Category Archives: Toplum

Çocukluk Dönemi Bittiğinde

Her geçen gün dünya bizlere daha sert şekilde, ciddi ve inatçı bir biçimde davranıyor. İnsanlar, isteyerek ya da istemeyerek, bir şeyler olmalı veya zaten oluyor diye hissediyorlar. Dindar olanlar bu durumu daha yüksek bir güce bağlıyorlar; laik olanlar ise suçu doğaya yüklüyorlar. Öyle ya da böyle, dikkatimizi odaklamamız ve harekete geçmemiz için bizi zorlayan güçlü bir baskı altındayız.

Kabala bize, gelişimimizi en iyi koşula getirmek ve hızlandırmak için bir yol olduğunu öğretir. Bunun için, ne olduğunu fark etmeliyiz ve süreci bir bütün olarak gözlemlemeliyiz. Gelişmeye nasıl devam edeceğimizi her an seçmeliyiz. Bu, doğru ya da yanlış olma meselesi değil, aksine gelişimimizin doğanın programına uygun olması meselesidir. Her şey, doğanın bizden talep ettiği algoritmayı anlamamıza, kavramamıza, edinmemize ve onaylamamıza bağlıdır.

Bunu nasıl biliyoruz? Bugün, kendi deneyimimiz sayesinde bu sonuca ulaşabiliriz.

Bilim adamları, psikologlar ve felsefeciler, kötü ve iyi olmak üzere iki güç tarafından geliştiğimizi bir ağızdan tekrarlıyorlar. İyi, bize iyilik getirir ve kötü, kötülük getirir. Buna dair hiçbir şüphemiz yok, çünkü her birimiz iyi ve kötüyü değerlendirebilir.

İyi gücün etkisi özellikle, büyürken sevildiğimiz ve korunduğumuz çocukluk döneminde hissedilir. Doğa (veya Yaratan), anne ve babalarda, yakın ailede ve hatta uzak çevrelerde bile çocuklara karşı iyi bir yaklaşım ve sevgi ortaya çıkarır. Çocukların yaramazlık yapması veya bir şeyler kırması önemli değildir. Çocuk, bir yetişkin yaptığında asla affedilmeyecek şeyleri yaptığı zaman affedilir. Herkes çocuğun bir dediğini iki etmez ve çocuk onların iyi yaklaşımını kullanır.

Çocuk büyür büyümez, bu sevecen ve hoşgörülü yaklaşım birdenbire durur. Bu andan itibaren kendisine ve başkalarına bakması gereken biri olur; başkalarına “borçlu” olmaya başlar ve hareketlerinden sorumlu tutulur. Kısacası, talepler sevginin yerine geçer.

Bu neden olur? Çocukluk dönemini sorgulamıyoruz, ama neden doğa yetişkinlik döneminden bu kadar talepkâr oluyor, neden daha önce olduğu gibi sevecen olmayı durduruyor?

Bu durumun olumsuzlukla hiçbir ilişkisi olmadığını, aksine bizi büyümeye teşvik etmek için olduğunu anlamak şarttır. Eğer doğru şekilde gelişirsek, o zaman kötü etkiler hissetmek yerine, iyilik hissederiz. Bu yüzden, fark etmeliyiz ki, tüm doğa, yaşam ve dünya bize, dünyaya olan uygunluğumuza göre davranıyor. Dünyaya uyumlandığımız zaman, daha önce iyi ve kötü diye düşündüğümüz güçleri yeniden değerlendirmeye başlarız.

Bu olumsuz gücün bizi kendimizi düzeltmeye doğru teşvik ettiğini hissetmiyor olmamızın nedeni nedir? Eğer bu güç ile yeniden bağ kurarsak, yaşam tekrar, tıpkı her günün yeni bir şeyler getirmeyi vaat ettiği çocukluk dönemi gibi görünmeye başlayacak.

Her şey bizim hazırlıklı olmamıza ve eğitimimize bağlıdır. Eğer erken yaşlarımızdan itibaren doğru şekilde yetiştirilseydik ve olumlu tepkiler sağlamak üzere çevreyle nasıl doğru şekilde ilişki kuracağımıza dair ve doğa, toplum, aile ve kendimizle nasıl doğru şekilde ilişki kuracağımıza dair bir anlayışla olgunlaşan yetişkinler olmamızı sağlayacak şekilde eğitilseydik, o zaman yaşamlarımız mükemmel şekilde, sorunsuzca devam ederdi.

Ancak çocukluk döneminde, yetişkinlik dönemine dair doğru direktifleri almıyoruz. Kabalistlerin sözlerini kullanarak bu meselelerden bahsetmek kolaydır, fakat eğer Kabala öğretisine aşina değilsek ne yapabiliriz? Doğanın ipuclarını dinleyerek belli yönler bulabilir miyiz? Bizi çevreleyen her şeye karşı doğru yaklaşımı oluşturabilir miyiz? İnsanlık, acı çekmekten kaçınmanın yolunu bulma sorunuyla yüz yüze ve en az miktarda üzüntü yaşamak üzere hayatla nasıl ilişki kuracağını keşfetmeye çalışıyor. Şu an bile acı çekmeye devam ediyoruz ve daha da fazla acı çekeceğiz çünkü henüz bu sorunun cevabını bulamadık.

