Category Archives: Yaradan

Lütfen Bunu Yaradan’a Atfedin

Hepimiz kuklalarız; özgür seçimden yoksunuz. İnsanlar bu dünyada, maddi ve “hayvansal” bir yaşam içinde dolaşırlar.

Bu arada, egoist arzuları giderek büyür ve sonunda, ruhun embriyosu, kalpteki noktanın ifşasına yönelten özel bir umutsuzluk hâline ulaşır.

Belki de kalpte bir nokta değil, sadece acı çekmek insanı arayışa yönlendirir ve sonra ruhun zaten “kırıldığı” kişilere katılır.

Ortak kazanın içinde arzu kaynamaya devam eder ve belirli bir aşamada insanlığın bir parçası özgür seçim olasılığını kazanır. Bu, insanların tabiri caizse Yaradan’dan bağımsız olarak hareket etmeleri anlamına gelir. Egoist arzularından özgürleşirler ve bu arzu bütünüyle ve tamamen O’nun ellerindedir.

Egoizmimden özgürlük kazanırım ve ondan, yani onu yöneten Yaradan’dan bağımsız hâle gelirim. Başkalarıyla birlikte, bağımsız hareket eden varlıklara dönüşürüz; olup biteni kendimiz anlamak ve idrak etmek, sürece bizzat kendimiz katılmak isteriz.

Yaradan’ın beni yönetmesini istemiyorum—ben de tam olarak O’nun yaptığı gibi hareket etmek istiyorum, ama kendi özgür irademle. Bu sayede O’nun işini, eylemlerini ve amaçlarını tanırım.  Benim “kazancım”, O’na benzemem, insan (Âdem) olmam ve O’nun benim üzerimde gerçekleştirdiği çalışmanın aynısını benim de yapmamdır.

Sonuçta buradaki tüm fayda, Yaradan’a haz vermemdir. Bunun dışında hiçbir şey yoktur.

Ancak bu tür bir ruha sahip olmayan insanlar da vardır. Onların ruhları, gelişime ancak belli bir dereceye kadar katılabilir. “Erdemlilerin ayakları altındaki toz” olarak adlandırılan hâle geldiklerinde, bu yolla aydınlanma ve maneviyat kazanırlar; sürecin önemini idrak ederler ve böylece onlar da ruhlarını edinirler.

Aynı şekilde, bizim dünyamızda da liderler, “önderlik edenler” ve “yönetilenler”, yani hayatlarını sorgulamadan basitçe yaşayan insanlar vardır. Bunlar, ekmeğini kazanan ve bundan öte bir eksiklik hissetmeyen nüfusun %99,9’unu oluşturur. Ancak herkesle birlik içinde, her birey ortak Malhut’taki kendi köküne ulaşacaktır.

Karşılıklı bağ sayesinde hepimiz kendimizi tek bir dünyada yaşıyor olarak hissederiz. Elbette büyük bilim insanları, filozoflar ve düşünürler bunu, yalnızca karpuz satmayı ve televizyonda futbol izlemeyi bilen bir sokak süpürücüsüne ya da pazarcıya kıyasla çok daha iyi anlar. Onu küçümsemeye hiç gerek yoktur; hiçbir şeyden suçlu değildir, arzusunun yapısı böyledir ve bu şekilde işler. Ancak başka bir kişi, dünyayı sonsuzluğun Malchut’unun yüksekliğinden elde etmelidir; aksi takdirde kendini gerçekleştirmemiş hisseder.

Aralarındaki tüm fark, Yaradan’ın yarattığı ve hayata uyandırdığı arzuda yatar. Her şey Yaradan’dan gelir. Bu nedenle düşünen insan, idrakinde tüccardan hiçbir şekilde daha üstün olmadığını anlamalıdır. Çünkü koşullar ona hiç bağlı değildir. Böylece bu açıdan bakıldığında, tamamen eşit oldukları ortaya çıkar; zira bütün hesaplar Yaradan tarafından imzalanmıştır.

Sonsuzluğu Göremiyor Musunuz? Gözlüklerinizi Takın!

