Category Archives: Toplum

Hiçbir Şeyin Eksikliğini Hissetmemek

Soru: Fizyologların son araştırmalarına göre, yaşamın ilk beş yılındaki aile refahı seviyesi, bir kişinin gelecekteki tüm kaderini belirleyebilir.  Örneğin, fakir ailelerde büyüyen insanların vücutlarında yüksek düzeyde kortizol bulunur, bu da kişiyi daha temkinli yapan bir stres hormonudur.

Varlıklı ailelerde büyüyen insanlar, görsel algı ve uzun süreli hafızadan sorumlu olan paryetal ve temporal bölgelerde kalınlaşmış bir kortekse sahiptir.  Bu, doğrudan kişinin yüksek başarı düzeyiyle bağlantılıdır.

İhtiyaçları iyi karşılanmış çocuklar için, özverili ve fedakar olma olasılığı daha düşüktür.  Başkalarıyla daha az istekli para paylaşırlar.  Yoksulluk içinde büyüyen çocuklar için tam tersidir ki o özgeciliğe daha yatkın, paylaşmaya, fedakarlık etmeye isteklidir.

Kişinin parayı, kazancı çekmesi veya itmesi gerçeğini ne etkiler?

Cevap: İnsan doğasından bahsediyorsak, tabi ki bu tamamen bireyseldir.  Birisi yakınlarına şefkat duyuyor mu, duymuyor mu?  O bunu ebeveynlerinde gördü mü yoksa ona öğretildi mi?  Her şey kişiye ve çevreye bağlıdır.

Ancak öte yandan belli bir çevreye girerse bu ona aşılanabilir.  Orada, empati durumunun onu düzelttiğini, onu tamamen farklı bir varlık haline getirdiğini ispatlarlar.

Soru: Yakınınızdaki kişiyi hissetmek her şeyin anahtarıdır.  Bu duygu geliştirilmeli.  Bir kişiye, her zaman eksikliği giderilmiş hissetmesi için hangi öneri verilebilir?

Cevap: Kişi toplumun bir ürünüdür.  Onu bu şekilde eğitecek belli bir toplum içinde olmalıdır.

Soru: Hiçbir şeyin eksikliğinin olmadığını hissetmeleri için, tüm insanlığa nasıl bir tavsiye verilebilir?

Cevap: Birbirinize, nasıl herkes için iyilik dilediğinize dair bir örnek gösterin.

“Çevrimiçi Yaşam Rehberi” (Linkedin)

Beğenelim ya da beğenmeyelim, çevrimiçi yaşıyoruz. Evde kalmak, pandeminin bir yıldan fazla sürmesinden sonra küresel boyutlara ulaştı. Artık birbirimize bağımlı olduğumuz, çeşitli çevrimiçi iletişim araçları ve platformları aracılığıyla birbirimizi sürekli etkilediğimiz her zamankinden daha açıktır. Bu yeni gerçeklikten en iyi şekilde nasıl faydalanabiliriz? Yeni ilişkilerimizin doğasını incelemek için doğru “gözlükler” takarak nihai faydayı elde edeceğiz.

Uzayan COVID-19 krizinin bir sonucu olarak, iş yerlerinin ve işletmelerin uzun süre kapalı kalması, şu anda sanal olarak çalışan, okuyan, iletişim kuran ve sosyalleşen dünya çapında milyonlarca Amerikalı ve insan için istihdam ve yaşam tarzını değiştirdi. Çevrimiçi yaşamın, sağlık krizi sona erdikten sonra bile yaşam tarzımızın uzun süreli bir parçası olarak kalması bekleniyor. Yakın zamanda yapılan bir Pew Research araştırması, ankete katılan kişilerin tam zamanlı olarak evde çalışanların % 71’inin, kendilerine böyle bir seçenek sunulsa bile pandemi kontrol altına alındıktan sonra bile bunu yapmaya devam etmek isteyeceğini ortaya koydu.

“Normal” hayat dediğimiz şey asla tam olarak geri dönmeyeceğinden, yeni çevrede uygun ve anlamlı bir şekilde yaşamayı öğrenmemiz iyi olur. Tüm kalpleri, tüm zihinleri, tüm arzuları, tüm düşünceleri birbirine bağlayan – her şey ve herkes arasında bağlantı kuran görünmez iplikleri hayal edin. Bu bağlantı ağının iki olası durumu vardır: ilk doğal durum ve proaktif seçim ve farkındalık yoluyla ulaşmamız gereken daha gelişmiş bir durum.

İlk durumda, ağ içindeki bireyler yalnızca kendi çıkarlarını hissederler ve arzularını yerine getirmek için başkalarını kullanmaya çalışırlar. Böylesine kendine odaklı bir yaklaşım, ağ atmosferini olumsuz ve yıkıcı bir rekabetle, kontrol, bölünme ve nefret duygusuyla doldurur. Temel olarak, hiç kimse sakin bir biçimde uyumaz; herkes şu ya da bu şekilde acı çeker.

