Category Archives: Tabiat

“Gezegene Zarar Verme Açısından Geri Dönüşü Olmayan Noktayı Geçtik Mi?” (Quora)

Böyle bir nokta yoktur. En büyük niteliğimiz olan düşüncemizin, doğayı değiştirebileceğine güvenmemiz gerekiyor. Yalnızca düşüncelerimizi yönlendirmemiz gereken istikameti anlamamız gerekir. Ne hakkında düşünmeliyiz? Peşinde olmamız ve talep etmemiz geren koşul veya durum nedir?

Gezegenimizi korumak için, olumlu insan bağları hakkında düşünmeliyiz. Yani, bağımızda doğayı nasıl güvende tutabiliriz? Hep birlikte dünyamızı nasıl koruyabiliriz? Gezegenimizi gerçekten daha iyi yapmak istiyorsak; o halde, baktığımız her yerde nasıl olumlu bir şekilde bağ kuracağımız konusunda endişe duyan insanları görmeliyiz.

Bunun, yaygın olarak sürdürülebilir olmakla ilişkilendirdiğimiz geri dönüşüm veya diğer etkinliklerle ilgisi yoktur. Tamamen doğal, mükemmel bir şekilde birbirine bağlı ve küresel bir duruma ulaşalım diye, birbirimize yakınlaşır ve birbirimizi dikkate alırsak, o zaman olumsuz güçler dünyadan kaybolacaktır.

Anlamamız gereken şu ki; eğer birbirimiz hakkında daha iyi düşünmeye başlarsak, o zaman gezegenimiz tüm kötülüklerden kurtulur çünkü düşüncelerimiz doğadaki en kuvvetli güçtür. Aynı şekilde, birbirimiz hakkındaki olumsuz düşüncelerimiz, gezegene zarar vermekten tamamen sorumludur. Bu nedenle; genellikler sürdürülebilir olduğunu düşündüğümüz enerjileri ve eylemleri, ne kadar çok geri dönüştürürsek ve onlara ne kadar yatırım yaparsak, gezegenimiz de o kadar kötüleşir. Gezegenimizi daha iyi korumak ve geliştirmek için, birbirimize karşı tavrımızın değiştiği bir duruma ulaşana kadar, hiçbir şey bizim faydamıza işlemeyecektir.

“İnsanlar, Hayvan Doğalarının Üstüne Nasıl Çıkabilir?” (Quora)

Hayvan doğasının üzerine yükselen insanlarda, üç temel adım vardır:

  1. “Komşunu kendin gibi sev” in ulaşmamız gereken kapsamlı bir doğa yasası olduğunu ve doğanın bizi öyle ya da böyle yani ya kendi bilinçli katılımımızla, o yasaya hazla ve sürekli artan farkındalık, algı ve hissiyat ile ilerlememizle ya da artan ıstırabın bizi bu yasayı kabul etmeye zorlayacağı bilinçli katılımımız olmadan ulaştıracağını kabul etmek.
  1. Doğamızın, doğa yasasına ne ölçüde zıt olduğunu incelemek zorundayız. Doğamız hakkında “insanın eğilimi gençliğinden beri kötüdür” diye yazılmıştır. Başka bir deyişle, en başından beri hayvani doğamız kendisinden başka kimseyi dikkate almaz ve böyle bir nitelik kötüdür. Özellikle kötüdür çünkü bizi başkalarına zarar vermekten haz almaya yönlendirir. Başkalarına zarar vermekten haz almak, insanlardaki hayvan doğasına özgü bir niteliktir ve bazı hayvanların yalnızca hayatta kalma zorunluluğundan dolayı, diğer hayvanlara zarar verdiği hayvansal doğa ile karıştırılmamalıdır. Bununla birlikte, hayatta kalmak için ihtiyaç duyulan yiyecek, cinsellik, aile ve barınma gereksinimlerimizin ötesinde, hayvan doğamız, başkalarının sahip olduklarına sahip olmayı (onlardan almak, satın almak ve hatta onlardan çalmak) kendimize başka bir fayda sağlamasa da onlara zarar vermekten haz aldığımız bir noktaya kadar istememizi sağlayarak, bizi daha da geliştirir. Başka bir deyişle, hayvani doğamız, başkalarının sahip olduğu hiçbir şeye ihtiyaç duymayacağımız bir noktaya kadar gelişir, ancak onları sahip olduklarından uzaklaştırmaktan haz alırız.
  2. Daha sonra, kötülüğün farkındalığının değişik formlarından geçeriz yani bu, hayvani doğamızdaki kötülüğün farklı büyüklüklerinin anlaşılması. Yani ikinci aşama, hayvansal doğamızın, doğaya karşıtlığının salt bilgisidir. Böyle bir niteliğin bilgisine sahip olabilir ama yine de kötü olmaktan haz alabiliriz. Kötülüğün farkındalığı, kötü hayvan doğamızın bize, içinde bulunduğu kişiye gerçekten zarar verdiğini anladığımız ve hissettiğimiz daha gelişmiş bir aşamadır ve böyle bir farkındalık kazandığımız ölçüde, bu hayvan doğasını düzeltiriz – sevgi, ihsan etme ve bağ kurmanın daha yüksek doğasına ulaşmak için o kötülüğün üzerine yükselme sürecini başlatırız. Buna doğamızın “ıslah” süreci denir ve bu ıslah sürecini doğa yasasının tam olarak edinilmesine kadar yani hayvansal doğamızın tamamen üzerine çıkıp insan olmaya – doğanın sevgi, ihsan etme ve bağ yasasına benzer bir niyeti olan bir varlık olmaya yönlendiren belirli bir metod vardır.

