Category Archives: Yaradan

YARATANA EŞİT OLMAK

SORU: Bir kişi Yaratan’a nasıl eşit olabilir?

CEVAP: Kabala Bilgeliği Yaratan’ın bu dünyada herkese ifşa olmasıyla uğraşır. Oysa bir kişi ancak O’na benzer bir derecede Yaratan’ı edinebilir.

Niteliklerimiz, ifşa etmek istediğimiz şeyin zıddıdır. Sonuçta bu dünyada edindiğimiz her şey, doğada mevcut olanın eşdeğeri, türetilmiş formudur. Buna göre, tıpkı hislerimizin yaptığı gibi, nesneleri veya fenomenleri sezme ve tanımlama yeteneğine sahip,  çeşitli sensörler veya dedektörler yaratırız.

İnsanın gelişim süreci sırasında, küçük niteliklerle bile olsa O’nunla mutlak olarak yapışmaya ve mevcut ego temelli egoistik niteliklerinin hepsini değiştirmeye , Yaratan’a  benzemeye doğru ilerler.

Er ya da geç her birimiz, bu hayatımızda ya da bir sonrakinde  buna ulaşmak zorundayız. Her şekilde bu dünyaya tekrar dönmeye ve yaratılışın amacını edinmeye mecbur olacağız. İçimizde Yaratıcının özelliklerini kıyafetlendirdiğimiz dereceye kadar,  yavaş yavaş tüm alanı bu nitelikler kaplayana kadar, O’nun yerine bu alanda kendimizi hissedeceğiz. Sonuçta Kabala Bilgeliği evreni yöneten sistemi ifşa eder, Yaratan’ın ortakları olmamızı mümkün kılar.

Niteliklerimizi egoistikten özgecile doğru ıslah etmek için , evrenin yüksek bilgi katmanlarından, bizi değiştirecek  özel güçleri çekmeye ihtiyacımız vardır. Yani bizim görevimizin vardığı sonuç; Yaratan gibi olmak için bizi değiştirecek üst güçleri üzerimize çekmektir.

http://laitman.com/2016/06/becoming-equal-to-the-creator/

YÜCE Mİ KUSURLU MU?

SORU: Yaratan’la form eşitliğine gelmek, bir kişiyi dostları gözünde mi yoksa Yaratan’ın gözünde mi yüce yapar? Form eşitliğini fiziksel bedenimiz içinde edinirsek, doğamız gereği bir insan için “üstünlük” hissinden kurtulmak zordur.

CEVAP: Hayır, O’nunla form eşitliğine gelmek üzere Yaratan’a benzemeye başladığımızda, dostlarımızın ya da insanlığın gözünde, ya da herhangi birine karşı, “üstün olma” arzumuz yok olur. Aksine sevgi, ihsan etme ve tevazu hatta alçakgönüllülük nitelikleri içimizde ortaya çıkar çünkü ne derecede çirkin ve kusurlu olduğumuzu kavramaya başlarız. Başka deyişle, gururlu olmak için hiç bir şeyimiz yok. İnsan dünyadaki en bozuk yaratıktır. İnsanlığa ve dünyada ne yaptığımıza bakarsak göreceğiz ki, gururlu olmak için hiçbir şeyimiz yok.

Aşama aşama Yaratan’a benzediğimiz zaman, kişi herhangi bir şeyden gurur duyma arzusunu yitirir. Özellikle, kişi, aslında gerçekten nitelikleri diğerlerinden yüce olmasına rağmen, sadece Yaratan’ın önemini edinmekle kalmaz aynı zamanda da tüm insanlığın en aşağılığı olduğunu hissetmeye başlar. Önemli nokta şu ki , Kabalistler hissederken; insanlık, kendi bozukluğunu veya ıslaha ihtiyacı olduğunu hissetmez. Böylece dünyamızdaki tüm insanlara duyulan saygı sayesinde kişi, kendi bozukluklarını hisseder.

SORU: Yaratan’ın niteliklerini edinmek, kusurlu olduğumuzu hissettiriyorsa bunun için niye özlem duyalım ki?

CEVAP: Bir kişi bozuk olduğunu hissettiği kadarıyla amaca doğru ilerler, aynı zamanda yüce nitelikler edinir, belli bir bilimi çalışan her insan anlar ki ; “bilmediğinin” hissiyatı olmadan bilgi edinilemez.

http://laitman.com/2016/05/great-or-defective/

YARATAN NEDEN KÖTÜLÜĞÜ YARATMAKTAN ÖVÜNÇ DUYAR?

