Category Archives: Tabiat

Islahın Nesli

Virüs için güvenilir bir çare vardır: bağ kurmak. Bu tüm sorunlardan bir cankurtarandır çünkü kesinlikle küresel ve bütünleyici olan doğaya benzer hale geliriz. Bu şekilde bağlanırsak, hayatımızın tüm sistemlerini doğru bir şekilde ayarlayacak olan doğanın ortak gücüne daha bağlı hale geliriz.

Doğada hepimizi kontrol eden genel bir yasa vardır. Bu yasaya yakınlaşmak ve onunla doğru etkileşime girmek için bağ kurmalıyız. Tıpkı cansız maddelerin, bitkilerin ve hayvanların tek bir ortak yaşamda birbirine bağlı olması gibi, insanların da bağ kurması gerekir.

Öyleyse neden doğada birinin diğerini yok ettiğini görüyoruz? Bunun nedeni biz insanların birbirimize egoist davranmamızdır ve egoizmimiz doğanın: cansız, bitkisel ve hayvansal diğer tüm seviyelerini etkiler. Eğer egoist arzumuzu ıslah, kurt kuzunun yanında huzur içinde yaşar ve doğada hiç kimse diğerine saldırmaz.

Doğa ile uyum içinde olmanın faydasını göreceğimiz herkes için aşikardır. Bizim neslimizde, bu uyum tüm insanlık tarafından sağlanmalıdır ve bu nedenle, buna ıslahın nesli denir.

Bir Köprü İnşa Etmek, İki Taraf Gerektirir (Linkedin)

Sol ve Sağ taviz vermeyecek. İnsan benmerkezciliği sürekli arttığı ve insanlar giderek daha inatçı ve hoşgörüsüz hale geldiği için bunu yapamazlar. Buna yardım edemeyiz; doğa her bitkiyi ve hayvanı geliştirdiği gibi egoizmimizi de geliştirmektedir. Yapabileceğimiz tek şey, egolarımızı olumlu ya da olumsuz nedenlere yönlendirmektir. İlkini seçersek, insanlık hayatın her alanında yeni zirvelere çıkacaktır. İkincisini seçersek, kendimizi  III. Dünya Savaşı’nın içinde bulacağız.

Doğa, egolarımızı daha yoğun hale getirdiğinden, halihazırda olduğumuzdan daha da bölünmüş olmaya mahkumuz. Dahası, Amerika’da gördüğümüz gibi, bu bizi neredeyse aynı büyüklükte iki yarıya ayırıyor. Doğa da bizi giderek daha inatçı hale getirdiğinden, bize iki seçenek bırakıyor: ölümüne savaşmak veya anlaşmazlıklarımızı aşmak ve onların üzerinde birliği bulmak.

İkinci seçeneği seçmek ve kendimizi yıkımdan kurtarmak için birliği hayatımızdaki en önemli tek değer haline getirmeliyiz. Bunun, Tanrı’ya bağlılık, çevreyi önemseme, kadın hakları için kampanya yürütme, vatanseverlik ya da şu anda önem verdiğimiz herhangi bir değer için, mevcut değerlerimizle çatışması gerekmez. Birlik,  kendi başına bir seviyede olmalıdır ve bu, her konuda anlaşamayabileceğimiz ancak günün sonunda,  tek bir millet olduğumuz anlamına gelmelidir.

Bu milletin içinde her türlü inanç, ırk, renk, cinsiyet, siyasi gündem ve aklınıza gelebilecek her şeye sahipsinizdir. Ancak canlı bir demokraside olması gerektiği gibi, çeşitlilik her fraksiyonun daha da parlamasını sağlar. Çeşitlilik olmasaydı, bireyler olarak düşünemez, yargılayamaz, öğrenemez ve büyüyemezdik. Çocuklukta bakış açıları içlerine yerleştirilmiş robotlar olurduk ve asla oradan gelişmezdik.

Ama hayat gelişim ve değişimdir! Hayat doğum ve ölümdür, gece ve gündüz, gelgitler, fırtına ve sükûnettir. Hayat, sayısız renk ve ton yaratmak ve sonsuz uyum ve dengeyi sürdürmek için birbiriyle iç içe geçmiş sayısız zıtlıktır. Çeşitliliği yok etmek isteyenler, yaşamı yok etmek isterler.