Doğa ile Dengesizlik

Soru: Düşünen insanların algıladığı ve hissettiği bir tür küresel bağdan bahsediyorsunuz. Bu bağı bilinçli olarak ifşa etmezsek, bunun olumsuz felaketler, grevler ve hatta belki de dünya savaşları tarafından mı ifşa olacağı anlamına gelmekte?

Cevap: Bu kesinlikle doğru. Aynen öyle! Doğayla birlik içinde, uyum içinde, denge içinde, doğru yolda ilerlemek istemiyorsak, doğa bize bunun tam tersini gösterir.

Başka bir deyişle, aynı formül yerine getirilir, sadece ona olumsuz bir unsur olarak katılırız. Doğada yapmamız gereken tek şey onunla dengeye gelmekti. Ve şimdi bu dengesizliğin meyvelerini her türlü afet şeklinde topluyoruz.

Çocukta da böyledir: Eğer çocuk iyi davranırsa anne babası da ona iyi davranır, eğer kötü davranırsa anne babası da ona kötü davranır. Aslında ona normal davranırlar, doğanın ıslahı sadece bu şekilde kurulur.

Doğanın tanımlanmış bir şeması yoktur. Kesinlikle net bir sistemi vardır ve değiştirilemez. Bu, gökyüzünde bir yerde oturan ve istediği gibi komuta eden bir tanrı değil, küresel denge için devasa evrensel bir formüldür.

Ve bu dengeden giderek daha fazla çıkıyoruz. Geliştikçe, doğayı ve ona karşı tutumumuzu daha fazla ihlal ediyoruz. Bu nedenle, o da bize doğal olarak tam tersi şekilde davranıyor. Kendimizi onun karşısına yerleştiriyoruz ve bu muhalefeti her türlü kriz ve sorun olarak hissediyoruz.

İnsanlar birbirlerini ezmek zorunda olmadıklarını anlamalı, ancak sadece ülkeler arasındaki sınırların değil, aynı zamanda insanlar arasındaki tüm farklılıkların ortadan kaldırıldığı gerçek bir birlik içinde, birbirleriyle çalışmaya başlamaları gerekiyor, birbirleriyle bağ kurmaya çalıştıklarında, onları ayıran her türlü kültürel ve etnik çelişkileri ortadan kaldırmaya, hepimizin bir insanlık, bir Babil olduğumuz konusunda karşılıklı anlayışa ulaşmaya çalışmalı ve karşılıklı desteğe, kardeşliğe ve karşılıklı tavizlere gelmeliyiz.

