Category Archives: Tabiat

İnsanlarda Nelerin Değişmesi Gerekiyor?

ABD Ulusal İstihbarat Konseyi tarafından hazırlanan küresel eğilimler Raporu, pandemiyi 2017’de öngördü. Önümüzdeki 20 yılın kaotik ve çalkantılı olacağı konusunda uyardılar: nüfus artışının yavaşlaması, nüfusun büyük ölçüde yaşlanması ve iklim değişikliği; fırtınalar, kasırgalar, seller sıcak hava dalgaları göçün artmasına neden olacak. Uluslararası İlişkiler öngörülemez hale gelecek, bağlar kurulamayacak ve potansiyel olarak parçalanacak. Kıtlıkta da bir artış olacak. Pandeminin uzun vadeli bir etkisi olacak. Tıp, bilim, yetkililer ve siyasete yönelik güvensizlik artacak, protestolar ve ayaklanmalar da patlamalar yaşanacak. Kısacası rapora göre kasvetli bir gelecekle karşı karşıyayız.

Değişmemiz için birçok nedenin ortaya çıktığını görüyoruz.

İnsanlığa iyi bir gelecek verin ve o tamamen vahşileşecektir. Sovyetler Birliği’nde işlerin daha iyi olacağı, on yıl içinde vaat edilen sloganla komünizme ve kapitalizme varacağımız söylendi: “Endişelenmeyin, ticaret büyüyecek ve her şey daha iyi olacak.” Görünüşe göre daha iyi bir gelecek vaadi bugün çok da iyi bir fikir değil. Bu ideolojiyi yayanlar bize şöyle diyor: “Bırakın önderlik edelim ve gelecekte her şey sizin için harika olacak. Bu süre içerisinde, olduğunuz gibi devam edin ve hayatınızdan memnun olun.” Ancak, her şeyin daha iyi olacağına dair net bir umut ve inanca sahip olmak çözüm değildir.

Doğanın yönüyle ve bizim yönümüz uyumlu değilse, doğa bizi kendimizi düzeltmeye, değişmeye zorlamalıdır. Bu bir süreçtir ve başlangıçta değişmememiz durumunda geleceğin kasvetli bir resmini görmemiz gerekir. Kişinin içsel durumu ile doğanın dışsal durumu arasında açık bir bağımlılık ve bağlantı görmemiz gerekir. Başka bir deyişle, eğer değişirsek, etrafımızdaki her şey de değişir. Doğa bizi bu şekilde, zıt, olumsuz bir bağlantı yoluyla etkiler. Bizi her türlü sorunla değişmeye zorlayacak ve bunu yaparak bu bağımlılığı keşfetmemizi sağlayacak.

Başka bir çıkışımız olmadığını ve bu çürüyen bedensel varoluştan kurtulmanın tek yolunun kendi kendini değiştiren bir varlık olmak olduğunun farkına varacağız. İnsan, Yaradan gibi olmak için çabalayan kişidir. Bu İbranice’de, “Adam” (“insan”) kelimesinin “Domeh le Elyon” (“en yükseğe benzer”) kelimelerinden kaynaklandığı şekilde ifade edilir. Yaradan, doğanın muazzam birleşik gücüdür, kendisinden yayarak her şeyi doğuran, veren güçtür. Bu güce benzer olmaya ihtiyacımız var. Dışımızdaki her şeye tam bir sevgi ile davrandığımız bir duruma ulaşmamız gerekiyor ve sonra her şey yerine oturacaktır.

Gerçekten de değişmeli ve sevgi, nezaket ve sıcaklık yaydığımız, Yaradan’a benzer bir duruma ulaşmalıyız. Bir gün bu durumu hayatın kendisinden daha çok arzulayacağız. Dahası, böyle bir uyuşmadan başka bir şeye ihtiyacımız yok. Ayrıca, salt kendi kendini dönüştürmenin ötesinde düşünmeli ve tüm dünyanın sevgi ve ihsan niteliğini kazandığı küresel dönüşümü göz önünde bulundurmalıyız. İnsan seviyesi aracılığıyla, canlı, bitkisel ve cansız seviyeler de değişecektir. Sonunda, kesinlikle her şey -cansız, bitkisel, canlı ve insan seviyeleri- karşılıklı, sonsuz ve sınırsız sevgi derecesinde olacaktır. O zaman, dört seviyede de ortak olacak olan bu büyük arzuda, üst güç tezahür edecek ve kendi içindeki her şeyi saracaktır ve dünya tekil bir form alacaktır.

Bu dönüşümün temelleri atılıyor ve bu doğa eylemine ve kişisel arzumuza, onu insanlığa seslenişimizle doğru yönlendirmek için, en uygun şekli vermeliyiz. Duyarlı varlıklar olduğumuz için, bu da olacaktır. Gözümüz korkutulabilir, diz çöktürülebilir, zorlanabiliriz ve bize bu şekilde öğretilmiş olabilir. Şu anda, doğa bize daha çok yaramazlık yapan gençler gibi davranıyor ve yapmamız gereken değişime uyanmamız için bize darbeler veriyor. Bir hayvanı terbiyeli bir hayvan olma noktasına kadar eğitebilirken, bir insanı doğasının üzerinde yükseleceği şekilde değiştirebiliriz.