Daha gelişmiş durumda, bireyler ortak bir hedefe sahip bir kolektifin parçası olduklarını ve tamamen birbirlerine bağımlı olduklarını hissetmeye başlarlar. Kolektifin üyeleri arasındaki ilişki karşılıklılık, tamamlama, verme ve sevgiye dayanır. İkinci senaryodaki başarının tanımı, herkesin başkaları için en iyisini yapmaya çalıştığı toplumsaldır.

Bu iki durum birbirine tamamen zıttır. Birinci durumda hissedilen dünya zor bir dünya iken, ikinci durumda hissedilen dünya güzeldir. Nerede yaşayacağımı belirleyen kim? Başkalarına karşı tavrımla, ben belirlerim!

Herkesle egoist bir kendini tatmin etme bakış açısıyla ilişki kurarsam, ilişkilerimizin her geçen gün kötüleştiği bir dünyada her zamanki gibi yaşarım. Ama kişisel egoizmimin üzerinde, ben olmayanların endişelerini de içeren bir tavır geliştirmeyi başarırsam, ters bir dünya bana açılacaktır, daha yüksek ve daha olumlu bir dünya ifşa olacaktır. Bunu şimdi hissedemememin nedeni, onu anlamak için gerekli nitelikleri henüz geliştirmemiş olmamdır. Bu, radyo yayınlarının çalışma şekline biraz benzer: hangi istasyonu dinleyeceğimi belirleyen şey, alıcımın ayarlandığı dahili frekanstır.

İçinde yaşadığımız ağ, tek ve aynıdır, herkes arasındaki bağlantılar, onları hissetsek de hissetmesek de zaten vardır. Eğer  “Komşunu kendin gibi sev” şeklinde yeni bir doğa geliştirmeyi başarırsam ve başkalarına sevgi ve düşünceli davranırsam, bu ilişkiler ağında beni iyilikle dolduran sonsuz ve eksiksiz bir güç hattı olduğunu hissetmeye başlayacağım.

Bu güç kaynağı bizi mükemmel bir şekilde yönlendirir ve hayatın hiç kimse veya hiçbir şey tarafından engellenemeyen çok yüce bir amacı olduğunu ifşa etmek için, anlayışımıza ışık tutar. Bu tutum değişikliği, insan ilişkilerimizde uygulamaya konulursa, sanal çevremizi aydınlatacaktır ve hayatımızın her anının, bir parmak dokunuşuyla tüm yaratılışı dolduran sevginin gücüyle bağ kurmak için bir fırsat haline geleceğini anlayacağız.

Tek Bir Aile Gibi

Soru: İnsan tarih boyunca gelişti ve bir noktada hayatın anlamı hakkında düşünmek için zamanı oldu. Doğanın gizli güçlerini anlama arzusu, 3.800 yıl önce eski Babil halkının içinde uyandı.

Birincil kaynaklar, daha önce tüm insanlığın tek bir aileye benzediğini söylüyor, ancak yazılanlardan hayatın on binlerce yıldır zaten var olduğunu ve insanların birbirlerini öldürdüğünü anlıyoruz. “Tek bir aile gibi” ne demek, net değil?

Cevap: Gerçek şu ki, Babilliler arasındaki dostane ilişkiler belirli bir tarihsel gelişmeden kaynaklanıyordu. O günlerde Babilliler, Dicle ve Fırat arasında, Mezopotamya’da dış koşullardan ayrıcalıklı bir yaşam sürüyordu. Su bolluğu ve nehirlerin taşması, iyi bir hasada katkıda bulunuyordu.

İnsanlar balık, sarımsak, fırınlanmış arpa ekmeği, inek ve koyun yetiştirdiler. Doğa onlara o kadar cömert davrandı ki onun meyvelerini birbirlerinden geri kazanmak zorunda değillerdi. Bu nedenle, birbirleriyle göreceli bir denge içinde yaşadılar.

Tora, “tüm dünyada tek bir dil ve tek bir lehçe olduğunu” söyler. Bu, insanların birbirlerini anladıkları anlamına gelir. Bu, dil ile ilgili değildir. Sahip olduklarından daha fazlasına ihtiyaçları yoktu.

Bir yandan doğa onlara yardım etti ve küçük bir çaba karşılığında onlara her şeyi verdi. Öte yandan, doğadan gereğinden fazlasını alacak kadar bencil de değillerdi. Doğru, güzel, doğal bir varoluştu. Kabala’da buna sıfır egoizm seviyesi denir.

