Category Archives: Karşılıklı Sorumluluk

“Manevi Sağlığı Nasıl İyileştiririz?” (Quora)


Manevi sağlık, maneviyata daha fazla yakınlaşmak için birbirimize pozitif olarak bağlandığımız bir durumdur, yani birbirimizi sevmek ve önemsemek ortak niyetiyle birleştiğimiz bir durum.

Bu, bağlantılarımızdaki bu niteliklerle tek bir ruh olarak bağ kurma ortak niyetimiz aracılığıyla, gerçekliği dolduran sevginin, ihsan etmenin ve bağ kurmanın üst gücü ile bağ kurduğumuz bir durumdur.

Bunu yaparak, Kabala bilgeliğinde aramızdaki bağın “ıslah eden ışık” diye adlandırıldığı bir güç olan, sevginin, ihsan etmenin ve bağın üst gücünü uyandırırız ve bu güç ortak bir sevme, özen gösterme ve ihsan etme niyetiyle bizi birbirimize bağlar.

Pek çok insan, bunun mümkün olduğunu varsayarak kendi başlarına manevi sağlık ve esenlik durumuna ulaşmaya çalışır. Ancak manevi bir şeye tek başına ulaşmak imkansızdır.

Manevi sağlık ve esenliğe ulaşmak için, üst gücün, sevginin gücünün, ihsan etmenin ve bağın gücünün alanında olduğumuzu ve bu güce bağlı olduğumuzu hissetmemiz gerekir. Maneviyatla herhangi bir bağ kurmak için bu güce ne ölçüde bağlı olduğumuzu anlarsak, o zaman isteklerimizi, taleplerimizi ve dualarımızı, bir çocuğun ebeveynlerinin gitmesine izin vermediğinde onların elini tutmasına benzer şekilde, bu güce yönelteceğiz. Daha sonra kendimizle ilgili iyileştirmeler ve düzeltmeler yapmak için bu güce döneceğiz, kendimizde manevi olmayan egoist düşünceleri ve arzuları yani başkalarına ve doğaya fayda sağlamaktan ziyade kendi yararına öncelik veren düşünceler ve arzular keşfettiğimizde, o zaman bunu yapacağız. Bu düşüncelerin yönünü, üst gücün ihsan etme yönüne benzer şekilde, sevgi dolu, verici ve pozitif bağ kuracak şekilde değiştirmeyi talep edeceğiz.

Böylece maneviyatı öğrenerek, manevi ilerlememizi destekleyen bir ortama katılarak ve manevi güçlerin etkisini (“ıslah eden ışığı”) çekerek manevi sağlık ve esenlik durumuna doğru ilerleriz. Böyle bir süreç, manevi olarak nerede sağlıksız olduğumuzu keşfedene kadar, yani egoist doğamızın maneviyata nasıl karşı çıktığını ve direndiğini gördüğümüz, Kabala’da “kötülüğün farkındalığı” denen bir duruma ulaşana kadar gerçekleşir. Bu tür durumlar aracılığıyla, yavaş yavaş Kabala’da “ıslah” denen, manevi sağlık ve esenlik için gerçek bir talep geliştiririz yani insanlar arasında bölünmeyi ve nefreti ortaya çıkaran egomuzun, aramızda birlik ve sevgiyi – ruhun niteliklerini – ortaya çıkartan, onun zıttı olan özgeciliğe doğru ıslahıdır.

Manevi olarak sağlıklı olma şeklimiz budur. Kendimizi sevginin, ihsan etmenin ve bağın üst gücünün yerine yerleştiririz ve maneviyatı tamamen keşfedinceye kadar gittikçe bu güce benzer hale geliriz.

Bu nedenle, insanlar arasındaki bağı sevgi, özen gösterme ve verme bağlarıyla nasıl güçlendireceğimizi ve daha olumlu hale getireceğimizi düşünmeliyiz. Daha sonra, nihayetinde, tüm sistemin manevi sağlığını sürdürmek için, onun birbirini tamamlayan hücreleri ve organları gibi olduğumuzu algılayarak, hepimizin parçası olduğumuz büyük tek ruhu keşfedeceğiz.

Şimdilik böyle bir durumdan hala çok uzağız. Karşılıklı bağımlılığımızı ve birbirimize bağlılığımızı olumlu bir şekilde gerçekleştirme sürecine henüz başlamadık, burada hepimiz, diğerlerinin tüm egoist kayıtsızlık, ilgisizlik, bölünme ve nefret biçimlerini sevmeyi, ihsan etmeyi ve olumlu bir şekilde bağlantı kurmayı hedefliyoruz. Bu nedenle manevi sistemi birbirine bağlayan karşılıklı güvence ve karşılıklı sorumluluk yasalarını öğrenmek ve incelemek akıllıca olacaktır, bu da bizi manevi güçleri bağlantılarımıza çekebileceğimiz ve manevi olarak sağlıklı, barışçıl, uyumlu bir ilişki kurabileceğimiz aramızdaki dengeli durumu aktif bir şekilde aramaya yönlendirmelidir.

“Dünyamızı Değiştirmek İçin, İnsanı Değiştirin” (Linkedin)

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Gutierres, Uluslararası Dünya Günü münasebetiyle “Bu intihardır. Doğaya karşı savaşımızı sona erdirmeli ve onu sağlığına kavuşturmalıyız” dedi. Artık kutlanacak pek bir şey yok – iklim değişikliği, ortaya çıkan salgınlar, hayvan ve bitki türlerinin neslinin tükenmesi ve yaygın kirlilik, aşırı derecede sıkıntılı bir gezegenin semptomlarından sadece birkaçı. Dünya nasıl iyileştirilebilir? Çözüm hem insanlar arasındaki hem de çevremize karşı egoist istismarcı tutumu değiştirmektir.