Ne istediğimiz ile aslında realitede neye sahip olduğumuz arasındaki karşıtlık, yetişkinleri daha ilerisini araştırmaya iter. Sonuç olarak, tarih boyunca bu soruna çeşitli yaklaşımlar geliştirdik. Baal HaSulam, “Barış” makalesinde bunlardan bahseder; eğer biz, dürüst ve gerçekçi bir şekilde doğayı, insanlığı ve yaşamı incelersek, Kabala öğretisinin bizlere öğrettiği aynı sonuçlara ulaşacağımıza işaret eder.

Esas olan, egoizmimiz tarafından ayartılmamak, aksine onun üzerine, mevcut hislerimize, eğilimlerimize ve düşüncelerimize bağlı olmadığımız objektif bir seviyeye çıkmaktır. Eğer bağımsız araştırmacılar olarak kendimizin üzerine çıkabilirsek, Kabala’da bulunan bazı bilgileri fark ederiz.

Öğretinin yaptığı budur: Kişiyi, kendi ego prizması olmadan realiteye bakabildiği bir seviyeye çıkarır. Eğer egoizmin “lenslerini” kaldırabilirsek, kolaylıkla Kabala bilgeliğini ediniriz. Baal HaSulam’ın “Barış” makalesine göre, bu bir bilimsel araştırmadır; istisnasız herkes için geçerli olan deneysel, deneyimsel ve uygulamalı bir temeli vardır ve bu herkesin komşumuza ihsan etme ihtiyacını keşfetmesine imkân verir.

Günlük Kabala Dersi, 4. Bölüm, 11/11/2011, “Barış”

Ayrılmak İstememek!

Doğanın, bizi bir bütün olarak etkileyen ve bizi onunla dengeye getirmek isteyen tek Kanun olduğunu çalışıyoruz. Sonra, bir olacak şekilde birleşince, içinde yaşadığımız dünyayı anlamaya başlayacağız.

Birbirimize karşı iyi tutum aracılığıyla bu bağı elde edebiliriz. Onu istemesek de, “alışkanlık ikinci doğa olur” kuralını kullanarak, oyun aracılığıyla elde etmeliyiz. Bunu nasıl başarabiliriz? Bunun, bizi saran çevreye, insan toplumuna uygulanması gerekir.

Her kişi, topluma göre belirli bir konuma sahiptir. Ve kişiyle toplum arasında öyle bir ilişkiler sistemi yapılandırmamız gerekiyor ki, herkes topluma karşı kendini zorunlu hisseder, toplumun iyiliği ona bağlıdır ve onun iyiliği de topluma bağlıdır.

Bunu başarmak için, egomuz tarafından yönlendirilerek geliştirdiğimiz insan ilişkileri biçimini ve  “kendi bencil ihtiyaçlarına göre herkese” olanın özünü yeniden düzenlememiz gerekir. Dolayısıyla, bugün bu prensip işlemiyor ve halihazırda devam eden kriz, genel ve integral bir durum.

Bu nedenle, hepimizin birbirine bağlı olduğu gerçeğine dayanarak, insanların çevreleriyle olan ilişkilerine dair yeni bir biçim yaratmamız gerekiyor. Eğer çevre, kişinin iyi bir tutumu olmasını talep ediyorsa, kişiye doğru davranışın örneklerini vermeli, bir annenin çocuğunu yetiştirirken yaptığı gibi.

Bizi saran toplum, her birimiz üzerindeki etkisini tamamen değiştirmeli. Ve esas olarak, bu medya ve eğitim sistemi hakkındadır. Bunların derhal yeniden düzenlenmesi, aramızdaki ilişkilerin ve aynı zamanda çevreye olan ilişkimizin değişmesi gerektiğine dair bir hissiyatı herkese vermek üzere değişmesi gerekir. Nihayetinde, çevre bir tür kuluçka makinesidir, orada doğru şekilde gelişiriz. Isı, nem ve oksijen seviyeleri, bu parametrelerin hepsi kuluçka makinesinde, sağlıklı tavukların çabucak ve rahat koşullarda yumurtadan çıkmaları için en iyi değerlere göre ayarlanır.

Kendi etrafımızda böylesi güzel bir “sera”, içinde rahat, sıcak ve memnun olacağımız bir çevre inşa etmeliyiz ki, böylece oradan ayrılmak istemeyelim. Annesinin rahminde tam bir güvenlik içinde büyüyen bir bebek gibi, orada her şey onun normal gelişimi için yaratılmıştır. Bu şekilde biz de herkesin içinde düzgün ve rahat şekilde gelişeceği çevremizi inşa etmeliyiz.

Kendi yararımıza ve herkesin yararına (her kişi diğer tüm insanları düşünür) olan böyle bir çevre inşa ederek, insan sonunda büyük ailesini oluşturur; kardeş oluruz.