Soru: Kağıt üzerinde sabitlenmiş ve içsel olarak hiçbir şey taşımayan bazı dış bildirimlerden değil, bir içsel mesajdan mı bahsediyorsunuz?

Cevap: Ortak doğa tarafından hissedildiğinde içsel bağımızın gerçekleşmesi dışında,  başka mesajla ilgili değil.  Ancak o zaman doğa ile olan dengesizliğimizin yol açtığı tüm sorunlardan kurtulacağız.

Başkalarından nefret ederek doğada olumsuz bir tepki uyandırırım. Bize göre, birinden nefret etsem ya da biriyle çatışsam ne fark eder? Ancak bununla, kendim ve dünyanın geri kalanı üzerinde doğanın olumsuz bir tepki vermesine neden oluyorum.

“Doğamdaki Rolüm Nedir?” (Quora)

Hepimiz, parçaları arasındaki sonsuz dereceler ve etkileşimler ve bağlantılar ile yuvarlak, kapalı, bütün ve eksiksiz bir doğa içinde yaşıyoruz. Bizler bu uçsuz bucaksız sistemin parçalarıyız ve onun bütünlüğünü, büyüklüğünü, mükemmelliğini ve sonsuzluğunu hazmedemeyiz. Ancak doğa, birbirine mükemmel şekilde bağlı bir sistemdir ve bu nedenle, her şey buna göre hareket etmeden, herhangi bir şeyin hareket etmesi imkânsızdır.

Doğa sürekli olarak bütün, mükemmel ve eksiksiz bir duruma doğru yönelir. Parçaları, İbranice’de Şoreş (kök), Alef (bir), Bet (iki), Gimel (üç), Dalet (dört) veya cansız, bitkisel, hayvansal ve konuşan olarak adlandırılan beş bölümden birine aittir. Hepsi bir olmadıkları ama bağ kurdukları bir yönde hareket ederler ve bağları sayesinde sanki bir olurlar.

Katılımcı taraflar arasındaki ilişkilerde, herkesin önemli olduğu ve ortak bir sevgide var olduğu bir sevgi noktasına, yani tam bir karşılıklı bağ ve karşılıklı bağımlılık durumuna kadar kendini gösteren bir bağ yasası vardır. Yazıldığı gibi, “Kurt da kuzuyla birlikte yaşayacak”, yani herkes onların aynı bedenin parçaları olduğunu anlar. Buna göre kendi bedenimize zarar veremeyeceğimiz gibi, yaratılışın en küçüğüne, en uzak noktasına bile zarar veremeyeceğimiz bir koşula geliriz.

Bu nedenle, insanları veya hayattaki başka herhangi bir olguyu düşündüğümüzde, onun doğanın genel küresel sistemindeki kaynağını bilmeye çalışmalı ve böylece belirli bir olguyu veya belirli bir kişiyi deneyimlemekten dolayı hissettiklerimize nasıl doğru tepki vermemiz gerektiğini ve genel sistemdeki yerlerini nasıl işaretlediğimizi araştırmalıyız.

Doğadaki Dengesizliğe Kim Neden Oluyor?

Soru: Bilim adamları, manyetik kutupların tersine dönmesinden çok endişe duyuyorlar. Böyle bir tersine dönüşün “belirgin iklim değişikliği” yaratabileceğini ve gezegenimizi korkunç felaketlerin ve değişikliklerin beklediğini söylüyorlar.

Bu neden oluyor? Bunun Kabala bilimi açısından bir açıklaması var mı?

Cevap: Uzun zamandır bunun hakkında duymama rağmen, Kabala açısından bunun için bir açıklama bulamadım. Pek çok bilim insanı ile iletişim halindeyim ve gözlemledikleri tüm değişiklikler ve ürettikleri istatistikler ile ilgileniyorum.

Doğanın çıplak gözle yapılan her türlü gözleminin söylediği ile Kabalistik kaynaklarda anlatılan ve Kabalistler tarafından gözlemlenebilenler arasında bir bağlantı bulmaya çalışıyorum.

