Category Archives: Toplum

Birlik İhtiyacının Farkına Varın

Dünya tarihi, devletlerin tarihidir; Devletlerin tarihi, savaşların tarihidir. (Oswald Spengler)

Soru: Neden uluslar ve devletler aynı şey değildir?

Cevap: Devlet, halk değildir. Ve 14. Louis “Devlet benim” demesine rağmen, bu öyle değildir.

Halk, halktır, örneğin gökyüzünde birleşen ve tekrar ayrılarak uçan bir kuş bulutu gibi, dağılan ve yeniden oluşan bir ortak fikir tarafından birleştirilen bir kitledir.

Ayrıca, tam olarak ortak noktalarının ne olduğunu dikkate almak gerekir. Bazı yönlerden ulus olabilirler; bazı yönlerden kesinlikle değillerdir.

Soru: Kabala’ya göre dünyanın 70 halkı veya 70 manevi kökü vardır. Ama gerçekte, dünyada şu anda yaklaşık 200 bağımsız devlet olduğunu görüyoruz.

Barış, halklar arasında mı yoksa devletlerarasında mı sağlanır? Barışa doğru bir şekilde nasıl evrimleşebiliriz?

Cevap: Dünyada çok sayıda insan, ulus, grup ve milliyet var. Genel olarak tüm bunlar, içinde birleştirici hiçbir şeyi olmayan, kesinlikle bozuk bir kavramdır.

İnsanlar kendi durumlarını idrak etmeye başladıklarında ve onu mutlağa benzer bir şeye dönüştürmek istediklerinde, o zaman kendi doğalarını mutlak bağ ve mutlak sevginin niteliği ile karşılaştıracaklar. Mutlak olana ilişkin böyle bir anlayış, en yüksek yönetim biçimiyle özdeşleşecektir.

O zaman göreceli mutlak için bunun bir ihsan etme, sevgi ve bağ kurma özelliği olduğunu söylemek mümkün olacaktır. Ulusların, grupların ve halkların düzeylerinden – her birinin diğerleriyle mutlak bağ kurma niteliğinden, her şeyden önce çelişkilerden, karşıtlıklardan ve uzlaşmaz özelliklerden ne kadar yakın veya uzak olduğu hakkında konuşmak mümkün olacaktır.

Şimdiye kadar, buna nasıl yaklaşacağımıza, bunu nasıl ölçeceğimize ve birliğin yokluğunu ve ona nasıl ulaşacağımızı hesaplamak için kullanılabilecek bir tür tablo sunabileceğimize dair herhangi bir aracımız henüz yok. İnsanlıkta, bu henüz tamamen patlak vermedi.

Soru: Halklar, devletler, ekonomi, siyaset, ilişkiler gibi tamamen farklı düzeylerde gerçekleşen bu ayrışma süreci devam ediyor mu?

Cevap: Evet, hiç bir şekilde kuralları olmayan bir kum havuzunda oynayan çocuklar gibi. Sadece iyi çalışmamız gerekiyor, uzaktan bile olsa, teorik olarak ne kadar çok birleşmemiz gerekiyor.

Soru: Ama biz henüz birleşmenin kendisine ne zihnen, ne de sezgilerimizle yaklaşmadık mı?

Cevap: Maalesef henüz buna yönelik bir ilerleme yok.

“Evrim Treninin Sonraki Durağı” (Medium)

Sadece birkaç dakikalığına özel bir trende, insan evrimi treninde olduğumuzu hayal edelim. Tren bir sonraki durağına yaklaşıyor ve peronda duruyor. Trenden indiğimizde “Bağ Kurmuş Dünyaya Hoş Geldiniz” yazan bir tabela görüyoruz.

İlk başta, hiçbir şey farklı görünmüyor; her şey bildiğimiz dünyaya benziyor. Ancak yeni dünyaya adım atarken, bazı şeylere çarpmaya başlıyoruz ve çarpışmalar giderek daha acı verici hale geliyor. Görünüşe göre, bağ kurmuş dünya bizimkine benziyor olabilir, ancak tamamen farklı yasalar tarafından yönetiliyor.

Dünya çok hızlı değişiyor. Üzerimizde işleyen güçler, bizi başka bir farkındalık düzeyine geçmeye zorluyor. Doğanın geçerli olan kanunlarını anlamaya başlamamızı, yaşadığımız dünyaya daha yüksek bir perspektiften, dar vizyonumuzdan daha geniş ve küresel olarak bakmamızı talep ediyor.