SORU: NEDEN YARATAN ŞÖYLE DER; “KÖTÜ EĞİLİMİ BEN YARATTIM” (KİDDUSHİN 30B) VE NEDEN KÖTÜ EĞİLİMİ YARATMAKTAN ÖVÜNÇ DUYAR?

CEVAP: ÇÜNKÜ, MANEVİ DÜNYADAN TAMAMEN BAĞIMSIZ OLAN VE MANEVİ DÜNYADA VAR OLMAYAN KÖTÜ EĞİLİM OLMASAYDI, YARATAN’IN ZIDDI OLAN YARATILIŞ VE BİZLER DE OLMAZDIK.

YARATILIŞ, YARATAN’IN SEVİYESİNE YÜKSELİRSE BİR ARTI DEĞERE SAHİP OLACAKTI. YARATILIŞIN DOĞASI, YÜKSEK DOĞANIN ZIDDINA OLMAYA MECBURDUR. AKSİ HALDE BAĞIMSIZ OLAMAZDI.

AŞAĞIDAKİ VE YUKARIDAKİ DÜNYA ARASINDAKİ BU UZAKLIK, RUHUN KIRILMASI, BU DÜNYADA VAR OLUŞ BİÇİMİMİZ VE DENEYİMLEDİĞİMİZ HER ŞEY, YARATAN TARAFINDAN YAPILDI. BU NEDENLE BİRAZ  DA OLSA YARATAN’IN İÇİMİZDE YARATTIĞI KÖTÜLÜĞÜ HİSSEDİYORUZ.

KÖTÜLÜKTEN AŞAMA AŞAMA GEÇEBİLİRİZ VE ONUN İYİYE DOĞRU DEĞİŞİMİ İLE 125 MANEVİ DERECEYE TIRMANIRIZ.

 http://laitman.com/2016/05/why-does-the-creator-boast-of-creating-evil/

Temel Sorunumuz Ne?

thumbs_Laitman_507_03İnsanlığın temel sorunu, olup biteni bizim kontrol etmediğimizi anlamak üzere yeniden eğitilmesi gerekliliğidir; biz bir sistemin içindeyiz ve fiziksel eylemlerimiz bu sistemde hiç bir tepki uyandırmaz ancak bu sistem tüm düşüncelerimize titiz bir kesinlikle karşılık verir.

Kişiye düşünceleri ve niyetleri ile doğanın güçler sistemini etkilediği ve geleceğinin bu sistemin vereceği karşılığa bağlı olduğu gerçeği gösterilmelidir. Kişi öyle bir yapının içine yerleştirilmeli ki, bu ağ yapısının içinde niyeti ve içsel çabası ile yapacağı doğru etki ile kendi geleceğini inşa etmekte olduğunun her zaman farkında olabilsin.

İçinde bulunduğum anda neye özlem duyduğum, bir sonraki anın durumunu belirler. Eğer Yaradılış sistemini birleşik ve bütünsel olarak kabul ediyorsam, o zaman, düşüncelerim ve niyetlerimle tüm insanlığın durumunu etkiliyorum, tüm insanlığın durumunu yönetiyorum ve o da beni etkiliyor demektir. Bu, tıpkı şu anda olanla ilişkimde olduğu gibi bir sonraki anı düzenlemek için de bir yol olduğu anlamına gelir. Niyet doğru resmi keşfetmenin temel aracıdır; niyet benim yönetim sistemi ile olan bütünlüğümü fark etmem için tasarlanmıştır, var olan her şeyi içerir. Şu sıra, bu yalnız bu dünyadaki bütünlük duygusudur. Ancak benim görüş açım genişledikçe, içinde geriye kalan tüm dünyaları da içerecektir.

