Category Archives: Sevgi

“İnsanlar, Hayvan Doğalarının Üstüne Nasıl Çıkabilir?” (Quora)

Hayvan doğasının üzerine yükselen insanlarda, üç temel adım vardır:

  1. “Komşunu kendin gibi sev” in ulaşmamız gereken kapsamlı bir doğa yasası olduğunu ve doğanın bizi öyle ya da böyle yani ya kendi bilinçli katılımımızla, o yasaya hazla ve sürekli artan farkındalık, algı ve hissiyat ile ilerlememizle ya da artan ıstırabın bizi bu yasayı kabul etmeye zorlayacağı bilinçli katılımımız olmadan ulaştıracağını kabul etmek.
  1. Doğamızın, doğa yasasına ne ölçüde zıt olduğunu incelemek zorundayız. Doğamız hakkında “insanın eğilimi gençliğinden beri kötüdür” diye yazılmıştır. Başka bir deyişle, en başından beri hayvani doğamız kendisinden başka kimseyi dikkate almaz ve böyle bir nitelik kötüdür. Özellikle kötüdür çünkü bizi başkalarına zarar vermekten haz almaya yönlendirir. Başkalarına zarar vermekten haz almak, insanlardaki hayvan doğasına özgü bir niteliktir ve bazı hayvanların yalnızca hayatta kalma zorunluluğundan dolayı, diğer hayvanlara zarar verdiği hayvansal doğa ile karıştırılmamalıdır. Bununla birlikte, hayatta kalmak için ihtiyaç duyulan yiyecek, cinsellik, aile ve barınma gereksinimlerimizin ötesinde, hayvan doğamız, başkalarının sahip olduklarına sahip olmayı (onlardan almak, satın almak ve hatta onlardan çalmak) kendimize başka bir fayda sağlamasa da onlara zarar vermekten haz aldığımız bir noktaya kadar istememizi sağlayarak, bizi daha da geliştirir. Başka bir deyişle, hayvani doğamız, başkalarının sahip olduğu hiçbir şeye ihtiyaç duymayacağımız bir noktaya kadar gelişir, ancak onları sahip olduklarından uzaklaştırmaktan haz alırız.
  2. Daha sonra, kötülüğün farkındalığının değişik formlarından geçeriz yani bu, hayvani doğamızdaki kötülüğün farklı büyüklüklerinin anlaşılması. Yani ikinci aşama, hayvansal doğamızın, doğaya karşıtlığının salt bilgisidir. Böyle bir niteliğin bilgisine sahip olabilir ama yine de kötü olmaktan haz alabiliriz. Kötülüğün farkındalığı, kötü hayvan doğamızın bize, içinde bulunduğu kişiye gerçekten zarar verdiğini anladığımız ve hissettiğimiz daha gelişmiş bir aşamadır ve böyle bir farkındalık kazandığımız ölçüde, bu hayvan doğasını düzeltiriz – sevgi, ihsan etme ve bağ kurmanın daha yüksek doğasına ulaşmak için o kötülüğün üzerine yükselme sürecini başlatırız. Buna doğamızın “ıslah” süreci denir ve bu ıslah sürecini doğa yasasının tam olarak edinilmesine kadar yani hayvansal doğamızın tamamen üzerine çıkıp insan olmaya – doğanın sevgi, ihsan etme ve bağ yasasına benzer bir niyeti olan bir varlık olmaya yönlendiren belirli bir metod vardır.

“Toplum Gelecekte Nasıl Gelişecek?” (Quora)

Toplum gelecekte, pozitif bağların, sevginin, karşılıklı sorumluluğun ve birliğin insanlığın tam bir uyum, barış ve neşe içinde yaşaması için yegâne ölçüt haline geldiği, gelmiş geçmiş en mutlu ve en mükemmel toplum haline gelerek gelişecektir.