“Dünyamızı iyileştir”,  gezegeni etkileyen çevre sorunları konusunda dünyanın en büyük yıllık farkındalık ve eğitim etkinliği olmayı vaat eden bu yılki slogandır. Ancak, Dünya’nın bir tamirhanede tamir edebileceğimiz kırık bir makine gibi düşünülebileceğini varsaymak yanlıştır. Durumumuzun bu çarpık vizyonuyla onu iyileştirmekten bahsetmek imkansızdır. Daha derin bir dönüşümü, sadece yıkıcı insan doğamızı değiştirerek mümkün olabilecek gerçek bir değişimi hedeflemeliyiz.

Karşılaştığımız sorunlara verdiğimiz yanlış yanıtların bir örneği olarak, insan beslenmesindeki değişiklikler yoluyla Dünya gezegenindeki stresi ortadan kaldırmak için yapılan mevcut girişimlere bir göz atalım. Resmi verilere göre hayvansal tarım, küresel ısınmaya neden olan etmenlerden biri olarak, küresel sera gazı emisyonlarının %14,5’inden sorumludur. Ancak daha çevre dostu olduğu iddiasıyla  yapay “et” üretimi gibi yeni girişimler, doğanın doğrudan ürettiği şeylerin yerine işlenmiş ürünlerin tüketimine benzer şekilde, aslında uzun vadede daha maliyetli ve daha az faydalı olacaktır.

Başka bir deyişle, yapay çözümler üreterek, belirli diyetlerle veya uluslararası komiteler ve küresel zirveler aracılığıyla ekosistemimizi iyileştiremeyeceğiz. Sadece İnsanlar olarak birbirimizle ve çevremizle ilişki kurma şeklimize derinlemesine ve bütünsel bir yaklaşım, Dünya’yı rahatsız eden şeyleri iyileştirebilir.

Büyük işkencelerin ve çevresel felaketlerin bizi harekete geçirmesini beklememeliyiz. Bunu yaparsak, Dünya’dan yok olan dinozorlar gibi, kendimizin yok olma riskiyle karşı karşıya kalırız. Gezegenimizin ortak yuvamız olduğunun ve içinde ne olursa olsun, sonunda bizi etkileyecek sonsuz bir reaksiyonlar zincirine sahip olduğunu henüz anlayamadık. Bir gün, karşılaştığımız sorunların, kendini tatmin etmek için her şeyi elde etmek isteyen bireyci, ben merkezli, sömürücü ve dar bir vizyonla hareket eden insanın bencil doğasıyla başladığı gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalacağız. Bireysel ve ulusal sınırları aşana ve küresel düşünmeye başlayana kadar, hiçbir şey bize yardımcı olmayacak. Biz insanlar, doğa durumunun, insanlar arasındaki ilişkilere ve insanın doğanın bütünlüğüne uyum sağlama isteğine bağlı olduğunu yani sadece egoist hesaplamaları dikkate almak yerine, yalnızca hayatta kalmak için gerekli olanı almak ve tüm sistemin iyi işleyişini dikkatle korumak olduğunu anlamalıyız.

İnsan ilişkileri doğada olan şeylerle nasıl bağlantılıdır? Doğada dört seviye vardır: cansız, bitkisel, hayvansal ve insan. İnsan dışındaki tüm seviyeler, doğanın karşılıklılık ve denge yasalarına göre var olur. Diğer seviyelerin hiçbir konuda özgür seçimi yoktur; içgüdüsel olarak hareket ederler ve sadece hayatta kalmaları için gerekli olanı alırlar. Farklı olan sadece insan seviyesidir. Yeryüzünde yalnızca insanlar şiddet uygular ve bunu kasıtlı olarak, bilinçli olarak, bazen sadece zarar vermek uğruna yapar. Doğadan aldığımız tüm olumsuz darbeler sadece onun tepkisidir, eylemlerimizin doğal sonuçlarıdır. Basitçe söylemek gerekirse, bu felaketleri başımıza bizler getiriyoruz.

Karşılaştığımız ekolojik ve sosyal tehlikelerin kapsamlı çözümü bizim elimizde; anahtar, küresel bağa yönelik çabalarımızda yatmaktadır. Uyumlu bir insan ilişkileri sistemi kurmaya çalışırsak, tüm doğa sakinleşir. Herkese ne kadar bağımlı olduğumuzu hissetmeye başladığımızda, birbirimize kötü muamelede bulunmadan önce iki kez düşüneceğiz. Sadece karşılıklı sorumluluk vasıtasıyla, ortak evimizi kurtarmak ve tek bir çatı altında, gezegenimiz Dünya’da  güvenli ve mutlu bir şekilde yaşamak için gerekli tutumu, doğru zihin yapısını edineceğiz.

“Yeryüzünde, Dünyaya Ne Yapıyoruz?” (Linkedin)

Bu hafta, dünya, 2021 Dünya Günü’nü kutladı. Tema “Dünyamızı Yenileme” idi. Gerçekten de Dünya, insanlığın kendisine uyguladığı eziyetleri çok uzun zaman çekti. Ne yazık ki, onu şu anda ve mevcut halimizle iyileştiremiyoruz.

Bozulmuş şeyi onarırsınız ve Dünya’yı onarmaya uğraşmak, Dünya’nın bozulduğunu kabul ettiğimiz anlamına gelir. Ancak Dünya ahengini kendi bozmadı. Onu biz bozduk! Bizler Dünya’ya ve birbirimize karşı bozuk tutumumuzla, şu anda düzeltmeye çalıştığımız iddia edilen tüm zararı verdik. Bir şeyi bozan şey onu öncekinden daha hızlı ve daha yoğun bir şekilde hâlâ bozuyorsa, onu nasıl restore edebiliriz? Önce kendimizi düzeltmedikçe, Dünya’yı restore etmekle ilgili herhangi bir ifade, kasıtlı bir aldatmaca değilse de, en iyi ihtimalle boş laftır. Bu nedenle yıllardır kuruluşumuz “Dünyayı değiştirmek için insanı değiştir” sloganıyla yola çıktı.