Günümüz uzmanlarından gelen rapor, kibarca söylemek gerekirse, çok kabul edilebilir ve gerçekçidir. Farklı yönlerden farklı dalgalar olacak ve bizi hırpalayacaklar. Bizler daha akıllı olmadıkça, etkili çözümler üretemeyecek ve ayak uyduramayacağız. Bizi zorlayan üst güçle yavaş yavaş bir anlaşmaya varacağız. Mevcut salgın azalacak ve yerini bir sonraki dalgaya bırakacaktır. Bir sonraki dalgayla da kendi çabalarımızla başa çıkmaya çalışacağız, bu konuda bir şeyler yapmaya çalışacağız. Her türden ıstırabın bu dalgalarının, bizi ne kadar seçici bir şekilde etkileyeceğini ve bizi değişmeye zorladığını anlamaya başlayacağız.

İlk ve en önemli farkındalığımız, acının, bilgeliğin kaynağı olduğunu görmek olacak. Doğa bizi hırpalamaya devam edecek ve doğadan alacağımız nispeten sürekli darbeler sayesinde doğanın bizi nereye yönlendirdiği konusundaki anlayışımızı geliştireceğiz. Bu dalgalar zekamızın boyutuna bağlı olacaktır. Burada, şimdiden daha yüksek ve daha bağlantılı bir bilinç düzeyine girebiliriz ve bu bilinçle temas eden insanlar ellerinden gelenin en iyisini yapmalıdırlar.

“Hayvanlar İnsanlar Gibi Davransaydı” (Linkedin)

İnsanoğlu Dünya’daki piramidin tepesinde yer alır. Bununla birlikte, aşırı iklim olayları, önlenemez bir virüs, solmakta olan siyasi beceri ve artan sosyal bölünmeler karşısında hızla mutlak çaresizliğe doğru sürükleniyoruz. Sadece medeniyet değil, tüm dünya kontrolden çıkmış görünüyor.

Eğer suçlu arayacak olursak, bizden başka kimse bulunmayacaktır. Bizler suç işleyenleriz. Bizler sadece en kötüsü değiliz; gezegendeki tek olumsuz elementiz. Biz olmasaydık her şey gelişir ve huzur içinde olurdu.

Hayvanlar insanlar gibi davransaydı ne olurdu bir düşünün. Etoburlar, beslenecek canlı kalmayana dek avlarını eğlenmek ve böbürlenmek için öldürürlerdi. Alternatif olarak, otoburlar da açlıktan ölünceye ya da mideleri patlayana kadar tüm otları yerlerdi.

Hayvanlar insanlar gibi davransaydı, türler sadece güç ve kontrolü sağlamak için diğer türlerin otlanma veya avlanma bölgelerine erişimini engellerdi. Hayvanlar kendilerini beslemek için değil, diğer türleri aşağılamak ya da sadece spor amaçlı birbirleriyle savaşırlardı.

İktidara geldikten sonra, egemen türler kendi aralarında sadece otorite üzerinden değil, rakiplerinin yavrularının gelecekte tehdit oluşturmasını önlemek için birbirlerini öldürürlerdi. Üstünlük savaşında, kendilerini tüm zamanların en büyüğü olarak anmak için kendi yavrularını dahi öldürürlerdi.

Hayvanlar alemi hakkında uydurulan bu gaddarlıklar, günlük hayatımızın gerçeğidir. İşte bu yüzden dünyamızın çöküşü için kendimizden başka suçlayacak kimse yok.

Kendimizi ve gezegenimizi kurtarmak istiyorsak, enerji kaynaklarımızı değiştirmekten ve plastik kullanımını engellemekten çok daha derine inmemiz gerekiyor. Kendi doğamızı kazmamız ve her birimizin içinde yatan kötülüğü ıslah etmemiz gerekiyor. Bu, hayatta kalmak için tek şansımız.

Yapmamız gereken değişiklikler davranış değişiklikleri değil, egolarımız ve benliğimiz üzerinde yapılması gereken düzeltmelerdir. Şu anki doyumsuz zihniyetinde, doğamız hiçbir şey kalmayıncaya kadar her şeyi ve her şeyi yutmaya hazırdır. Geride bırakacağı harabe bizi ve neslimizi yok edecektir.

Biz en zeki varlıklar olduğumuzu düşünüyoruz oysa hayvanlar, sanki sonsuz bolluk varmış gibi biz onu sömürürken, kendilerini destekleyenin doğa olduğunu biliyorlar. Oturduğumuz dalı kesiyoruz yine de davranışımızı “ilerleme ” olarak tanımlıyoruz.

Aptallığımızı görebilsek bile rotamızı değiştirme kararlılığımız yok. Çok güçsüz olduğumuz için tek seçeneğimiz birbirimizden güç ve cesaret almak.

Değerlerimizi sömürücülükten düşünceli olmaya ve istismar edenden duyarlı olmaya değiştirmek için toplu bir çaba başlatırsak, zihniyetimizi değiştirecek olan sosyal çevremizi değiştirmiş oluruz. Birbirimize, hayvanlara, bitkilere, toprağa ve havaya olan yaklaşımlarımızı sadece ve sadece bu değiştirecektir. Bu nedenle, ilişkilerimizi, birbirimize yaklaşımımızı değiştirmek, gezegenimizi ve kendimizi kurtarmanın ve çocuklarımıza gelecek için umut vermenin tek yoludur.

