla bilinci tekrar kazanarak, kişi kendisine olanı düşünebilir ve hatırlayabilir. Bu hissiyat bir yerde durur ancak bu öylesine küçük, önemsiz, güç olarak o kadar düşüktür ki yeni büyük dünyanın, sonsuzluğun ve mükemmeliğin içindeki var oluşunun farkındalığı tarafından bastırılır. İşte bu geçmemiz gereken Mahsomdur.

Moskova Kongresinin ilk dersinden

Umarım hep beraber egomuzun bizlere gösterdiği bu kırık algıdan çıkıp gerçek algıya gelebiliriz. Zira egomuzun bu durumu doğada artık her şeyi bitirdi ve bencilliği krizler olarak hayatlarımıza yansımakta.

Ayrılıktan Birliğe

İnsan toplumu iki parçaya ayrılır. Kalpteki noktası uyanmış olanlar insanlığın çok küçük bir kısmını oluştururlar; bu biziz. İnsanlığın geri kalan kısmının kalpteki noktası yoktur, halen onların içinde çok güçlü egoistik arzular vardır.

İki güç, olumlu ve olumsuz, içimizde hareket eder. Bizler, egolarımız arasında oluşturduğumuz bağ ve kendimizi çalışma ile geliştirerek manevi dünyayı edinmek için olan arzu ve çevreden aldığımız güçler vasıtasıyla ileri doğru hareket ederiz. Bu iki gücün (olumlu ve olumsuz) bağlanması sonucu olan birleşmeye orta çizgi denir.

Geri kalan insanlar Kabala ilminin açıkladığı gibi başka bir alternatiflerinin olmadığını hissederek aşama aşama bizlere bağlanırlar: Onlar egoizmleri de her zaman doyumu talep eder, bu yüzden acı çekecek. İnsan gelişiminin sürecinde adamın egoizmi sürekli büyümüş ve mümkün olduğunca kendisini doldurmaya uğraşmıştır. Bugün, ego doyumu edinmek umudunu kaybetmiş olduğundan, krizle yüzleşmiştir.

Bu durum insanları, kime ve nasıl yakınlaşacaklarını bilmeseler dahi bize yakınlaştırmak için yüreklendirir. Onların yollarını kolaylaştırmak için, Kabala Bilgeliğini dağıtmalı ve krizin düzeltilmesinin metodu olduğunu açıklamalıyız. Bizlere bağlandıklarında, hep birlikte orta çizgide çalışıyor olacağız dolayısıyla sonsuzluk dünyasına ulaşacağız.

Sonuç olarak ne kazanacağız? Bizler mükemmelliğe ve sonsuzluğa erişeceğiz. Realitemizin üzerine, evrenimizin yaratılışının ve tüm dünyamızın noktasının üzerine – Üst realiteye yükseleceğiz.

Bugünlerde birçok insanın içinde kalpteki nokta uyanıyor: zaten milyonlarca insanda uyanmış durumda. Ve henüz kalpteki noktası ifşa olmamış bu insanlar egoizme ek olarak krizi hissediyorlar. Onlar olumlu gücün eksikliğini duyuyorlar, artık o olmadan yaşayamayacaklarını hissediyorlar. Krizi düzeltmek zorunda olduklarını biliyorlar, çözümün birliğin içinde saklı olduğunu hissediyorlar ancak bunu nasıl realize edeceklerini anlamıyorlar.

Küresel ve bütünleşmiş dünyada, her şey birlik olmalı; doğa bize bunu gösteriyor. Bugün, doğa, hepimiz tek bir bütün olduğu yer olan sonsuzluk dünyasına ulaşmamız gerektiğini gösteriyor. İşte kriz tam olarak bu şekilde gizlice bizleri bu yöne işaret eder ve yönlendirir.

Kriz, bu amaca doğru yönlenmesi gereken insanların içinde, kalpteki noktayı ifşa eder, çalışmadan ve gruptan edinebilecekleri olumlu bir güç. Kalpteki noktanın yardımıyla, bu insanlar sonsuzluk dünyasına doğru bağımsız bir şekilde ilerleyebilirler. Ve krizin birleşme gücünü vermediği insanlar ise aşamalı olarak, kalpteki noktası uyanmış insanlardan açıklama alacakları hissiyatın eksikliğini hissedenlerdir, onlara bağlanacak ve amaç için onlarla birlikte hareket edeceklerdir.

İspanya Kongresi, 2. dersten