Buradan varacağımız nokta, temel sorunun kişiyi bu doğa sistemini, bu yönetim sistemini, bu dairesel bağlantı sistemini sürekli olarak etkilediği gerçeğiyle yüzleştirmenin gerekli olduğu noktasıdır. Dahası bu sitem kişi tarafından “hareketsiz” olarak algılanmalıdır ve bunun içinde Kabala Bilgeliğinin sözünü ettiği tüm ilkeler ortaya çıkar. “Hareketsiz” olması değişmez olması anlamındadır, “Onun verdiği hüküm çiğnenemez.” (Mezmur 148:6) Biz bu sistemden söz ederken, onun eylemlerini “insan” dili ile açıklarız, söylendiği üzere Tora insanların dili ile konuşur, buna duygularımızı yansıtırız, bu sistem, şefkatli, öfkeli vb. olabilir. Ancak bu, insan bunu böyle anladığı için bu şekilde söylenir, kişi doğayı “insanlaştırır”, doğaya ve doğayı Yaradan’a bir imaj yaratır, bu imaj insanın karşılıklı bağlantıda olduğu ve kendisi gibi olan bir sisteme karşılık düşer.

Ancak, Yaradan’a insana ait özellikler atfetmek tamamen yanlıştır. Bu durum kişinin bu sistemle, Yaradan’la doğru biçimde işbirliği içinde olmasına engel olduğu, aklını çeldiği için tehlikelidir. Kişi Yaradan’ın da kendisi gibi değişebileceğini düşünmeye başlar. Kişi Yaradan’ı kendisinin benzeri gibi, vereceği karşılığı ve davranışı seçen, seçme özgürlüğü olan biri gibi algılamaya başlar. Ancak, daha yukarıdaki bu sistemin içinde seçme özgürlüğü yoktur!

Yazıldığı üzere; “Var olan her şeyi yasalara kurallara göre yarattım. Bu yasaya Benim Adım denir, sen Ona ‘HaVaYaH’ diyeceksin. Her şeyi bununla yarattım ve sen de Beni bunun vasıtası ile keşfedeceksin.” Bu Yaradan’ın dört harfli adına işaret eder, bunlar Direkt Işığın beş (kök safhası da dâhil) gelişim safhalarıdır, 0-1-2-3-4 (Şoreş, Alef, Bet, Gimel, Dalet).

Ve burada hiçbir şeyin değişmediğini iyice anlamalıyız. Yaradan’dan söz etmek, doğadan söz etmek, asla değiştirilemeyen belirli bir yasaya göre hareket eden tek ve biricik sistemden, yönetim sisteminden söz etmek demektir. , “Onun verdiği hüküm çiğnenemez.” Şöyle denilmiştir; “Yaradan merhametlidir,” “Yaradan değişmez,” Onun değişeceğini ummak kişinin yapacağı en büyük hata olur.

Kişiye gelişmesi için uygun bulduğu yolu seçme olanağı verilmiştir, “ızdırabın yolu” ya da “Tora’nın yolu”. Gelişmek için doğru yolu seçmek, ızdıraptan uzaklaşmak sonucunu getirmez, bilinçaltında kendi doğamıza uyandığımızda ızdırap da davranışım ve gelişmem için yalnızca bir işaret haline gelir. Gelişme “ızdırabı” gerektirmez, “başkalarını, Yaradan’ı memnun etmeye” yönelmeyi gerektirir, kendimi değiştirmek ve bu eylemler yoluyla ızdırabın hazza dönüşmesi sağlamak bana kalmıştır.

İhsan etme eylemi içinde ızdıraplar ortaya çıktığı zaman Yaradan’dan (Islah Eden Işıktan) benim niteliklerimi değiştirmesini ve böylece ihsan etmenin mutluluk haline gelmesini isteyebilirim. Bu durumda bile mutluluğu kendimi iyi hissetmek için değil ama Yaradan’ı memnun etmek için, sisteme uyum gösterebilmek için isterim. Sorun şurada başlar: Benim için ne daha önemli; kendi ızdırabım mı yoksa grup içindeki çalışmam ile Yaradan’ı memnun etmek mi?

İyi şanslar!

Düzensizlik Doğada mı Yoksa Bende mi?

thumbs_laitman_241_01Baal HaSulam, “Panim Meirot U Masbirot (Aydınlanmış ve Işıldayan Yüzler) Kitabına Giriş”  Madde 11: …. Diğer taraftan, varoluşa ve tüm gerçekliğin küçük ya da büyük biçimlerinin var oluşunun sürdürülüş düzenlerine baktığımızda,  karmakarışık düzenler görürüz, sanki çıktığı seferden hasta, dövülmüş ve Yaradan tarafından eziyet edilmiş, kaçmakta olan bir ordu gibi. Tüm hayatları ölüm gibidir, eziyet görmedikçe ve yaşamlarını riske atmadıkça ekmek bulamadıkları bir kıtlık içindedirler.