Binlerce yıldır medeniyet, bireyci bir zihniyetle gelişiyor. Her birimiz büyümeye devam eden benmerkezci dürtüler tarafından yönlendirildik. Ama şimdi bu dürtüler bizi durma noktasına getirdi.

Günümüz gençleri kendilerini kaybolmuş, yönünü şaşırmış, hayatlarında ne yapacakları ve hayattan ne istedikleri konusunda kararsız hissediyorlar. Onlar farklı olduklarından, kendi kurgumuza göre inşa ettiğimiz dünyada, kendilerini uyumsuz gibi hissetmekteler.

Binlerce yıl boyunca ego kraldı. Çalıştık, iş yaptık ve para kazandık. Şimdi birdenbire kontrol edemediğimiz ve anlayamadığımız sayısız unsurla küresel bir ağ içine kilitlendik.

Her an, birinin bir yerde yaptığı her hareket tüm insanlığı etkiliyor. Kelebek etkisi, bir teoriden günlük gerçekliğimize dönüştü. Her şeyin birbirine bağlı ve birbirine bağımlı olduğu böyle entegre bir dünyada, birbirimizin ihtiyaçlarını hesaba katmaktan başka seçeneğimiz yok. Yavaş yavaş, daha fazla engelle karşılaşarak, herkesi düşünmedikçe kimsenin başarılı olamayacağını anlıyoruz.

Sorun şu ki, bunu yapmak için tasarlanmadık. Anlayışlı bir şekilde düşünmüyoruz ve samimi bir ilginin dahi mümkün olduğunu hissetmiyoruz.

Bu, insanlığın bir sonraki büyük mücadelesi olacak: tüm insanlara karşı yeni bir davranış modeline geçiş. Bize yapılmasını istemediğimiz şeyleri başkalarına yapmamakla işe başlamamız gerekecek, bugün kulağa ne kadar fantastik gelse de, ta ki birbirimizi gerçekten sevdiğimiz bir duruma gelene kadar.

Bu evrimsel değişim, bizim irademiz ne olursa olsun gerçekleşecektir. Bu halen devam ediyor. Tek soru, hepimizin aynı gemide olduğumuzu acı bir şekilde fark etmemizi sağlayacak daha fazla darbe olmadan buna uyum sağlayıp sağlayamayacağımızdır.

Şimdi gözlerimizi açmanın ve bağlı olduğumuzu hissetmeyi öğrenme zamanı. Şimdi kendimize yeni bir düşünce paradigmasını öğretmenin zamanı – herkesin yararına olan benim yararıma da olduğu için, başkalarını da içeren bir paradigma.

“Bireysel ve Takım Hedeflerine Ulaşmak” (Medium)

Hayat, hedefler ve bunlara ulaşmaya uyumlu seçimlerle ilgilidir. Başarının temel unsurları, bir hedef belirlemeden önce elimizdeki koşulları ve ekip çalışması yeteneklerimizi doğru bir şekilde değerlendirmektir.

Kendime bir hedef belirlediğimde, onun ulaşabileceğim bir yerde olup olmadığını görmeliyim. Bunu başarmak için gerekli eğilim ve becerilere sahip miyim? Örneğin, analitik bir zihnim yoksa yazılım mühendisliğinde kariyer hedefi koymak zaman kaybıdır. Gerçek şu ki, yüksek teknoloji endüstrisindeki bu kadar çok çalışma ortamın olması da bana başarıya giden yolu garanti etmez.

Kişisel olarak bana hitap eden bir yöne karar verdiğimde, o alanda çalışan insanların bulunduğu bir çevreye yaklaşmalı ve günlerinin nasıl geçtiğini, hayatlarını, ailelerini, boş zamanlarını incelemeliyim. Bu işleri gerçekten yürüten insanlarla ilgili keşfettiğim örnekler, beni belirli gelişim yönlerini önceden elemeye yönlendirebilir. Bu beni zaman, kaynak ve yanlış umuttan koruyacaktır.

Ortak bir amacı paylaşan gruplar veya çalışma ekipleri de kendi alanlarında başarılı örnekler bulmalı ve mümkün olduğunca onları takip etmelidir. Genel olarak, ekip başarısı için en önemli değişken, o grup içinde var olan karşılıklı bağlılık düzeyidir.