Babilliler arasında normal bir ailede olduğu gibi, tam bir anlayış vardı. Sonra aniden bir egoizm artması oldu ve hemen sınıflara ayrılmak istediler: zenginler, yoksullar, güçlüler vb. Böylece aralarında her türlü alametler belirdi.

“Fizikselden Sanala, Manevi Bağlara Doğru” (Linkedin)

Dünya zaten yaklaşık bir yıldır sanal veya yarı sanal bir durumun içindedir ve insanlar arasındaki bağlantılar büyük ölçüde sanal hale gelmiştir. Şimdi, Covid’in yeni türleri “sayesinde”, sınırlar kapanıyor ve havaalanları bir kez daha faaliyetlerini durduruyor. Görünüşe göre fiziksel bağlar giderek daha az “yer kaplıyor” ve insanlık yeni bir iletişim biçimine doğru itiliyor.

Bunu hafife almamalıyız. Bu geçici bir olay değil, insani gelişimde yeni başladığımız derin ve kalıcı bir aşamadır. Bu, doğanın bize daha yüksek, daha içsel bir bağ seviyesine yükselmemiz için verdiği bir fırsattır.

Hala görmekte olduğumuz fiziksel bağlar çok gergin, olumsuz ve hatta çoğu zaman agresiftir. Son dokuz ayda gördüğümüz tüm protestoları bir düşünün: mağazaların yağmalanması, mülklerin yakılması, her yerde isyanlar ve gösteriler ve son olarak Kongre Binası saldırısı. Ve bu sadece Amerika’da değil: İsrail’de de ayaklanmalar ve protestolar, Avrupa’da ve son zamanlarda Rusya’da olduğu gibi giderek şiddetli ve saldırgan hale gelmektedir.

Tersine, İnternet üzerinden iletişim çok pasif, tarafsız ve neredeyse öfkeden yoksundur. Bu açıkça ideal bir iletişim yolu değildir, ancak fiziksel düzeyde olumlu iletişim kurma becerisinin yokluğunda, sanal seçenek bir sonraki en iyi şeydir.

Ancak sanal bağlantı nihai amaç değildir; daha içsel bir bağlantı için bir ara aşamadır. Bir kez fiziksel saldırganlığı ortadan kaldırdıktan sonra, duygu düzeyinde bağlantı kurmaya başlayabiliriz. Ve sadece akrabalarla veya arkadaşlarla değil, herkesle! Bugün, çalışan bir toplum inşa etmek için, toplumun tüm üyeleriyle en azından belli bir seviyede yakınlık yaratmalısınız. Aksi takdirde o, geçen yıl tüm dünyada gördüğümüz gibi, dağılacaktır.

Koronavirüsün üstesinden gelebileceğimizi, virüsü ortadan kaldıracak aşı bulabileceğimizi düşünebiliriz, ancak aşıları geliştiren ilaç firmaları bile mutlak başarı vaat etmiyor; onlar, bunun çok daha zor olduğunu biliyorlar. Virüsün yeni çıkan mevcut aşıları kısmen alt ettiğini ve sürekli olarak mutasyona uğradığını, onu öldürme girişimlerimize kendini adapte ettiğini şimdiden görebiliyoruz. Sonuç olarak, “Buna karşı hiç şansımız yok.”

Ancak, sorunu aşabilir ve bize zarar veremeyeceği yerde virüsle mücadele edebiliriz. Eğer sanal kalırsak ama bedenlerimiz yerine duygularımızla içsel olarak bağ kurmaya başlarsak, tek seferde hem virüsü yeneceğiz hem de çağımızın sosyal hastalıklarını iyileştireceğiz. Bunu başardığımızda, virüsün bizi daha ilk günden buraya yönlendirdiğini de göreceğiz.

Covid-19 ortaya çıkana kadar, zihnimiz bağ kurmanın tek bir şekline sabitlenmişti. Yani, sanal olarak da iletişim kurduk, ancak fiziksel temas her zaman daha sağlam ve anlamlı olarak görüldü. En iyi ihtimalle, sanal bağlantı, fiziksel bağlantı için hazırlık niteliğinde bir bağlantıydı.

Fiziksel seçeneğin yokluğunda, sanal bağlantı, sahip olduğumuz tüm bağlantı haline geldi ve bu yeterli olmaktan uzaktır. Bu eksiklik, bizleri arzumuza karşı, daha anlamlı bir bağı aramaya, fiziksel bağın derinliğini ancak fiziksel yönü olmadan yeniden inşa etmeye yönlendiriyor. Bu bizi duygularımızın içinde bağ kurmanın yollarını aramaya zorlayacaktır ve tüm düşünce budur.