İnsan toplumunun gelecekteki durumunu, hepimizin karşılıklı olarak birbirimizi mutlu etmeyi, mümkün olan her yerde birbirimize yardım etmeyi, birbirimizin moralini yükseltmeyi istediğimiz bir aile olarak hayal edebiliriz ve aynı şekilde sistemlerimiz de, birbirimiz arasında ve doğa ile dengeye ulaşmamız için, ihtiyacımız olan her şeyi almamıza yardımcı olacak şekilde işlev görecektir.

Sevgi dolu bir ailede işleyen yasalar, şu anda toplum olarak çiğnediğimiz yasalarla (tek, bütünsel ve mükemmel bir sistemin yasaları) tamamen aynıdır ve bu yüzden toplumu sayısız sorun ve krizle dolu hissediyoruz. Sosyal bağlarımızda tek, bütünsel ve mükemmel bir sistemin yasalarını uygulamak için hamleler yaparak, doğada bulunan bu yasalara uymamızı sağlayan ve aynı zamanda bizi bir ahenk ve mükemmellik duygusuyla doldurmaya başlayan olumlu güçleri kendimize çekiyoruz.

“Sevgi” Kelimesi Tüm Dillerde Anlaşılabilir

Soru: Aramızda sevgiye gelmek için kendimi iptal etmem neden bu kadar önemli?

Cevap: Bence bunu dünyamızda, birbirimizle olan ilişkilerimizde hissettiklerimizden de anlayabiliriz. Kendimi seviyorsam bir başkasını nasıl sevebilirim? Bu imkânsızdır. Sevginin ifadesi, ancak ötekinin niteliğini, arzusunu, yaşamını kendinizden üstün tuttuğunuzda ve arzu ettiği her şeyi yapmak için var olduğunuzda olur.

Sevginin, başkalarının arzularıyla onları tatmin etmek için bütünleşmek dışında bir tanımı yoktur. Diğer her şey kesinlikle gerçekçi olmayan bir ifadedir: “Seni seviyorum.“ Hayır! Bana somut, maddesel bir tanım verin.

Dünyamız arzular üzerine inşa edilmiştir. Kendi arzumla ve diğerinin arzusuyla ne yapmalıyım? Aramızda “sevgi” olarak adlandırılacak hangi durumları yaratmalıyım? Sadece tüm niteliklerimi diğerini doldurmaya ve tatmin etmeye yönlendirmek için olduğunda buna “onu seviyorum” denir.

Bu açık bir tezahürdür, ona karşı tavrımın bir ifadesidir. Bu yüzden hepimiz alma arzusunda yaratıldık. Eğer başka bir kişinin alma arzusunu onu tatmin etmek için kendiminkinden üstün tutarsam, buna “Onu seviyorum” denir.

Başkası için kendimizi ne kadar feda ettiğimizi ölçecek, zamanla sabitlenebilecek başka bir maddi, açık, saf tanım yoktur. Bu fedakârlıkta öyle dereceler var ki, o zaman bir şeyi sadece başkası için yapmakla kalmayıp, kendime rağmen kendimi aşıp, kendim için yapacağım her şeyi onun için yaparım.

Karşınızdakini kendinizden üstün tuttuğunuzda, bu tutuma sevgi denir. Başka kelimeler de bulabilirsin; dâhil etme, birleşme, değişim ama bütün insanlar arasında ve bütün dillerde en basiti sevgidir.

“Korku Sevginin Yokluğundan Gelir” (Medium)

Dünya ne kadar kaotik hale gelirse, biz de o kadar stresli ve endişeli oluruz. Geleceğe ilişkin güvensizlik, korkuya neden oluyor ve kesin görünen tek şey, kimseye güvenemeyeceğimiz ve yarının ne getireceğine dair hiçbir fikrimizin olmadığıdır. Korkularımızın ve endişelerimizin arkasında tek bir suçlu var: Birbirimize düşmanlık ve nefret duyuyoruz ve sevginin olmadığı yerde korku vardır, hem de çok.

Sadece insanlar korkmuyor. Korkuyu evcil hayvanlarda, hayvanlarda ve hatta bitkilerde bu şekilde etiketlemesek de anlarız. Korku bize büyük hizmet eder: Tehlikeli tuzaklara düşmemiz konusunda bizi uyaran bir nöbetçi, tüm canlıların kullandığı koruyucu bir mekanizmadır.