Ortak zemine sahip olamayız olmamalıyız da çünkü bu insan olarak varoluşumuzun sonu olurdu. Ancak zıt olduğumuzu düşünenleri alıp onlarla farklılıklarımızın üzerinde bir birlik örtüsünü inşa ettiğimizde neden ayrı olduğumuzu keşfederiz: çünkü bir köprü inşa etmek iki taraf gerektirir.

Neden Bağ Kurma Metoduna İhtiyacımız Var?

Soru: Savaş zamanlarında her zaman işbirliği vardır çünkü hayatta kalmak ve savaşı bitirmek için ortak bir hedef vardır. Barış zamanında toplumun tüm kesimleri arasında hangi ortak hedef olabilir?

Cevap: Savaş zamanı ile barış zamanı arasında pek bir fark görmüyorum çünkü bugün birbirimizle ve nükleer savaştan daha kötü olan doğa ile savaş halindeyiz.

Ayrılıklarda veya karşılıklı nefretten nasıl kurtulacağımızı anlamıyoruz. Bu ayrılıklar toplumumuzun ve hükümetlerimizin en üst düzeylerinden ailelere ve bireylere kadar her yerde mevcuttur.

Egoizmimiz her seviyede hakimdir ve birbirimizi hiç dinleyemediğimiz bir duruma ulaşır.

Bu nedenle, bir bağ kurma yöntemine ihtiyacımız vardır.

Soru: Sürekli üzerimize baskı yapan doğayı yenmek ortak bir amaç olabilir mi?

Cevap: Bu mümkündür, ki bu hedef bizleri organize edecek ve bizi birbirimize doğru yönlendirecektir. Doğanın bizim için hazırladığı felaketlerde yok olmamak amacıyla, birleşmek için doğru adımları atmaya başlayacağız.

İyiyle Kötü Arasındaki Tarafsız Sınır

Doğa katı yasalara uyar, eğer bizler de onlara uyarsak iyi yaşayabiliriz, uymazsak darbe alırız.

Ama Yaradan, harekete geçmeye başlamamız ve darbeden kaçınmamız için,  özgürce seçim yapmamız için bize biraz zaman verir.  Kaçınılmaz olanla yüzleşmemek için bize hemen vurmaya başlamaz, ama O’nun gibi olma arzusundan, anlamamızı ve bilinçli hareket etmemizi ister.

Fiziksel yasalar, yerçekimi yasası gibi hemen harekete geçer.  Yokuştan atlarsam, düşünecek zamanım kalmadan hemen düşerim.

Fakat manevi dünyada, doğanın kanunlarını değiştiren, iyiyle kötü arasındaki farkı, aralarındaki mesafeyi yaratan bir Klipot sistemi vardır.  Ve bu nedenle bu mesafeyi, kendimizi hemen darbelere maruz bırakmamak, birbirimizle bağ kurabilmek ve ilaçla uyararak darbelerden kaçınmak için kullanabiliriz.

İlaç, Bina’nın kullanabileceğimiz gücüdür.  Maddi doğada böyle bir güç yokken, her şey basittir: ya eksi ya da artı.  Maneviyatta, eksi- artı vardır ve her iki kuvvete de dahil olduğumuz ve her iki zıtlığı içeren bir tampon bölge oluşturabileceğimiz, bunların ortada üst üste bindiği yer vardır.

İki kuvveti içeren bu sisteme “insan”, Adem denir çünkü o, haz alma arzusunu ve ihsan etme niyetini içerir ve bu nedenle Yaradan gibi oluruz.

Doğa bilimlerinin incelediği cansız, bitki ve hayvan dünyasında böyle bir ara sistem yoktur.  Bu nedenle bilim, sıradan, dünyevi bir insanın ve hatta manevi bir insanın bile psikolojisini kavrayamaz.  Manevi bir kişiyi anlamak için, bize kişinin nasıl düzenlendiğini açıklayan Kabala bilimi gereklidir.

Bilimin bir insan hakkında bildiği her şey, onun hayvansal seviyesine aittir ve deneysel olarak elde edilir.  Bu, biyolojik beden için ilaçlar yapmamızı sağlar.  Ancak insanın kendisi, onun içsel özü, herhangi bir aletle ölçüm ile erişilemez ve herhangi bir doğrulamaya tabi değildir.