Dünyamız, sonsuzluğun yalnızca en küçük duyusal seviyedeki bir kopyasıdır. Gerçekliği ancak önemsiz bir derecede algılayıp hissederiz; tam algıdan olabildiğince uzağız.

Bu, gözleri zayıf olan ve gözlüksüz neredeyse hiçbir şey göremeyen birine benzer. Etrafındakileri, tam yanında dursalar bile, zar zor ayırt eder.

Uykulu, bulanık hisler; sonsuzluğun çok küçük bir parçasına dair net bir farkındalık—işte dünyamız budur. Yine de her zaman tam bir resmi ifşa ederiz; tıpkı bir hologramın her parçasının tüm görüntüyü içermesi gibi.

En düşük derecede bile, gerçekliğin tüm spektrumunu öyle bir şekilde gözlemlerim ki, “gözlük” olmadan da görebilirim. Bu gözlükler ne kadar iyiyse, tablo o kadar netleşir.

Biz değişmeyen bir durum içinde var oluruz; onu yalnızca algımızın açıklığına göre hissederiz. En berrak, en berrak algı ise sonsuzluk dünyasıdır.

Buna yaklaşmak için, önce algı araçlarımızı (Kelim) ıslah etmemiz, içlerinde biraz daha fazla ışık ifşa etmemiz gerekir. Ve bunun gerçekleşebilmesi için, ışığa benzemeleri gerekir.

Kabalistlerin öğütleri bu ıslahta bize yardımcı olur ve ışık ifşa olduğunda bir ‘hazine’ veya daha doğrusu bir birikimi, başlangıçta hesabımıza ‘yatırılmış’ olan, gerçekliğin yeni bir katmanını keşfederiz.

Zıt-Dünyaya Doğru Atılım Yapmak

Dünyamız haz alma arzusuna göre işler; yani, yaratılışın her parçası, anlayışına, içsel yapısına, doğuştan gelen niteliklerine, yetiştirilme tarzına ve çevrenin etkisine göre, kendisi için en faydalı olanı belirlemek üzere içgüdüsel olarak içsel bir hesaplama yapar. Bizler başka türlü davranamayız.

Her birimizin her an ne kadar egoist bir hesaplamaya kilitlendiğinin farkında bile değiliz. Ve merhametli bir eylemde bulunduğumuzda bile, bunu sadece bir şeyler kazanmak için yaparız; aksi takdirde, bu şekilde davranmak için hiçbir motivasyonumuz olmaz. En küçük atom parçacığından en eğitimli ve gelişmiş insana kadar tüm doğa bu şekilde işler.

Ancak başka bir niyet daha vardır: kendi yararı için değil, başkasının yararı için ihsan etmek. Bu, zıt-dünya, zıt-madde, bu dünyada var olan her şeyin tam tersidir.

Orada kişinin kendisiyle ilgili bir düşünce bile olamaz; böyle bir düşünce kısıtlanmış (Tzimtzum) ve yok edilmiştir. Her şey, yalnızca başkasının iyiliği için duyulan kaygıyla yönetilir ve hareket eder.

Peki, böyle bir vizyona ve hesaplamalara nasıl yaklaşabiliriz? Doğal olarak, bu bizim gücümüz dahilinde değildir, çünkü bizim dünyamızda böyle bir güç yoktur. Onu, Mahsom adı verilen manevi dünyanın sınırlarının ötesinde var olan diğer, zıt gerçeklikten kendimize çekmeliyiz.

Peki, her şey form eşitliği yasasına göre işliyorsa ve benzerler birbirine bağlanıyorsa, bu gücün bize ulaşması nasıl mümkün olabilir? Yine de, “kaynağa dönen ışık”, “ıslah eden ışık” veya “saran ışık” olarak adlandırılan özel bir güç vardır ve bu güç, o zıt dünyada olma arzumuzun ölçüsünde bize ışık tutabilir.

Bu ışık, özlemimiz sahte olsa bile, o dünyayı anlamasak veya hissetmesek bile, onunla en azından bir bağımız, tek bir temas noktamız, “kalpteki nokta”, manevi dünyanın bir kıvılcımı olduğu sürece bize yardımcı olur.