Oxford Üniversitesi araştırma merkezi Our World in Data tarafından yakın zamanda yapılan bir araştırma, insanların gezegende baskın tür haline gelmesinden bu yana “vahşi memelilerin % 85 oranında azaldığını” ortaya çıkardı. Hayvanlara karşı da; toprağa, havaya veya suya ve Dünya’nın florasına karşı davrandığımızdan daha az kötü davranmadık. Aslında, 1986’da patlayan ve insanlar için radyoaktif bir yasak bölge oluşturan Çernobil nükleer santralinin etrafındaki vahşi yaşam, radyasyona rağmen daha önce hiç olmadığı kadar büyüdü. İzin verilmeyen bölgede yaban hayatını inceleyen araştırmacılar, yaban hayatı popülasyonundaki artıştan ve hayvanların güçlü sağlığından o kadar etkilendiler ki, insanların doğaya radyoaktif kirlilikten daha zararlı olduğu sonucuna vardılar.

Bu nedenle bizler,  kendimizi olduğumuz ben merkezli varlıklardan, birbirimizle ve doğa ile uyum ve barış içinde yaşayan, şefkatli ve bağlı bireylere dönüştürene kadar Dünya’yı restore edemeyeceğiz. Narsisizmden uzakta ve bağ, yakınlık, karşılıklı sorumluluk ve denge ile mutlu olan bir yaklaşıma doğru kendimizi eğitmeliyiz. Gerçeklik, çelişen unsurların entegre bir ağıdır ve yalnızca insanlar evrenin yegane yöneticileri olmaya çalışır.

Gerçeğin geri kalanı paylaşmayı kutlarken, biz onu küçümsüyoruz. Sadece her birimiz değil, bir bütün olarak, bir tür olarak. Yalnızca Dünya’yı değil, her şeyden önce birbirimizi sömürüyor ve tüketiyoruz. Bu nedenle, başlamamız gereken yer birbirimizle olan yer. Ancak birbirimize düşünceli davranmayı öğrendiğimizde, somut bir şekilde hissetmesek bile başkalarının iyiliğinin kendi refahımızı etkilediğini anladığımızda, başkalarının iyiliğinden ve refahından neşe duymayı öğreneceğiz. Bunu başardığımızda, nihayet mutlu olduğumuzu ve, yoksul ve eziyet çeken evimiz Dünya Gezegeni dahil her şeyin zenginleştiğini göreceğiz.

“İyi Olmanın İki Yolu” (Linkedin)

İnceleyebileceğimiz her açıdan, bugün hayat her zamankinden daha iyi: Her zamankinden daha fazla yiyeceğimiz var, hatta çok fazla; daha iyi sağlık hizmetimiz var; daha uzun yaşıyoruz ve en azından yüz yıl öncesine kıyasla ifade özgürlüğümüz var. Teknoloji bize bolluk verdi; istediğimiz yere saatler içinde ve komik bir fiyata rahatça seyahat edebiliriz. Dünyadaki herhangi bir kişiyle sanki yanımızda duruyormuş gibi saniyeler içinde iletişim kurabiliyoruz ve modern tıp mucizeler yaratıyor (Covid-19 bile, sadece bir yüzyıl önce on milyonları öldüren salgınlara kıyasla hiçbir şey değildir). Görünüşe göre insanlar her zamankinden daha mutlu olmalıydı. Şaşırtıcı bir şekilde, bugün her zamankinden daha fazla depresyondayız. Bu bilmeceye bakarsak, büyüleyici bir şey bulacağız: Sadece hayatlarımız değil, hedeflerimiz de değişti. Hayatta kalmak isterdik; şimdi eğlenmek ve mutlu olmak istiyoruz. Teknoloji hayatı kolaylaştırmak için inşa edilmiştir, ancak bizi mutlu edemez. Mutlu olmak için ileri teknolojiye değil, sevgi dolu insanlara ihtiyacımız var.

Aslında, teknoloji ne kadar gelişirse hayatımızı da o kadar kolaylaştırır, bizi hayatın amacını sormaya daha çok yönlendirir. Hayatta kalmak için mücadele etmemiz gerekmiyorsa neden parmağımızı kaldırmamız gerekiyor? Ve bir parmağımızı bile kaldırmamıza gerek yoksa, o zaman gerçekten yaşıyor muyuz? Hala çoğunlukla bilinçaltımızda olsa da, bu sorular bizi giderek daha fazla rahatsız ediyor ve sahip olmamız gereken eğlenceyi bozuyor. Bu sorulara ne kadar çabuk ışık tutarsak, onları o kadar çabuk çözebilir ve gerçek mutluluğu bulabiliriz.

Tek istediğimiz hayatta kalmak olduğu sürece, mutluluğun ne olduğunu bilmiyorduk. En iyi ihtimalle, hayatta kalmamızı garantilersek, memnunduk. Ancak memnuniyet mutluluk değildir. Mutluluk, onları bizim bir parçamızmış gibi hissettiğimizde ve onlar da bize karşı aynı şekilde hissettiğinde, diğer insanlarla içten içe bağlantıdan gelir. Bu sadece fiziksel düzeyde karşılıklı bir sorumluluk değil, tüm insanlar arasında zihinlerin ve kalplerin birleşmesidir, ancak birbirimizi gerçekten önemsiyorsak veya bilgelerimizin ifade ettiği ” Komşunu kendin gibi sev” yani, birbirimizi kendimizi sevdiğimiz gibi seversek, kelimenin tam anlamıyla başarabileceğimiz bir durumdur.