KabTV’de  “Yeni Bir Hayat”, Bölüm 4, 1/1/12

Yeni Bir Meslek: İnsan

Doğaya, bizi tek bir bütün olmak üzere birbirine bağlanmaya zorlayan o tek kanuna olan yaklaşımımız, çevre içinde açığa çıkar. Bu yüzden, çevreye karşı olan yaklaşımımız, onu bu kanun üzerine yapılandırmak, Doğanın kendisine karşı olan yaklaşımdan daha önemlidir. Esas mesele kişinin çevresini inşa etmesidir.

Binlerce ve milyonlarca insanın işlerini bırakmaya mecbur edilmeleri ve işsiz olmaları boşuna değildir; öğretmenler, eğitmenler ve yöneticiler için kurslar açmamız gerekir. Aslında, bu çalışmada, her birimiz bir öğretmen, bir eğitmen ve diğerlerine ilişkin olarak bir yardımcıyız. Dolayısıyla, herkes bu öğrenme sürecinden geçecek ve yeni bir “meslek” edinecek, yani yeni bir toplumda bir “İnsan” olacak. Her birimiz, Doğada ne olduğunu, içimizde ne olduğunu ve birbirimizle ne tür ilişkiler inşa edebileceğimizi  anlayabilir olacağımız bir seviyeye yükselmeliyiz.

Araştırmaya göre, eğer kişi kendini karşılıklı etkinin olduğu bir çevrede bulursa, kaçamaz. Bu onu zorlar, onu sarar ve farkında olmadan ya da olarak kişi değişir. Çevrenin çocuklarımızı sadece örneklerle nasıl yetiştirdiğini görüyoruz. Çevre bizi eğitir ve yaşamlarımızda yeni davranış ve ilişki biçimleri, yeni değerler sistemi ediniriz.

Bu yüzden, arzularımızı hesaba katmıyoruz bile, ister yemek, seks, aile, para, güç, bilgi için olan arzular olsun, ister binlerce başka şey için. Bu arzuları nasıl kullanacağımıza değil, onların yönüne bakmalıyız (ve en önemli olan da budur!). Diğer bir deyişle, tüm arzularımda “ben”imi kullanmadaki niyetim, en önemli olan tek şeydir. Tüm becerilerimin kullanımını toplumun faydasına olacak şekilde dönüştürmeliyim ve o zaman “ben”, “biz”e dönüşecek. Ve bireylerin toplanması gibi olan “biz” kavramından, “Bir” kavramına ulaşacağız. Ve bu “Bir” zaten dengededir, bizi idare eden tek Kanunla birlik içindedir.

Sonra, kişi İnsan olur ve kendi doğasını ve genel Doğayı anlamaya başlar. Bu yolda, birçok içsel kanun, psikoloji ve evren kurallarını çalışır ve doğada var olan her şeyi içine alır, doğanın en üst seviyesine ulaşır, bizi etkileyen o tek gücün seviyesine ve bugün kriz olarak algıladığımız form içinde, O’na yaklaşmamız için bizi davet eder. Bu kurs, kişiye nasıl İnsan olunacağını, en iyi, en güvenli,  en rahat ve sağlıklı duruma nasıl ulaşılacağını öğretmek üzere tasarlandı. Dolayısıyla, bizi yeni bir döneme, iyilik dolu bir dünyaya doğru yönelten bu durum için şükran duymalıyız.

Ancak bugün, henüz bu sürece başlamadık ve henüz onun farkında değiliz; yaşamlarımız anlamsız görünüyor; çocuklarımızı ve torunlarımızı neyin beklediğinden korkuyoruz. Dolayısıyla insanlar çocuk doğurmak istemiyorlar ve hatta bu dünyadaki yerlerini anlamıyorlar. Fakat her şey tamamen bunun zıttıdır! “Kriz” kelimesi tam anlamıyla, yeni bir doğum demektir, yeni bir insanlığın eşiği. En büyük umutlarımız, onları gerçekleştirmemiz için önümüzde bekliyor.

Bu tek kanunu idrak etmeye başlamalıyız ve çok kısa bir süre içinde, birkaç hafta içinde, onun ne kadar çalıştığını, nasıl “alışkanlık ikinci doğa haline gelir” olduğunu, birbirimize karşı iyi bir tutum göstermeden nasıl yaşayamayacağımızı hissedeceğiz. Ve eğer şans eseri bunu unutursak, birlikteyken, bir olmuşken, herkes diğerlerini hissederken, birbirimize hatırlatmalıyız: Bu ne kadar da sıcak ve arzulanan bir durum ki oraya tekrar dönmek istiyoruz.

Ümit edelim ki bizim karşılıklı desteğimiz sayesinde, bize sevginin iyi doğasını edinmemiz için bir oyunun, bir alışkanlığın yardım ettiği bu duruma gelebilir olalım.

KabTV’de “Yeni Bir Hayat” , Bölüm 4, 1/1/12

Gelecek Toplumunun Amacı

Her şey çevreye bağlıdır. Bir bütün olarak insanlığın ve özelde her kişinin ana problemi, herkesin aynı zamanda bireyselliğiyle de örtüşen bu kadar kompleks ve eş zamanlı birleşik çevrenin şekillenmesinin içinde yatar. Herkes, entegral bir sistem içinde diğer insanlarla olan bağlantıda kendini azami ölçüde gerçekleştirmesi için her bireye imkan sağlayan bu çevre tarafından eğitilecektir.