Bu kıvılcım üzerinde çalışırsak, çabalarımızın ölçüsünde, manevi güç üzerimize parlar ve bu çabaları o nokta etrafında “manevi beden”e dönüştürür ve bu da büyümeye başlar. Ta ki, o zıt-dünyaya girmenizi sağlayan tam bir manevi kap haline gelene kadar ve o zaman kendinizi “karşıt gerçeklik”te bulursunuz.

Değişimleri getiren gücü – kaynağa geri dönen ışığı, niyetlerimizi egoist olmaktan başkasına ihsan etmeye doğru ıslah eden ışığı – talep etmek dua olarak adlandırılır. Ve özlemimizin, talebimizin, ısrarımızın ölçüsünde, bu mucizevi güç üzerimizde etki eder ve içimizde değişiklikler gerçekleştirir.

Şaka

Dışarıdaki Yaradan’dan beni ayıran kendi kabuğumun içinde kilitliyim. Ben bir köleyim; kendi başıma buradan çıkamam. Her an, beni otomatik olarak kendime, egoist merkeze geri döndüren bir güç üzerimde etki ediyor.

Dışarıda olanlara dikkatimi nasıl verebilirim ki, bunun da ben olduğumu ve dışarıda, Yaradan ile birlikte var olduğumu anlayabileyim? Bu benim gerçek gerçekliğimdir, orada hayvansal yanımın ötesindeyim ve ruhum orada, şu anda kendimi tanımladığım egoist “ben”in dışında.

Bunlar doğada etki eden iki güçtür. Ve ikinci, merkezkaç kuvvetinin, birinci, merkezcil kuvvet kadar doğal, içgüdüsel ve kaçınılmaz bir şekilde üzerimde etki etmesi için işleri düzenlemem gerekiyor.

Zihnimi ve kalbimi ele geçirsin ve onları zorla dışarı çeksin!

Beni başkalarını düşünmeye ve onlara değer vermeye zorlasın! Buna ihtiyacım var, çünkü bu olmadan ruhumu bulamam.

Ve burada Kabalistik grubun gücü bana yardımcı oluyor. Sadece o, kendi çevremden çıkıp “dışımda” olanlara dikkat etmem için beni ikna edebilir.

Ve yönelimimi “iç”ten “dış”a çevirdiğimde, bedenim için endişelenmeyi bırakıp ruhumla ilgilenmeye başlıyorum. Bana yabancı ve tamamen kayıtsız görünen dış gerçekliğin, gerçek beni içinde sakladığını anlıyorum!

Bu dış çevre, iç çevreden çok daha değerlidir benim için, çünkü orada sonsuz olan ruhum yatmaktadır. İç çevre ise, 70 yıl ömrü olan bir hayvandan başka bir şey değildir.

Ama gizlilik, tüm bunları görmemi engelliyor. Ve bunu anlamaya başladığımda, Yaradan’ın bana yaptığı şakaya hayret ediyorum.

İnanç Nedir?

Soru: Kabala bir bilim ve edinim iken, inanç felsefi ve dini bir kavram olduğundan, neden sürekli inançtan bahsediyorsunuz?

Cevap: İnanç, ihsan etme niteliğidir. Bizim dünyamızda bu nitelik mevcut değildir, çünkü bir şey versem bile, bunu sonrasında almak amacıyla yaparım. Sadece vermek için veremem.

Ancak manevi dünyanın niteliği, verme niteliğidir. Buna inanç denir. Bunu, bizim dünyamızda inanç olarak anladığımız şeyle karıştırmayın.

Bizim dünyamızda, inanan bir kişi gözlerini kapatır ve tamamen düşüncesizce bir şey yapar. Bu tamamen gerçekçi olmayan, mantıksız ve temelsiz bir eylemdir.

Kabala’da inanç, üst ışıktan aldığımız ihsan etme gücüdür.