Twitter’da Düşüncelerim / 11 Eylül 2021

Tüm dünyada, koronavirüs hükümetleri ve toplumları istikrarsızlaştırıyor. Ama her şey tersine: İnsanları ve toplumları daha manevi hale getirmek için değiştirmek gerekiyor ve bunlar değişmediği için korona virüsü ortaya çıkıyor. İyi yolu, nasıl kötü bir yola çevirdiğimiz açık.

Yalnızca iklim değişikliğini durdurma girişimlerinden hayal kırıklığına uğradıktan sonra, sadece aramızdaki iyi bir bağ ile iklim değişikliğini durdurabileceğimizi ve doğanın dengesini yeniden kurabileceğimizi, kurtuluşumuzun ancak orada yattığını anlayacağız.

Ancak bu arada doğa tüm kaynaklarıyla başımıza bela olacak.

Doğanın Dilini Anlamak

Ya yabancı bir gezegene geldiysek, yerel yaratıkların dilini konuşmadığımız ya da hareketlerini, kültürlerini anlamadığımız bir yere? Yapacağımız utanç verici gaflar şöyle dursun; asıl sorun bizi ve başkalarını ciddi tehlikelere sokacak hatalar yapmamız olurdu.

Bu teorik bir soru değil, bizim günlük hayatımızdır. Bizler, evimiz olarak düşündüğümüz bu gezegende uzaylılarız. Onun dilini, hareketlerini, ya da kültürünü anlamıyoruz. Bu nedenle yaptığımız hatalar kendimiz, başkaları ve dünya sakinlerinin geri kalanı için ciddi derecede tehlikelidir.

Daha da kötüsü, uzaylı olduğumuzu bilmiyoruz. Son birkaç bin yıldır burada olmamıza rağmen gezegenin yerlileri olduğumuzu düşünüyoruz. Tarih öncesi çağlarda, hominidler (insanlar da dahil olmak üzere Hominidae (büyük maymunlar) ailesinin üyeleri) yaşadıkları doğal sistemlerin ayrılmaz bir parçasıydı. Esasen ekosistemin dokusundaki başka bir hayvan türüydüler.

Zaman içinde geliştikçe, arazi tarım teknolojisini, endüstriyi ve ekonomiyi geliştirdikçe, giderek daha baskın hale geldik. Sonunda en azından kendi gözümüzde dünyanın “hükümdarları” olduk. Şimdi sanki gezegenin sahibiymişiz gibi yaşıyoruz. Ormanları gelişigüzel yerle bir ediyoruz, hayvan türlerini ayrım gözetmeksizin tüketiyoruz, narsist zihnimizin uydurduğu ideolojilere dayalı hükümetler ve rejimler kurup bunların uygulamasında araç olarak soykırımlar yapıyoruz. Bizim gibi düşünmeyen herkesi hor görüyor, onlardan nefret ediyor, iftira atıp şeytanlaştırıyoruz, adalet ve özgürlük adına onları hapsediyor ve öldürüyoruz.

Bizler, Dünya’nın üzerinde ağırladığı en son misafirler, ev sahibimizin evini, izin istemeden, hiç düşünmeden ve hiç pişmanlık duymadan dev bir çöplüğe dönüştürdük. Aslında, ev sahibimizin onayını almak isteseydik bile, doğanın dilinde nasıl iletişim kuracağımızı öğrenmek için hiç uğraşmadığımızdan, bunu yapamazdık.

Yine de, Dünya kendini bizim zehirli varlığımızdan korumak için bize yangınlar, seller ve depremler gönderdiğinde şikayet edecek kadar küstahız. Gerçekten de, insanın küstahlığı sınırsız ve tükenmezdir. Bu yaz tanık olduğumuz doğal felaketler Dünya’nın hastalığının belirtileri değil; iyileşebilmesi için kendisini insan parazitinden arındırma çabalarıdır.

Doğanın kültürü dengedir. Her şeye ihtiyaç vardır ve her şeyin zıttı vardır. Kış ve yaz, med cezir, tropikaller ve çöller, hatta yaşam ve ölüm bile birbirini tamamlayan karşıtlardır. Birlikte, her şeyin doğru zamanda ve doğru hızda gelişmesini ve sona ermesini sağlayan Doğa’nın dinamik dengesini yaratırlar.

Doğanın dili karşılıklı sorumluluk dilidir. Tüm yaratılanlar birbirine ihtiyaç duyar, karşılıklı cömertlikleriyle var olurlar ve gerçekten ihtiyaç duyduklarından fazlasını almazlar. Bu şekilde, herkes herkesi desteklemeye yardımcı olur ve gezegendeki küresel ekosistem gelişir.

Doğa onaylamadığını gösterdiğinde, aşırı hava koşulları, depremler ve aşırı yoğunluktaki diğer doğal afetler gibi “haberciler” kullanır. Bu habercileri anlamadığımız zaman, daha güçlü olurlar. Eğer yine de fark etmezsek, şiddete dönüşür. Eğer hala dikkat etmiyorsak, zarar verenleri yok eder.