İlerlemenin bizi daha güvenli kılması gerektiğini düşünmek mantıklı geliyor. Görünüşe göre teknoloji bizi mağaralarda yaşamaktan daha iyi koruyabilir. Bununla birlikte, gelişme, onunla nasıl başa çıkacağımıza dair hiçbir fikrimiz olmayan bir dizi alışılmadık tehlikeyi de beraberinde getirdi.

Geçmişte, tehlikeler daha fazla olmasa da aynı derecede ürkütücüydü ve gerçekten varoluşsaldı. Örneğin mağara insanları için mağaradan çıkmak, yırtıcıların saldırılarına karşı savunmasız olmak anlamına geliyordu. Ancak korku paniğe neden olmadı çünkü insanlar tehlikeleri ve kendilerini onlardan nasıl koruyacaklarını biliyorlardı. Bugün sayısız unsur ve faktör hayatımızı ve sevdiklerimizin hayatını etkiliyor ve hepsini bilemiyoruz, gelişlerini göremiyoruz ve üstesinden nasıl geleceğimizi bilmiyoruz. Doğal olarak, bu bizi sürekli bir baskı ve endişe durumuna sokuyor.

Ne kadar çok gelişirsek, o kadar benmerkezci oluruz. Aslında, yaklaşık olarak yüzyılın başından beri, öyle bir egoizm düzeyine ulaştık ki, sosyologlar bir “narsisizm salgını”ndan bahsediyorlar.

Gittikçe daha sofistike ve giderek narsisistik hale geldikçe, bizi güçsüz ve onlara ve birbirimize karşı güvensiz bırakan giderek daha karmaşık sistemler geliştiriyoruz. Birbirimizi sevmediğimiz ve güvenmediğimiz için izolasyonumuzu, yabancılaşmamızı ve dolayısıyla korkumuzu artıran koruyucu kalkanlar örüyoruz.

Güvende hissetmek istiyorsak, doğrudan güvenimizi artırmak için çalışmamıza gerek yoktur. Aksine, kendimizle olan aşırı meşguliyetimizi bir kenara bırakmalı ve başkaları için sevgiyi-ilgiyi geliştirmeye odaklanmalıyız çünkü korkumuzun nedeni onun eksikliğidir.

Güvenlik duygusu, nefrete karşı savaşmaktan gelmez; bağ kurmaya, ilgilenmeye çalışmaktan gelir. Var olan tek kötülük bizim kalbimizdedir. Bunun tedavisi onu kökünden söküp atmak değil, düşünce ve nihayetinde iyi kalpliliği aşılamaktır.

İlgilenmekle meşgul insan hiçbir şeyden korkmaz. Başkalarını önemsemek, bir kişinin alabileceği en büyük hediyedir. Dikkat ve özene dayalı bir toplum kurabilirsek, sevginin varlığında korku olmadığı için kendine güvenen ve mutlu insanlardan oluşan bir toplum olacaktır.

 

“Affedecek Gücü Nasıl Buluyorsunuz?” (Quora)

Affetme gücünü nasıl bulabiliriz? İnsan doğasını anladığımızda ve doğamızın bizi olduğumuz gibi olmaya zorladığını anladığımızda bağışlama gücünü bulabiliriz.

Bununla ilgili olarak “Beni yapan Zanaatkâra git” diye yazar. Başka bir deyişle, “Bana neden kızıyorsun?” “Neden beni suçluyorsun?” “Beni bu şekilde yapan, beni her zaman bu şekilde harekete geçiren ve çalıştıran Yaradan’a gidin. Ben kendi adıma bir hiçim.”