Istırabın Yolu Yerine Işığın Yolu

Soru: Dünyadaki her şey manevi gelişimle meşgul insanlara bağlıysa, bu, dünyadaki tüm acılardan bizlerin sorumlu olduğu anlamına mı gelir?

Cevap: Dünyadaki ıstıraplara biz neden olmuyoruz; aksine, ışığı çekerek, ıstırabı maddi seviyeden manevi ıstırap seviyesine taşıyoruz. Yani, savaşlardan, hastalıklardan ve diğer tüm sorunlardan acı çekmek yerine, maneviyat eksikliğinden acı çekiyoruz. Kabala ilminin insana verdiği şey budur.

Ona “ıstırap” getiriyor, ama buna ıstırap bile denemez; bu, sevginin ıstırabıdır, sanki birkaç saat sonra bir yemeğe davet edilmişim gibi, iştahımı açık tutmak için şimdi yemek yemiyorum. Buna sevginin ıstırabı denir; manevi bir Kelim hazırlamam gerektiğini fark ettiğim an budur.

Ve şimdi bile, boş Kelim’de, sevdiğim insanlarla yaklaşan buluşmanın ve yemeğin ışıltısını hissediyorum. İnsanlığın ulaşması gereken nokta budur: onlara bir çözümün olduğunu göstermek ve doğanın darbelerinin sonucu olarak değil, kendi başlarının çaresine bakarak gelişmek.

Artık binlerce insanın acı çekmesine ve ölümüne neden olabilecek ekolojik sorunlar dönemine giriyoruz. Çin’de, Avrupa’da, Rusya’da ve Amerika’da dünyanın her yerinde doğal afetler görüyoruz.

Bundan kurtulmanın tek yolu, dünyevi bir biçimde değil, manevi bir Kelim hazırlamaya geçmektir; ıstırapların geçmesini on yıllarca beklemek değil, sonunda bir nedenin, bir amacın ve bu amaca giden iki yolun olduğunu fark etmektir: ışığın yolu ve ıstırabın yolu.

Neden boş yere acı çekelim? Şimdi, bize onun koşulu ile bizim koşulumuz arasındaki farkı gösterecek ışığı çekelim; böylece şu an kötü hissetmekten ziyade, daha iyi bir koşula sahip olmayı istemekten dolayı acı çekelim.

Kabala bilimi insana sunduğu şey budur: ıstırabın yolu yerine ışığın yolu.

Mantık Ötesi İlerlemek

Arzularımdan başka hiçbir şeye sahip değilim, öyleyse bundan nasıl vazgeçebilirim? Tüm hayatım boyunca rasyonel mantığımı takip ettim; birdenbire aklımı ve mantığımı kaybetmiş gibi ona karşı mı çıkmalıyım?

Kabala bilimi, akıl ve mantık olmadan çalışmayı gerektirmez, ancak bize bunların üstüne çıkmayı öğretir. Bilgi ve mantık kalır, onları silmeyiz, aksine her zaman onların üstüne çıkar ve tam tersini yaparız.

Bu nedenle, bilginin ötesine geçen kişi, bilgisini daha da büyütmek için teşvik eder. Aklı ve bilgisi ne kadar gelişirse, kişi onların ötesinde hareket etmek için o kadar yükselir ve bu nedenle maddi dünyada giderek daha zeki hale gelir ve maneviyatta daha da ilerler.

İşte böylece sürekli olarak, bilgi içinde ve sonra bilginin ötesinde, tekrar bilgi içinde ve bilginin ötesinde gelişir.

Bu nedenle, dinlerde olduğu gibi bilgimizi asla yok saymayız veya onun altına inmeyiz, her zaman mantık ötesi inançla ilerleriz. Aklın ötesinde kazanılan inanç bilgiye dönüşür ve bizler tekrar onun ötesine geçmeliyiz. Manevi derecelerde bu şekilde yükseliriz.

Emirle Ve Seçimle

Bu dünyadaki tüm eylemlerimiz, özgür olduğumuz durumlar hariç, yukarıdan gelen emirlerle gerçekleştirilir. Benim özgür iradem sadece yukarı doğru yükselmede, yani ruhu Yaradan’a benzemek için ıslah etmekte yatmaktadır.