Bu yeni bağ üzerinde yeterince uzun ve sıkı çalışırsak, başaracağız. Bunu yaptığımızda, bunun yeni bir bağ formu olmadığını, tüm gerçekliğin başından beri bu seviyede bağlı olduğunu ve “buldum!” duygusunun sadece bizim bakış açımızdan olduğunu keşfedeceğiz. Gerçekliğin en derin, en zengin boyutuna, her şeyin kaynaklandığı köke (tüm parçalar arasındaki bağa) karşı kör olduğumuzu göreceğiz.

Bu yeni yolla bağımızın içinde, fiziksel bağlarımızın başkalarıyla olan bağlarımız aracılığıyla kendimize fayda sağlama arzusu tarafından yönlendirildiği gibi, duygusal bağlarımızın da onlarla bağlarımız yoluyla başkalarına fayda sağlama arzusu tarafından yönlendirildiğini keşfedeceğiz. Başkalarına fayda sağlamaya yönelik bu arzular o kadar güçlü karşılıklı bağlar yaratır ki oluşturdukları ağ gerçekten parçalanamaz.

Buna bir kez eriştiğimizde, istismar ve sefaletin eski, yüzeysel ve yozlaşmış bağlarına asla geri dönmek istemeyeceğiz. Çevremizdeki dünyanın uyumlu, dengeli olduğunu ve herkesin bol miktarda ihtiyacını karşıladığını keşfedeceğiz. Herhangi bir şey öğrenmek için ihtiyacımız olan tek şeyin, bizi ayakta tutan bu görünmez dünya çapında ağdan yararlanmak olduğunu ve tüm bilgilerin kolayca elde edilebileceğini keşfedeceğiz.

Fiziksel seviyeden sanal seviyeye itilmemizin nedeni budur, böylece nihayet yaşamın ve tüm gerçekliğin manevi seviyesine varmaktır.

Toplum Yönetebilir Mi? (Linkedin)

 

Bugünün toplumu bölünmüş durumdadır çünkü bölünmek politikacıların çıkarındır. Irkçılığı hiç duymadıysanız ve siz ve aileniz farklı bir inanç, etnik köken veya ten rengine sahip bir ailenin yanında yaşıyor olsaydınız, bu farklılıklar yüzünden onların ahlakından şüphe etmek aklınıza gelir miydi yoksa onlarla, oldukları insanlar olarak mı ilişki kurardınız?

Rusya ve Belarus’taki siyasi protestolar, Batı Avrupa’da Covid-19 isyanları, ABD’deki tartışmalı başkanlık seçimleri ve Myanmar’daki darbe, tüm dünyanın yaşadığı yönetim krizini yansıtıyor. İnsanlar hükümetlerine olan güvenlerini yitirdiler, bu yüzden sokaklara çıkıyorlar, silahlanıyorlar ve ülkeleri üzerinde fikirlerini zorlamaya çalışıyorlar. Ancak güçlü yönetim günleri sona eriyor. İnsanlar hükümetlere güvenemiyorsa, hükümetler yönetemeyecektir. Birbirine bağlı toplumların kendilerini yöneteceği yeni bir çağın eşiğindeyiz. Elbette yöneticiler olmadan olmaz, ama toplum kararları verecek ve bir şeyi telkin edip başka bir şey yapan seçkin manipülatör grupları değil.

Bugünün toplumu bölünmüş durumdadır çünkü bölünmek politikacıların çıkarınadır. Onlara ses veren her mikrofona bölücü laflar söylüyorlar ve saçtıkları nefret, insanları hiçbir sebep olmaksızın birbirlerine düşürüyor.

Bir dakikalığına şunu düşünün: Irkçılığı hiç duymadıysanız ve siz ve aileniz farklı bir inanç, etnik köken veya ten rengine sahip bir ailenin yanında yaşıyor olsaydınız, bu farklılıklar yüzünden onların ahlakından şüphe etmek aklınıza gelir miydi yoksa onlarla, oldukları insanlar olarak mı ilişki kurardınız? Nefret siyasetinin saygısızlığının artık işe yaramayacağı bir eşiğe yaklaşıyoruz. İnsanlar yavaş yavaş etnik kökenleri, inançları, siyasi görüşleri, renkleri veya kültürleri nedeniyle diğer insanlardan nefret etmenin onlara iyi gelmediğini görmeye başlayacaklar. Bu onlara zarar verir ve bu yöntemi kullanan politikacılara fayda sağlar. Bu olduğunda, insanlar gerçekten bağ kurmaya istekli olacak ve gerçek popüler liderler yükselecektir.

Onlar politikacı olmayacaklar; onlar, halkın gerçek hizmetkârları olan, her şeyin sorunsuz yürümesini sağlayan, ancak insanların kendilerini gerçekten mutlu eden şeylerle (birlikte olmak, sosyalleşmek, bağ kurmak ve birleşmek)  meşgul olmasını sağlayan insanlar olacaklar.