Bunun olması için, öncelikle şu anki ruh halimizin tam tersi olduğunu kabul etmeliyiz: Birbirimize yabancıyız, düşmanca ve güvensiziz. Hayatta kalmayı istemekten haz almayı istemeye geçtik, ancak çevremizdeki insanların bize zarar vermek istemediğine güvenemezsek hayattan nasıl haz alabiliriz? Bu bizi sürekli tetikte ve stresli tutar. Hayattan haz almak için öncelikle çevremizdeki insanların bizim için en iyisini istediğinden emin olmalıyız. Başka bir deyişle, birbirimize iyi davranmalı, birbirimizi önemsemeliyiz. Ve bu hepimizi kapsamalıdır. Toplumdaki bir kişi başkalarına zarar vermeye çalışırsa, diğerlerini de temkinli ve düşman olmaya zorlar.

Birbirimize karşı iyi olmanın iki yolu vardır: 1) Başka seçeneğimiz olmadığını fark ederek ve isteğimize aykırı olarak değişerek veya 2) Bunun en iyi seçeneğimiz olduğunu, tercih ettiğimiz yaşam biçimimiz olduğunu fark ederek ve aktif olarak bunu takip ederek hayatımızda dönüşüm ile. Şu anda, ilk yolu izliyoruz, umutsuzca başkalarını önemsemeyi gerektirmeyen haz alma yolları bulmaya çalışıyoruz. Bu çalışmıyor. Sonuç olarak, giderek daha fazla hayal kırıklığına uğramakta ve ağrıdan uyuşturucu, şiddet, aşırılık ve depresyon yoluyla her türlü kaçış arayışındayız – neslimizin en yaygın rahatsızlığından. Tüm seçenekleri tükettiğimizi hissedene kadar bu yolda yürümeye devam edebiliriz, bu da onlarca yıllık hayal edilemeyen acılar gerektirebilir. Alternatif olarak, diğer yola hemen bir şans verebilir ve nasıl çalıştığını görebiliriz.

Diğer yolu dener ve olumlu bağları teşvik etmeye kararlı olursak, gerçekten aradığımızı buluruz: mutluluk. Sevgi dolu insanlarla çevrelenmişken kimse üzülmez. Dahası, pozitif bağları beslemeye başladığımızda, yaptığımız her şey bir anlam ifade etmeye başlar çünkü bunu başkalarına yardım etmek ve onlarla bağtı kurmak için yapıyoruz. Başkalarının iyiliği için çalıştığımızda, kaçınılmaz olarak eylemlerimize anlam katarız. Başka biri için bir şey yapmış olan hiç kimse, eylemin nedenini veya amacını sormamıştır. Amaç apaçık ortada ve ödül muazzamdır.

Dahası, bir toplum olarak pozitif bağlar kurmaya başladığımızda, maddi varoluş sadece zahmetsiz olmayacak, aynı zamanda eğlenceli ve anlamlı hale gelecektir. Yaptığımız şeyi neden yaptığımızı, bize nasıl yardımcı olduğunu ve dünyaya nasıl yardımcı olduğunu bileceğiz. Birbirimize iyi davranmaktan haz alacağız ve bunun soğuk ve yıkıcı rekabetten çok daha ödüllendirici olduğunu göreceğiz. Bu süreçte, birbirimizin ihtiyaçlarını hissetmeye, kalplerimizde bağ kurmaya başlayacağız ve sadece bedenlerimizde değil ve sevincimiz akıl almaz bir şekilde daha güçlü ve anlamlı bir şekilde büyüyecek.

Sonunda, başarılı olabilmemizin tek yolu bu olduğu için birbirimize karşı iyi olmayı öğreneceğiz. Ama onu nasıl öğreneceğimiz bize bağlıdır.

 

“Egoist Dünyamızda Bazı Hayatlar Daha Değerli” (Linkedin)

Covid-19, Brezilya’da yaklaşık 350.000 kişinin hayatına mal oldu, aşılar çileden çıkaracak kadar yavaş ve her gün çeteleye binlerce kayıp ekleniyor. Bu arada, Avrupa ülkelerinin aşılara erişimi var ve günlük rakamları üç haneli rakamların altında. Yine de, Brezilya’da yaşanan trajedi medyanın ilgisini çok az çekerken, bu arada, Avrupa’daki bürokratik yetersizlik olmasaydı daha da başarılı olabilecek mücadele tüm dikkatleri üzerine çekiyor. Brezilyalıların yaşamları daha az mı değerli?

Medyada yer alma durumuna bakılırsa cevap açıktır. Ancak gerçekte cevap “Evet, daha az değerlidir” den daha da kötüdür. Brezilya’da ve Güney Amerika’daki diğer birkaç ülkede yaşanan trajediye, eşit olmayan ilgi, ulaştığımız sadece kendimizle ilgilenme seviyesini göstermektedir. Günümüzde bu, hayatın değeri sorusuna basitçe cevap vermenin imkansız olduğu bir noktada çünkü kimse tek bir düşünce bile belirtmiyor. Öyle görünüyor ki yalnızca reyting ve medyada yer alma dışında hayat tartışmaya değmez.

Bu elbette haber değil, ama bu kadar patentli hale geldiğinde, sadece kendimize varlığımızın doğasını hatırlatmak için bile olsa, bahsetmeye değer. İnsanların tamamıyla/her yönüyle bencil olduğunu bir kez daha görüyoruz.