Benim içimdeki ve çevremdeki her şey, üst dünyanın kanunları tarafından Yukarıdan dikte edilir. Eğer dünyevi hiçbir şeyde özgür iradem yoksa, her şey Yukarıdan dikte ediliyorsa, o zaman dünyevi eylemler için ne ceza ne de ödül vardır! Sonuçta, bunların hiçbirini ben yapmadım, bunlar yukarıdan benim aracılığımla yapıldı.

Bu nedenle, Yaradan’a benzeyene kadar hepimizin hayvanlar gibi olduğumuz söylenir. O’na benzediğimiz ölçüde, “Adam” – “benzer” (İbranice’de Domeh) olarak adlandırılırız.

Yaradan’a benzerlik, “kalpteki nokta” olarak adlandırılan, O’na doğru küçük bir arzu, bir özlemle başlar. Eğer bu arzu varsa, kendini ifşa etmişse, kişi kaçınılmaz olarak Kabala’ya gelecektir; onu oraya götürecektir.

Kalpteki nokta, sizin geliştiğiniz bir damla meni gibidir. Ancak manevi beden, ruh, ancak kişinin kendi çabalarıyla geliştirilebilir. Bu, bizim tek özgür irademizin yattığı yerdir (Baal HaSulam’ın “Özgür İrade” makalesine bakın).

Tüm dünyayı arka plana itin ve onu geliştirmeye başlayın, kendinizi daha üst bir sisteme yükseltin. Sadece orada kalmak için her şeyden vazgeçmeye hazır olun.

Bu, tek seçenek, sizin lehinize kaydedilebilecek tek eylemdir. Ödül, ruhun içindeki yaşamdır!

Kendimizi Geliştirmek

Yukarıdan yönetildiğimizi ve bunun bir oyun gibi olduğunu anlamamız gerekiyor. Şu anda, gerçeklikte en önemli unsur olduğumu hissediyorum. Ama bu his, önceden belirlenmiş bir programdan başka bir şey değildir.

Aslında bende özel ya da önemli bir şey yoktur. Bu şekilde yaratıldım ki, “içimde” çok önemli bir şey gibi hissettiren şeye doğal olarak özen göstereyim, oysa bu içsel algı bana dışarıdan göründüğünden daha yabancıdır.

İçimde sürekli kendime odaklanmamı sağlayan yerleşik bir program var. Otomatik olarak sadece kendimle ilgilenerek çalışıyorum, neredeyse bir robot gibi. Bu nedenle görev, bu iç programı ayırt etmek, gerçeğe ne kadar zıt olduğunu görmek ve ardından bilinçli olarak çaba yoluyla inşa ettiğimiz dış bir programa geçmeye çalışmaktır.

Bu, yaratılış eylemine geri döndüğümüz ve Yaradan yerine, O’nun ışığının gücüyle, tıpkı Yaradan’ın bizi mevcut arzularımızla ilgili olarak programladığı gibi, kendimizi dışsal arzularımızla (Kelim) ilgili olarak yeniden programlamaya başladığımız anlamına gelir.

Bu şekilde, Yaradan’la aynı eylemi gerçekleştiririz. Yaradan’ın çalışmasını inceler, gerçeklik üzerinde kontrol elde eder, bilgelik kazanır ve gerçekliği Yaradan’ın algıladığı biçimde görmeye başlarız.

Bu çalışma “mantık ötesi” olarak adlandırılsa da aklı reddetmez. Aksine, Yaradan’ın içimde oluşturduğu şeyi sürekli kontrol ederim ve sonra aynı formu dışa doğru uygularım. Ama önce egomu adım adım dikkatlice incelemeliyim çünkü tam olarak aklın içinden mantık ötesine geçebilirim.

Yaradan beni sürekli kendimi düşünmem için programladı. Ama şimdi kontrol ediyorum ve bunun ne kadar yapay ve temelsiz olduğunu, hiçbir fayda sağlamadığını, hatta zarar verdiğini ifşa ediyorum.