Bağ kendi başına bir güçtür. Bağ, gerçekliğin motorudur. Çevremizde gördüğümüz her şey, birlikte kusursuz bir şekilde çalışmalarını sağlayan, mükemmel bir uyum içinde karmaşık bir şekilde birbirine bağlanmış sayısız parça ve öğeden oluşur. Her hayvan topluluğu da yaşadıkları ekosistemin genelindeki hayvan toplulukları gibi bu şekilde çalışır. Yalnızca biz insanlar, nefret politikamız aracılığıyla, ayrılamayacak olanı ayırmaya, kırılamayacak olanı kırmaya çalışırız ve kendi ellerimizle kendimiz için inşa ettiğimiz toplum işlemediğinde ve ihtiyaçlarımızı karşılamadığında hayal kırıklığına uğrarız.

Nefret söylemi ve boykot kültürü çılgınlığından vazgeçtiğimizde ve toplum olarak kimliğimizi oluşturan farklı unsurları kucakladığımızda, herkes için ve katılmak isteyen herkes için bolluk olduğunu göreceğiz. İyi bir yaşam için tek kriter, bir toplumu oluşturan bireyler arasındaki bağdır. Bizim bölünmemizden kar elde etmek isteyen oportünist politikacılar sayesinde, artık nefretin işe yaramadığını öğrendik. Her şeyi yıktık ve mutlu değiliz. Bu nedenle, şimdi inşa etmeye başlayabiliriz. Şimdi tek ve bir ilkeyi; bağ kurmayı izleyen bir toplum tesis etmeye başlayabiliriz. Diğer her şey doğal olarak yerine oturacaktır. Ve bu bağ yönetimi, toplumun gerçek yöneticisi olacaktır.

III. Dünya Savaşına Doğru Mu Gidiyoruz? (Quora)

Benzeri görülmemiş zamanlarda yaşıyoruz. Bizim çağımızda, insanlık giderek daha fazla birbirine bağlı hale geliyor ve bu artan bağla birlikte, giderek daha fazla içsel direniş, reddetme ve karşıtlık keşfediyoruz. Dahası, bugün büyüyen bölünmemizle ilgili ne yapacağımız konusunda hiçbir fikrimizin olmadığını da görüyoruz.

Geçmişte artan bölünmüşlüğümüzü savaş ile çözerdik. Uluslar ve devletler, yönlerini ve motivasyonlarını diğer uluslar ve halklar üzerindeki kontrol ve hakimiyet için yaptıkları karşılıklı fetihlerde buldular.

Ancak bugün, sorunlarımıza bir çözüm olarak savaşla ilgili hiçbir medya söylemini görmüyoruz. Ayrıca dünya liderleri için de savaşın hiçbir şeyi çözmeyeceği giderek daha açık hale geliyor. Hükümetler kendi nüfuslarını bile kontrol edemeyeceklerini fark ediyorlar ve bu nedenle diğer ulusları ele geçirme ve kontrol etme fikri daha da zor hale geliyor.

İnsanlar savaşa gidecek enerjimizin olmadığını anlıyor, ancak aynı zamanda hükümetler askeri kuvvetlerini güçlendirmeye devam ediyor.

Ülkeler arasındaki savaşların yerini; özellikle ülkelerin liderlik mevkilerinde, kimsenin dinlenmesine izin vermeyen bölünme ve kutuplaşmayı arttıran, ulusların arasındaki soğuk savaşlar aldı. Ülke liderleri bugün, onları devirmek için sürekli güçlenen siyasi muhalefetle uğraşmak zorunda. Böylesi bir durumda, ülkeler iç mücadeleyle daha çok ve dış düşmanlarla daha az meşgul olurlar.

Böyle bir gelişmeye kuş bakışı baktığımızda, doğanın birbirimize bağlılığımızı ve karşılıklı bağımlılığımızı sürekli olarak nasıl artırdığını görüyoruz ve davranışlarımızı bu tür bir bağa olumlu şekilde uyarlayana kadar, bunu olumsuz olarak deneyimliyoruz. Savaş, trajik ve talihsiz bir olgu olmasına rağmen, geçmişte ülkeleri harekete geçirmek için, yön ve motivasyon sağlayan bir çözüm olarak da görüldü. Oysa bugün, dışarıda bağın artması ve içeride birbirimize karşı olan davranışlarımızdaki ayrımcılığın artması süreci ile birlikte, doğa bizi yoruyor. Dünya liderlerinin ve halklarının bu artan çaresizliği, ülkeler arasındaki bölünmeleri ülkeler içindeki bölünmelerden daha az önemli hale getiriyor ve nihayetinde içimizde samimi bir bağ kurma arzusunu büyüyor. Bizler en sonunda göreceğiz ki, yalnızca bölünmelerin üzerinde bağ bize barış, denge ve uyum getirebilecek.