Toplumun amacı herkesi birleştirmektir, öyle ki bu birleşmede her birey kendi tamamlanmış anlamını elde edebilecektir.

[66956]
From KabTV’s “A New Life” Episode #3, 12/29/11

Doğumun Sevindirici Sancıları

Birçok işsiz insanın olacağı bir döneme yaklaşıyoruz. Halen dünyada iki yüz milyon işsiz bulunmakta. Gelecek sene süresince, bu sayı daha da felaket boyutlara doğru artacak. Bu insanlar, hem kendileri için hem de bütün toplum ve hükümetler için büyük bir sorun  oluşturmaktalar. Zorluklar, depresyondan, olası kanlı devrimlere ve savaşlara kadar uzanıyor.

Bu yüzden organizasyonumuz, integral eğitim fırsatlarını araştırıyor ve işsiz olan insanları eğitmek üzere bir kurs hazırladı. Umuyoruz ki kursumuz onlara, değişen dünyaya kalplerini açmaları için yardımcı olacak. Onlara, arkadaşları ve aileleri içindeki, tüm insan toplumu içindeki, ülkeleri ve çağdaş dünya içindeki kişisel yerlerini daha iyi anlamaları ve hissetmeleri için imkân verecek.

Fazlasıyla inanıyoruz ki, bu tür konuşmalar gerekli ve onlar olmazsa dünya hızla bir felaketin içine girecek. Farz edelim ki ülkelerin hükümetlerini ve ihtiyacı olan tüm dünyayı, bu kursu zorunlu olarak öğretmeye başlamak üzere ikna ettik. Ülkenin birisi, bu projenin pratik faydalarına değer verdiği ve başka bir çıkış yolu görmediği için, bu projeyi onayladı diye düşünelim. Böylece, çalışmak için devlet bursu alan 30-40 kişilik bir işsizler grubu var, ilk grup. İlk toplantımızda onlara, etraflarında olan değişimleri tanımlamalarına yardımcı olmak için ne söyleyeceğim? Hayatlarını anlamalarını ve yeniden kurmalarını onlara nasıl öğreteceğim?

Öncelikle, diyeceğim ki, “Sizinle tanıştığıma çok memnun oldum. Belki işsizlik durumunuzu kötü etkenlerin neden olduğu trajik bir olay olarak görüyorsunuz ve belki bu koşullar sizi zorlamasaydı, öğrenmek için gelmeyecektiniz. Fakat bu durumu, bir krizden ziyade, sevindirici bir durum olarak görmeliyiz.”

Hayal edelim ki buraya, deneyimlediğiniz zorluklar aracılığıyla değil, aksine, hepimiz mutlu ve sevindirici bir yeni dünyanın eşiğinde olduğumuz için getirildiniz. Bunun için, özel olarak her birimize ve genel olarak tüm dünyaya ne olduğunu anlamamız ve neden bunun olduğunu kavramamız gerekiyor.

İçinden geçtiğiniz bu durum, yaptığınız bazı talihsiz hataların sonucu mu? Belki de bu sizin önleyemeyeceğiniz normal bir süreç mi? Bazı kaçınılmaz doğa kanunları yüzünden mi bu zorluklardan geçmeniz gerekti? Zaman içinde bizleri büyük sonuçlara götürecek genel bir gelişim eğilimi yüzünden mi meydana geldi?

Durumumuza, “kriz” diyoruz, fakat aslında bu, genel, global, integral bir zorluğun parçasıdır ve ekonomide, eğitimde, kültürde, bilimde, finans sektöründe ve insan hayatının tüm maddesel katmanlarında yer almaktadır. Aslında, “kriz” kelimesinin negatif bir çağrışımı yoktur. Doğuma benzeyen yeni bir evreye işaret eder.

Yaşam tecrübemize dayanarak biliyoruz ki, bir evreden başka bir evreye geçmek zordur çünkü iş değiştirsek de veya yaşamın herhangi bir başka alanını değiştirsek de, konfor alanımızdan ayrılmamız gerekir. Alışkanlıklarımız bize ayak bağı olur. Düzgün bir şekilde çalışarak faaliyette bulunan bir sistemde kalmak, bizim çok fazla çaba göstermemizi gerektirmez; bu bizi mutlu eder çünkü doğal olarak değişime direnç gösteririz.

Egomuz bizi güvenilir ve dengeli bir düzen aramamız için iter. Yeni olan bir şeye geçiş yapmak her zaman sıkıcıdır. Pekala, bunun çok daha memnunluk verici bir gelecek vaat ettiğinden kesinlikle emin olduğumuz ve bu kolayca ulaşılabilir olduğu sürece değil. Fakat eğer zor ve tehlikeli bir geçiş ise ve gelecek belirsiz ve tahmin edilemez ise, o zaman bu trajik bir durumdur.