Bugünlerde Doğa, bu gezegende istenmediğimizi gösteriyor. Doğanın düşünce ve denge dilini bir an önce öğrenemezsek, her birimize verdiği hayatı elimizden alacaktır. Sonuçta, hepimiz doğanın yarattıklarıyız, tam tersi değil.

Kalbimizde Küresel Isınmaya İhtiyacımız Var

Hükümetlerarası İklim Değişikliği paneli (IPCC), yaygın, hızlı ve yoğunlaşan küresel ısınma hakkında bir rapor yayınladı. Raporda, önümüzdeki yıllarda iklim değişikliğinin tüm bölgelerde artacağı belirtiliyor: aşırı sıcak dalgaları, seller ve kuraklıklar, deniz seviyesinin yükselmesi nedeniyle kıyı kentlerinin su basması vb.

Araştırmacılar iklim değişikliğinin, insan faaliyetinin bir sonucu olduğunu iddia ediyor ve sera gazı emisyonlarını ve hava kirliliğini azaltmak için acil önlemler çağrısında bulunuyor. Bununla birlikte, ben, ortamdaki tüm olumsuz değişikliklerin ana faktörünün, insanın cansız, bitkisel ve hayvansal doğaya ve insanlara karşı egoist tutumu olduğunu düşünüyorum.

Başka bir nedeni yok. Şunları kontrol edebiliriz: yaktığımız yakıt miktarını sınırlayın ve bunun hiçbir şeyi değiştirmediğini göreceksiniz. O zaman başka sebepler aramaya başlayacağız, hepsini tek tek gözden geçireceğiz. Ancak sebebin bu olmadığını anlamak için tüm bu gözden geçirmeler için vaktimiz yok. Bize bağlı olan tek değişikliği yapmamız gerekiyor.

İnsanlar arasındaki ilişkiden daha dinamik bir faktör yoktur. Aramızdaki ilişkiyi düzeltelim ve bunun iklimi nasıl etkileyeceğini ve her şeyi dengeleyeceğini görelim. İkisi arasında doğrudan bir bağlantı olmamasına rağmen, ilişkimizi düzeltirsek, anında olumlu bir etki hissedeceğiz. Kabala bilgeliğinin anlattığı şey budur ve buna inanmamak için hiçbir nedenim yok.

Sera gazı emisyonlarının sınırlandırılması ya da benzeri önlemler yardımcı olmayacaktır. Bu küresel ısınmayı hiçbir şekilde etkilemeyecektir. Çocukça oyunlarıyla doğayı etkileyebileceğini sanan küçük çocuklar gibiyiz. Oysa yapabileceğimiz hiç bir şey yok. Bir yanardağdan atmosfere bir gaz salınımı, yakıtın yanmasını sınırlamaya yönelik tüm çabalarımızı iptal edecektir. Bunlar ciddi önlemler değiller, sadece mümkün olan her şeyi yaptığımızı söylemek içindir.

Aslında, iklimin dengesini etkilemek ve Dünya’yı dengeye getirmek ancak insan derecesinden mümkündür. Cansız, bitkisel ve hayvan derecelerdeki değişiklikler bu konuda yardımcı olamaz. Aramızdaki ilişkileri, insanlar arasındaki iyi ve kötüyü dengelemeli ve herkes arasında iyi bir duruma ulaşmalıyız, yazıldığı gibi “Her biri dostuna yardım etti”, hepimizin sorumlu olduğu küçük bir gezegende yaşayan “hepimiz yoldaş ve kardeşiz.”

Sadece bu şekilde düşünmeye başlamamız gerekiyor ve bu doğanın tüm güçlerini sakinleştirecektir. Başka hiçbir önlem yardımcı olmaz. Başkalarına duyduğu nefretten dolayı insan hariç tüm doğa dengededir. Kişisel olarak kendimize başkalarından maksimum fayda sağlamak için, onları hiç düşünmeden, her birimiz cansız doğaya, bitkilere, hayvanlara ve diğer tüm insanlara egoistçe ve nefretle davranıyoruz.

Başkalarına kendimize gösterdiğimiz gibi özen gösterme konusunda daha dengeli bir hale gelmeliyiz. Ne de olsa, Dünya’da kapalı bir ekolojik sistemdeyiz ve eğer herkesi düşünmeye başlarsak, doğanın tüm güçlerini dengeleyeceğiz.

Hayvanların birbirini yiyip bitirdiğini görüyoruz. Ancak, onlar özgür irade olmadan doğal içgüdülerine göre hareket ederler ve bu nedenle onlardan başka bir şey beklenmez. Birbirlerini yiyerek doğadaki dengeyi bozmazlar. Etrafındaki her şeyi bir hevesle yok eden insanın aksine, hiçbir yırtıcı aç değilse gereksiz yere öldürmez. Elbette, insan cansız doğaya, bitkilere ve hayvanlara dengeli bir şekilde davranmalı yani onları yalnızca yaşam için gerekli olduğu ölçüde kullanmalıdır.

