Category Archives: Toplum

Dünya’nın Tek Şansı

Soru: Bizim çalışmalarımızın etkisi, bilim insanları ve araştırmacıların sağduyuları üzerinde ne zaman bir etkiye sahip olacak?

Cevap: Onların resmin bütününü görmelerine yardım etmemiz gerekir. Onlar da şimdiden integral bir dünyanın emareleri üzerine konuşmaktadırlar; ancak kişisel gözlemlerini tek bir sistem, tek bir metodoloji içinde bir araya getiremiyorlar.

Bir de bu konunun daha da derinine girmekten korkuyorlar çünkü integral bir dünya düşüncesi onları iktidarlarla yüzleştirmeye götürmektedir. Mevcut hükümetler kendi kendilerine zarar verdiklerini kavramada o kadar başarısızlar ki egoistçe ve bireysel bir şekilde davranmaktalar. Politikacılar bütünleyici bir sezgiden yoksunlar. Onların aksine bilim insanları doğayı gözlemleyip ne gördükleri hakkında konuşuyorlar. Onların sesine kimlerin kulak verdiği ise ayrı bir konu.

Bir başka sorun da şu: Çeşitli uzman ve bilim insanı tarafından söylenen harikulade sözler olmakla birlikte aramızdaki bağlantıdan ve birliğe ne kadar ihtiyaç olduğuyla ilgili söz ettikleri konu yok; uygulama konusunda isteksizler. Para ve ordu burada yardım edemez. Dünyadaki tüm insanlar “Evet, biz global bir köy olmak istiyoruz” diye haykırsa bile, bu ittifak halindeki iradelerin bildirilmesinden sonra ne olacak? Bir dünya savaşı haricinde hiçbir şey. Onları birbirine bağlayan bağı çok şiddetli biçimde hissettikten sonra bile bu bağı kesmek için bir dünya savaşı çıkaracaklar.

Bilim insanlarının bir çözümü yok; insanı nasıl değiştireceklerini bilmiyorlar. Bir ilacınız yoksa egoizmin ne kadar da zararlı olduğunu haykırsanız ne yazar? Geçmişte, doktorlar ölümcül hastalarına bu durumu söylemezlerdi. Hastalığın ilerlemesini yavaşlatma konusunda bile bir niyet yoktu ve bu nedenle kişi karanlıkta bırakılırdı ki daha az acı çeksin. Tora: “Kör bir adamın önüne engel koymayın” der. Bir insanla ilgilenemeyecek kadar acizseniz gerçeğin ifşasına ne gerek var?

Yani Kabala Bilgeliği olmaksızın, bizlerden karşılıklı davranış güvencesi mesajı çıkmaksızın, insanlığın herhangi bir şeyi düzeltmek için tek başına şansı yok! Ve şimdi problemimiz şu ki: İnsanlarla bağlantıyı nasıl sağlayabiliriz ve egoizmi düzeltmenin, dolayısıyla dünyayı düzeltmenin mümkün olduğunu onlara nasıl izah edebiliriz?

Biz insanın düzelmesi gerekliliği hakkında çok açık konuşuyoruz. Başka hiçbir şey yardımcı olamayacak. Birçokları tüm kötülüğün insanın doğası içinde var olduğunu anlamış durumda. Bununla birlikte ellerini havaya kaldırıyor: “İnsan egoistik bir varlıktır ve bunun hakkında yapılacak hiçbirşey yok” diyorlar. Eğer bizler egoizmin düzeltilmesi yöntemini insanlara sunmazsak, eğer bunun gerçekten de mümkün olunabilirliğini açıklamazsak, dünyanın hiçbir şansı yok. Bununla beraber, şimdiye dek yarı-gönüllü olarak çalışmış durumdayız.

Lokal Kişi Başı Gayri Safi Yurt İçi Hasıla (GSYH) Yaşam Standardını Yansıtmamaktadır

Mignews.com’um haberinde, Avrupa için yayınlanmış Birleşmiş Milletler Ekonomik Komisyon raporuna göre istihdam ve dünya nüfusunun büyüklüğü arasındaki oran dengesizdir ve doğrudan doğruya yöresel GSYH’ya dayanmaktadır.

“Kişi başı GSYH, Türkiye’de çalışan nüfus sadece % 29 iken çok yüksektir. Bir sonraki yüksek olan ülke ise % 77 ile Kazakistan’dır.

Kırgızistan ve Moldova’da ise kişi başı GSYH oranları en düşük olanlardır ve istihdam oranları % 59 ve % 39’dur.

Gelişmiş ülkelerde, nüfusun büyüklüğü ile istihdam arasındaki oran refahı ve adaletli dengeyi işaret eden %50 % 60’lar düzeyindedir.