Kendimize bir soru soralım: Farz edelim ki istediğimizi, ne zaman istersek yapabilseydik ve hiç kimse, kesinlikle kimse bilmeseydi, parmağını bize doğrultmasaydı, bizi cezalandırmasaydı veya herhangi bir şekilde kınamasaydı, dünyamız nasıl olurdu? Durum böyle olsaydı nasıl davranırdık? Tahmin edebileceğinizden emin olduğum gibi, doğamız hakkında ifşa edilenden daha da fazla öğrenecek şeyimiz var. Belki de onun tezahür etmesini beklemek yerine ne yapacağımızı hayal etmek akıllıca olacaktır çünkü yavaş yavaş, hayal etmediğimiz şeyin realitede gerçekleştiğini görüyoruz.

İnsanlığa en güzel hediyeyi verebilseydim, herkesin gerçek insan doğasını olabildiğince çabuk ve zararsız görmesini sağlardım. Bu, iltihabın acı verici bir şekilde patlayana kadar daha da kötü bir şekilde şişmesine neden olan geçici düzeltmeler uygulamak yerine, doğamızın bir düzeltmesini içtenlikle aramamıza neden olurdu.

Yine de pandemi pes etmeyecek. Sayısız kez belirttiğim gibi, aramızdaki karşılıklı bağların her şeyi kapsayan bir çözümü dayattığı farklı bir zamandayız. Egoizmimizi iyileştirene kadar, virüsten, bir mutasyondan veya diğerinden iyileşemeyeceğiz. O zamana kadar onun kırbacından kurtulmak kısa ömürlü olacak ve onu izleyen her darbe öncekinden daha acı verici olacaktır.

“İnsan Bağında Ustalaşmak” (Linkedin)

Dünya birbiriyle daha bağlı bir duruma, karşılıklılık ve entegrasyona doğru ilerliyor. Bu gelişme eğilimini hali hazırda algılayan biri, diğerlerine bağ ruhunu aktarabilir. Salgının hızlandırdığı insanlığın olgunlaşma sürecinin işaretlerine tanık oluyoruz. Tam olgunluğa ancak başkalarını sevme düzeyine yükseldiğimizde ulaşılacaktır. Bu geçiş dönemi, olumlu değişimi başlatmaya istekli katılım seviyemize bağlı olarak acı verici veya hoş olabilir.

Şimdiye kadar, doğuştan gelen bencil doğamızın, yaşamdaki düşüncelerimize ve eylemlerimize hakim olmasına izin verdik. Bu yönde ne kadar ilerlersek, temel birleştirici doğa yasasından kendimizi o kadar uzaklaştırırız. Bu bölünme çoğaldıkça herkesin acı çekmesine yol açar. Bu nedenle, devam eden virüs salgını, bizi daha bilinçli, karşılıklı bağımlılığımızın farkında olduğumuz bir topluma doğru yönlendiriyor, böylece daha iyi bir gelecek için özlemlerimiz meyve veriyor.

İnsan ilişkilerimizde ve bağımızda nasıl ideal sonuçlar verebiliriz? Her şeyden önce, her insanın bir tür alıcı ve verici gibi davrandığını anlamak önemlidir. Sürekli mesajlar alıyoruz, bunları kendi içimizde işliyor ve iletiyoruz. Bu yüzden, insanlar arasındaki iyi bağlar ve tamamlayıcı ilişkiler hakkında düşünmeye başladığımda, kelimeler olmasa bile, olumlu bir duygu alanı zaten etrafıma yayılıyor.

Dahası, yaşamımız boyunca içinde hareket ettiğimiz çevredeki olumlu etkiyi arttırmak için, her şeyden önce çevremizi değerlendirmemiz gerekir. Bu, ilişki içinde olduğumuz insanların mevcut durumunu, ulaşmak istedikleri durumu, neyi başarı olarak değerlendireceklerini ve iyi bir geleceği nasıl tanımladıklarını kontrol etmemiz gerektiği anlamına gelir. Daha sonra, onlara uyarlanmış bu vizyona dayalı bir sosyal yardım eylem planı oluşturmalı ve bu hedefleri gerçekleştirmelerine yardımcı olmanın bir yolu olarak karşılıklı bağı derinleştirmeyi teklif etmeliyiz.

Başkalarının ihtiyaç ve isteklerine karşı bu tür bir duyarlılık, çocuklarımız ve aile üyelerimizin yanı sıra işteki arkadaşlarımız ve meslektaşlarımızla olan ilişkilerimizle de ilgilidir. Bu aynı zamanda sağlık, kariyer ve iş başarısının artmasıyla, daha iyi ilişkilerle – gerçekte her şeyle ilgili olabilir. Kesin durum ne olursa olsun, ilke her zaman aynıdır: Önce insanların nerede olduğunu ve neyi hedeflediklerini anlayın ve daha sonra onlara, etraflarındaki insanlar arasındaki iyi bağlar yoluyla hedeflerine ulaşabileceklerini nasıl göstereceğinizi düşünün.

“Bağ” kelimesinin ne anlama geldiğini daha iyi anlamak için, örnek olarak aile çemberini ele alalım. Birbirine bağlı bir aile nasıl görünür? Kimseyi savunmak veya kimseden saklanmak zorunda kalmadan, herkesin birbirine açık hissettiği, birbirini anlamaya ve desteklemeye istekli olduğu bir yerdir. Aile, atmosferin herkesi çevreleyen, sıcak, yumuşak bir bulut gibi olduğu bir birim olmalıdır.

Bakış açımızı genişletmek istersek bir adım daha ileri giderek, bu bağ odaklı yaklaşımla ülkemizin ne kadar farklı yönetileceğini öngörmeye çalışabiliriz. İnsanlar bir aile içinde olduğu gibi birlikte oturup, bağ kurabilseydi, toplumlarımız çok farklı bir şekilde davranırdı. Sabahtan akşama kadar böylesine acımasız yollarla savaşmak yerine, her adımda aramızda daha barışçıl etkileşimler olurdu.