Doğal olarak, gruptaki veya ekipteki her birey kendi performansını, çıkarlarını ve gelecekteki terfisini düşünür. Bu durumda, kişi katkıda bulunsa ve işbirliği yapsa dahi, grup birlikteliğinin derecesi düşüktür. Doğru bir ekibin nasıl kurulacağını öğrenmeye değer: ortak çıkarı dikkate alarak. Böyle bir takımda başarının sınırsız olduğunu göreceğiz.

En önde gelen tanımıyla grup, hepimizin bir arada olduğu, kendimizi bağlı hissettiğimiz ve bir vücuttaki farklı organlar gibi çalıştığımız anlamına gelir. Uyum yaratma ve sonuçlara ulaşma arzusu nedeniyle, tamamen farklı bir düzeyde her biri diğerine yardım eder ve diğerini kelimeler olmadan dahi anlar. Bu yeni dereceye, nihai hedefe tek başına ulaşılamayacağına dair mutlak bir inançla ulaşılır.

Grup gücü, bir görevin üstesinden gelmeden önce, birbirimizle bağ kurmanın kapsayıcı hedefini belirlediğimizde ortaya çıkar. Böylece aramızda ortak bir akıl, ortak bir duygu ortaya çıkar ve bundan, önümüzdeki zorluğa doğru bir şekilde yaklaşırız. Bağ olmadan ileriye doğru bir adım atmak imkânsızdır.

Grup, bir bireyler topluluğu, bireyler olarak tüm yeteneklerimizin toplamı değil, ortak çabalarımızın ve ortak özlemlerimizin birleştiği yeni bir varoluştur. Kimin ne kadar zeki ve yetenekli olduğuna bakılmaksızın, grubun zihni ve duyguları, bireylerin tek başlarına sahip olduğundan daha yüksek bir seviyede olacaktır.

Evrim, başlangıcından beri bu şekildedir. Doğanın, yaşamın gelişimini teşvik etme formülü, farklı unsurlar arasında her zaman daha gelişmiş bağlar yaratmaktır.

Akıllı varlıklar olarak bizler, şayet bu eğilimi benimser ve insanlar arasında doğru bağ kurma metodunu öğrenirsek, bunun bizi bir insan türü olarak evrimin bir sonraki aşamasına yükselteceğini göreceğiz. Bu sayede doğanın genel gücünün hareketine uyum sağlayacak ve hayatımızın her alanında mümkün olan maksimum sonuçlara ulaşacağız.

“İnsan Genomunun Şifresini Çözmek – Ne Kadar Çok Bilirsek, O Kadar Az Anlarız” (Medium)

Son haftalarda gazeteler ve bilimsel dergiler, insan genomunun haritalanmasının tamamlanmasını memnuniyetle karşıladı. Smithsonian Dergisi, “Bilim adamları, genetik planımızın eksik yüzde sekizini deşifre ederek, insan evrimi ve hastalığında yeni keşifler için zemin hazırladı” diye haykırdı. Time Dergisi, haritalama projesinin liderlerinden biri olan Evan Eichler’den neşeli şekilde bir alıntı yaptı: “Genomik ve tıp camiasındaki heyecan elle tutulur cinsten. Eichler bir brifing sırasında, “Şükürler olsun, sonunda bir insan genomunu bitirdik, ancak en iyisi henüz gelmedi” dedi. “Kimse bunu bir son olarak görmemeli, bu sadece genomik araştırmalarda değil, klinik tıpta da bir dönüşümün başlangıcıdır.”

Smithsonian Dergisi’nin tanımladığı gibi “Boşluksuz” İnsan Genom Dizilimine sahip olmamız harika, ancak gerçekler gösteriyor ki ne kadar çok bilirsek o kadar az anlıyoruz. İnsan genomunun şifresini çözmek bazı problemlerin çözülmesine yardımcı olabilir, ancak hayatımızı daha kolay veya daha mutlu yapmayacak. Çevremizi anlamadığımız için, genlerimizin hangi bağlamda evrimleştiğini ve çevreyle ilgili olarak nasıl çalıştıklarını anlamıyoruz. Bu nedenle tüm formüller ve bilgiler bizim gerçekliği idrak edemeyişimizin boşluğunda yutulacak ve kendi yaptıklarımızla sorunlarımızı derinleştirip daha da kötüleştireceğiz.