Doğal olarak her türlü felaketi doğadan bekliyoruz çünkü ona uymuyoruz. Refahımız, ona ne kadar benzer olduğumuza bağlıdır.

Diyelim ki benim varoluşum belirli bir sıcaklık aralığında ayarlandı. Artı 15 santigrat ile artı 25-30 aralığında, bir Neandertal olarak, çıplak bir insan olarak var olabilirim. Diğer durumlarda, örneğin su altına girersem veya uzaya çıkarsam, sıcaklık ve basınca uyum sağlamak için özel giysiler, ek cihazlar kullanmam gerekir.

İnsanlar çok zayıf varlıklardır. Doğa, bilinmeyen, algılanamayan ve bizim için bilinçsiz olanlar da dahil olmak üzere her türlü parametreyle bizi etkiler.

Bugüne kadar, çevredeki doğayla veya çevrenin etkisi altındaki sistemimiz içinde bir tür homeostaz ve dengede korunması gereken birkaç bin parametreyi biliyoruz.

İnsan çok ince, dinamik, hassas bir sistemdir. Bir yöndeki veya diğerindeki herhangi bir değişiklik, diğer parametrelerde ve diğer sistemlerde bir değişiklik gerektirir. Bu bir dengesizliğe neden olur.

Tansiyon, yüksek kan şekeri ve her türlü sağlık sorunu ne anlama geliyor? Bu, pratikte sistemin bir dengesizliğidir. İçsel otokontrol ve çevreyle denge ile elde edilen bir dengede olmalıdır.

Sorun şu ki, bizler bu dengeyi yapay olarak sağlamayı öğrendik. Dış sıcaklığa, basınca veya herhangi bir doğal olguya dikkat etmememize yardımcı olan her türlü cihazı icat ediyoruz: gök gürültüsü, şimşek, her neyse.

Bizler bu konuyla ilgilenmeyiz. Kendimizi bir tür kozaya koyduk ve bize göre, istediğimizi yapabiliriz. Anlaşılan o ki binlerce yıldır kendimizi sürekli böyle bir koza ile çevreledik ve doğaya daha az bağımlı olmak için bunu sürekli geliştirdik. Aynı zamanda kültürel, ahlaki, teknik ve sosyal gelişimimizde, buna giderek artan bir şekilde karşı çıktık.

Şimdi doğanın birbirine bağlı, küresel, ayrılmaz ve tüm sistemlerinin, tüm parçalarının bağı üzerinde işbirliği, tavizler, sevgi, denge üstüne kurulu olduğunu ifşa ediyoruz. Ve buna dikkat etmiyoruz. Biz doğanın efendisiyiz, onun üstündeyiz ve ondan daha yüksekteyiz.

Bir tür dönüm noktasına ulaştık, bu Rubicon’u geçtik ve doğayla olan dengesizliğimiz patlayan bir şekilde ortaya çıkarken, doğayla zıtlık içindeyiz. Üstelik bu o kadar fazla ortaya çıkıyor ki, bunu hiçbir yapay sistemle engelleyemiyoruz.

Yorum: Kendimizi ne kadar savunursak savunalım, ne kadar uğraşırsak uğraşalım, doğanın ona karşı çıkamayacağımızı gösterdiği bir noktaya geldik sanırım.

Cevabım: Evet, ama aynı zamanda bundan sonra ne yapacağımızı da bilmiyoruz. Esasen, tüm bu dengesizliklere kendimizin neden olduğunun farkında değiliz.

Hayat Anlamlı Hale Geldiğinde

Yorum: Bir yandan, doğa bugün bize her şeyi vermiştir, rahatlık açısından, herhangi bir arzuyu tatmin edebilirsiniz. Öte yandan, bunun yanında, içsel bir boşluk hissi insanda büyüyor.

Cevabım: Bu çok iyidir çünkü gelişecek başka hiç bir yerimiz yoktur. Dünyayı dolaştık, bir daire, araba aldık, birkaç kez eş değiştirdik, doğum yaptık ve çocuklarımızı kaybettik. Zaten her şeyi yaptık. Sırada ne var?!