Tüm meşru anlaşmazlıklara rağmen bizi duygusal yakınlık ve uyum durumuna ne yöneltebilir? Bir “bağ kurucu” olarak her birimiz sürekli olarak diğer kişilerin gözlerinin önüne bir ilke koymalıyız: Birini daha iyiye doğru etkilemek için, nasıl daha ileriye doğru gideceğimizi, karşılıklı önemi daha fazla nasıl geliştireceğimizi hep birlikte düşünürken, önce sempati, övgü ve anlayış içinde karşımdaki kişiyle bağ kurmalıyım. Başka bir deyişle, mutlu bir varoluş adına en verimli zemini yaratmak için, her birimiz başkalarını sevmeyi uygulamaya koymalıyız.

İnsan Doğası: Sahip Olma Dürtüsü

Soru: Araştırmacılar, hem zenginlerin hem de fakirlerin karakteristiği olan “materyalizm” gibi bir kavramın, insanların eşyalara bağımlılığı anlamına geldiğini iddia ediyorlar.

Bu bağımlılığın yarattığı sosyal imaj ve değer sistemi, hem toplum hem de birey için yıkıcıdır. Buna yenik düşenler, yaşam sevincini, gönül rahatlığını kaybederler, bu da kaygı, depresyon ve ilişkilerin çöküşünü getirir.

Bununla birlikte “taç” Koronavirüs’ün geçtiğimiz yılında, insanlar daha az materyalizm göstermeye başladı. Ancak öte yandan, artık bunun aynı madalyonun diğer yüzü olduğu zaten açık. İnsanlar neden eşyaları bu kadar çok seviyor?

Cevap: İnsan egoisttir. Sahip olmayı ve onun olduğunu hissetmeyi seviyor: “Benim, benim, benim!”. Bunu küçük çocukların, bir oyuncağı kapıp kimseye vermedikleri örneğinde görüyoruz. Onu, bunun uygun olmadığına ikna etseniz bile çocuk anlamaz. Her zaman onun elinde olmasını ister. İşte o böyle doğar.

Bu nedenle, insanları, sevdikleri her şeyi “Bunun benim olmasını istiyorum.” demelerinden, elde etmek için böyle bir istek duymalarından dolayı kınayamayız. Ya da sevmediği bir şeyse bile ama başkası onu seviyorsa, apaçık, bu iyidir diye, o da sahip olmak ister.

Dahası, bu şeye sadece kendisi sahip olmak ister, diğer çocukta olmamalı ve bu mümkün değilse, o zaman kimse sahip olmamalı. Yani, bu hayatımızın tüm yıllarına eşlik eden, mutlak bencilliktir, çocukça ve önemsizdir. Bundan kaçamazsınız.

Nasıl dengeleyebilirsiniz? Sadece doğru yetişme ile. Ancak bunun için, insanlar üzerinde çalışacak ve onları diğerlerine kıyasla sahip olduklarından memnun kalacak şekilde eğitecek bir sistem inşa etmek gerekir. Genel olarak bu özel bir eğitim sistemi olmalı, yoksa materyalizmden asla kurtulamayız.

Soru: Materyalizm, özünde kişinin kendisini donatmasıdır. Kişi kendini ekstra bir şeyle donatır. Materyalizmin yerini ne almalı yoksa zamanla ortadan kalkacak mı?

Cevap: Kalkacağını düşünüyorum. Bunun yerine, daha içsel bir donanım geçerli olacaktır: bir kişinin diğerlerine karşı tutumu, diğerlerinin ona karşı tutumu, ancak bu bazı şeylerin başka şeylerle yer değiştirmesi değil.

Sonuç olarak kişi, en büyük edinimin, komşunu kendisi gibi sevmesi ve hatta belki de kendisinden daha fazla sevmesi olduğu anlayışına gelmelidir. Bu, insanın küçük egoist doğası üzerine tamamen farklı bir yükselişidir.

Umarım doğru yetiştirilmenin etkisi altında biri diğerini yavaş yavaş iptal eder.

“Covid Henüz Hiçbir Yere Gitmiyor” (Linkedin)

Covid-19 ile bir yıldan fazla süren savaşmanın ardından aşılar artık kullanımda ve dağıtımları hız kazanıyor. Birçok eyalet, kısıtlamaların bir kısmını veya tamamını kaldırdığından, nihayet salgından çıkıyoruz gibi görünüyor.

Yine de, sonuca varmak için biraz fazla hızlı olduğumuzu düşünüyorum. Hala birbirimizle nasıl ilişki kurmamız gerektiğinin bilincinde değiliz ve sınırları kaldırmaya yönelik düşüncesiz yarış çok olumsuz bir tepki üretebilir. Özellikle de birbirimize ne kadar yakın ya da uzak olmamız gerektiğini hala hissetmediğimiz için, henüz ormanın dışına çıkmış değiliz.

Virüs çok çeviktir, kolay ve hızlı bir şekilde mutasyona uğrar ve şimdi ilk göründüğünden çok daha fazla bulaşıcı. Birbirimizden ne kadar uzakta olmamız gerektiğini (bu kişiden iki adım uzakta ve o kişiden on adım uzakta) hissetmediğimizden kendimizi nasıl idare edeceğimizi bilmiyoruz.

Ayrıca aşılar işe yarasa bile, onlar yüzde yüz aşılamazlar ve yalnızca altı ay kadar etkilidirler. Bu nedenle, kutlama için bir neden göremiyorum.

Sayısız kereler söylediğim gibi, doğa bizden daha akıllıdır; davranışımızı yeniden gözden geçirmemizi talep eder. Bu yüzden bize Koronavirüsü gönderdi ve virüs biz doğanın talebine uyana kadar (çeşitli şekillerde) bizi rahatsız etmeye devam edecek.