İçimize kodlanmış her bir genin bir nedeni vardır. Eğer onu değiştirir veya manipüle edersek, onunla bağlantılı her şeyi değiştiririz. Doğa bilerek bozukluk yaratmaz. Sadece düzeltir. Bu nedenle, doğayı “onarmaya” çalıştığımızda, körlüğümüzden dolayı görememiş olmamızın dışında, bozulmamış olanı her zaman bozarız.

Babil Talmud’unda (Şabat 156a) bilgelerimiz, eğer bir kişi katil doğasıyla doğarsa, katil veya hırsız ya da kasap veya sünnetçi olabileceğini yazmıştır. Başka bir deyişle, insanların temel özelliklerini değiştirmeye çalışmamalı, onları sadece tüm topluma faydalı oldukları yerlerde kullanmalıyız.

İnsanların genlerini değiştirmeye çalışmak yerine, doğuştan gelen doğalarını topluma zarar vermek yerine toplum yararına kullanmayı öğretmeliyiz. Bunu yapmak için, topluma en fazla katkıda bulunanların en fazla saygı duyulan, hürmet edilen ve hayran olunan kişiler olduğu bir sosyal ortam oluşturmalıyız.

Şu anda toplumun “liderleri”, kendilerinden başka hiçbir şeye değer vermeyen ve mümkün olduğunca “benzersiz” olmayı arzulayan ya da zenginlik, güç ve nüfuz elde etmek için toplumu sömüren narsistlerdir. Bunlar herkesin hayran olduğu insanlar olduğunda, toplum parçalanmadan duramaz. Herkesin takip etmeye çalıştığı benmerkezci değerler, toplumu böler ve onu giderek daha küçük parçalara ayırır. Sonunda herkes kendi başının çaresine bakmaya bırakılacaktır. Yakınlarında kimsenin olmadığını ve herkesin potansiyel bir düşman olduğunu hissedecekler. Böyle bir durumda, sefaletten tek kurtuluş uyuşturucu ve intihar olacaktır.

Liderler kendilerini değiştirmeyecek. Onlar lider çünkü biz de onlar gibiyiz, bu yüzden olmak istediğimiz  mükemmellikte olan insanlara saygı duyuyoruz. Bu nedenle toplumun idollerinin değişmesini beklememeliyiz. Bunun yerine, olduğumuz kişiyi değiştirmeliyiz ve kendimizi değiştirdikçe, idolleştirdiğimiz kişiler de değişecek ve yeni değerler ön plana çıkacak.

Toplumun değerlerini değiştirdiğimizde, hiçbirimizde doğal olarak yanlış bir şey olmadığını keşfedeceğiz. Tek kusurumuz, doğanın bize aşıladığı şeyleri nasıl kullandığımız idi. Başka bir deyişle, suçlu olan DNA’mız değil, eylemlerimizin arkasındaki niyetti.

Şu anki niyetimiz, sadece kendimizi yükseltmek olduğundan, keşfettiğimiz ve geliştirdiğimiz her şey topluma zararlıdır. Ve zarar verdiğimiz, bizi besleyen ve ayakta tutan toplum içinde yaşadığımız için, geliştirdiğimiz ve keşfettiğimiz her şey sonunda bize zarar veriyor.

Ne olduğumuzu değil, kim olduğumuzu değiştirmemiz gerekiyor. Bizim sorunumuz ne yaptığımız değil, neden yaptığımızdır. Yaşadığımız topluma fayda sağlamak için çalışırsak, kendimize fayda sağlayacağız.

Narsist zihniyetimizden dönüşüm ortak bir çaba gerektirir, ancak küresel durum zaten o kadar kötü ki, bence başka seçeneğimiz ve kaybedecek zamanımız yok.

İyiliğin Gücüyle Tedavi

Koronavirüs bize birkaç hafta kısa bir nefes aldırdı ve ardından yenilenen bir güçle yayılmaya başladı. Bu salgın neden bitmeyecek gibi görünüyor merak ediyoruz? Ancak bu, virüse düzgün bir şekilde yanıt vermek için yapmamız gerekeni henüz yapmadığımızın bir işaretidir.

Her zaman olduğu gibi, birbirimize karşı daha insani ve özenli bir tavırla, aramızdaki bağ veya yakınlaşmadan başka çare yok. Bu, virüsü büyük ölçüde zayıflatırdı.