Hem dünya liderlerinin hem de halklarının, kendilerini çaresiz ve kontrolün ellerinde olmadığı hissedeceği noktaya “kötülüğün farkındalığı” denir. Bu, daha olumlu bir bağa ve birlikte geçinme duygusuna doğru gelmemiz gereken bir aşamadır. Bölünmenin ötesinde samimi bir bağ kurma arzusu geliştirelim diye bu aşama ortaya çıkar.

Artan bölünme vasıtasıyla birliğin ne anlama geldiğine dair anlayışımızda gelişiriz. Geçmişte birliği aile, kabile ve milletler ile ilişkilendirdik. Günümüzde birliğin; bir grubun diğerine karşı olan değil, bölünmenin üstünde birlik olarak tanımlanan, çok daha geniş bir ölçekte ortaya çıkarılması gerekiyor.

Bu nedenle, bölünmenin üstünde birlik ilkesini, ona nasıl yaklaşacağımızı anlarsak ve doğada mevcut olan, bizi birbirimize bağlayacak güce sahip esas bağ kurma gücünü nasıl davet edeceğimizi bilirsek, ancak o zaman insanlığın yeni ahenkli halini anlayabiliriz; her birimizin içindeki bölünme güçlerinin üzerinde insanlığın birliği.

Ötenazi, Taşıyıcı Annelik, Klonlama

Soru: Acı çeken hastaların hayatını sonlandıran ötenazi, tıp etiğinde ciddi bir sorundur. Bununla ilgili olarak ne hissediyorsunuz?

Cevap: Bir kişinin doğal bir şekilde ölmesi çok önemli olsa da, acısının kaçınılmaz ve anlamsız olduğunu görürsek, o zaman onu hafifletmek için bir şeyler yapmalıyız.

Soru: Taşıyıcı annelik, infertile bir aileye çocuk sahibi olma şansı verir. Ancak böyle yaparak çocuk bir meta haline gelir ve taşıyıcı annelik iyi, yüksek maaşlı bir işe dönüşür. Ahlaki açıdan bunu nasıl görüyorsunuz?

Cevap: Bunu uygulayıp uygulamamayı söyleyemem. Bu tür konulara sadece toplum karar verir. İnanıyorum ki, kişiyi düzeltirsek, o zaman tüm bu seçenekler tamamen farklı bir şekil alacaktır.

Soru: Bugün, klonlama konusunda birçok tartışmalı görüş var. Burada da etik bir soru var. ABD ve Japonya’da klonlama yasaktır. Sizin görüşünüz nedir?

Cevap: Her şeyden önce, kendi içimize bakmamız ve ne için gerekli olduğunu ve nereye götürdüğünü anlamamız gerekir. Klonlamanın yaratılış planına göre gittiğini anlarsak, o zaman elbette kullanabiliriz.

“Hayatı Garanti Eden Üstün İlkeler” (Medium)

Parçalanan sadece Amerika değil. Hollanda hükümeti bütünüyle istifa etti, Almanya Başbakanı Angela Merkel seçimlerden çekiliyor, İtalyan hükümeti çöküşün eşiğinde ve Koronavirüs tüm dünyayı kasıp kavuruyor. Aşılar geliştirildi bile, ancak yeni ve daha bulaşıcı türlerin, aşıların öncesine göre daha hızlı ve daha yüksek bir ölüm oranıyla yayıldığı ortaya çıktı. Ve en kötüsü, eski dünyanın çöküşünde yeni bir aşamaya geçiyoruz: iş eksikliğinden yiyecek eksikliğine. Çok geçmeden uyanmazsak, açlık felaketine uyanacağız ve insanlar çocukları için bir parça ekmek nedeniyle her şeyi parçalayacaklar.

Yaklaşan iflası önlemenin tek yolu, toplumu yeni, egoist olmayan ilkeler altında yeniden inşa etmektir. Bu, özgecil olmamız gerektiği anlamına gelmez, fakat birbirimize karşı bencilce davranmaya devam edersek öleceğimizi anlamalıyız; bu kadar basit.

Yeni toplumun temeli olması gereken yeni ilke, bağ kurmak ya da daha doğrusu karşılıklılıktır. Kısaca, karşılıklılık, her kim olursa olsun herkese eşit davranmamız gerektiği anlamına gelir. Her bir kişinin, makul bir geçim sağlamaya izin veren temel gereksinimleri aldığından emin olmalıyız. Bu ilke, insanlar arasındaki herhangi bir sınırı, görüşü, ırkı, cinsel kimliğini, inancı veya diğer herhangi bir farklılığı geçersiz kılmalıdır.