Şu anda, kısıtlamaları ne zaman kaldırsak, daha önce; bencilce ve birbirimize veya çevreye önem vermeden yaşadığımız hale geri dönüyoruz. İşte tam da bu yüzden salgın patlak verdi; bizi ilişkilerimizi dönüştürmeye zorlamak için. Kısıtlamaları her kaldırdığımızda önceki yaşam biçimimize geri dönersek, virüs her seferinde daha öldürücü ve şiddetli şekilde geri gelmeye devam edecek. Ancak aramızdaki zorunlu mesafeyi olumlu ilişkiler kurmak, karşılıklı bağımlılığımızı öğrenmek ve birbirimizi önemseme gerekliliğini öğrenmek için kullanmaya başladığımızda, kendimizi daha dikkatli bir şekilde yönetebileceğiz ve bizi, birbirimize zarar vermekten alıkoyan bir virüse ihtiyacımız olmayacak.

Bunu yapmak için, mesafemizi koruyarak kendimizi değil, uzak durduğumuz kişileri koruduğumuzu düşünmeye başlamalıyız. Yani eğer bizler kolektif şekilde, kendimizi enfekte olarak gördüğümüz (asemptomatik olsa bile) ve başkalarına bulaştırmamak için birbirimizden uzak durmamız gerektiği gibi bir düşünce tarzı geliştirirsek, o zaman birbirimize bulaştırmayı bitirmiş oluruz. Bunu yaparsak, birkaç hafta içinde virüs yok olacak. Ama daha da önemlisi, karşılıklı sorumluluk konusundaki ilk egzersizimizi başarmış olacağız.

Bu egzersiz, ancak karşılıklı sorumluluk yoluyla güvenli ve başarılı bir toplum inşa edebileceğimizi gösterecek ve şu anda aşırı bireysellik ve narsisizm nedeniyle sahip olduğumuz hürmet yerine, bu düşünce tarzını geliştirmek isteyeceğiz.

Fiziksel (ve duygusal) sağlığımız, sosyal sağlığımıza daha önce olduğundan daha fazla bağlı. Sağlıklı olmak istiyorsak, önce toplumumuzu bozulmuş egoizmden iyileştirmeliyiz. Farklılıklarımızı takdir etmeyi ve yavaş yavaş bunlardan dolayı sevinmeyi öğrenmeliyiz. İnsan toplumunun çeşitliliğinin, onun gücü için gerekli olduğunu ve farklı düşünen, farklı bakan ve farklı hareket eden insanlar olmadan, hiç kimsenin gelişip başarılı olamayacağını anlamaya gelmeliyiz çünkü sadece farklı insanlarla temas ve iletişim yoluyla gelişiyoruz. Bunu anladığımızda dengeli, sağlıklı bir toplum inşa edebileceğiz ve virüs gerçekten yok olacak.

“Gerçek Mutluluk Var Mı?” (Linkedin)

Covid-19 geçen yılın başlarında patlak verdiğinde, çoğumuz hayatımızı kaybetmişiz gibi hissettik. Daha doğrusu, aslında hayatımızı kaybetmedik ama hayattan zevk alma yeteneğimizi kaybettik. Sonuçta, yılda iki kez tatil yapamıyorsanız, istediğiniz zaman ve istediğiniz yerde alışverişe çıkamıyorsanız, çocuklarla (veya bir arkadaşınızla tekrar çocuklar gibi olarak) sinemalara, restoranlara ve eğlence parklarına gidemiyorsak, o zaman hayatta nelerden zevk alınır ki? Daha da kötüsü, virüs çoğumuzu işsiz bıraktığında veya bizi uzun süreli izne yolladığında, mali güvenliğimizi kaybettik ve imkanımız olduğunda bile lükse para harcamak konusunda isteksiz hale geldik.

Artık aşılar burada olduğuna ve bu faaliyetlere devam etmeye başlayabildiğimize göre, daha önce yaptığımız gibi onlardan nasıl zevk alacağımızdan emin değilmişiz gibi görünüyor. İçimizde bir şeyler değişti, bizi neyin mutlu ettiğinden ve tümüyle gerçek mutluluk olup olmadığından artık emin değiliz.

Ama gerçek mutluluk vardır ve herkesin ulaşabileceği bir mesafededir. Geçtiğimiz yıl, yapabilirsek geçmiş zevk anlayışımızdan “bizi vazgeçirdi” ve bizi yeni ve daha yüksek bir tür için hazırladı. Hâlâ fark etmemiş olabiliriz, ancak şimdi bu geçmiş zevklerin tadını bir kez daha çıkarmaya başlayabildiğimize göre, bunların bir zamanlar olduğu kadar eğlenceli veya tatmin edici olmadığını göreceğiz.

Başkalarını kıskançlığımız bile değişmiş görünüyor. Elbette, yine de zengin, ünlü ve popüler olmayı seviyoruz, ancak bunun için çok çalışmaya daha az istekliyiz. Tembelleşmedik; sadece büyüdük ve bu hedefler biraz olgunlaşmamış gibi görünüyor.

Bunların hepsi hazırlıktır. Henüz hissetmeyebiliriz ama içimizde yeni bir zevk ortaya çıkıyor. Hala yüzeyin altında, ancak etkisi şimdiden bizi etkiliyor. Bu önceki zevkleri sönükleştirir, bu yüzden bizim için daha önce olduğu gibi parlamazlar. İçimizde filizlenen bu yeni zevk sadece kendimizi değil çevremizdeki herkesi kapsar. Bu yüzden benmerkezci zevklerimizi azaltıyor; bu, şu anda hayal edebileceğimiz her şeyden çok daha kapsamlı.