Bu dünya daha fazlasını vermez. Bize başka neler sunabilir ki? Bu yüzden, bazı sapkınlıklar ortaya çıkıyor. Tamam, onları biraz deneyelim. Hepsi bu. Sonrasında ne için yaşamalı?

Sonrasında boşluk ve hayal kırıklığı gelir ki bu sizin geldiğin koşuldur. Size öyle geliyor ki, ilkel olarak yaşamamıza rağmen güzeldi: aile, çayırlar, çocuklar. Bütün bunlar size çok pastoral, uyumlu bir şekilde çekilir. Ama günümüzde, bu ne dehşet! Kişi zorlanır. O hiçbir yere kaçamaz ve en önemlisi de kendisinden kaçamaz. Bunu, “nasıl yaşıyorsam öyle yaşıyorum” diyerek yapmaya çalışıyor. Ama bu işe yaramaz çünkü doğanın yasası ondan kurtulamayacağımız şekildedir. Yine de hayatın anlamı sorusuna bir yanıt bulmak zorunda kalacağız. Dahası, bunu felsefi olarak başarmak ve bir şekilde kendinizi sakinleştirmek için değil, onu bulmak, görmek, anlamak için. Bir insan ne için yaşar? Bu sadece salt teorik bir soru, araştırma ve dikenlerden yıldızlara eziyet vb. değildir. Hayır, biz onu görmek istiyoruz!

Aslında bu soru ölüme dayanıyor. Kişi yaşamaya devam ettiğini bilmeli, ancak bir tür inançla değil — dinin kendisine vaat ettiği şeyle değil. Kişi önünde net, güzel ve parlak bir devamlılık görmelidir. O zaman bu onlarca yıllık yaşam bir anlam ifade eder.

“Aşırı Tüketim Sorununa Sizin Çözümleriniz Nelerdir?” (Quora)

Bizim doğa ile aramızda dengeye ihtiyacımız var.

Yiyecek için hayvanları öldürmek ve mekanizmaları, ekipmanı ve ısıtma sistemlerini makul bir şekilde kullanmak için kömür, petrol ve gaz yakmak gibi ihtiyaçlarımızı karşılamamız gerekiyor. Bunu yapmaktan kaçınamayız. Ayrıca suyu yeterli ölçüde akıllıca kullanmalıyız. Ürettiğimizin yarısını okyanusa geri attığımızda ki bu da çok fazla kir ve çöp üretir, o zaman doğal olarak kendimizi bu aşırılıkta boğulurken buluruz.

Oysa böyle bir süreç, etrafındakiler sessiz kalırken, açgözlü ya da aptalca, mümkün olduğu kadar çok üretmeye ve kazanmaya çalışanların, kullanılmayanları çöpe atanların elindedir. Bu durdurulamaz bir süreç haline gelmiştir ve bugün dünyada ürettiğimizin yarısı gereksizdir.

Çözüm, hayatımızda neyin gerekli neyin gereksiz olduğunu bulmaktır. Bunu yaparak, üretimimizin yaklaşık yüzde 70 ila 80’ini durdururduk.

Dahası, neyin gerekli neyin gereksiz olabileceği konusuna mantıklı bir şekilde yaklaşılabilir. Birkaç koşulun farkında olmasak da, bu yaklaşımı uygulamak hala mümkündür. Örneğin, ekonomistler, insanların ihtiyaçlarını karşılamanın ne anlama geldiğini zaten hesaplamış ve tahmin etmişlerdir. Ama bunu dikkate alan var mı? Gerçekten ihtiyaç duyulandan daha fazlasına sahip olunmamasını önemseyen insanlar var mı?

Yine de şu bir başlangıç noktasıdır: Hayatımızda neyin gerekli neyin gereksiz olduğunu hesaplamak.

Bununla birlikte, büyük bir sorun var: insan doğası, (kendini diğerlerinin üzerine yerleştirmek isteyen, başkalarının pahasına haz almak için egoist arzu), onun varlığını sürdürmesini ister. Ve sorun, her zaman diğerlerinden üstün olmak, onlardan daha iyi olmak isteyen egodadır. Böylece ihtiyaçlarımızı ve fazlalıklarımızı istediğimiz gibi halledebiliriz, ama sonunda ego sürekli daha fazlasını, komşunun üstünde olmayı ve onlardan daha fazlasına sahip olmayı isteyecektir.