Ancak, asıl önemli olan insanlar arasındaki ilişkidir çünkü bu en yüksek derecedir. Bugün doğal kaynakları gereksiz yere harcıyoruz. Doğayı, her birinin yalnızca doğadan hayati olanı aldığı cansız, bitkisel ve hayvansal derecelerde olduğu gibi kullanmalıyız.

O zaman doğaya zarar verdiğimiz düşünülmeyecek. Yaşam için gerekli olan ölçüde, yiyeceğimizi karşılamada cansız doğayı, bitkileri ve hayvanları kullanmamıza izin verilir. Tıpkı onların da birbirlerini kullandıkları gibi. Bu, doğada herhangi bir felakete yol açmaz çünkü doğayı dengeden çıkarmayız.

İklim değişikliğini araştıran komisyonlar bu süreci sürdürmekle ilgilendikleri için objektif olamazlar. Doğada ne kadar çok felaket olursa, bu uzmanlar o kadar gerekli olacak ve daha fazla fon alacaklardır.

Doktorlar daha fazla hastaya sahip olmakla ilgileniyor, anti-Semitizme karşı komiteler daha fazla anti-Semitizme sahip olmakla ilgileniyor vb. Ne de olsa, her şey başkalarının gözünde önemini arttırmanın yollarını arayan insanın egoizmine dayanıyor.

Bu nedenle, antisemitistler ve Siyonistler faaliyetlerinde birbirlerine yardım ederler ve tüm insanlık her konuda bu şekilde davranır. Bir araba tamircisi işleten komşum daha fazla yağmur için dua eder çünkü yağmurda daha fazla kaza oluyor. Eğer hastalar olmazsa doktorlar ne yapacaklar? Salgınları ve iş yükünün artmasını istemedikleri açıktır, ancak hastalıkları tamamen ortadan kaldırmak da onların çıkarına değildir. Her şeyde bu böyledir.

Ülkeler arasında sürtüşme olmazsa hükümet komiteleri ne yapar? Her şey kötü bir egoistçe eğilime dayanıyor ve onu nasıl düzelteceğimizi ve dengeleyeceğimizi anlamamız lazım.

Aşırı değişikliklerle mücadele eden her komite bu değişikliklerin devam ettiğinden emin olmak istiyor. Çevre komitelerinin öneminin son on yılda nasıl arttığını görebiliriz. Artık azalmaya başlayacak çünkü onların önerdikleri,  yakılan yakıt miktarını azaltarak vb. önlemlerle, doğa güçlerini kontrol edemeyeceğimizi keşfediyoruz.

Dünya, küresel bir sistemde var olduğunu fark etmeye başladı. Koronavirüs, bize küresel sorumluluk almamızı gerektiren, küresel bir dünyada yaşadığımızı gösterdi. Küresel darbeleri ve küresel karşılıklı bağımlılığı hissedeceğiz ve hep birlikte küresel sorumluluğa ihtiyacımız olduğunu anlayacağız. Dünya çok hassas, savunmasız ve kapalı bir sistemdir. Ve bizler onun dengesini bozuyoruz.

“İnsan, Gezegenimizi Kendilerinin De Doğanın Bir Parçası Olduğunu Söyleyecek Şekilde Görebilecek Kadar Algısal Olabilir Mi? ” (Quora)

Bizler, insanlığın, doğanın, dünyanın ve evrenin bir parçası olduğumuzu anlamaktan aciziz. Doğuştan gelen egomuz böyle bir resmi görmemizi engeller.

Bizi çevreleyen her şeyi saran doğayı hissetmek için, sadece bilgiyi emen beş duyumuzun yardımıyla her şeyi içimize kabul ettiğimiz içe dönük bir gerçeklik algısından kendimizden çıktığımız bir duruma geçmemiz gerekir.

Özgecil bir dünya algısı ile gerçeklik algımızdaki böyle bir değişimi etkileyebiliriz.

Bu nedenle, şimdilik dünyanın küresel olduğunu ve dünyanın ayrılmaz bir parçası olduğumuzu göremiyoruz. Ancak egomuz bizi ileriye doğru iter ve acı çekerek çıkış yolumuzun olmadığını ve içinde yaşadığımız dünyayı anlamamız gerektiğini hissetmeye başlarız. Aksi halde, sonunda kendimizi yok edene kadar acı çekmeye devam edeceğiz.

Acı çekmek, zihnimizi geliştirdiği için bizi daha algısal yapar. Başlangıçta acı, ondan kaçınmamız için zihnimizi geliştirir. Sonrasında ıstırap bizi ayrılmaz ve bütünsel gerçekliğin farkındalığına getirir. Yavaş yavaş keşfederiz ki sonuçta tüm evrenimiz ve içindeki bizler, bir yasaya, genel bir doğa yasasına -sevgi yasasına sahip tek bir bütünsel sistemin parçalarıyız.

Bu nedenle bizim de bu yasaya eşit hale gelmemiz gerekir. Doğa tek bir organizma olarak çalışır ve bu anlayışa özgürce ulaşmak ve kendimizi kişisel durumlarımızın her birinde ayrılmaz parçalar haline getirmek için sadece bize özgür irade verilmiştir. Yakın gelecekte olacağını umduğum böyle bir duruma ulaştığımızda – o zaman (hayvanlar gibi yaşadığımız, sadece kişisel ihtiyaçlarımızı karşılamayı amaçladığımız) hayvansal seviyenin üzerine, (kendimizden çıkıp başkalarını memnun etmeyi amaçladığımız) konuşan seviyeye kadar yükseldiğimizi göreceğiz.