Toplumumuz değişiyor çünkü biz değişiyoruz; birbirimize giderek daha fazla bağlı hissediyoruz ve birbirimize bağımlı hissediyoruz ve toplumumuz da aynı şekilde daha bağlı hale geliyor. Bu tür bir bağlılıktan gelen zevkler sadece benden değil, başkalarıyla olan bağımdan da kaynaklanıyor. Bu yüzden, kendi küçük anlık çemberimden kaynaklanan zevklere kıyasla çok güçlüler.

Yakında hissetmeye başlayacağımız yeni zevkler, başkalarıyla olan bağımızın kalitesinden kaynaklanacaktır. Başkalarıyla bağımızı ne kadar geliştirirsek, ne kadar olumlu ilişkiler kurarsak, aramızda zaten inşa edilmekte olan ağ aracılığıyla bize o kadar çok sevinç akacaktır. Buna göre yaşayacağımız zevk tamamen farklı olacak: Başkalarına vermekten zevk alınacaktır.

Değişecek olan sadece biz olmayacağız. Tüm toplumumuz değişiyor. Başkaları da bize vermekten, onlara vermekten zevk alacağımız kadar keyif alacaklar. Her insanın kendi zevkini düşündüğü ve başka hiçbir şeyin bizi ilgilendirmediği mevcut zihniyetin tamamen tersine çevrilmesi olacak. Bunun yerine, başkalarının zevklerinden başka hiçbir şeyin bizi ilgilendirmediği, başkaları da bize karşı aynı şeyle ilgileneceği için bizde de hiçbir şekilde eksik olmayacak ve hem başkalarına vermekten hem de onlardan almaktan zevk alacağız. Bugünden o kadar farklı bir toplum olacak ki, onu kurduğumuzda ne kadar memnun ve mutlu hissedeceğimizi hayal bile edemiyoruz. Şimdi işimiz sadece bunun başlangıcını elimizden geldiğince hızlandırmaktır.

Arvut İhsan Etmeyi Zorunlu Kılar

Bağlanma, bütünleşme, bunların hepsi kırık ruhların, kırık arzuların birbirlerinden ne kadar uzakta olduklarını hissedip de yaklaşmaya çalıştıklarında bir araya gelmelerinin işaretleridir. Islah olmuş ruhun en doğru formuna ulaşmak, tek kalpte tek adam olmak ve Adam HaRişon’un sistemini yeniden kurmak gibi bir hedefleri vardır.

Bu yakınlaşmanın bir sonraki adımı Arvut’tur (karşılıklı garanti). Bu artık basit bir bütünleşme, birbirlerinin arzularına girme değildir, bir dostun yerine var olma isteğidir. Aktif bir eylemdir.

Birleşme yine de egoist olabilir, ancak karşılıklı garanti, her birimizin diğerinin iyiliği için hareket etmesini zorunlu kılar. Bu nedenle karşılıklı garanti, ıslahlarımızı tamamlayan bir eylemdir.

Tam karşılıklı garanti, her birinin kendi içinde diğerlerinin niteliklerini, Adam HaRişon’un ortak ruhunda Yaradan tarafından yaratılan tüm nitelikleri, arzuları ve düşünceleri içerdiği anlamına gelir. Tüm ruh ve onun her parçası tamamen özdeşleşir yani genel ve özel birbirine eşit hale gelir. Genel ve özelin bu eşitliği, ıslah olmuş manevi Kli’nin işaretidir.

Yaradan’a karşı sorumluluk duygumuzdan geldiği için, karşılıklı garanti önemlidir. Yani, Adam HaRişon sistemindeki herkes için, tüm ortak ruh için, herhangi birinin yerini almaya ve Yaradan’ın önünde onun için cevap vermeye hazırım. Böylece, Adem’in tüm ortak ruhunu ıslah etmekten sorumlu olduğum ortaya çıkar.

Karşılıklı garantiye ulaşma çabası içinde, sorumluluklarını gittikçe daha fazla üstlenmek için dostlarımın yerine neler koyabileceğimi bulmaya çalışırım. Yaratılan varlıklar ve Yaradan için ne yapmaları gerektiğini öğrenirim ve bunu kendi üzerime almaya hazır olurum. Karşılıklı garanti beni buna mecbur eder.

Birbirimizin yerini alabiliriz, çünkü başlangıçta aynı ruha aittik ve kırılma bizi birbirimizden ayırdı, bizi zıt yaptı. Bizi ayıran ve sevgiyle doldurabileceğimiz tam da bu uzaklıktır, denildiği gibi: “Sevgi tüm suçları örter.” O zaman gerçekten güçlü bir Kli’ye ulaşırız ki bu kırılma öncesine göre 620 kat daha büyüktür.

Adam HaRişon’un ruhunun tam ıslahına, diğer tüm parçalar için her parçanın tam garantisiyle ulaşılır: Herkes herkese dahil edilir, her parça bütünü içerir ve böylece mükemmel Kli’ye ulaşırız.

Maneviyatta özel ve genel eşittir ve aralarında hiçbir fark yoktur. Dolayısıyla karşılıklı garanti, ancak aynı teknede seyreden insanlar gibi tam bir bütünleşme ve sorumluluktan sonradır, boğulurlarsa birlikte boğulurlar.

Birleşme ve karşılıklı garanti yoluyla, en küçük, ikincil Kli bile kendi içinde tüm Kelim’i içerir ve tüm ortak ruhun işlevlerini yerine getirebilir. Bu özel ruh ile genel ruh arasında hiçbir fark yoktur.

Karşılıklı garanti ve her birinin diğerinin yerini almaya istekli olması nedeniyle, herkesin Adam HaRişon’un tüm ruhunu içerdiği ve ihtiyaç duyulursa herkese hizmet edebildiği ortaya çıkmaktadır.