Soru: “Hasta, dövülmüş ve Yaradan tarafından eziyet edilmiş,” ne demek?

Cevap: Bir taraftan doğanın bizim için her şeyi, yaratılmış olanların hayatlarını yöneten tüm kanunları düzenleyip hazırlamış olduğunu görüyoruz. Ama diğer yandan, herkes birbirini yiyip yutmakta ve başkalarının dertlerinden kazanç sağlamaktadır. Her hayvan, tüm hayatı boyunca yalnızca kendini doyurmak için başka birini nasıl yiyip yutacağını düşünür,  zamanını buna harcar.

İnsan kendi yiyeceği için diğer hayvanlardan daha da çok endişe duyar. Prehistorik insan hayvanlar gibi yaşardı, bulduğunu yerdi. Yiyeceğini saklamasının ve bozulmadan muhafaza etmesinin bir yolu yoktu ve bu nedenle de yiyecek aramak yiyebileceği kökleri ve meyveleri toplamak zorundaydı. Bu onun günlük derdiydi. Bunun dışında da başka bir şey yapacak boş vakti kalmazdı. İnsan hayvan gibi yaşardı, sürekli yiyecek aramakla meşguldü.

Daha sonra insan hayvanları evcilleştirmeyi öğrendi, inek, köpek, tavuk vb. gibi hayvanları evcilleştirip besledi. Tarım yapmayı geliştirdi ve çiftliğinde hayvanları olduğu için artık yiyecek için avlanması gerekmedi. Bitki arayıp toplaması da gerekmiyordu, tarlasını ekip biçip mahsul alıyordu. İnsanlar oraya buraya dolaşmayı bırakıp kendi topraklarına yerleşmeye başladılar.

Ancak bu onların hayatlarını kolaylaştırmadı. Bir yerde yerleşip yaşıyorlardı ama toprak için arazi için savaşlar ve anlaşmazlıklar ortaya çıktı, insanlar başka insanları köle yapmaya başladılar. Hayatları bir köpeğin hayatından daha beter bir hale geldi. Bir yandan doğa tarafından her şey hazırlanmış gibi görünmekte ama diğer yandan cansız, bitkisel, hayvansal ve özellikle de insan çok düzensiz, karmakarışık görünüyor.

Doğanın tüm parçaları arasında neden barış yok, neden kehanet edilen “kurt kuzuyla yaşayacak, … ve küçük çocuklar onları güdecek” durumuna gelemiyoruz? Tersine herkes herkesi yiyip bitiriyor. Doğanın neden böyle olduğunu anlamıyoruz. Böyle bir hayata alışığız, ancak bu yanlış. Hayat neden böyle? İnsanların ilahi olandan şüpheye düşmeye başladığı yer bu noktadır. Doğadaki büyük düzensizliği gördükçe, herkes dünyayı Yaradan’dan daha iyi yönetebileceğini düşünmeye başlar.

Hâlbuki kendimizi değiştirmemiz gerekli ve böylece doğanın ve Yaradan’ın bize karşı olan tavrının doğru olduğunu görebileceğiz. Yalnızca üst güçle bağlantı kurmalıyız, bu güç bizi düzeltir ve kendisi ile eşit hale getirir, yani bizi insan yapar.

Değiştiğimiz an başka bir dünya algılayacağız. Bu tamamen iyi bir dünya olacak. Birden bire koyun kuzu ile oturacak ve onu kendi yavrusuymuş gibi yalayacak. Küçük çocuklar onlarla oynamaya gelecek. Herkes birbirine yardım edecek. Daha sonra hayatın zaten her zaman böyle olduğunu göreceğim, her şeyin tersini gören bendim, çünkü gerçekliği algılayışım bozuktu. Dünyaya tamamen kırılmış olan bir gözlükle bakmaktaydım ve bu nedenle gördüğüm dünya da tamamen kırıktı. Şimdi bana yeni lensler verildi ve dünyayı mükemmel, yuvarlak, güzel ve saf olarak görüyorum. Daha önce bana tamamen parçalanmış görünmesi benim gerçeklik algım nedeniyleydi.

Bu nedenle de amacımız,  ilahi takdiri – tüm gerçekliğin içinde işleyen bu biricik gücü, sevgi ve ihsan etme özelliğini –  iyi ve iyiliksever olarak görecek ölçüde kendimizi ıslah etmektir.