Dolayısıyla, durumumuzun gerçekten kötü ve trajik olup olmadığını ve büyük sorunların, şiddetli sellerin, depremlerin, tsunamilerin, volkanik patlamaların, ayaklanmaların, devrimci ihtilallerin ve sokaklarda kan dökülmesinin – tam bir kaos –  eşiğinde olup olmadığımızı görelim. Yoksa bu sadece yeni bir düzen mi ve şu an bize olan her şey, bizim henüz görmediğimiz bu düzenin doğumu gibi mi? Etrafımızdaki her şeye, insanlığı büyük çabalar sarf etmeye ve yeni bir formun doğumunda olduğu gibi terlemeye zorlayan şeyler olarak bakabilir miyiz? Doğum sürecindeki bir çocuk gibi, biz de zor bir koşuldan geçiyoruz.

Doğumdan önce, çocuk annesinin rahminde, güvenli ve korunaklı yerde, huzurla büyür. Sonra doğum, çok “sıkıcı” bir süreçle tetiklenir. Anne çok büyük bir gerginlik hisseder ve sancılar yaşar. Çocuk da aşırı bir baskı hisseder. Daha fazla birlikte olmaya tahammül edemeyeceklermiş gibi olunca, birbirlerini itmeye başlarlar.

Çocuk, annesinin rahminden çıkması gerektiğini hisseder. Eğer bu durumu duygularımıza aktarırsak, bu çocuğun daha fazla annesinin bedeninde kalmaya tahammülü yok deriz; ne de anne onu içinde tutabilir. Böylesi bir karşılıklı itmenin sonucu olarak, doğum süreci başlatılır ve çocuk, onu sevgiyle karşılayan, harika ve aydınlık bir dünyaya doğar. Böylece, yeni bir hayat edinir ve varoluşunun yeni bir evresine ulaşır.

Birkaç kilo gelen bir et parçası olmak yerine, başka birinin bedeni içinde yaşayan bir yaratık olmayı durdurur ve bir insana dönüşür!Henüz çok küçük olması ve ne olduğunu anlamaması önemli değildir; önemli olan onun yeni bir hayata doğmasıdır. Bu, şu anda bizlere olan duruma  çok benzer. Şimdiki durumumuz, yeni bir dünyanın doğum sancılarına benzemektedir.

KabTV’de “Yeni Bir Hayat”, Bölüm 1, 27/12/2011

Ahlak Üzerine Düşünceler

Soru: Yetişkin bir kişi, bir yetiştirme sistemine girdiği zaman, ilgilendiği ilk şey ahlaki sorulardır. Ne iyidir ve ne kötüdür? Aynı zamanda biliyoruz ki, ahlak, kişinin gelişimini engeller.

Cevap: Biz kesin olarak ahlaka karşıyız. Sorun şudur ki, ahlak, kişinin ezberlemesi ve içine alması gereken aşırı sayıda türlü koşul varsayar ve böylece kişinin içsel “Ben”ini yaratır. Bu ona tüm olası ahlaki kısıtlamalar aracılığıyla yüklenmiştir. “Dar görüşlü”, sabit fikirli ve “paketlenmiş” hale gelir ve etrafında olanlarla görünürde düzgün ve doğru şekilde ilişki kurar. Doğal olarak, bu süreçte kendi imajını inşa eder – siyah, paketlenmiş, demir bir “çanta”.

Biz buna kesinlikle karşıyız. Bu özgürlük değildir. Kişi, bu şekilde uzun süre yaşayamaz ve eğer yaşarsa, o zaman algılamaya, hissetmeye, iyilik yapmaya ve karşılıklı anlayışa dair tüm duyarlılığını kaybeder. Ahlaki olarak doğru bir kişi, birisinin öldürülmesi gerektiğine karar verebilir ve onu kolaylıkla öldürebilir çünkü bu, onun çevresinde kabul edilen normlara uygundur ve o, bu normların ustası olmuştur. Esas itibariyle bu faşizmdir, Nazizmdir, azami aşırıcılığın tüm olası formlarıdır. Bu formlar anarşinin karşıtıdırlar.

Burada biz orta çizgiyi, ikisi arasındaki orta durumu sunuyoruz. Yani, kişi, ahlaki duruşlarının her birinin gerekliliğini anlamalıdır: Bu duruş doğaya uygun mu, bugünün toplumunda ve etrafında olanlarla ilişkilerinde kabul edilebilir mi? Bunu öyle şekilde düzenlememiz gerekir ki, toplumun menfaati her zaman bireyinkinin üzerinde olur ve ek olarak, tüm toplum çok büyük bir birleşmeye doğru hareket eder çünkü doğanın talep ettiği şey budur.

Bu nedenle, şüphesiz ki, bir ahlaki çerçeve gereklidir, fakat bu, sürekli gelişen ve esnek olan bir çerçeve olmalı, kişisel kontrol ve toplum kontrolü altında var olmalı, sözde “kutsal inekler” olmaksızın. Dolayısıyla, bu “Prusya eğitimi” yanlıları tarafından sunulan bir ahlak, “İçinize ne işlediysek, hayat boyu sizinle kalacak,” değildir.