Bu nedenle hayatımızda neyin gerekli neyin gereksiz olduğunu bulmak ve ihtiyaçlarımızı karşılamakla birlikte, aynı zamanda egoist doğamızın nasıl işlediğini, bizi nereye götürdüğünü ve ortak bir verme niyetiyle birbirimize bağlanarak egonun etkisinin üstesinden nasıl gelebileceğimizi gösteren daha kapsamlı bir eğitim yaklaşımına da ihtiyacımız var. İhtiyaçlarımızı çözerek, onlarla ilgilenerek, insan toplumunda pozitif bağlantının düzenli olarak öğrenilmesi ve uygulanmasıyla birlikte, aşırı tüketim ve aşırı üretim sorunlarını çözebiliriz ve şu anda ürettiğimiz, satın aldığımız ve attığımızdan yaklaşık yüzde 70 ila 80 daha azıyla rahat ve mutlu yaşayabileceğimizi görebiliriz.

“Maneviyatın Gerçek Özü Nedir? Bir İnsanın Hayatını Mümkün Olan En İyi Şekilde Nasıl Değiştirir?” (Quora)

Doğuştan gelen insan doğamız, yalnızca kişisel çıkar için olan alma arzusudur. “İnsanın kalbinin eğilimi gençliğinden beri kötüdür” diye yazılmıştır (Yaratılış 8:21). Doğamız gereği, kendi çıkarımız için almak, çalmak ve öldürmek isteriz ve doğamızın bu tür aşırı formlarını ortaya çıkarmazsak da, en azından düşüncelerimiz hep çıkar odaklıdır.

Bundan sonra gelen soru şudur, bu doğadan ne kadar değişebiliriz?

Kabala bilgeliğine göre, yalnızca özel alıştırmalar yoluyla kendimizi değiştirebileceğimizi öğreniriz. Bu nasıl çalışır? Eğer bir topluluk içinde olursak, o toplulukta Kabalistlerin bize verdiği tavsiyeleri uygular ve koşullara uyarsak, o zaman yavaş yavaş ve titizlikle uzun bir süre boyunca değişiriz.

Bu dönüşümün özü, doğanın diğer tarafı olan vermeyi, doğuştan gelen alıcı tarafımıza göre takdir etmeye başlamamızdır.

Doğa iki güçten oluşur: alma ve verme. Biz alma doğasında doğup büyüdük. Bu doğa, mümkün olan tüm seçenekler arasında, her an kendimize en faydalı olanı hesaplayarak sürekli işleyen bir motor gibi çalışır. Sürekli olarak kendimiz için en iyisini istememizi, hazza doğru ilerlememizi ve acıdan uzaklaşmamızı sağlar.

Doğamızın diğer tarafı vermedir. Vermenin ne olduğu hakkında hiçbir fikrimiz yoktur. Almak için vermeyi biliriz ve bu nedenle mevcut doğamızda vermek her zaman verdiğimizden daha fazlasını alacağımız hesaplamasıyla yapılır. Bu, doğanın diğer tarafında olan verme değildir.

Doğanın diğer tarafında olan verme, karşılığında hiçbir şey almadan vermek demektir, tıpkı şimdi nasıl karşılığında hiçbir şey vermeden almak istediğimiz gibi.

Eğer bu yeteneği kendimize eklersek, o zaman gerçekliği gerçekte olduğu gibi görebilirdik. Daha sonra, gerçekliği aramızda var olan ve bir kişiden diğerine ve aynı anda birden çok yöne geçen, aramızdaki boşluğu bir ışık okyanusu gibi dolduran verme güçleri olarak görebilirdik. Başka bir deyişle, sonsuz ve mükemmel manevi gerçekliğin net bir algısını ve hissini elde ederdik.