O zaman kendimizi küresel, birbirine bağlı ve birbirine bağımlı bir doğa gibi hissedeceğiz: her şeyi kucaklayan, ebedi ve mükemmel.

“Covid İle Başa Çıkmanın İki Yolu” (Linkedin)

İsrail Devleti ve Koronavirüs şu ana kadar çalkantılı bir ilişkiye sahipti (dünyanın geri kalanında da çok sakin değildi). İlk kapanmada beklentilerin ötesindeki başarımız ile dünyada zirvede geliyorduk. Birkaç hafta sonra, virüsü yendiğimizi sanarak kutlamalar için kendimizi dışarıya attık fakat virüs hararetli bir şekilde geri döndü. Haftalar içinde küçük ülkemizde milyonlarca insanın, Amerika Birleşik Devletleri’nin en kötü anlarından bile fazla virüsü kapmasıyla zirveden en alt noktaya düştük.

Aşağılanmış ve isteksiz bir şekilde, başka bir kapanmaya girdik ve bulaşma dalgası azalmaya başladı. Dışarı çıkmamızla virüs tekrar vurdu. Neyse ki, bu sefer aşılar çıktı ve İsrail milyonlarca aşı alma telaşına düştü. Bir süre işe yaradılar ve yeni vaka sayısı neredeyse sıfıra indi.

Sonra Delta varyantı çıktı ve başardığımızı düşündüğümüz her şey çöktü. Şimdi, yayılmayı bir kez daha engellemeyi umarak takviye edici (üçüncü) aşı uygulanmasının ortasındayız, ama artık virüsten gerçekten kurtulacağımızdan emin değiliz ve artık umutlu değiliz. Her şeyden çok, Covid bizim meydan okumamızı yenmiş görünüyor.  Birçoğumuz artık Covid öncesi günlere geri döneceğimize inanmıyor ve haklılar.

Doğa sakinleşmeyecek. Başarılı ilk kapanma günlerinde, en başından beri, bunun herhangi bir virüs olmadığını, doğa ile olan ilişkimizde yeni bir aşama olduğunu söyledim. Doğadan aldığımız krediyi çoktan tükettiğimizi ve şimdi aldığımızı geri ödememizi istediğini söyleyebiliriz. Ödemek istemiyorsak tamam, ama doğa artık vermeyecek.

Doğayla başa çıkmayı öğrenebileceğimiz iki yol var: biri uzun ve acı dolu bir yol, diğeri ise kısa ve keyifli. Şu anda, uzun ve acı verici olanı izliyoruz. Bu rotada, nerede olduğumuzu, bizi çevreleyen insanları ve bizi ayakta tutan tüm gezegeni dikkate almıyoruz. Hepsini kendi yolumuzda kullanıyor ve suistimal ediyoruz ve sadece kendimize odaklanıyoruz.

Narsist olan, bu yol yalnızca kendi ihtiyaçlarını görür. Bu nedenle eylemlerimizin sonuçlarını göremiyoruz, böyle olunca felaketler gerçekleştiğinde bizi şaşırtıyorlar. Gözümüz kapalı olarak işlek bir caddeye adım atarsak, diğer insanlarla çarpacağımızdan, yolumuzdaki engellere takılacağımızdan ve hatta göremediğimiz trafik tarafından çarpılacağımızdan eminiz.

Egoizmimiz nedeniyle sadece kendi ihtiyaçlarımızı düşünürken, kendi gözlerimizi bağlıyoruz, varoluştaki diğer tüm şeylerin farkındalığını inkar ediyoruz. Bir şeylere çarptığımıza şaşırmamalıyız.

Kişisel, toplumsal, ulusal ya da küresel olarak başımıza kötü şeyler geldiğinde, bunun nedeni talihsizlik olmaları ya da kötü insanların bunları bize yapmaları değildir. Onlar başından beri oradaydılar ve bizler onları görebilir, daha düşünceli olabilir ve herhangi bir sürtüşme veya rahatsızlıktan kaçınabilirdik. Yine de onları görmezden gelip dümdüz yürümeye devam ettik. Şu anda hissettiğimiz acı bize çarptıkları için değil, biz onlara çarptığımız içindir. “Özür dilerim” demesi ve nereye gittiğimize dikkat etmesi gereken biziz, onlar değil.

Bu bizi kısa yola getiriyor. Etrafımıza bakmak için gözlerimizi açarsak, her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğunu ve diğer her şeyle senkronize hareket ettiğini görürüz. Doğada karşılıklı düşünce/saygı mevcuttur. Bizim içimizde bu yoktur. Ama ona gözlerimizi açarsak, onun üzerinde çalışmaya, onu aramızda inşa etmeye başlayabiliriz.

Doğayla uyum içinde, karşılıklı düşünceyi inşa ederek, kendimizi onunla senkronize edeceğiz. O zaman ne yapacağımızı, ne zaman yapacağımızı ve nasıl yapacağımızı bileceğiz böylece hayatlarımız yolunda sorunsuz ilerleyecek.