“İntegral Eğitim üzerine Konuşma”,  13/12/2011

Her Kişi İçin Doğru Çevre

Eğer tüm kanıtlar insanın, çevresinin sonucu olduğunu gösteriyorsa, bundan çıkan sonuç şudur ki, tüm insanlık için iyi ve doğru bir topluma dair her çeşit modeli düzenlemek, kritik öneme sahiptir. Bu şekilde her kişi, eğilimlerine ve kişiliğine bağlı olarak veya dostlarının ve ailesinin önerilerini izleyerek, her zaman böyle bir toplumla bağ kurma, mümkün olan en etkin şekilde kendini geliştirme ve gerçekten kusursuz bir insan olma fırsatına sahip olacaktır. Dolayısıyla, bizim eğitimimizde, insanların birleşmesi için böyle gruplar ve diğer fırsatlar oluşturmaya da odaklanmalıyız.

Eğer bu konuyu daha fazla incelemeye devam edersek, kişinin, kendi içsel niteliklerinin etkisiyle, doğduğu genlerle, erken yaşlarda anne babasının evinde ve sonra toplumun etkisiyle edindiği çeşitli eğilimlerle oluştuğunu görürüz.

Dolayısıyla, çocuk yuvaları ve küçük çocuklar için çeşitli çevreler, sonra da okullar ve daha büyük çocuklar için çevreler üzerine odaklanmalıyız. Her kişinin, kendi potansiyelini açığa çıkarması ve çok yönlü bir birey olarak gelişmesi için, geniş bir fırsatlar yelpazesine sahip olmasını sağlamalıyız.

Bir bireyin özellikle güçlü olacak ve gelecek vaat edecek gibi görümeyen nitelikleri bile bir şekilde geliştirilmelidir, çünkü bu onun içsel dünyasını zenginleştirecektir, ona müziği, edebiyatı, tiyatroyu, sanatı ve kültürü takdir etmeyi öğretmenin onu zenginleştireceği gibi: Tüm bunlar aynı zamanda kişinin çevresine de bağlıdır.

İnsanlar, aile sahibi olmalılar ve çocuk yetiştirmeliler; eşine karşı, dostlarına karşı, yabancılar arasında ve işte nasıl doğru şekilde davranacağını öğrenmeli. Uygulanabilir örneklerle,  kişiye nasıl davranacağını ve kelimenin tam anlamıyla nasıl bir insan olacağını öğretmeliyiz ki, toplum tarafından takdir edilen biri olsun ve karşılığında kendi başına başarıya ve bolluğa ulaşmasına imkân olsun.

Bu amaçla, beni her dakika hedefleyen ve düzelten sadece iki faktör vardır: Benim kendi doğal niteliklerim ve çevrenin onlar üzerindeki etkisi. Benim becerim, beni sürekli doğru yönde geliştirecek ve daha büyük bir emniyet, güven ve rahatlık hissi veren, iyi ve ileri düzeydeki durumlara beni yaklaştıracak çevreyi seçmemde yatar. Biz bu şekilde gelişmeye devam ederiz.

Bundan, önümüzde bulunan görevi anlamamız gerekir, çocuklarımızın iyi bir hayatı olacağından ve bir sonraki neslin daha iyi durumda ve geleceğine güvenir olacağından emin olmak için ne yapmamız gerekiyor.

Bu ancak biz eğer çocuklarımızı bu tür öğretmenlerle çevrelemeyi ve onların iyi niteliklerini güçlendirmek ve olumsuz niteliklerini bastırmadan olumluya çevirmek üzere onları etkileyecek türden bir çevreyi yaratmayı becerirsek olabilir.

KabTV’de “Yeni Hayat” Programından, Bölüm 3, 29/12/2011

Yeni Dünya Hakkında Dersler: Kendini Kime Verirsin?

Bizim tüm evrim sürecimiz çevre aracılığıyladır. Eğer hiçbir çevre olmasaydı, bendeki Reşimot’a (hatıralar) rağmen ben gelişemezdim. Görüyoruz ki, eğer çocuklar bir ormana bırakılır ve ancak bir süre sonra bulunursa, ormanda onlara bakan hayvanlar gibi gelişirler. O hayvanların özelliklerine göre gelişirler, onlarla aynı hastalıklardan acı çekerler, hayvanlarla aynı şeyleri yapmayı isterler ve düşünürler ve hatta hayvanlarla aynı yaşam süresi kadar yaşarlar.

Bu demektir ki, bedenleri, hayvanlardan etkilendikleri ölçüde onlarla yaşamaya alışmıştır, öyle ki eğer çocuk 6 veya 9 yaşlarında bulunduysa (ki böyle birkaç vaka olmuştur), o zaman daha sonra yaşadıkları iyi koşullara ve bakıma rağmen, beraber yaşadıkları hayvanlarla aynı seneler süresince yaşadılar. En fazla 12-20 sene yaşadılar.