“Gökyüzündeki Nehirler Dünyayı Sular Altında Mı Bırakıyor?” (Medium)

CNN, “Antarktika’daki sıcaklıklar Mart ayında normalin 38 santigrat derece üzerine – 70 Fahrenhayt civarında – yükseldiğinde, Los Angeles büyüklüğünde sallanan bir buz sahanlığı çöktü” diye yazdı. Makale, “Isı, atmosferik nehir olarak bilinen bir nehirden içeri akın etti,” diye devam etti, “sıcak havayı ve su buharını tropik bölgelerden dünyanın diğer bölgelerine taşıyan uzun bir nem bulutu… Karaya indiklerinde yağmur ve kar döken bu “gökyüzündeki nehirler” aynı zamanda Antarktika Yarımadası’ndaki buz raflarını istikrarsızlaştıran aşırı sıcaklıklara, yüzey erimesine, deniz buzunun parçalanmasına ve büyük okyanus kabarmasına neden oluyor. Her felaket geldiğinde, onun acil nedenini ararız. Sıkıntılarımızın gerçek nedenini – insan doğasını –  kabul etmekten bu şekilde kaçınıyoruz.

Yaşanması zor hale gelen sadece iklim değil. Aynı zamanda kaybolan ormanlar ve şiddetli salgınlar bize şunu söylüyor: “Tehdit sizsiniz! Bela sizsiniz! Fazla kalıp tadını kaçırdınız!” Bilim adamları, küresel ısınmayı durdurmazsak kıyı şehirlerimizi kaybedeceğimiz konusunda uyarıyorlar. Bence durum bundan çok daha kötü: Kendi yapımımızla tüm gezegenimiz insanlar için yaşanmaz hale gelecek. Dünya bizden iğrenmiş gibi görünüyor.

Bunun, havayı, suyu ve toprağı kirlettiğimiz, ormanları yok ettiğimiz, diğer türleri yok etmek için avladığımız ve tüm ekosistemi çökertmeden dünyadan verebileceğinden çok daha fazlasını çıkardığımız için olduğu söylendi. Bunlar kesinlikle davranışlarımızdaki kusurlardır, ancak bu şekilde davranmamızın bir nedeni var. Birincil suçumuz, birbirimize karşı tutumumuzdur.

Dünyaya ne zarar verirsek verelim, birbirimize on kat daha kötüsünü yaparız. Dünya’ya verdiğimiz zarar, diğer insanlara ve milletlere zarar verme çabalarımızın bir parçasıdır; bu birbirimize karşı savaşımızın başka bir yüzüdür. Birbirimizle savaşmayı bırakırsak, ortak evimizi de yok etmeyi bırakacağız ve doğa kendini toparlayıp bize karşı bir kez daha dostça davranacaktır.

Kuşkusuz, güvensizlik ve düşmanlık hüküm sürdüğünde birbirimizle savaşmaktan vazgeçmek kolay değildir. Uluslardan bireylere kadar, saldırganlık ve tehdit baskındır ve gerçekten de ilişkilerimizi tanımlar. Yine de, Dünya, bizi çoktan kovduğu için, hayatta kalmak istiyorsak değişmekten başka seçeneğimiz yok.

Bu bir öğrenme sürecidir ancak bu, sorunumuzun çok fazla fosil yakıt yakmamız, çok fazla et yememiz veya toprağı ve suyu plastikle kirletmemiz olmadığını kabul etmekle başlamalıdır. Bizim sorunumuz, tüm bu zararları başkalarını incitmek ve yok etmek, onları alt etmek ve boyun eğdirmek, gurur duymak ve egolarımızın ihtiyacını karşılamak için yapıyor olmamızdır.

Başkalarına karşı egoist tutumumuzun temel sorunumuz olduğunu kabul ettiğimizde, onunla başa çıkabileceğiz. Kendimize egolarımızın üzerine çıkmayı ve birlikte çalışmayı öğreteceğiz. Ancak, öncelikle gökyüzündeki nehirlerin bizi boğduğu konusunda kendimizi kandırmaktan vazgeçmeliyiz. Egoizm içinde boğuluyoruz ve bu bizim gerçek sorunumuz.