Ülkenin yarısının omikron hastalığına yakalanmasından sonra, bir çeşit genel bir bağışıklığın ortaya çıkacağını bekliyorduk, ancak bir nedenden dolayı pandemi bir yere gitmiyor ve aksine yeniden büyüyor. Gerçek şu ki, önceki kurallar bu virüs için geçerli değil. Onlar daha fazla yardım etmeyecekler.

Sonuçta bu sıradan bir virüs değil, insanlar arasındaki ilişkileri düzeltmemizi gerektiren bir virüs. Şöyle görünebilir, bir virüs bizim ilişkilerimiz hakkında ne bilebilir? Ancak bu virüs her şeyi biliyor çünkü içinde tüm bilgiler var. Onun sadece bir DNA parçası olduğunu düşünüyoruz ama o canlı!

Bu, ölü bir element ya da bitki değil, aslında hayvansal düzeyde, bizimkiyle aynı. Koronavirüsün bir aklı ve duyguları var. Çevreyi algılıyor ve etkiliyor. Diğerleri ile bağ kurabiliyor, insan vücuduna nüfuz edebiliyor ve onunla o kadar bütünleşebiliyor ki, bedeni kontrol etmeye başlıyor.

Ona küçümseyici ve ihmalkâr davranmayın. Bize öyle görünüyor ki, mesela, bu virüs bugün komşuma merhaba deyip demediğimi nasıl bilsin? Ama virüs bizden daha akıllı ve o her şeyi biliyor. Virüs dünyayı kontrol ediyor çünkü o Yaradan’ın bir parçacığı.

Koronavirüs, onu etkilemek için bu dünyayla ilgili tüm bilgilerin özel bir konsantrasyonunu içeren doğanın önemli bir unsurudur. Bu nedenle o, ancak insan ilişkilerimizi geliştirerek yok edilebilir.

Bu biraz naif gelebilir ama hadi deneyelim! Kaybedecek bir şeyimiz yok. Birbirimize iyi, büyük bir dikkat ve özenle davranmaya başlayalım. Muhtaçlara, yaşlılara, çocuklara, birbirimize sahip çıkalım; sokağa çöp atmayalım ya da gürültü yapmayalım. Başkalarını düşünmeyi deneyelim ve onların kendilerini iyi hissetmeleri için her şeyi yapmaya çalışalım.

Birinin bana ne yapacağımı söylemesini beklemiyorum, aksine diğerlerine karşı nazik tavrımla nasıl yardım edebileceğimi ve onların gerçekten iyi olmasını istediğimi gösterebileceğim bir yer arıyorum. Ülkede böyle bir deney yapalım ve bir ay içinde şu sorularla Koronavirüs’te durumun ne olduğunu kontrol edelim: Pandemi devam ediyor mu, etmiyor mu? Bu ay kaç kişi öldü? Trafik kazalarında kaç kişi öldü? Kontrol etmek kolay, hadi deneyelim.

“20. Yüzyılın Bazı Özellikleri Nelerdir?” (Quora)

20. yüzyılın ortalarında insanlık anlamsız bir varoluş dönemine girdiğini hissetmeye başladı. Sosyal bilimciler ve siyaset bilimciler, insanlığın bir zamanlar sahip olduğu daha mutlu, daha iyi ve daha kolay bir gelecek için umudunu kaybettiğini anlamaya başladılar.

O zamandan önce, insanlar bir tür ruhsal doyum için hiçbir özleme sahip değillerse, o zaman maddi doyum için özlem duyuyorlardı. İnsanlar sanata ve kültüre daha fazla ilgi duydular ve sonraki yıllarını korumak için toplumsal düzende bir değişiklik olmasını umdular. Başka bir deyişle, insanların hayattan ve dünyadan birkaç ihtiyacı vardı ve gelecekte tatmin ve mutluluk bulacaklarına güveniyorlardı.

20. yüzyılın ortalarına kadar insan egosu sürekli bir büyüme yaşıyordu ve bu, insanları düzenli olarak yeni ve farklı tatmin türleri aramaya motive etti. İnsanlık böylece kuyruğunu kovalayan bir köpek gibi koşturdu. Ancak, 20. yüzyılın ortalarından itibaren umutlar söndü. Köpek artık kovaladığı kuyruğu görmüyordu. Artık nereye koşacağını bilmiyordu. Kafası karıştı. Bu dönem, 20. yüzyılın ortalarından itibaren öne çıkmaya başladı ve insanlığın mevcut durumunun belirleyici bir özelliği haline geldi.