Diğer bir deyişle, bedenimiz, içinde geliştiğimiz topluma çok bağlıdır ve bu anlamda kişi çok esnektir. Eğer yıllarca insanlarla yaşayan bir köpeği veya kediyi örnek olarak alırsak,onlar insanlara sadece biraz alışmışlardır. Tabii ki, vahşi köpekler ve kediler gibi ormanda yaşayamazlar, çünkü onların farklı bir karakteri vardır. Ayrıca, insana ve çevreye dair yavrularına farklı bir yaklaşım geçirirler. Yine de o kadar esnek değildirler. Diğer yandan ise insan, belirli bir çevreye dahil olduğunda, o çevreden çok güçlü şekilde etkilenir, hatta ölümcül olacak ölçüde. İnsanlarla yaşamaya alışmış bir hayvanla kıyaslandığında, insan çok daha güçlü olarak etkilenir ve hayvanların yaşamlarına alışmış hale gelir.

Bu demektir ki, hepimiz çevremize bağlıyız. Dolayısıyla, eğitimde de, kişinin gelişimini belirleyen unsur olarak önce çevreye dikkat etmeliyiz. Kişinin tüm geleceği buna bağlıdır. Eğer çevreyi değiştirirsek, kişiliğimizi, arzumuzu, bakış açımızı ve yaşam paradigmamızı değiştiririz. Bu yüzden, girdiğimiz yeri, zamanımızı geçirdiğimiz dostları, sosyal çevreleri ve kendimizi kime verdiğimizi düşünmek, kontrol etmek ve bu konuda dikkatli olmak çok önemlidir.

Kişiye, onu neyin çevrelediğini bilmeyi ve öğrenmeyi öğretmeliyiz ve çevreye ne kadar bağımlı olduğunu, çevre sayesinde hayatını nasıl idare edebileceğini ona açıklamalıyız.

“Yeni Dünya Hakkında Dersler”, #3, 29/12/2011

Barış İçin Umut

Baal HaSulam, “Barış”: “Ve barış için umut etmek, umutsuz bir durumdur… Ve toplumda her zaman, onlara sunulan koşullardan tatmin olmayan büyük bir azınlığın olması bir gerekliliktir… Böylece bu azınlık her zaman, yeni kavgacı insanlar için ve onları daima takip edecek yeni barış sağlayıcılar için hazır ve gönüllü bir yakıt olarak kalacaktır.”

Görüyoruz ki, insan seviyesinde, en iyi niyetler üzerine dayanan bir yaklaşım bile, bizim gerçeğe ve barışa ulaşmamıza imkân vermeyecektir. Bu süreci rahatsız edecek kavgacı insanlar her zaman olacaktır.

Ne yapılabilir? Hiçbir şey. İnsan toplumu ve insan doğası kasten bu şekilde yapılmıştır ki, böylece hayatla anlaşarak geçinip gitmemize imkân verilmez. Bunun bizim gücümüz dahilinde olmadığı gerçeğini kabul edebiliriz, fakat bundan daha fazlasını yapamayız.

Aramızda doğru sosyal ilişkileri asgari olarak bile sağlayamayacağımızı fark edene kadar, daha ne kadar kan dökülmesi ve acı çekilmesi gerekiyor? Doğanın gittikçe daha fazla global ve integral olduğu, birbirine bağlı ve karşılıklı bağımlı olduğu bize ifşa oluyor ve doğa yavaş yavaş, eski bencil formumuzda var olmayı sürdürebileceğimiz “küçük bir yer”e daralıyor. Yeni kanunlar büyük bir hızla yakınlaşıyor.

Birlik olmadan elde edemeyeceğimiz şeyleri telafi etmek üzere, toplum, farklı hayır kurumlarını kullanıyor, fakat bu “hayır işleri”nin bizi aslında nasıl yıkıma götürdüğünü yakın zamanda göreceğiz. Baal HaSulam, yıkımın aslında barış sağlamaya çalışanlar tarafından geleceğini söyler.

Soruna sadece tek bir çözüm vardır: insanları karşılıklı sorumluluk içinde yaşamak üzere eğitmek. Bu sayede insanlık, üzerine dayanacağımız sağlam bir şeyin olduğunu hissedebilir olacak. Bunu, doğru çevreyi yaratarak başarabiliriz. Öğretime ve bilgi edinmeye ek olarak, eğitim, çevrenin insanları etkileyeceği özel aktiviteleri içermelidir. Eğer böyle bir çevreyi düzenlemeye başlarsak, bunu yaratacak içsel güçler bizim aracılığımızla ortaya çıkacaktır. Bu olmadan barış için hiçbir umut yoktur.

Günlük Kabala Dersi 16/10/2011, 4. Bölümden, “Barış”

Ne Kadar Dengedeyiz?

Entegral ve global bir tabiatın parçasıyız. Bu her zaman böyleydi, ancak bunu hiçbir zaman düşünmedik ve fark etmedik, ta ki tabiat bizi bunun farkına varmaya zorlayana kadar. Hatta son zamanlarda hayat bizi bu yönde sürekli daha fazla itmeye başladı: Her yönden tokat yemeye başlamış bulunuyoruz.