Genelde cansız maddeler, bitkiler ve hayvanlar üzerinde çalıştığımız için, yalnızca Kabala bilimi bir kişiyi aşağıdan değil, yukarıdan, en yüksek seviyedeki enstrümanlar aracılığıyla inceleyebilir.

Bu nedenle, mevcut krizde Kabala bilimi ve yöntemleri dışında hiçbir şey insanlığa yardımcı olamaz.  O zamana kadar acı çekmek zorunda kalacağız.  Bu nedenle, ıslah yöntemi hakkındaki bilgileri mümkün olan tüm yollarla yaymaya çalışıyoruz.

Üst Gücün Ayrıcalığı

Soru: Duygularımızı neden ölçemiyoruz?

Cevap: Bu yeteneğe sahip değiliz. Sinir uçlarımızın ve dürtülerimizin tepkisini belirli cihazlarla kısmen ölçebiliriz ama duyguların kendisi değil, çünkü onlar arzularla ölçülürler.

Arzuları ölçmek de imkansızdır. Yaradan ya da dünyanın en içsel gücü, bir arzudur. Bu nedenle, onlarla sadece çok dışsal bir biçimde çalışabileceğimizi kabul etmeliyiz, yani onları anlayamayız, ölçemeyiz veya yönetemeyiz.

Bu, cansız, bitkisel, hayvansal ve insan seviyelerinde bir arzu yaratan ve sonra bu arzu etrafında maddeyi oluşturan üst gücün ayrıcalığıdır.

Sonsuzluk Dünyasında

Sonsuzluk dünyasında herhangi bir edinime sahip değiliz, çünkü tüm edinimimiz yalnızca bir sona sahip olan yerde mümkündür. Hissiyat yalnızca her şeyin bittiği sınırda gelir. Bu nedenle sonsuzluk koşulu içindeki hiçbir şeyi algılayamayız veya anlayamayız.

Bu sanki açık kozmosa atılmış ve karanlıktan başka bir şey yokmuş, tek bir ışık huzmesi yokmuş ve üst, alt, sağ veya solun nerede olduğu belli değilmiş gibidir. Hiçbir şey anlamıyorum, sıfır yerçekiminde dönüyorum ve nerede olduğumu ya da bana ne olduğunu hissetmiyorum. Buna sonsuzluk dünyası denir.

Sonsuzluk dünyasının merkezi noktası, her şeyin bittiği noktadır: hem arzu hem de ışık. Kara bir delik gibidir.

Twitter’da Düşüncelerim / 19 Kasım 2020

Bir atlet ne kadar antrenman yaparsa, o kadar güçlenir, egoyu güçlendirir. Başarılarından her zaman memnundur. Bir Kabalist, egonun üzerine çıkmak için çalışmalar yoluyla egoyu zayıflatmaya çalışır. Egoizm için safha talihsiz görünür, ancak Kabalist için arzu edilen bir safhadır

Bir Kabalist, iyiye olduğu kadar kötüye de sevinir. Ancak bu onun bir mazoşist olduğu anlamına gelmez çünkü bir Kabalist acıyı kendine değil, sadece Yaradan tarafından yaratılan egoizme atfeder. Egoizmi haz alma arzusu olarak değil, Yaradan’dan gelen bir güç olarak algılar.

Doğada birinin diğerini nasıl yediğini görüyoruz – çünkü birbirimize egoist davranıyoruz. Egomuzla, doğanın diğer tüm derecelerini etkiliyoruz – duran, bitkisel ve hayvan. Ego arzusunu düzelttiğimizde, kurt kuzuyla barış içinde yaşayacak, kimse kimseye saldırmayacak.

Birlik, virüse karşı kesin bir çaredir. Ortak, küresel, integral doğaya benzediğimiz için, tüm sorunlara karşı sağlıklı bir araçtır. Bu şekilde birleşerek, yaşamımızın tüm sistemlerini doğru bir şekilde düzenleyecek olan doğanın genel gücüne daha fazla bağlanıyoruz.

Bir Kabalist, hayvan bedenine bir araştırmacı olarak bakar. Hayvanda alma kuvveti, egoizm ifşa olur, ancak bir Kabalist ihsan etme gücünün kendisinde ifşa olmasını ister. Kendini tamamen tarafsız bir araştırmacı olarak hisseder, almaya ya da ihsan etmeye ait değil.