Görüşüm: Hepimizin bildiği gibi, ekonomideki rakamlar nüfusun durumunu yansıtmamakta ve istatistiklerin onlara uygun şekilde gösterdiği üzere fakirlerin giderleri üzerinde, zenginin daha da zengin olmasına yardım etmektedir. Ekonomi, bilim değildir; ancak manipulasyon yapanların kazandığı öngörülerin bir sonucudur.

Bununla birlikte, diktatörlük dönemlerinin fazla olduğunu ve toplumla doğa arasındaki ekonomik dengelerin yer değiştireceğini gözler önüne sermektedir. Biz istesek de istemesek de. Sadece dengenin formülü bizim sosyal ve ekonomik ilişkilerimizi belirleyecek ve etkileyecektir.

Geçiş Döneminde Yaşanan Zorluklar

Yeni gelişim düzeylerine geçişi hep küçük krizler teşvik etmiştir: Eğitim, sosyal, finansal ve diğer sistemler gittikçe bozulmaya başladı. Evlilikler ayrılıkla sonuçlanmaya, yavaşça fakat düzenli bir şekilde yayılan yasa dışı uyuşturucu madde kullanımı ise alkolizme baskın çıktı. Bir anda terörizm belirgin bir hale geldi.

İnsanlığın tedirginliği açığa çıkıyor. Bu, yaşamın tüm safhalarındaki acizlik ve aksaklıklar sonucu oluşan, bencil kurallara göre inşa edilmiş ve herkesin sadece kendisi ile meşgul olduğu durum yani : ”Bu senin, bu benim ve sakın bu sınırı geçme” anlamına gelir. Herkes kendi özgürlüğünü ve kişisel özel alanını savunur. Şimdi ise, doğa aramızdaki sınırları yok eder, duvarları yıkar ve bizi, bizim uzak kalmak istediğimiz, hazır olmadığımız toplu ve ortak yaşam biçimine doğru sürükler.

Egolarımızın derecesi çok küçük iken bizler herşeye açık idik. O zamanlar tek bir aile şeklinde bir köyde yaşayıp yaşamadığımız bizim için pek farketmezdi. İnsanlar kapılarını kilitlemek zorunda değillerdi ve birbirlerine karşı daha candan, daha naziktiler. Kocaman bir aile (ebeveynler, çocuklar ve torunlar) bir odayı paylaşabiliyorlardı ve birbirlerinden çekinmiyorlardı.

Şimdilerde ise bunlar farklı. Büyük bir bencillik ile bizler birbirimizden ayrıyız. Herkes kendine ait ayrı bir oda istiyor, ya bilgisayarın arkasına saklanmayı ya da telefonla meşgul olmaya gayret ederek diğerleri ile olan bağlantılarını mümkün olduğu kadar aza indirgiyor. İnsanlar artık aile olup birleşmiyorlar fakat daha çok cinsellik için beraber olup birbirlerinden uzaklaşıyorlar.

Fakat bir anda doğa bu ayrılıkları ortadan kaldırmaya başlıyor ve böyle yaparak bizim birbirimizden kopmamızı önlüyor. Şu anki yaşadığımız kriz, bugüne kadar yaşamış olduğumuz krizlerin en büyüğüdür. Bunu geciktirmek için elimizden gelen herşeyi yapıyoruz, gerçeğe aykırı beyan veriyoruz. Fakat bu durum daha alçak seviyelerdeki, birbiri ile hala bağ içinde olan toplumda kendini gösteriyor.

Şu sıralarda aile krizi diye birşey pek yok çünkü ailelerin zaten birbiri ile bağları kopmuş. Ailelerin yarısından fazlası kendiliğinden aile sayılmaz ve hiçbir şekilde kendilerini yeniden düzenlemek ve canlandırmak arzusunda değillerdir. Evlenmek istemeyen kimselerin sayısı %70’e kadar ulaştı. Bugün üyelerinin birbirlerine karşı iyi, sevgi ve saygı ile davrandığı aile neredeyse bir eski zaman modeli durumuna düşmüştür.

Diğer ikinci bir temel sorun ise uyuşturucu sorunudur. Bizler bu çirkin hadiseye itaat ediyoruz; bununla savaşımız yumuşak ve ılımlıca. Fark ettiğimiz bunun mani olamadığımız korkunç birşey olduğu çünkü içinde yaşadığımız toplum ve bu yaşam bizi kaçış yapmaya doğru farklı yollar aramaya itiyor.