“Yarının Dünyasına Bir Yükseltici” (Medium)

Ne zaman dünya büyük bir kargaşa yaşasa, tüm insanlar arasında iyi bağlar kurma arzusu doğar. Bir ülke ne zaman bir iç krizden geçse, ulusun tüm kesimlerini birleştirme arzusu doğar. Yine de tüm bunlara rağmen hayat bizi hayal kırıklığından hayal kırıklığına sürüklemeye devam ediyor. Peki, huzura ve tatmine giden yolda eksik olduğumuz şey nedir?

Sorun şu ki, insan doğası gereği bencildir. Sadece kendimizi düşünür, kendi iyiliğimiz için düşünür ve başkalarını kendi zevkimiz için kullanırız. Bu nedenle, insanlar arasında karşılıklı bir bağ kurmak ve bu hedefi teşvik etmek için organizasyonlar ve süreçler oluşturmaya çalışmak gibi şeyler düşünsek bile, sonuçlarımız insan doğasının üstesinden gelme gücünden yoksundur yani kalbimizde, başkalarını sevmeyi kendimize olan sevginin önüne koyma gücünden yoksundur. Bu nedenle, bağ kurma çabalarımız asla uzun sürmez.

Başarmak için ihtiyacımız olan şey, özel bir güç, uhrevi bir şey, bizi bencil doğamızdan daha gelişmiş, yüce ve tamamen yeni bir şeye; ‘başkalarına sevgi’ doğasına yükseltebilecek bir tür mucize mekanizmasıdır.

Bizler, evrimsel bir sürecin ortasındayız. Son yıllarda dünya, tüm detaylarının birbirine bağlı, birbirine bağımlı ve birbiriyle ilişkili olduğu bütünsel bir sistem haline geldi. Ama biz insanlar, kendi içimize odaklanmış durumdayız ve henüz gelişmekte olan dünyaya entegre değiliz. Dünya giderek birbirine bağlı hale geldikçe, herkesin egosu aynı anda büyüyor ve bizi birbirimizden uzaklaştırıyor. Böylece, insanlık ve doğa sistemi arasındaki uyumsuzluk da büyüyor. İnsan doğası değişmezse, yıkıcı bir patlamaya gelmemiz an meselesidir.

Bizi bu korkunç kaderden kurtarabilecek ve bizi daha güvenli ve daha keyifli yeni bir etkileşim düzeyine yükseltebilecek benzersiz bir mekanizma var. Bu hayat kurtarıcı mekanizması Kabala ilminde anlatılmıştır ve bu, insan doğasını düzeltmek için bir metottur. Genel anlamda, metod, küçük gruplar halinde bağ kurma ve iletişim tekniklerini öğrenmeye ve uygulamaya dayanır. Kişi ayrıca doğanın bütünleyici sistemi ve gerçekliğin tüm parçalarını bütünleyici, mükemmel biçimli bir mekanizmaya bağlayan güç hakkında derinlemesine öğrenir.

Tüm doğanın temelinde, her şeyin bağlantı, mükemmellik ve uyum içinde ilerlediği kapsamlı bir sistem vardır. Sevgiyi talep eden bu yüce doğa yasası kesinlikle çiğnenemez. Egoist doğamızı başkalarını sevmeye doğru aştığımız ölçüde, kendimizle başkaları arasındaki mesafe, herkesi kendi içimizde hissedebilecek duruma gelene kadar kısalır. Zihinsel ve duygusal hesaplamalarımız uyumlu bir şekilde birbirine bağlanır; zihin ve kalp, her şeyin tam ve bağlantılı hale geldiği merkezlenmiş bir çizgide birleşir.

Böyle bir gelişme süreci, her birimizin başkalarına karşı gerçek sevgiyi edinmemize yol açabilir ve o zaman çevremizi de bu hedefi desteklemek için şekillendirmeye yardımcı olmaya başlayabiliriz. Bağımsızlıktan karşılıklı bağımlılığa bu dönüştürücü geçiş, ıstıraplar dünyamızı yarının dünyasına, tüm insanlığın refah bir geleceğe yükseldiği daha yakın ve daha işbirlikçi bir dünyaya yükseltecektir.