23/03/2014 tarihli Günlük Derse Hazırlıktan alınmıştır.

Diğer Bilimler ile Kabala Bilgeliği Arasındaki Fark

thumbs_laitman_538Soru: Tüm bilimler genel olarak doğanın keşfi ile ilgilidirler yani Yaradan’ın keşfi. O zaman, hangi yönden, her ne kadar o da kendini bilim olarak adlandırıyorsa da, Kabala bilgeliği diğer bilimlerden farklıdır?

Cevap: Kabala bilgeliği Üst Güc’ün, Yaradan olarak adlandırdığımız tek yöneticinin keşfi için olan bir bilimdir. Fakat, Yaradan’ı kendine yaklaştırmak için kişinin yapması gerekli olduklarından bahseden diğer metodlardan farklı olarak, Kabala bilgeliği, Yaradan’ın keşfinin kişinin kendisini Yaradan’a yaklaştırmasının derecesine göre gerçekleştiğini açıklar.

Kabala bilgeliği, bizlere, kişinin Yaradan’ı tam olarak ifşa edene kadar derece derece yükselerek O’nu keşfetmesi gerektiğini söyler. Bu, Kabala bilgeliğinin tümünün, kişiyi, Yaradan’a zıt ve karşı olma durumundan, değiştirerek ve düzelterek, tamamen Yaradan’a benzer bir duruma getirmek için bir metot olduğu anlamına gelmektedir.

Denizi Ayıran Doğa

thumbs_laitman_744Midraş ”Beşalah”: Deniz henüz ayrılmamasına rağmen, İsrail oğulları dev dalgalara doğru daha derinden hareket etmeye devam ettiler. Su onların boyunlara kadar yükselmişti.

Musa elini yuvarlanan dalgalara doğru uzattı ve denize emretti, ”Yaradan adına, yolu aç!” Fakat deniz bu emre uymadı.

Deniz 6 günlük evrim içinde oluşmuş olan sınırlarını değiştirmek istemedi. Yaradan Musa’ya ekibinin sayısını artırarak denizi tehdit etmesini emretti. Ev sahibinin sopasını asi hizmetkarına kaldırdığında olduğu gibi. Fakat dalgalar geri çekilmedi ve kabarmaya devam etti. 

Daha sonra Şehina (Yaradan’ın mucizesi) denizin önünde belirdi ve deniz ayrıldı. ”Niçin şimdi, deniz, gittin mi?” diye sordu Musa. Cevap geldi: ”Ben yalnızca dünya kralının kendisi adına geriye çekildim!”

Uzak mesafede olan ülkelerde bile denizin gürültüsü ve kırılması duyulmuştu. Bu noktada, yalnızca Yam Suf  (son deniz) ayrılmamıştı, fakat bütün ülkelerdeki göller ve kuyular ayrılmıştı, hatta testilerdeki sular bile ayrılmıştı!

Nitekim bütün dünyada bir mucize ortaya çıkmıştı! Yam Suf  suyu (son deniz suyu) kendi malum yerini aldıktan sonra, dünya etrafındaki bütün sular ise kendi doğal seviyesine döndü. 

İnsanların hareket edişleri Bina’nın genel doğasında gerçekleşir ve Bina’nın tüm bölümleri, nerede olurlarsa olsun, Bina’nın doğasını Malhut’un doğasına gömmüştü. Nitekim şayet insanlar ihsan etme seviyesine erişirlerse, o zaman Bina her seviyede zincirleme bir olay şeklinde çalışmaya başlar. Bu nedenle, denir ki, ”göller ve kuyulardaki sular tüm ülkelerde ayrılmıştı ve hatta testi içindeki su bile ayrılmıştı.”

Soru: Deniz niçin Musa’nın emrine uymadı ?

Cevap: Egoizmden çıkabilmek için, bunun başarılması ancak  Üst Işığın yardımı ile, GAR de Bina etkisi altında ve büyük Hohma Işığı ile, ”Yaradan” adı verilen doğa ile olur.

Bunun yapılması için her çabanın harcanması gerekirdi fakat Nahşon dışında kimse bu fırsata teslim olmadı: ne Musa ne de Aron biliyordu, hatta rahipler bile ”Nahşon” doğası hakkında bir şey bilmiyorlardı.