Bir sonraki problem ise gençliği nasıl yetiştireceğimiz. Şu sıralarda nüfus zayıf, insan sayısında artış pek yok ve insanlar çocuklarını nasıl yetiştireceklerini, nasıl bakacaklarını bilemiyorlar. Ebeveynler çocuklarını hem geceleri hem de gündüzleri hem de gün içerisinde bırakıp ilgilenmiyorlar. Çocuklar artık aileleri ile birlikte büyümüyorlar ve bağ olmadan, nesiller arası mesafenin arttığı bir dönemde yaşıyorlar. Gelecek nesli kaybetmek üzereyiz fakat kimse onlar hakkında pek endişe duymuyor. Bizler ortaya ”Çocuklarımızın yetiştirilme tarzının iyi veya kötü olmasının farkı ne olacak; değişen ne olacak ?” diyerek konuşuyoruz. İşte bu bizim düşünce tarzımız ve problemin özünü bile uzaktan yakından kavrayamıyoruz.

Anlaşıldığı üzere önceki yaşanmış tüm krizler bizler için yeteri kadar felaket değildi ve aynı zamanda kendimizin tüm yaşam ayrıntılarımız ile iflas etmiş bir zihniyet içinde olduğumuzun farkındalığına da bizi ulaştırmadı. Gelişim süreci daima küçük ve zayıftan büyük olanlara doğru etkili olur. Bu çocuklarımızı cezalandırmamıza benzer, yani önce onları başta ikna etmeye çalışırız sonra büyük bir kargaşa ortaya çıktığında ise onları tehdit ederiz. Bu noktada, hepimiz gayet ciddi bir süreçten geçiyoruz; bu ölümle kalım kadar mühim olan bir durum.

Doğa ve bizler arasındaki iki mühim çelişki dönemleri içinden geçiyoruz. Bütünsellik, bizim doğaya ve onun tüm sistemlerine karşı olduğumuzu fark etmemizi sağlar. Demek istenilen; önceden bizlerin tamamiyle birbiri ile bağ içerisinde olması gerekiyor iken birlik içinde olmamak için elimizden gelen herşeyi yapıyoruz.

Beraber bağ içinde olmamız gerektiğinin iyi olduğunu anlıyoruz fakat bu duruma nasıl erişebileceğimizi bilemiyoruz. Dünyadaki herkes, eğer insanların eğitim, teknik, pedagoji ve kültürel sebepler nedeniyle birleşmeleri gerçekleşirse tüm bu durumu daha da kolaylaştıracağını idrak ediyor. Fakat nasıl egolarımıza karşı zıt davranabiliriz? Bizler bunu yapma yeteneğine pek sahip değiliz!

Burada yatan problem şu: Eğer birleşmemiz mümkün olmazsa aç kalacağız. Çok basit! Yiyecek, güvenlik, konut, ısıtma, fiziksel sağlık gibi temel ihtiyaçlarımızı karşılayacak durumda olamayacağız. Hayatta kalabilmek için tatmin edilmesine ihtiyaç duyulan beş temel ihtiyaç vardır.

Bu zamanda doğa bizi o kadar sıkıştırıyor ki eğer doğanın koşullarını karşılayamazsak beş temel ihtiyacımızı tedarik etmemiz mümkün olamayacak. Çevrebilimi gibi bir kavram güvenlik koşulumuzun bir parçasıdır. Yiyecek temin etmek ve ekolojik bir çevreyi tutabilmek konusunda başarısızız; ikisi de birbirine bağımlıdır ve biri diğerini etkiler.

Endişe, korku ve kargaşa insanoğlunu muhtemelen şiddetli önlemler almaya zorlayacaktır. Eğer birşey yapmazsak, bizim doğaya karşı olan direnişimiz ve karşı koyuşumuz bizleri, ıstıraba, savaşlara, yıkıma ve silinmeye doğru götürecektir. Bir noktada bizler tekrar hayatta kalabilme şansımızı tekrar değerlendirip birleşmemiz gerektiği sonucuna varacağız ve gelişimin dördüncü seviyesine ulaşacağız : ”İnsan” seviyesine.

16.1.2012 tarihli ”Bütünsel Eğitim Konuşması”ndan

Bu makale Dr. Laitman’ın blogunda Mart 2012’de saat 09:34’te yayınlanmıştır.

İki Sistem Arasındaki Tutarsızlık

Gerçek şu ki, sürekli gelişerek , ego bizleri ileri itiyor. Her zaman yeni bir şey istedik ve her zaman birşeyleri takip ettik. Fakat bugün ego sabit hale geldi; maksimumuna ulaştı ve en önemlisi global hale geldi. Kendi kabuğunda istirahate çekildi.