Kendimizi doğa ile senkronize edemediğimiz sürece aşılar ve kapanmalar gereklidir. Doğa kadar düşünceli ve uyumlu hale gelebilirsek, tıpkı doğanın hiçbir zaman kapanmaya gitmediği ve gelişmeyi asla durdurmadığı gibi, bizim de herhangi bir kapanmaya ihtiyacımız olmayacak.

Doğanın bize bastırdığı frenler, doğanın bizi durmaya ve sadece kendimizi değil başkalarını da gördüğümüz daha düşünceli bir yola yeniden yönlendirmeye zorlama yoludur. Düşünce yapımızı yabancılaşma ve kendine hak görmeden ziyade karşılıklı düşünmeye doğru değiştirmeye başlarsak, güvenli, sağlıklı ve mutlu bir şekilde gezegeni dolaşmakta özgür olacağız.

“Bugünün En Önemli Açıklanmamış Hikayesi Nedir?” (Quora)

İnsanlık gelişimine eski Babil’de başladı. Egoizmin insanlık içinde ilk kez alevlendiği yer burasıdır. Kabala bilgeliği, egoizmin sonucuyla birlikte o zamanlarda açığa çıkmaya başladı. Bu, egoizmin nasıl evcilleştirileceğini ve doğayla nasıl dengeye getirileceğini anlatan bir bilgeliktir. Ancak insanlık bu yola girmeyip bencilce gelişmeye devam ettiği için, Kabala ilmi insanlığın gelişiminin sonuna kadar gizlenmiştir. Bu konuda eski kaynaklarda 5000 yıl önce bile yazılanlar bunlardır.

Çağımızda, insanlık her türlü oluşum ve problemler vasıtasıyla egoist gelişimin sonuna gelmiştir. Şimdi ne kadar hatalı ve yanlış bir egoist gelişimin olduğunu görüyoruz. Şimdi bir kez daha, doğayla dengeyi sağlama metodunu kabul edemediğimizde, başladığımız yolun sonunu görmeyi hak ediyoruz. 5.000 yıl sonra egonun maksimum büyümesine ulaştık ve gelişimimiz boyunca ne kadar hata yaptığımızı görüyoruz. Böylece kendimizi o eski zamanlarda içinde bulunduğumuz durumda buluyoruz: Kabala bilgeliği yeniden ifşa oluyor ve onun yardımıyla doğa ile dengemizi yeniden kazanabiliriz – ama bu defa egoist gelişimimizin maksimum seviyesinde.

Geçmişte, gelişimimizi dengeleyebilmiş ve büyüyen ego ile birlikte yavaş yavaş gelişmeye, kendimizi doğayla karşılıklı sevgi içinde dengelemeye başlayabilmiştik. Ancak farklı bir yol izlemek istedik ve böylece Babil Kulesi’ni inşa ettik. Kaynaklar, insanların birbirlerini anlamaktan vazgeçtikleri, birbirlerine karşı nefretle ilerledikleri ve dünyanın farklı ülkelerine yerleştikleri o zamanları, bizim egoistçe nasıl “cennetlere ulaşmak” istediğimizi alegorik olarak anlatırlar.

Bugün bunun fayda sağlamadığını görüyoruz. Bununla beraber, bizler tek bir insanlığa, dünyanın her yerine yerleşmiş tek bir gruba aidiz. Biz yine de, hala aynı bu küçük sistemiz, aynı Babil uygarlığıyız, sadece sekiz milyar insanın büyüklüğüne ulaşmak için büyüdük. Bu önemli değil çünkü buna rağmen Kabala bilgeliğinin bahsettiği doğa ile denge yasasını uygulamakla yükümlüyüz. Kabala’nın bugün bu kadar talep görmesinin ve şimdi herkese ifşa olmasının nedeni budur: doğa ile dengeyi ve huzurlu ve uyumlu bir yaşamı elde etmenin gerçekten nasıl mümkün olduğunu insanlığa göstermek için.

“İnsanlığın İhtiyaç Duyduğu Gelişimsel Sıçrama” (Linkedin)

İnsanlık, son on yılda şimdiye kadarki en hızlı temposunda gelişti. Bir zamanlar sadece yürümekle mutluyduk; ne zaman ki bu yeterince hızlı olmadı, arabayla seyahat etmeye başladık. Şimdi bu yetersiz ve uzaya seyahat etmek istiyoruz. Önümüzdeki bu yarışlardan herhangi biri gerçekten hayatımızı daha iyi hale getirdi mi? Muhtemelen getirmedi. Tecrübe gösteriyor ki, teknolojik gelişmeler yatırımcılar tarafından her zaman insan aleyhine kullanılmıştır. Akıllı varlıklar olarak insan evriminin bir sonraki aşamasında, gerçekten tatmin edici bir gelişmenin, insanlar arasındaki iletişim kodunda bir değişiklik gerektireceğini anlamak zorundayız.

Doğada sürpriz yoktur, hiçbir şey tesadüfen olmaz; her şey mutlak yasalara tabidir. İnsan ırkının gelişiminde bile, biz onları tanısak da tanımasak da, evrim yasaları ve güçleri iş başındadır. Bu evrimin bir sonucu olarak, duygusal ve zihinsel algılarımız zaman içinde değişir.