“Mutluluk Ölçülebilir Mi?” (Linkedin)

Yaklaşık 150 ülkedeki insanlardan oluşan küresel bir anket olan BM Dünya Mutluluk Raporuna göre, eğer bir ülke kesinti yapıyorsa, bunun anlamı sakinleri dünyanın en mutluları arasında demektir. Son zamanlarda yapılan araştırma, genellikle göz ardı edilen çok basit bir önermeyi ortaya çıkardı: Memnuniyet seviyelerimiz, pandemi nedeniyle son iki yılda artan cömertlik ve karşılıklı yardım seviyeleriyle bağlantılı. Fakat bu, birdenbire daha fedakâr oldukları için insanların daha mutlu olduğu anlamına mı geliyor? Bu gerçekten nasıl ölçülebilir?

Yaşam standardı ve karşılıklı sorumluluk temelinde yapılan bu sıralamaya göre Finlandiya, üst üste beşinci kez dünyanın en mutlu ülkesi oldu. Rapora göre, hayır kurumlarına bağış yapmak, bir yabancıya yardım etmek ve gönüllülük 2021’de pandemi öncesi seviyelere kıyasla küresel olarak %25 arttı. Muhtemelen durum budur, ancak bir anketin insanların duygularına ve tatminine nasıl nüfuz edebileceği tartışılabilir ve bu nedenle, güvenilmez.

Sanırım biraz büyüdük ve artık anketleri ciddiye alacak kadar saf değiliz. Herkes, bunların finanse edildiğini ve siyasi karşılıklar içerdiğini anlıyor. Örneğin, anketlere inanacak olursak, yaşadığım ülke olan İsrail’in sürekli güvenlik tehditlerine ve yüksek yaşam maliyetlerine rağmen küresel mutluluk endeksinde saygın 9. sıraya ulaşması bizi heyecanlandırabilirdi.

Aramızdaki ilişki her geçen gün daha da zorlaşıyor ve çatışmalar yorucu oluyor, bu nedenle mutluluk endeksinde yetmişinci sıranın bizim için daha gerçekçi olduğu sonucuna varabiliriz. Bu nedenle, Birleşmiş Milletler, İsrail’i listenin başına koyarak, bize karşı devam eden önyargılı muamelesini gizlemeye çalışıyor.

BM araştırmasının bize “küresel mutluluk endeksini” gösterdiği gözlükleri bir kenara bırakıp gerçeğin kendisine bakarsanız, listenin ilk sıralarında yer alan İskandinavların pek de neşeli bir dışavurumun posteri olmadığını görürsünüz.

Sıcak ve soğuğun, genişleme ve daralmanın gerçekliğinde, cimrilik ve cömertliğin, mutluluk ve üzüntünün genel zıt dalgaları vardır. Ve şimdi daha sıcak, açık ve dostane bir dalga dünyayı kasıp kavuruyor. Onun öncesi, Covid pandemisi ve küresel ıstırap ile oldu. Ama bu sadece geçici bir dalga ve kaybolacak.

Dünya kendini kapatacak ve insanlar bir kez daha kinci ve bencil olacaklar. Bunun nedeni, yaşam olaylarının bizi etkilemesi ve bizi bir anda bir dereceye kadar bağa, sonra başka bir zamanda ayrılığa çekmesidir. Ama içeride, değişmiyoruz.

Binlerce yıldır bu şekilde kaldık ve insan olarak doğduğumuz aynı içsel içgüdüyle yaşamaya devam ediyoruz. Bu bencil içgüdüdür, egodur. Bu ego bizim gerçekten mutlu olmamıza izin vermez. Arzuladığımızı elde etmek için başkaları pahasına başkalarını ezmemize neden olur, bu da sonunda bizi birbirimizden ayrı, şüpheci ve düşmanca yapar. Hiç kimse bu tür koşullarda ve ortamda kendini gerçekten tamamlanmış hissedemez.