Sonuç olarak, kendi aramızda kapalı ve tamamen birbirimize bağlı hale geldik. Aramızda herkesin diğerlerine çokça bağlı olduğu kapalı analog bir sistem oluşturduk ki dört tanıdık zinciri ile her birimiz dünyadaki herkese bağlıyız. Daha fazlası, bugün artık kavga etmeye gerek yok: Artık belli bir ülkeyi diğer ülkeler ile karşılıklı işbirliğinden ayırmak yeter ve bu ayrı tutulan ülke anında çökecektir çünkü kendi başına var olamaz.

Bu önceleri hiçbir zaman konu değildi. Bir ülke kendi izole edebilir ve bağımsız olabilirdi. Kendi başına hayatta kalabilirdi. Enerji, gıda ve toplumun ihtiyacı olan herşeyi üretmeye yeterli kaynakları olurdu ve hiçbir özel problem olmazdı.

Fakat bugün eğer onlarca başka ülkeler ile bağlantıda olmazsak hiçbir şey yapamayız. Sürekli almak, göndermek için satın almalı, satmalı ve karşılıklı gıda değişimleri yapmalı ve bu şekilde devam etmeliyiz. Global hale geldik, kapalı hale geldik. Aynı zamanda kendilerimizi değiştirseydik de bu bir problem olmayacaktı.

Böylece, dünya global ve kapalı hale gelirken bizler aynı bireysel egoistler olarak kaldık. Bu yüzden iki sistem arasında tutarsızlık vardır.

Bir yanda, her birimizin yalnız yaşamak istediği ayrık bir sistem var: “Bir aileye ihtiyacım yok. Çocuklara ihtiyacım yok. Kimseye ihtiyacım yok. Bağımsız olmak istiyorum ve kimseye bağımlı olmak istemiyorum.” Bu egomuzun bugünki konuşma şeklidir. Diğer yanda, doğa bize bunun zıttını göstermektedir. Herkes birbirine bağlıdır. Kendi başınıza var olamazsınız. Herkese bağlanmalısınız ve bu sadece siz değil aynı zamanda toplumunuz, ülkeniz ve tüm dünyadır.

Bu iki sistem arasındaki çelişkidir: İçinde olduğumuz genel sistem ve kendi kişisel, bireysel, içsel sistemimiz. Bu iki sistem birlikte çalışamadıklarından bir krizdir. İşte bu, bu konuda ne hissettiğimizdir.

Peki, bu problem o zaman nasıl çözülebilir?

26 Mart 2012’de yayımlandı.

“Biz Kültürü” Depresyona olan Genetik Eğilimi Dengeliyor

Görüş: (Joan Chiao, Psikoloji Assistan Profesörü Northwestern Üniversitesi Weinberg Sanat ve Bilim Koleji): “Northwestern Üniversitesindeki yeni bir çalışmaya göre, depresyona olan genetik eğilimin topluluk bilinç merkezli bir kültürde gerçekleşmesi, bireysel değerleri olan bir kültüre göre daha az muhtemeldir”

“Gelişmekte olan kültürel nörobilim alanından gelmekte olan bu çalışma, zihinsel sağlığa, sosyal gruplar ve uluslar arasında global bir bakış atmaktadır.”

Joan Chiao: “‘A.B.D. ve Batı Avrupa gibi yüksek bireysellik kültüründen olan kişilerin uyum yerine tek olmaya, anlaşma yerine ifade etmeye  ve kendilerini eşsiz ya da gruptan farklı olarak tarif etmeye daha çok değer vermeleri muhtemeldir” dedi.

Chiao: “Bunun karşısında, ortaklık kültüründen olan kişilerin bireysellik yerine, sosyal uyuma  değer vermeleri daha muhtemeldir. Bireysel kültürdeki kişilere göre, onların grup bağlılığını ve dayanışmasını arttıran davranışları uygun bulmaları daha muhtemeldir.” dedi.

Chiao: “Ortaklık kültürleri, genetik olarak depresyona eğilimli bireylere sosyal desteğin sözlü olmayan ya da belirgin bir beklentisini verebilirler. “Bu tarz bir destek öyle görünüyor ki savunmasız bireylere, depresif olayları tetikleyen çevresel risklere ya da stres kaynaklarına tampon sağlamaktadır.” dedi.

Değerlendirmem: Şüphesiz ki, birleşme sürecinde, iyi ve kötü grupta dağıtılmıştır; daha fazlası, kötü karşılıklı olarak çıkartılır ve iyi karşılıklı olarak eklenir. Bu doğanın kanunudur, çünkü birleşme doğal egoizme karşı gerçekleşir. Kabalistler bunu doğanın temel prensiplerinden biri olarak bilirler.