20. yüzyılda uzun bir yol kat ettik. Bilim ve teknolojide devrimler, savaşlar ve atılımlar yaşadık. Ardından internet devrimi geldi ve sosyal ağlar büyük bir sesle yayıldı. İnsanlık muazzam şekilde değişti. Fakat birkaç yıl içinde, kurduğumuz yeni sosyal ilişkilerin bize büyük zarar verme potansiyeli olduğu ortaya çıktı.

Sahte haber olgusu günlük hayatımızı işgal etti ve artık kişi dünyanın herhangi bir yerindeki insanlarla anında kavga edilebilir. Herkes her yerde sorun çıkarabilir, öfkeyi kamçılayabilir ve başkalarını gezegeni yakmaya teşvik edebilir.

Geçmişte, ülkelerin nükleer kapasiteleri var ise statükoyu ve sükuneti korumanın herkesin çıkarına olduğu açıktı. Bugün, yanlış bilgilerin yayılması gibi faktörler bir nükleer savaşa yol açabilir ve dünyayı bir anda yok edebilir. Ayrıca, tüm dünya bir ağ, çevrimiçi bağlantılı, bağlı olduğu için yalnızca belirli sınırlı ülkeleri etkileyecek kararlar almak artık mümkün değil.

Bu birbirine bağlı olma, kişisel düzeyde de mevcut. İftira, zorbalık, reddetme, yok etme ve utandırma insanları perişan eder ve insanları uç noktalara iter. Dedelerimiz, altında yaşadığımız strese tanık olup değerlendirebilselerdi, ne yazık ki şimdiki hayatımızın, daha az gelişmiş olduğumuz zamandan daha kötü olduğunu söylerlerdi.

Önümüzde, insani egoist gelişimimizin maksimuma ulaştığının farkına varma görevimiz var ve var olmaya devam etmek için bizi ileriye götürecek yeni bir itici güç geliştirmemiz gerekiyor. İçinde bulunduğumuz durumu ve insanlar arasında uygun bir bağ kurma ihtiyacını hesaba katacak bir genel-toplumsal eğitim sürecine birlikte girmek zorundayız.

Daha sonra insanlığın, toplumun ve doğanın gelişimini tanımlayan yeni bir paradigma belirleyeceğiz. İçimizde yepyeni bir arzuyu, başkalarına iyilik yapma arzusunu uyandıran bir gücü keşfetmek için dar egoizmin (başkalarının zararına bencil yaklaşımın) üzerine nasıl çıkılacağı konusunda yeni rehberlik alacağız.

Gelişim sürecimizdeki bir sonraki durak, tüm sorunlarımızın kökünün, bugün gelişiminin zirvesine ulaşmış olan egoist doğamızda yattığını anlamak olacaktır. Başkalarıyla iyi geçinmemize izin vermeyen, bir anda patlamamıza ve dokunduğumuz her şeyi yok etmemize neden olan, egoizmimizdir.

Ancak egoizmi aşmayı öğrendiğimizde, tüm insan ırkına tek bir beden gibi davranmaya başlayacağız. Ancak o zaman, teknolojik gelişmelerimizin ve yeniliklerimizin avantajlarından yararlanırken, herkes için nasıl iyi bir yaşam kuracağımızı anlamaya başlayabiliriz. Sonunda, insani gelişimin bir sonraki seviyesi, her birimiz arasındaki tamamlayıcı bağların gelişimine ve beslenmesine dayanmalıdır.

Doğaya Neden Yaradan Denir?

Soru: Kabala’nın Temel Kavramları kitabınız, kişiyi Yaradan’a yaklaştıran metodolojiyi çok detaylı bir şekilde anlatıyor.

Ancak birçok modern yönetici ve danışmanlar, Yaradan kavramından ve O’nun realitemiz üzerindeki etkisinden oldukça uzaktır. Burada temelden farklı bir yaklaşım olabilir mi?

Cevap: Bütün bunlara Yaradan değil, doğa diyelim. Aynı şeydir. Yaradan bizim üst yönetim dediğimiz şeydir çünkü kendi amacına veya kendi planına sahip olması anlamında bilinçten yoksun değildir. Bu yüzden, “Bu üst güçtür, Yaradan’dır” diyoruz. Ne de olsa O’nun bir planı, açıkça uygulanan bir programı var. Diğer her açıdan ona basitçe “doğa” diyebilirsiniz, her bir parçasını kontrol eden ve onları mükemmelliğe ulaşmaya iten uçsuz bucaksız, mükemmel bir doğa.

Bu nedenle “Yaradan” ve “Kabala” terimlerini ortadan kaldırabilir ve tamamen açık, teknik, bilimsel terimlerle yazabiliriz.

Bundan çok mutlu olurum çünkü kendimi dindar bir insan olarak görmüyorum; çünkü Kabala’nın dinle ya da Yahudilikle ilgisi yok, o, doğadan bahseder. Birçok Kabalist dünyanın çeşitli uluslarındandı.

Bilimde var olan doğaya yönelik tutumun aksine, burada doğaya yönelik tutum, bir planı, bir amacı ve bu planın uygulanmasının güçlerini içerir. Bu yüzden doğaya Yaradan diyoruz.