Genelde kişinin önde ilerlemesine ilişkin bir doğası yoktur. Bitişe doğru koşan atletler gibi, bir liderin grubun önünde ilerlemesi gibi. Fakat bu grup bitiş çizgisine doğru beraber gelmelidir ve şayet birlikte koşmazlarsa o zaman ne birinci ne de sonuncu kişi bitiş çizgisine ulaşır.

Tüm grup için temel olan şey kutsal amaca doğru birliğe gelmektir. Grupta lider olan kişi önde olduğu için hızı tutmalıdır fakat her seferinde lider değişir. Bu şekilde herhangi bir kişinin karakteristik doğası yok olmaz fakat aksine bunların bir kişi rehberlik ettiğinde ve tüm insanlığa rehberlik ettiğinde en azından bir an için bile ortaya çıkması gerekir.

Diyelim ki, tüm insanlık bir dairedir. Ben bu dairenin  içinde genetik doğamlayım. Ben bu doğanın içinde iken, bir kere herkesin önünde ve bir kere de herkesin arkasında olmalıyımdır. Her bir kişi aynı şeyi yapar. Her bir insanın doğası iki kez kendini belli etmelidir: tüm insanlığın rehberi olarak ve insanların ona rehberlik ettiği şekilde.

Soru: ”İnsanlığa yol gösterme” kavramı bellidir, fakat neden tüm insanlık tarafından buna rehberlik edilmelidir?

Cevap: Biri olmadan diğeri olamaz. Çünkü yalnızca bu şekilde kişinin gerçek doğası kendini belli eder. Tüm diğer nitelikler birbirine karışmıştır. Nitekim kişinin kendine has niteliği yalnızca Keter ve Malhut olarak kendini belli etmelidir.

Kabtv’den ”Ölümsüz Kitabın Sırları”, 30.4.2014

Böylece Deniz Yanlara Çekilecek

thumbs_laitman_433_02Midraş “BeŞalah”: Önde İsrail’in çocuklarını, Yusuf’ın tabutunu taşırken görünce, deniz yanlara çekilecektir. Tıpkı, Yusuf’un, Potifar’ın karısından kaçmış olduğu gibi, denizde onun soyundan olanlar için yanlara çekilecektir.

Soru: Neden, denizin yanlara çekilmesi gereklidir?

Cevap: Çünkü, Yusuf herkesi birleştirir. Yusuf, Yesod’dur, kişinin tüm özelliklerinin Yaradan uğruna bağlandığı noktadır. Aslında, Yesod, tamamen birbirine zıt olan nitelikleri kapsayan yığını yaratır.

“Yusuf’u İsrailoğulları’nın önünde taşımak” demek, aralarında tam bir birlik geliştirmek demektir. Deniz, yargıyı temsil eder, birliğe zıt olan kuvveti, yaşama zıt olan güç. Eğer, bunun üzerinde birlik noktası ile ilerlersen, tıpkı bir koçbaşıyla birlikte, deniz yanlara çekilecektir.

KabTV “Ölümsüz Kitabın Sırları” 30/04/14

Yaradan’a Yapışmak

laitman_2008-12-24_8202_wMidraş, “BeŞalah: Halkın arasındaki dürüst kişiler feryat ettiler: “Yaradan’ın isteğini sabırla yerine getirelim”; zayıf olanlar dört gruba ayrılmalılar. Her biri kendi operasyon planının doğru olduğunu düşünür.

Reuven, Şimon ve Yizahar kabilelerinin temsilcileri korkmuşlardı ve Mısırlılarla yüzleşmektense, denize atlamanın daha iyi olduğuna karar verdiler. Musa onları yatıştırdı: “Korkmayın, sakin olun ve göreceksiniz Yaradan sizleri kurtaracak.”

Zevulun, Yuda ve Yusuf’un kabileleri şöyle dediler: “Gidelim ve Mısırla savaşalım.” Fakat, Musa onları düzeltti:”Yaradan sizin için savaşacak.” Dan, Gad ve Aşer kabileleri, Mısırlıların kamplarını ele geçirmeyi ve orada korku salmayı önerdiler. “Hayır” dedi Musa, “burada kalın ve bu plandan vazgeçin.”

Bu yazılar, İsrail’in, Yaradan için özlem duyan fakat,  üç çizgiyi meydana getirdiklerinden de, tek bir ulus olarak birleşemeyen 12 kabileye bölünmesinden bahsediyor. Üç çizgi; sağ, sol, orta.