Bu yüzden Kabala, kişilerin birleşmesinin, hem özel hem umumi tüm problemleri çözdüğünü savunur, bireyi ve toplumu bir sonraki gelişimden kaynaklanan basamağa yükseltir. Bunun nedeni birleşmenin ileriye üst güçle olan niteliklerin benzerliğine davet etmesidir ve böylece onun etkisi altında birleşenleri getirir.

20 Mart 2012 ‘de yayımlandı

Din Dokuz Ülkede Etkinliğini Yitirebilir

Görüş (Jason Palmer, Bilim ve Teknoloji Muhabiri, BBC Haber) : ”Dokuz ülkenin sayım verileri kullanılarak sonucu ortaya çıkan çalışmada araştırmacılar dinin etkinliğini yitirdiğinden bahsediyorlar. Çalışma, dini inançlarına sahip çıkan kişilerdeki düşüşün, sabit şekilde yükseldiği ortaya çıktı. ”

”Ekibin matematiksel modeli, dindar muhataplar sayısı ile bunların arkasındaki sosyal niyetlerin karşılıklı etkileşimini tespit eder.” Dallas, Amerika’daki toplantıda Amerika Fizik Cemiyeti, sonuç olarak, dinin o ülkelerde tümüyle ortadan kalkacağı raporunu verdi.

”Araştırmacı ekip neredeyse bir yüzyıl eskisine ulaşan sayım verilerini şu ülkeler için baz alıp dini inançlarını sorguladı: Avustralya, Avusturya, Kanada, Çek Cumhuriyeti, Finlandiya, İrlanda, Hollanda, Yeni Zelanda ve İsviçre. ”

”Modern laik demokrasilerin büyük bir çoğunluğunda halklar, kendilerini dini inançsız olarak özdeşleştiriyor… Ekip sonra doğrusal olmayan dinamikler modellerini uyguladı ve dinsiz kategorisinde olan sosyal ağırlıklı ve faydacı değerdeki üyelere göre de parametrelerini ayarladı. ”

”İnternette yayınlanan bir çalışmada, bu parametrelerin tüm araştırma yapılan ülkelerde birbirine benzer olduğu ve ortaya çıkan araştırmada, tümünün bir benzer davranışlar matematiği içinde olduğu iddiasındadır.”

Ve tüm ülkelerde ortaya çıkan belirtiler dinin etkinliğini yitirdiği yönündedir…

”Şüphesiz ki, bu modern toplumun ağ yapısında, toplumdaki her kişinin diğerlerinden aynı şekilde etkilendiğine inanmıyoruz” diye konuştu Dr. Wiener.

”Buna rağmen, BBC Haber’e bunun ortaya atılan sonuç olduğunu düşündüğünü söyledi.

”İlginç olan oldukça basit bir modelin verileri kaydettiği ve eğer o basit fikirler doğru ise, bunun nereye doğru gideceğini de ortaya atmasıdır. ”

”Şüphesiz ki, her bir birey için geçerli olanlar çok daha karmaşıktır fakat bunların çoğu ortalama alınarak içine dahil olur.”

Dr. Laitman’ın yorumu: İçimizde devamlı büyüyen bencilliğin dinamik sürecinde olduğumuz için, kişi sürekli kendi kendine hangi davranışının daha fazla kazanç sağlayacağını sorar. Eğer kişinin bencillik duygusuna göre kişi kendine kazanç sağlamazsa o zaman bu kazanç getirmeyen davranış reddedilir. Dolayısıyla, bizler hep yeni icraatlar, amaçlar, çevreler vs. seçeriz.

Bir zamanlar bencilliğimiz bizlere dini getirdi fakat bugün bencilliğimizi artırarak sınırların dışına taşırdı. Bugün ise bizleri gerçeklerden uzak şekilde inançlardan da uzaklaştırdı. Bir kanıta ihtiyaç vardır ve o kanıt yoksa kendisine belirgin şekilde fayda sağlamayan ortamda kendi kendine itaat edip duramaz ve yok olur.  Özünde bugün bile her din bilhassa şu veya bu milletin kültürüdür veya geleneğidir fakat bu inanç değildir.

Dr. Laitman’ın blogunda 21 Mart 2012, 13:16’da yayınlandı.

Fırfırsız Yaşam

Soru: “Diğerleri ile bağ içerisinde olmaktan hoşnut olmak” ne anlamına gelmektedir? Bunu nasıl açıklayabiliriz?

Cevap: Bunu açıklayabilmek imkansız çünkü bunu dünyamızda hissetmiyoruz. Diğerleri ile bağ içerisinde olmaktan hoşnut olmak demek, aramızda varolan kuvvetin ortaya çıkarılması anlamına gelmektedir.