Bizler tüm insanlığın ve aynı zamanda tüm doğa sisteminin bir parçasıyız. Bu nedenle mutluluğumuz diğer herkesin mutluluğuna bağlı ve bağımlıdır. Çevremizde olan her şeyden mutlu değilsek, kişisel mutluluğu hissedemeyiz. Gerçekten mutlu olmak için, egonun yaşamlarımız üzerindeki kontrolünün kapsamını konuşmalıyız.

Bakış açımızı egoistten özgeciye değiştirdiğimizde, anketlere ve boş gururlara bağlı kalmadan mutluluk merdivenini tırmanacağız. Kalıcı bütünlüğün gerçek kaynağı olan ve aramızdaki uyumlu ilişkilerde var olan içsel sevinci, herkes hissedecektir.

Erkekleri Çeken Nedir?

Soru: İnsanlığın gelişiminin plastik cerrahi ile izlenebileceği söylenmiştir. Plastik cerrahi mesleğinin temelinde, çeşitli felaketler vb. sonucunda şekil bozukluğu olan kişilere yardım etmek vardı. Daha sonra yaşlıların daha iyi görünmesine yardımcı olmaya başladılar. Sonra gençlik geldi ve burunlarını, kulaklarını, kaşlarını, kaş çıkıntılarını ve dudaklarını düzeltmeye başladılar.

Ancak cerrahlar son yıllarda çılgınca arzularla karşılaştığımızı söylüyor. Bir kadın yüzünün Instagram filtresiyle düzenlenmiş gibi görünmesini istiyor. Giderek daha da fazla, bir insan kendisi olmak istemiyor. Bu durum nereye götürür?

Cevap: Kendisi olmak istemediği doğrudur. Hem içsel olarak hem de dışsal olarak çirkin.

Yorum: Ama içsel çirkinliğinin bir şekilde değiştirilmesini istemiyor, dışsal çirkinliğinin değiştirilmesini istiyor, dışsal olarak daha iyi görünmek için.

Cevabım: Biri olmadan diğeri işe yaramaz. Esas olarak, aslında kişiyi içeriden görürüz. Ve ne kadar güzel olursa olsun, kendi içinde içsel olarak korkunçsa, o zaman hiçbir güzel görünüm genel çirkinliğini düzeltemez, aksine onun korkunç olduğunu daha da belirgin bir şekilde gösterecektir.

Kadınlarda ise bu farklı bir konudur. Çünkü erkekler dış görünüşe bakar. Erkeklerin doğası gereği, kadınların içselliğine bakmazlar. Dışsal olarak, eğer her şey yerindeyse, o zaman onun görünüşünden etkilenir. Fakat bu, anladığımız kadarıyla geçicidir ve çok çabuk geçer.

Soru: Yani uygunluk, içsel özelliklere mi dayanmalıdır?

Cevap: İçsel işaretlere göre bu çok zordur, bu durum genç yaşlar için değildir. Özel eğitime, egzersiz ve zamana ihtiyaç vardır. Ve sonra insanlar neyin dikkate değer olduğunu, başkasını nasıl takdir edeceklerini vb. hissetmeye başlayacaklar.

Soru: Sizce, sadece içselliğe dikkat etmeye değer mi?

Cevap: Ama sonunda, bu sonuca ne zaman varıyoruz?

Yorum: Evet. Saçlarımız kırlaşıp, yaşlandığımızda.

Cevabım: Gençlik bilseydi, yaşlılık bilebilseydi.

Soru: Evet, tüm bunların içinde ne kadar bilgelik var! Sizce bir insan bir başkasına bakıp, onun güzel olduğunu düşünüp “Bu güzel bir insan” dediğinde, bu o kişinin içini yansıtır mı?

Cevap: Kesinlikle. Böyle olmalıdır. Ama eğer Hollywood ile büyüdüysek, o zaman elbette bizim için zor çünkü bize önceden bu tür görüntüler gösteriyorlar ve onlardan bir standart oluşturmak istiyorlar: bu kötü, bu nazik, bu saf, bu akıllı, vb. gibi. Aslında güzellik, bir insanla iyi hissettiğim zamandır. Hepsi bu.

Geleceğin Adaleti

Soru: “Son Nesil” makalesinde, Baal HaSulam gelecekte adalet konusuna değinmiş. Sizin bu konudaki fikrinizle ilgileniyorum. Bilmek istiyorum: Gelecek nesilde adalet olacak mı?