Her çizgide gelişimin dört fazı olduğundan, üç kere dört, oniki kabile eder. Her biri, belli bir sırada geliştiklerinden onları birbirlerine karıştırmamamız gerekir, çölde, farklı sütunlarda.

Aralarındaki tüm problemler ve anlaşmazlıklar, onlara sadece Yaradan’ın yardımcı olabileceğini anlamaları adına gereklidir. Bu yüzden, sadece bir yerde kalmaları ya da kaçmaları ya da arzularını yok etmeye çalışarak onlara saldırmaları ya da arzularından kaçmaları değil de,  O’na yapışmaları gereklidir

Başka bir deyişle, etraflarında olan her şey, Yaradan tarafından düzenlenmiştir ve tam olarak oldukları yerde meydana gelir. “O’ndan başkası yoktur.” Geriye kalan tek şey O’na bağlanmaktır ve O her şeyi yerine getirecektir. Bizlere verilen tüm problemler, birliği edinmemiz adınadır.

Ancak aynı zamanda da, tüm özelliklerimiz ve tüm dürtülerimiz bizleri parçalara ayırır. Egoistik durumumuzda kalacağımızdan ve ondan ayrılamayacağımızdan korkarız.

Tek çözüm, yukarıdan Yaradan tarafından gönderilmiş olunan koşula tutunmaktır, korkunun olmadığı gerçeğinin farkına vararak, Mısırlıları korkuturuz, egoistik arzularımızın bize ne şekilde tasvir edilecekleri önemli değildir ancak Yaradan’dan korkarız. Bu zaten farklı bir çeşit korkudur, Yaradan’ın büyüklüğünün korkusu. Eğer, bu korkuya sahipsek, kimse Mısırlılar’dan, egomuzdan korkmayacaktır.

Üstelik, Musa şunu söylemeye devam etmiştir: “Korkmayın, sakin olun, Yaradan sizin için savaşacak. Sizleri kurtaracak.” Bu yüzden, kişinin tüm arzuları, Yaradan’a bağlanmalıdırlar.

KabTV “Ölümsüz Kitabın Sırları” 30/04/14

Üst Güçle Deney Yapmak

thumbs_laitman_224Bencil olduğumuzun farkındayız.  Bu nedenle de, eğer bu yaşamımızda bir şeye varmak istiyorsak, Islah Eden Işığı kendimize çekmek zorundayız.

Kendi kendimize becerebildiğimiz tek şey gelişimimizin en son noktasına erişmek oldu. Artık bu yolun sonuna varmış bulunuyoruz. Bu noktadan sonra, ancak yukarıya doğru hareket edebiliriz. Artık duvara vurduk. Tek yapabileceğimiz yukarı kata çıkmak. Bu da ancak, bize yukarıya yükselmek için gerekli gücü verecek olan Islah Eden Işığın yardımıyla mümkündür.

Islah Eden Işığı harekete geçirmek için birleşmek zorundayız. Haydi, oturup birbirimizle bir anlaşma imzalayalım. Birbirimize her gün, hatta günde birkaç defa bu anlaşmamızı hatırlatalım. Göreceğiz ki bu işe yarayacaktır.

Üst ışığın ne kadar etkili olduğunu görelim, onu nasıl harekete geçireceğimizi öğrenelim. Onu öğrenmenin, onunla konuşmanın en iyi yolunu ne olduğunu gözden geçirelim. Bu bizlerin bilim adamı gibi Üst Gücü araştırıp keşfedeceğimiz gerçek bir laboratuvardır. Sonuçlar çıkarır, her bir deneyin kaydını tutarız.

Bunu deneyin, nasıl en iyi ilerlendiği ve nasıl davranmamak gerektiğini göreceksiniz. Bu en baştan açıklık kazanacak. Sorun bunun için isteğimizin olmaması. Yaradan amaçlı olarak kafamızı karıştırır ve böylece başka seçimimiz kalmaz. Sonunda birbirimizle bağ kurmaya razı oluruz; aksi durumda, bu deneyimimizden hiçbir sonuç alamayız. Bu bizim psikolojik bariyerimizdir ve bunu aşmak çok zor gelir.

12/12/2014 tarihli Günlük Kabala Dersi Birinci Bölümden, Baal HaSulam’ın Yazıları

Toplam 10 sayfa, 4. sayfa gösteriliyor.« İlk...23456...10...Son »