Halen bu bağ aramızda bencilce bir şekilde bulunur yani bunun zıttındadır; şimdi ben diğerlerinden daha yüce olmaktan hoşnut olurum, diğerlerinden daha iyi olmaktan, onların gözünde olumlu durmaktan, onların saygılarını hissetmekten vs. Bunun için bütün yaşamım boyunca çalışırım. Hayvansal varoluşumun karşılanması için gereken şeyler dışında; yaptığım herşeyin amacı diğer insanların gözü önünde muhteşem görünmek ve onların saygısı ve hürmetini kazanmak ile ilgilidir.

Eğer bu bana baskı yapan bencilliğimin gerekliliği olmasaydı, bir çift pijama alıp tüm yaşamım boyunca giyerdim ki, nitekim bu en rahatıdır. Tüm yaşamım boyunca terliklerimi giyer ve yaşamımı en rahat şekilde, komşularımın ne düşüneceğine önem vermeden yaşardım. Başka ekstra şeyler ile ilgilenmezdim çünkü herhangi bir tutum ve değerler yüzünden yani dış fiziksel dünyadaki mücevher, saç stili, araba vs. gibi şeylerden kendime fayda sağlamazdım. Bedensel ihtiyaçlarımın dışında pek başka ihtiyaçlarım olmazdı.

Eğer manevi ihtiyaçlarımızı sadece hayvansal ve fiziksel ihtiyaçlarımız için gerekenler ile birlikte geliştirebilirsek, bizler hemen çabucak gelişimimizin ifşası ile bir sonraki basamağına yani bir sonraki seviyemize ulaşırız.

KabTV’den, ‘’Bütünsel Toplumun Temel Kavramları’’, 5.2.2012

Bu makale Dr. Laitman’ın bloğunda 20 Mart 2012 tarihinde, 16:24’te yayınlanmıştır.

Hayatımız Nedir? Bir Oyun!

Kabala bilgeliği kişiyi “hayvan” seviyesinden “insan” seviyesine (“Adam” veya “insan”, “Domeh” kelimesinden gelir ve tabiata, ihsan etme ve sevgi niteliğine benzeyen anlamına gelir) yükselttiğinden dolayı, kişi, “bilinmeye doğru ilerleme” sorunuyla yüz yüze kalır. Tekrar ve tekrar bilinmeyen bir seviyeye yükselmemize yardımcı olması için bize bir oyun, bir egzersiz sunulmuştur, ki bu sayede kendi içimizde, grupla beraber, bir sonraki ve daha özgecil koşulumuzu hazırlayabilelim. Hatta bu, başarısız olacak olursak bile, bizi doğru çözüme doğru götürür: Doğru çözüm, ihsan etme kuvveti için bir talep, egoizmimizin üstüne bir yükseliştir.

Günümüzde insanlığın tümü, yaptığı her şeyde, ilerleyişin bu metodunun ustası olmalıdır. Düşüşlere ve hataları hissetmeye de hazır olmalıyız ve onlardan yola çıkarak şunu anlamalıyız: Kendimizi, ailemizi, toplumu, eğitimi ve ekonomiyi doğru biçimde inceleyebilip edinebilmemiz için gerekli olan yeni nitelikleri, bize ancak tabiatın üst kuvvetinden verebilir.

Hata ve başarısızlıklar, insanlar tarafından bugüne dek onaylanmamıştır; bunları onaylayan yalnızca Kabalistler olmuştur, çünkü sadece onlar insanlığın genel tabiatı olan egoizmin üstüne yükselip tabiat veya sevgi denilen niteliği edinmişlerdir. Ancak günümüzde, bu yeni tutumu hem kendimize karşı, hem çevremizdekilere karşı, hem de dünyaya karşı edinmemiz ve çocuklarımızın, yaptıkları hatalardan öğrenerek gelişmelerini sağlamamız gerekmektedir.

Sadece hatalarımızdan öğrenmemiz yeterli değildir; ayrıca bu hataların kökenini de anlamamız gerekir: Yani, henüz adapte olmadığımız yeni seviyenin şeklini. Hata (düşüş) dediğimiz şey, yeni seviye ile irtibatımızın eksik oluşunun fark edilmesidir; yani, bu eksikliğin edinimidir ve bu edinim, bizleri yeni seviyeyi içsel olarak kendimize uyarlamamız için can atacak duruma getirmelidir. Bu, grup içinde edinilir ve edinmenin yolu, tabiatın genel kuvvetini edinmek ve ona benzer olmak için can atmaktan geçer.