Dünyanın karşı karşıya kalacağı sorun temel besinlerin eksikliği olacağından, bağımızın ilk ve en önemli ifadesi, herkese yeterli beslenmesinin sağlanması olmalıdır. İnsanlar ister Komünist ister Nazi, ya da hayal edebileceğiniz başka bir aşırı uçta olsun, yine de istisnasız herkese yaşamın temel ihtiyaçlarını sağlamalıyız.

Bunu başarmaya çalışırken, her ülkedeki herkesin bu temel ürünleri almasını garanti edecek küresel, kapsayıcı bir organizasyona ihtiyacımız olduğunu göreceğiz. Açıktır ki, böyle bir çatı örgüt, aşırı güç kullanımına ilişkin tüm haklı endişelerle küresel bir hükümet imajını akla getiriyor. Bununla birlikte, gıda üretimi ve dağıtımının küresel koordinasyonu olmadan, her yerde kaos ortaya çıkacaktır.

Kendi kendine yeten ulus devletler dönemi sona erdi. Korona virüsün tüm dünyaya bir çalı ateşinden daha hızlı yayılması gibi, herhangi bir kriz de ilerleyecektir. Gerçekten herkesin iyiliğini isteyen küresel iş birliği olmadan, hayatta kalamayacağız. Ve küresel iş birliğimizi başlatmak için, gezegendeki her bir kişiye gıda tedarikini garanti etmekten daha uygun bir şey olamaz. Bu sadece şimdiye kadarki en büyük sınavımız olmayacak, aynı zamanda insanlığın, tüm insanlığın refahına hizmet edecek yeni kurumlarını inşa etmek için uygun bir temel olacaktır.

Görünüşte bitmeyen kriz akışının hepsinin, birbirimize ve doğaya karşı tutumumuza bağlı olduğu zaten belli olmuştur- ve ben de bunun hakkında defalarca yazdım. Sayısız bilim adamı ve bilimsel kurum, diğer insanlara ve tüm doğaya yönelik kötü tutumumuzu küresel ekosistemimizin çöküşüne bağlayan çalışmalar yayınladı. Mevcut küresel kurumlar güçsüzdür; onlar gerçek bir güce sahip olmayan kuklalardır ve belki de bu sadece en iyisidir, çünkü aslında kendi ülkelerinin çıkarlarını temsil ederler ve insanlığın refahı için gerçek bir endişeleri yoktur.

Bu yazının başında da söylediğim gibi, gıda tedarik projesini denetleyecek küresel kurumun özgecil kişilerden oluşması gerekmez. Ayrıca, bildiğimiz gibi bu günlerde özgecilleri bulmak çok zor. Bunun yerine, bu projeyi yönetecek kişiler, herkesin refahını garanti altına almanın egoist çıkarımıza olduğunu veya küresel sistemin çökeceğini anlayan kişiler olacaktır. Bu anlayış zorunludur ve böyle insanları bulmak gerçeğe uygundur.

Anlaşılır bir şekilde, hükümetler böyle bir kuruma herhangi bir güç sağlamaktan mutlu olmayacaklardır ama doğaya işini yapması için güvenebilir ve onları hepimizin pahasına zor yoldan uymaya zorlayabiliriz. Önümüzde zorlu zamanlar var, ancak hayatımızın tehlikede olduğunu ve onları nasıl kurtarabileceğimizi anlarsak, belki başarabiliriz.

“Avrupa’nın Çöküşü – Dünyanın Bir Yansıması” (Linkedin)

Avrupa’da neler olduğuna bakın: Hollanda hükümeti çocuk bakım yardımları skandalı nedeniyle toplu olarak istifa etti; İtalyan hükümeti çöküşün eşiğinde, Almanya başbakanı Angela Merkel seçimlerden geri çekiliyor ve siyasi gelecek belirsiz; Estonya başbakanı Juri Ratas, yolsuzluk skandalı nedeniyle istifa etti ve hükümeti çöktü. Eğer bu yeterli değilse; Belçika ve Fransa’da göçmenlerin ve radikal siyasi grup üyelerinin camları kırması, arabaları ve bir polis karakolunu yakması ve düzinelerce kolluk kuvvetleri personelini yaralaması ile şiddetli ayaklanmalar patlak verdi. Yukarıdakilerin yanı sıra, Koronovirüs daha önce hiç olmadığı gibi yayılıyor ve aşıya ve kapatmalara rağmen her gün binlerce can alıyor.

Bu bir tesadüf değildir. Dünyanın bütünlüğünü, onun amansız birbirine bağlılığını deneyimliyoruz. Bizler her seviyede birbirimize bağımlıyız. Kovid-19, bizi bir yerdeki bulaşıcı hastalığın her yerde bulaşıcı olduğunu kabul etmeye zorladı. Şimdi, uyanışımızın bir sonraki aşamasına geçmek ve herhangi bir şeyde olan bir krizin, her şeyde bir kriz olduğunu anlamak zorundayız. Koronavirüs küresel ekonomiyi mahvetti, sayısız ülkede toplumu parçaladı ve sonuç olarak hükümetler dağılıyor. Bunların hepsi, aynı sürecin parçalarıdır; şu anda küresel bir domino etkisiyle parçalanmakta olan eski, bireysellik odaklı dünyanın çöküşü.