Diğer bir deyişle, sahip olduğumuz bu egoist hayatı idare edemiyoruz ve hiçbir konuda başarılı olamıyoruz. Ne ailede başarılı olabiliyoruz, ne çocuklarımızla, ne kendimizle, ne dünyayla, ne de güvenlik konusunda. Zor günler için yeteli birikimimiz var mı bilmiyoruz ve emeklilik fonları çöküşe geçmiş durumda.

İnsanda geleceğe dair emniyet, güven ve rahatlık hissini veren; güçsüzlük, hastalık ve yaşlılık durumlarında kendisine ve sevdiklerine emniyet sağlayan tüm sistemler değerlerini kaybetmekte ve yok olmakta. Kim bilir, belki yarın kendimizi sokakta bulacağız; cebimizde ve banka hesabımızda beş kuruşumuz olmadan.

Bu sorunlar insanı düşündürüyor. Eğer bu problemleri yaşamasaydık bu yönde düşünemezdik, çünkü hepimiz egoist bir alma arzusuyuz. Ancak bu durumla karşılaşınca “Neler oluyor?” diye kendimize sormaya başlıyoruz.
Durumu doğru bir şekilde incelediğimizde, kendimiz için yanlış sistemleri kurmuş olduğumuzu görürüz. Sonuçta, ben tabiatın bir parçasıyım ve bu durumda, sadece kendimi düşünerek, kafama göre hareket edemem; yani, realitede işleyen kuvvetleri göz önünde bulundurmadan, rastgele bir şekilde davranamam.

Gelişimimin seviyesine bağlı olarak, tabiatta daha derin ve hassas şeyler keşfederim. Önceleri benden gizli olan bu şeyler, şimdi yavaş yavaş meydana çıkmaya, ifşa olmaya başlar ve tabiatın bütün parçaları arasında olan kuvvetli ve karşılıklı bağı keşfetmeye başlarım. Tabiatın tümünde ve insanların da arasında bulunan bu bağ, tabiatın bütün seviyelerinde bulunan karşılıklı ihsan bağıdır ve sonuç olarak hepimizi etkiler.

Öyleyse; belki de tabiatta, bende ve insan toplumunda bulunan, ancak benim algılayamadığım veri, kanun ve ilişkileri göz önünde bulundurmuyor olabilir miyim? Gerçek şu ki, bunları hiçbir zaman göz önünde bulundurmadım, çünkü karşılaştığım bütün durumları aldırış etmeden, kaygısız ve ihmalci bir şekilde, sadece kendi çıkarımı düşünerek kullandım.

Bu kanunları nasıl öğrenebileceğim konusunda bir sorun mu var? Sonuçta; fizik, kimya, biyoloji, zooloji, botanik veya astronomi olsun, istediğimiz herhangi bir bilimi tabiatın mikro, makro ve tüm seviyelerinde incelediğimizde görüyoruz ki, tüm seviyeleri kapsayan tek bir kanun mevcut ve hüküm sürmektedir… Ve bu kanun, denge kanunudur.

Tabiatın tümü, denge sağlamak zorundadır ve sürekli olarak bu yönde hareket eder ve buna, Dünya gezegeni dediğimiz ufacık sistemimiz de dâhildir.

Yani, eğer barış içinde, dingin olarak ve diğer insanlar, aile vs. ile iyi bağlar içinde yaşamak istiyorsak, o zaman denge halinde bulunmamız gerekir. Formülümüz, alma ve vermeye ait olanı tüm pozitif ve negatif eylemlerimizin, biri bir diğerini geçmeyeceği şekilde denge halinde olmasıdır ki böylece her biri doyuma ulaşabilsin.

Bu durumda herkesin var olma hakkı olur; kimse bir diğerinden üstün olmaz ve hepimiz, genel olarak denge halinde olmamız gerektiğini ve bu dengeyi korumamız gerektiğinin farkında oluruz. Bu, tabiatın tüm kuvvetleri için geçerli olduğu gibi, insandaki tüm kuvvet, arzu ve düşünceler için de geçerlidir. Bu, küçük bireysel sistemler ve entegral global sistemden oluşan sistemin bütününün iyiliği için gereklidir ve tamamen sistemin tüm bileşenlerindeki içsel dengeye bağlıdır.

İster bilgisayar sistemleri, ister kibernetik, sosyoloji, psikoloji, fizyoloji veya herhangi diğer bir sistem olsun, global tabiatı ve tüm alt sistemlerinin çalışma şeklini incelediğimizde, bu içsel dengenin gerekliliğini görürüz. Hatta gelişme aşamasında olan sistemler bile sürekli olarak kendilerini dinamik biçimde dengelerler ve düzeltilmesi gereken dengesizliklere karşı hassastırlar. Bu sebepten dolayı gelişimleri ve eylemleri daima başarıyla sonuçlanır, çünkü her zaman, pozitif ve negatif kuvvetleri arasında eşitlik sağlama kanununa göre çalışırlar.

Dolayısıyla, elbette ki, bu kanunu ailede, toplumda, eğitimde ve genel olarak insan seviyesine ait olan her yerde ne kadar uyguladığımıza bakmamız gerekir.

Yayınlanma tarihi 15 Ocak 2012, saat 14:52