Doğa Kanunları Dirençlidir

Soru: Rabaş’ın, “Toplumun Amacı(1)” makalesinde şöyle yazar: “Biz burada doğanın kanunlarını çalışmayı ve takip etmeyi arzu eden herkes için bir toplum oluşturmak amacıyla bir araya geldik.” Doğanın bu kanunları nedir?

Cevap: Gematriya’ya (numeroloji) göre “Tanrı”, “doğa”dır. Yaratan’ın arzusunu çalışmak ve uygulamakla, doğa kanunlarını çalışmak ve uygulamak aynı şeydir.

Dünya çözümü olmayan bir krizin içinde ve neler olduğunu anlamak zorundayız. Neden doğayla uyum içinde olamıyoruz? Neden her geçen gün üzerimize yeni felaketler getiriyoruz? Hayvanlar ve bitki türleri yok oluyor; ormanlar yok oluyor; insanlar kirlenme sebebiyle ölüyor… Açık söylemek gerekirse, doğayı bozuyoruz. Doğanın buna nasıl karşılık verdiğini görüyorsunuz.

Peki ya kazancıma ne oluyor? Bankada birkaç milyonum olsa bile, onunla ne yapacağımı bilmiyorum. Bugün kimse bana güvenli bir yatırım önerisi veremiyor.

Dolayısıyla gelecek karanlıkta. Çocuklarım ve torunlarım için ne bırakacağımı bilmiyorum, yiyecek bir şeyimizin olup olmayacağını ve bunu nasıl sağlayacağımızı bilmiyorum. Hepimiz güvenlik ve doyum istiyoruz ve yarın için kimse bana doyum vaat etmiyor. Tersine herkes çöküşten bahsediyor.

Neden? Şu açıktır ki bugün kimse bunun sebebini bilmiyor. Krizin idrakine vardık ve şunu anladık ki dünyada bize gerçekte neler olduğunu açıklayacak tek kişi bile yok.

Bu durumda, elbette eğer mümkünse, doğaya dönmek ve ondan öğrenmek gereklidir.  Kendim için daha iyi bir gelecek sağlamak için, bana gerekli bilgiyi verecek bir bilimden ve fırsatlardan bahsedildi. Bende çalışmaya başladım; belki işler bu kadar da karmaşık değildir? Aynı şekilde bir işadamı, altın almak ya da fabrikasını satmak için ona doğru tavsiyeyi verecek danışman şirketlerine yönelir.

Bu aynı zamanda basit arzulara da işaret eder: Sağlıklı olmak, yaşayacak bir yerimin olması, ailemi geçindirmek, çocuklarıma iyi eğitim vermek, güvenli ve genel olarak iyi olmak. Bu normaldir ve kişinin taleplerinin makul bir seviyesidir. Fakat bugün bunlar kriz nedeniyle elde edilemez gözükmektedir.

Öyleyse bundan nasıl çıkacağız? İçinde bulunduğumuz doğanın kanunlarını çalışmak zorundayız. Her şeyden evvel bununla ve insanla ilgili fazla şey bilmiyoruz. Muhtemelen insanlar bunu daha az kötü, yıkıcı ve zararlı hale getirmeye yardım eden niteliklere ve yeteneklere sahipler ve bu dünyayı daha iyi hale getirecektir.

Aslında, tüm bu talihsizliklerin kaynağının  sadece insan olduğu açıktır. Herkes bununla hemfikir fakat, bunu önemli bir soru takip ediyor: “Öyleyse ne yapabiliriz?” Neticede insanın nasıl ıslah olacağını açıklayan bir bilim var. Onu yap ve her şey çözümlenecek.

Aksi halde dinozorların yolunu takip ederiz. Türler hızlıca yok oluyor ve biz bunu gelecek yıllarda “merdivenin dibine geri dönmek” haline getirebiliriz. Toplumundaki panikten kaçınmak için, bize her şey söylenmedi bile. Gerçekten, yaklaşan tehdit eğer akıllarını kaybetmelerine sebep olacaksa, neden insanlar tüm gerçeği bilmek zoruna olsunlar ki?  Eğer onu durdurmayı bilmiyorsak, yaklaşan felakete gözlerimizi kapatmaya hemen hazırız. Bununla ilgili şöyle yazar: “Yarın öleceğimizden, yiyelim, içelim.”

Bu sebeple ıslahın metoduyla ilgili mesajının dağıtımı gereklidir ve herkesin ulaşabileceği şekilde açık ve keyifli olmalıdır.  Eğer doğa için ve insan için işleyen kanunlardan haberdar olursak ve eğer onların birbirleriyle etkileşiminin yolunu anlarsak, iyi yöne doğru değişimlerin anahtarı bizim ellerimizde olur. Eğer bu olmazsa, kriz yayılmaya devam eder. Bunu durduramayız; tersine her şey daha da kötüye gider.