Kriz her yerde. Küresel karşılıklı bağlılık, küresel koordinasyon ve işbirliği esasına dayanır. Bizler birbirimize bağlı isek bunun bir anlamı olur ve bir şeyleri hepimiz için daha iyi yapmak adına işbirliği yapacağız.

Pek çok kişi, zaten birbirimize bağımlı olduğumuzu fark etmiş olsa da, bu yeterli değildir. Şimdi, birbirimizden sorumlu olduğumuzu da anlamamız gerekiyor! Şu anda ülkeler, inanılmayacak kadar dik bir kayaya tırmanan dağcılar gibi davranıyor. Hepsi birbirine bağlı olduğunun farkında, ama karşılıklı bağlılıklarını zirveye çıkmak için kullanmak yerine, onları bir arada tutan ipleri kopartmaya ve zirveye giderken birbirlerinin kafasının üstünden tırmanmaya çalışıyorlar. Herhangi bir acemi dağcı size böyle bir davranışın verebileceği tek bir sonuç olduğunu ve bunun da iyi bir sonuç olmadığını söyleyecektir. Yukarı çıkmanın tek yolu, birlikte, birbirini kollayarak, herkesin kayaya iyi tutunduğundan emin olarak ve eğer biri kayarsa, ayağını tekrar basana kadar diğerlerinin onu beklemesidir.

Artan küresel kargaşa, bize mutlak karşılıklı bağlılık içinde olduğumuzu ve herhangi bir ülkeyi devirmeye çalışmanın bir anlamı olmadığını, çünkü hepimizin onunla birlikte batacağımızı öğretmelidir. Amerika’daki başkanlık seçimlerinde ne olduğuna bakın; Birden bire fark ettik ki Amerika’daki seçimlere herkes burnunu sokuyor; Rusya, Çin, Ukrayna, İran ve hatta diğer ülkeler. Bilmediğimizi iddia etmenin bir anlamı yok. Başka yolu olamaz! Eğer bir ülkede olanlar diğer tüm ülkeleri etkiliyorsa, doğal olarak, bu diğer ülkeler her yerde olanları etkilemek isteyeceklerdir. Bunu herkes herkese yapıyor, bu nedenle bunun olmadığını savunmanın bir anlamı yok.

Sorun şu ki, böyle bir oyun ancak bu kadar uzun sürebilir ve bizler onun sonuna yaklaşıyoruz. Hükümetlerin ve toplumların hızla çöküşü, tam bir çöküşün eşiğine geldiğimizi gösteriyor. Bu gerçekleştiğinde, iki seçenekten biriyle baş başa kalacağız: İlki ve daha az olası olanı, hükümetler son dakikada güç açlıklarını kontrol altına alacaklar ve herkes tarafından kabul edilebilir ve dünyadaki tüm ülkelerin refahını garanti altına alacak dengeli bağlar kurmayı kabul edecekler.  İkincisi ve ne yazık ki daha muhtemel olan seçenek, acımasız çekişmenin tam bir yıkımla, bir nükleer dünya savaşıyla sonuçlanmasıdır. Geçtiğimiz aylarda yaşanan bölgesel çöküşler uyarı işaretleri idi. Eğer onlara kulak asmazsak, büyük olan takip edecektir.

Herkese Özel Bir Mucize Diliyorum!

Hepimize özel bir mucize diliyorum! Yeni yılda, gerçekten büyük, büyük bir mucize. Tek bir mucize! Böylelikle hayatlarımızın üzerine yükselelim ve en azından bunun ne için olduğu hakkında biraz bilgi edinelim. O zaman hepimiz iyi hissedeceğiz. Hepimizin bir amacı olacak. Neden çocukları doğurduğumuzu, onları büyüttüğümüzü ve onları neye yönlendirdiğimizi bileceğiz.

Yapmamız gereken tek şey, içinde var olduğumuz dünyayı ifşa etmektir. Kendimizi değiştirmek için, doğanın bize ne yaptığını, bizden ne istediğini, ne olmamız gerektiğini anlamak gerekir. Hadi deneyelim! Bunu düşünelim ve bir şeyleri değiştirmeye çalışalım.

Umarım 2020 yılında aldığımız darbenin hemen hemen birinci yılı olan 2021 yılı, bir tür aydınlanma yılı olacak. Bunu hepimize diliyorum. Mutlu bir yıla, gerçekten yeni bir yıla!