“Hayatın Amacı Nedir?” (Quora)

Hayatın amacı, doğanın bizim için hazırladığı en yüksek ve en yüce duruma ulaşmaktır: Doğuştan gelen egoist benliklerimizin üzerine çıkmak ve doğanın tüm seviyelerinde neden var olduğumuza dair- cansız, bitkisel, hayvansal ve insan- net bir anlayış, algı ve his kazanmaktır.

Dahası, matematiksel yasaları, kedilere kanıtlayamadığımız gibi, hayatın amacı da kimseye zorlanamaz veya gösterilemez. Bunun yerine, her insanın kendisi için hayatın amacını keşfetmesi gerekir: tam bir vizyon ve gerçeklik hissi kazanana kadar, kendisini algılama ve hislerde yükseltmek.

Doğuştan gelen egoist doğamızın üzerindeki yükseliş, doğanın bütünlüğünün keşfi, insan olmanın tam anlamıdır. İbranice’de “insan” kelimesi, “Adameh le Elyon” (“en yükseğe benzer”) ifadesinden kaynaklanan “Adam”dır. Bu, dar egoist algımızın üzerine çıkıp gerçeklik algısını bütünüyle edinirsek, kelimenin tam anlamıyla “insan” olma rolümüzü yerine getirdiğimiz anlamına gelir.

Egoizmimiz, temel hayatta kalma ihtiyaçlarından – yiyecek, seks, aile ve barınak – başka bir şey talep etmeyen küçük bir haz alma arzusundan, sayısız sosyal bağlantıdan -para, servet, onur, saygı, şöhret, kontrol, güç ve bilgi- tatmin gerektiren daha büyük bir egoya doğru,  birçok nesil boyunca gelişmekte ve büyümektedir.

Çağımızda, egoist gelişimimizin çıkmaz bir noktaya ulaştığına tanık olduğumuz yani egoist arayışlardan tatmin olmanın gittikçe zorlaştığını hissettiğimiz, aynı zamanda toplumda bol miktarda olumsuz tutuma yol açan benzersiz bir geçiş noktasına ulaştık. İnsanlar, birbirleri üzerindeki tatminsizliklerini gittikçe daha fazla ortaya çıkararak, toplum genelinde kutuplaşmaya ve nefretin artmasına neden oluyorlar.

Günümüzün aşırı şişmiş egoizmi, bu nedenle, birbirimizle ve doğa ile dengeli ilişkiler kurabilmemiz için karşıt, pozitif ve özgecil bir güç çekme ihtiyacına işaret etmektedir.

Hem doğuştan gelen egoizmimiz hem de pozitif özgecil gücümüz doğadan kaynaklanır ve hayatın amacı, doğayla denge ve uyum içinde yaşayalım diye, doğanın pozitif özgecil gücünü egoist gücümüzün üzerine çekmek için kendimizi adamamızdır.

“Hayatın Acı Gerçeği Nedir?” (Quora)

Gerçek, doğru olduğunu düşündüğümüz şeyi anladığımız anda sürekli parmaklarımızın arasından kayıp gider.

Gerçek olduğunu düşündüğümüz şeye ulaşmak için çok çaba sarf edebiliriz ve onun yönünde bir hamle yapar yapmaz, daha önce hissettiğimiz gerçeklerdeki tutarsızlıklara dayalı ek derinlik keşfederiz. Böylelikle gerçeği tekrar tekrar aramaya devam ederiz.

İnsani gelişim, sürekli olarak “gerçek” dediğimiz şeye nihai erişime doğru ilerliyor.

Bu gerçek nedir?

Genel olarak ifade etmek gerekirse, hakikat, yaratılışın başlangıç noktasıdır, aramızda herhangi bir ayrım olmaksızın hepimizin bütünüyle doğaya bağlı kaldığı bir durumdur. Dahası, yalnızca o noktayla temas kurarak gerçeğe ulaşırız.

Bu nihai hakikat noktasına ulaşma yolunda birçok aşama vardır ama hepsi eksik ve tamamlanmamıştır.  Bu nedenle, mutlak gerçeğe ulaşabilsek bile, o bizden hala çok uzaktır.