Buradan programın yönünü tersine çevirmeyi; içe dönük alımdan dışa dönük ihsan etmeye geçmeyi öğreniyorum.

Kabala Biliminin Ne Söylediğini Anlamak

Doğal egoizmi, kamuoyu ya da eğitim gibi yapay araçlarla ortadan kaldıramazsınız. Bunun doğal bir din dışında tedavisi yoktur. (Baal HaSulam, Son Neslin Yazıları).

Baal HaSulam,  ne eğitimin ne de kamuoyunun insanlığa yardımcı olacağına, sadece dinin yani mutlak ve sınırsız olan aydınlanmanın yardımcı olacağına inanır. Din derken Baal HaSulam Kabala bilimini ifade eder; bu bilim üst gücü ortaya koyar, bu sistem sayesinde bu güç, sonsuzluk dünyasındaki en yüksek noktasından itibaren tüm dünyaları, yönetim sistemini, en alt dünyamızda bizleri yönetir.

Bu sistemin nasıl işlediğini anlamadan ve ona kendi tarafımızdan, aşağıdan yukarıya uyum sağlamadan, hayatın anlamına ulaşamayız. Aynı zamanda “hayatın anlamı” kavramına herhangi bir felsefi çağrışım da yüklemiyoruz; çünkü hayatın gerçek özünü anlamadan normal şekilde işlev göremeyiz.

Yaratılışın amacına doğru olan gelişim yönüyle uyumlu her eylemimizin bize fayda sağladığı ve olumlu sonuçlar verdiği bir duruma doğru ilerliyoruz. Eylem tam olarak amaca yönelik değilse, bizi ona yaklaştırmıyorsa, olumsuz bir sonuç doğurur ve acı çekeriz. Üstelik bu sistemle benzer olmadığımız için, hangi eylemlerin hangi sonuçları doğurduğunu bilmeyebiliriz.

Gelişimimizin bu noktasında tam olarak ne yapmamız gerektiğini bilmek, yerimizde saymayı ya da geriye gitmeyi bırakmak; düşmemek, darbeler almamak ve krizden krize savrulmamak için, Kabala biliminin ne söylediğini anlamamız gerekir.

Kabala bilimi, insanın hangi sistem içinde yaşadığını ve onu hangi dünyaların kuşattığını; üst gücün, Yaradan’ın, bu dünyalar aracılığıyla alt dünyada bizi nasıl yönettiğini; Yaradan’ın yönetimine nasıl karşılık vermemiz gerektiğini ve varmamız gerekeni yani Yaradan’la tam benzerlik, uyum ve yapışma hâlini açıklar.

Günümüzde Kabala bilimi çok önemli hâle geliyor; çünkü bugün hiçbir küresel liderin ne filozofların ne de bilim insanlarının, nerede olduğumuz, kendimize nasıl davrandığımız ya da yıkıma doğru gitmek yerine az çok katlanılabilir bir “yarın” sağlamak için kendimizi nasıl yöneteceğimiz konusunda sağlam bir fikre sahip olmadığını görüyoruz.

Bugün birçok insan bunun giderek daha fazla farkına varıyor, ancak insanlar hâlâ “Kabala” olarak bilinen bir bilgi sistemi olduğunu anlamıyor.

Genel olarak, dine sadece üst güce olan inanç değil, onun incelenmesi diyoruz. Yani, Kabala bilimi üst gücün bilimidir. Eğer üst güç bizi bir sistem aracılığıyla yönetiyorsa, o sistemi inceleyebiliriz. Üst gücün kendisini incelemek imkânsız olabilir, ancak en azından onun bize etkisi anlaşılabilir, incelenebilir ve uygulanabilir.

Kabala bilimine geçmişte hâkim olmuş olan Kabalistler, zamanın derinliklerinden bize şunu yazarlar, üst gücün arzusu, bizim O’nu ifşa etmemiz, O’nun iyiliğini, ebediliğini ve mükemmelliğini anlamamız ve O’na benzemeye çabalamamızdır.