Günlük Kabala Dersi 4:Bölüm 11/03/2012

Kendi Kendine Yetmekten, Bir Alanda Uzmanlaşmaya

Her geçen gün çok komplike ve birbirine bağımlı bir dünyada yaşadığımızı daha da çok hissediyoruz. Bu sebeple, hepimizi etkileyen, bizi birbirimize bağlayan bir kuraldan bahsediyoruz. Bu kural karşılıklı garanti (ortak sorumluluk) diye adlandırılır. İlk bakışta sanki bu kural daha çok devletlerle ve büyük şirketlerle alakalıymış gibi gözüküyor. Fakat acaba bu kural sokaktaki adamın da uyması gereken bir şey mi? Öyle olduğu sonucu ortaya çıkıyor ve yıldan yıla bu gerçeği daha keskin bir şekilde hissediyoruz. Örneğin; eğer ki Amerika ya da Avrupa’da bulunan bankalarda herhangi bir aksaklık yaşanıyorsa, bunun sonuçları tüm ülkelerde hissediliyor ve özellikle de Çin gibi ürettiği her şeyi dışarıya satan ülkelerde daha da fazla. Dolayısıyla bu durum dünyanın yarısını etkiliyor. Diğer bir deyişle, ticari, ekonomik ve finansal bakımdan birbirimize o kadar derinlemesine bağlandık ki, bu tip şeyleri varoluşumuzu tehlikeye sokan şeyler olarak algılıyoruz. Gerçekten de bunlar gıda, elbise, ev ısıtması için tedarik edilen enerji, uluslararası ilaç firmalarının işleyişi ve daha birçok şeyin mevcudiyetini ve kullanılabilirliğini belirliyor.

Bugün dünyada, tüm ihtiyaçlarını kendi kendine karşılayan tek bir ülke yok. Hâlbuki bundan yüz sene evvel bile ülkeler neredeyse tamamiyle kendi kendilerine yetiyorlardı. Hindistan bir İngiliz kolonisi olduktan sonra her şey değişti. İngilizler kendi ülkelerinde üretmek yerine, Süveyş kanalı üzerinden meyve ve sebzeleri Hindistan’dan ithal etmenin daha kolay olacağına karar verdiklerinde herşey değişti. Bunun yerine kendi sanayilerini geliştirmeye başladılar. Zamanla insanlar bir alanda uzmanlaşmanın farkına varmaya başladılar – herkesin sadece belli bir ürünü ürettiği – ve gidilecek yol buydu.
Tam tersine, geçmişte her bir fabrika herşeyi üretirdi, en küçük bir civatadan tutun da tüm bileşenleri de (motor, elektronik kablo donanımı vs.) dahil olmak üzere bütün bir makinenin üretimine kadar. Daha da ötesi, aynı fabrika elektrik üretmek için küçük jeneratörlerden de faydalanırdı. Tüm bu işlemler aynı yerde meydana gelirdi. Fakat daha sonra iş bölümü başladı: bir fabrika civata üretiyor, bir diğeri sabitleme vidalarını, bir başkası elektronik bileşenleri vs. Ve bugün her otomobil üreticisi gereçlerini birçok farklı ülkeden tedarik ediyor.

Son yıllarda bu eğilim bir adım daha öteye taşındı. Otomobil endüstrisini kendi ülkelerinde geliştirmek yerine, örneğin Japonya fabrikalarını Avrupa ve Amerika gibi hedef pazarlarda inşa etmeye başladı. Japonya, üretimi uzaktan yönetmeye devam etti; dahası bu fabrikaları direkt yönetmek yerine, bunu hedef pazarlarda işe aldığı kendi temsilcileri aracılığıyla gerçekleştirdi.

Böylelikle her şey o kadar çok birbiriyle karıştı ki artık kimin ne ürettiğini söylemek zor. Bir ülkenin hudutları içinde aslında bir başka ülkeye ait olan benzin istasyonları ve fabrikalar bulunmakta. Farklı ülkelerden insanların sahip oldukları, her birinin kendi hisse payına sahip olduğu firmalar var. Birçok ülkede yabancı yatırımcı bulunmakta ve yerel yönetimler buna karışmıyor. Çünkü bu onlar için avantajlı bir durum. Vatandaşları iş sahibi oluyor ve herkes mutlu. Ve biz her şeyin bu yönde gelişmeye devam edeceğini düşünmüştük…

– Kab TV’de yayınlanan “Yeni Bir Yaşam” programının 5. Bölümünden.

Toplam 11 sayfa, 9. sayfa gösteriliyor.« İlk...7891011