Bu durumda doğa, kişisel çıkar gözetmeksizin, doğanın özgecil sevgi ve ihsan etme niteliği anlamına gelmektedir. Bizler, “insan doğası” dediğimiz, öncelikle kendi çıkarımızı düşündüğümüz, zıt bir egoist alma niteliği içinde doğarız. Bu nedenle, nihai hakikat  noktasına ulaşma yolundaki aşamalar, defalarca egoist niteliğimizin üzerine, daha şefkatli, veren ve seven birine yükselme ve  her seferinde elde ettiğimiz şeyin, sanki bir kara deliğin içine çekilmiş gibi egoizmimizde kaybolduğunu tekrar tekrar  keşfetme aşamalarıdır.

Ayrıca, çevremizi yani bizi etkileyen her şeyi güçlendirmeye devam edersek, egoizmimizin üzerine çıkmanın ve daha iyi bağ kurmanın, doğanın niteliği gibi daha anlayışlı ve özgecil olmanın olumlu örneklerini vermeyi sürdürürsek, o zaman kendimizi, o uyumlu nihai hakikat noktasına çok daha hızlı, daha zevkli ve çok daha az ıstırapla “çekmek” için arzumuzu uygulamaya devam ederiz. Bunun yerine çevremizi bizi olumlu yönde etkileyecek şekilde güçlendiremezsek, o zaman hayatımızın yönünü değiştirme ihtiyacını ve orada yolumuza devam etmek için yarattığımız çevreyi uyandırmak için sadece bizi kışkırtmaya yarayan evrimin ağır ezici gücünün, sayısız kriziyle bizi ezip geçmesine izin veririz.

Hayatın Anlamı Tüm İnsanlık İçin Aynı Mıdır?

Soru: Tarih boyunca insanlar hayatın anlamı hakkında sorular sormuşlardır. Semavi dinlerde, yaşamın amacı Tanrı’nın bilgisi, itaat ve O’na hizmettir; Budizm’de acının son bulması; Hinduizm’de, yüce mutluluğun elde edilmesi ve Konfüçyüs’e göre, cennete benzer şekilde mükemmel bir toplum inşa etmektir.

İlginçtir ki bilim, hayatın anlamı sorusunu hiç incelemez. Yalnızca yeryüzünde yaşamın ortaya çıkış koşullarını inceler.

Hayatın anlamı tüm insanlık için aynı mı olmalı, yoksa herkes kendine ait bir anlama mı sahip olmalıdır?

Cevap: Gerçek şu ki, sürekli gelişen ve yavaş yavaş büyüdükçe dünya ve yaşam hakkındaki görüşleri değişen çocuklar gibiyiz. Bu doğaldır. O yüzden, çocuğa bu şekilde davranırız. Beş yaşında anladığı şey, 10, 15 ve 20 yaşlarında anladığı şeyden farklıdır. Bir bakıma tamamen farklı insanlardır. Çocuk büyüdükçe, kendi varlığının farkındalığının da arttığını görürüz. İnsanlıkta da durum aynıdır.

Bu nedenle, tüm insanlık için ortak bir şey hakkında konuşamayız. Onu bulunduğu seviyeye bağlamalıyız. Örneğin, rastgele iki kişiyi alıp karşılaştırmaya başlarsak, o zaman önce her birinin neden böyle düşündüğünü ve inandığını ve başka türlü düşünmediğini anlamanız gerekir ve ancak bundan sonra onlara karşı doğru bir tutum sergileyebilirsiniz.

Soru: Yani insan hayatının en yüksek amacı kendini anlamaktır, doğayı tanımak sonu olan bir şey değil midir? Hakikaten, başka hedefler de var mıdır?

Cevap: Prensip olarak, ne için var olduğumuzu anlarsak, bu zaten bizi yaratan gücü incelemeye başladığımız yüce bir eşiktir. Bu, ilk olarak bizden daha yüksektir. Bizler bir sonraki bilinç seviyesine yükseleceğiz ve yeni bir seviyeye ulaşacağız.

Bu seviyeye çıkanlara, daha sonra ne olacağını söyleyemem. Bu, on yaşındaki bir çocuğun mantığını anlamayan beş yaşındaki bir çocuk ile yirmi yaşındaki birini anlamayan on yaşındaki bir çocukla aynı örnektir.