Cevap: Gelecekte insan bu yargıyı kendisi üzerinde nasıl uygulayacağını bilerek ve anlayarak, kendini yargılayacaktır. Her şey yalnızca ortak, kolektif iyilik uğruna var olacaktır. Ve sözde mahkemeler herkesin kendisini aşmasına ve birbirleriyle ve Yaradan ile bağ kurmasına yardımcı olacaktır.

Onlar, her bir kişinin hangi seviyede olduğunu, henüz neyi ıslah etmediği ve başkalarıyla hangi bağların kendisini ıslah etmesine yol açabileceğini görmesine izin verecekler.

Soru: Son nesilde yaşayan bir insanın motivasyonu Yaradan’a yakınlık hissetmek, ihsan etme niteliğine sahip olmak ve niteliklerde O’na benzemekse, o halde, onu besleyen şey, Yaradan’la birleşmek değil, toplumdan aldığı saygı olabilir mi?

Cevap: Temelde aynı şeydir.

Soru: Görünüşe göre toplumdan saygı görmek için mi çalışıyorum?

Cevap: Hayır, bu kesinlikle egoist bir ödüldür. Burada kastedilen şey oldukça farklıdır.

Toplum için çalışıyorum ve bunun için her şeyi yapmaya hazırım. Ama egoizmime çalışacak enerjiyi vermek için bu toplumdan yakıt almam gerekiyor. Bu nedenle, ondan bir ödül almak için elimden gelen her şeyi yapıyorum. Ve ödül, ondan enerji almaktır, böylece bencilliğimin ötesinde her şeyi topluma verebilirim.

Soru: Bundan, mahkemelerin kişiyi yargılamaması, eğitmesi gerektiği sonucu mu çıkıyor?

Cevap: Elbette. Manevi ilerlemesine katılmalı ve kişide doğru niyeti yaratmalıdırlar.

Soru: Bunun gelecekte olacağını düşünüyor musunuz?

Cevap: Bu, bugün bile olabilir. Umalım ki öyle olsun.

Toplumun Faydalı Bir Üyesi Olun

Yorum: Ceza hukuku ilkesi, cezanın kaçınılmazlığını sağlar. Kişi, suç işlerse yakalanıp hüküm giyeceğini bilmelidir. Ve bu korkunun onu kötü ve uygunsuz davranıştan kurtardığı iddia edilir.

Cevabım: Maalesef hep yanlış sonuçlara varıyoruz. Korku yardımcı olmuyor ve suç işleniyor. Aynı suçlular her gün sekiz saat çalışsa ve bundan sonra günde altı saat daha manevi metotlarla ilgilenselerdi, o zaman bunun nasıl yardımcı olacağını görürdük.

Sadece yardımcı olmakla kalmayacak, onları toplumun en faydalı üyeleri yapacaktı. Egoist dürtülerinden geçerek, onları neyin kontrol ettiğini anlamaya başlayacaklardı. Kendilerini ıslah eder, değişir ve bunun neden başlarına geldiğini hissetmeye başlarlardı. Bu koşul içindeki bir kişinin, ne kadar korkunç bir suçlu olursa olsun, iyileşme olasılığı daha yüksektir.

Büyük egoizme sahip (sert, bencilce yönlendirilmiş) bu tür insanlar, gerçek yüksek durumun ifşası ile bir metodoloji ile karşılaşmaya başlar başlamaz, ıslaha en yatkın hale gelirler. Biz sadece onlara yanlış şekilde davranıyoruz.

Soru: Bir suç işleyen birinin Kabalistik metodolojiyi çalıştığını ve öğrendiğini varsayalım, bu yüzden o ıslah olma sürecindedir, ancak henüz ıslah olmamıştır. Bu noktada, kişi tecrit edilmeli mi, edilmemeli mi?

Cevap: Hayır. Bir insanı toplumdan soyutlayamazsınız. Bu sosyal unsur tarafından yaratılır. Onu doğru çerçeveye, doğru ortama koymak, günde 15-16 saat orada meşgul olacak şekilde işte ve ders çalışmakla görevlendirmek, geri kalanını uykuya birazını da aileye bırakmak gerekir. Ancak hiçbir durumda bozmayın.

Hapishaneden salıverilen insanlar, biyolojik, fizyolojik, psikolojik tüm içsel sistemlerinde acı çekerler ve korkunç bir travma yaşarlar. İnsan bunun için yaratılmamıştır. Bunun iyi bir şeye yol açmadığını görüyoruz.