Başka bir deyişle, önünüzde tüm bunları Yapan ile bağ kurmanız gereken kuklalar var. Kabala ilminde “Yaradan” olarak adlandırılan, her şeyin ve herkesin arkasındaki güçle ilişki kurarak, önünüzdekileri doğru anlamak, onları Yaradan’ın size karşı temsilcileri olarak görmek için bir talepte bulunursunuz. O zaman, hayatınızdaki her şeyin doğada, cansız, bitkisel, hayvansal ve insan seviyelerinde, Yaradan’ın size karşı tutumunu keşfetmeniz için var olduğu idrakine ulaşırsınız.

Yaradan nedir? Kabala ilminde diğerleri arasında “doğa”, “üst ışık” ve “üst güç” de dahil olmak üzere birçok isim verilen Yaradan, doğanın genel gücüdür, realitenin genel yasasıdır: sevgi, ihsan etme ve bağın niteliği, gücü ve yasasıdır. Din ve inançla alakası yoktur.

Bizler, bir düşüncede varız. Bunu devasa bir bilgisayar programı gibi düşünün. Nihayetinde bu sistemde her insanın rolü, “Komşunu kendin gibi sev” nihai koşuluna ulaşmamıza yardımcı olmaktır. Bu, tüm gerçekliğin, tüm yaşamımızın ve varoluşumuzun yasasıdır.

Öfkeyle Başa Çıkmanın Doğru Yolu

Soru: İsrail’deki insanlar arzuların çatışmasına sebebiyet veren ve kızgınlığı arttıran bir asabiyete sahipler. Öfkeye karşılık vermenin doğru yolu nedir?

Cevap: Bunun nedeni eğitim eksikliğidir. İnsanların sabrı yoktur ve kendilerini kontrol edemezler. Onlar şımarık çünkü çocuklarımıza her istediklerini yapmalarına izin veriyoruz ki bu yasaklanmıştır. Çocuklara küçük yaşlardan itibaren hayattaki farklı zorluklarla nasıl başa çıkacaklarını öğretmeli ve onları eğitmeliyiz.

Soru: Gençlerimizi öfkeye doğru bir şekilde karşılık verecek şekilde eğitmek istiyoruz. Onlara ne öğretmemiz gerekiyor?

Cevap: Onlara öfkelerini nasıl durduracaklarını öğretmemiz gerekiyor.

Soru: Karşımdaki kişiye karşılık vermektense kaçıp gitmek daha mı iyi?

Cevap: Tabii ki daha iyidir ama bunun ne kadar zor olduğunu biliyoruz.

Soru: Birçok evlilik danışmanı, nasıl kavga edileceğini bilmenin önemli olduğunu söylüyor. Nasıl doğru bir şekilde kavga edilir?

Cevap: Bu doğru. Kavgalar olmadan yakınlaşma ve barış olmaz, ancak birlikte gitmeleri gerekir. Birbirimize örnek olmayı öğrenmeliyiz.

Kendimi aşmak için çaba sarf ederek ben bir örnek ortaya koyuyorum ve öfkeli olsam da, diğeriyle sevgiyle ilişki kurarım: “Sevgi tüm günahları örter.”

Soru: Kavga ettiğimizde, partnerimizle sevgi ile ilişki kurmak mümkün müdür?

Cevap: Bu bir uygulama meselesidir.

Soru: Birisi size kızgınken ve sizden nefret ettiğinde sevgiyi nereden alıyorsunuz?

Cevap: Bu basit, biz öfke ve kızgınlığı sevgi ile örteriz ama sevgi içimizdedir yani bu, ikisi arasındaki denge meselesidir.

İkisinden biriyle ne kadar çok oynayabilirsem, onlarla sürekli olarak o kadar fazla oynamam gerekir. Öfke ya da sevgi duygusuyla tam olarak özdeşleşmemeliyim, bu iki ucu birlikte kontrol edebilmem için yalnızca iki duygunun bende işlemesini sağlamalıyım.

Başkasına Mutluluk Vermek

Soru: Lütfen Kabala’nın evlat edinmekle ilgili ne düşündüğünü söyler misin?

Cevap: Evlat edinmek elbette iyi bir şeydir çünkü yetimlerden, akrabası olmayan insanlardan bahsediyoruz. Ve yanlarında onları önemseyen, onları seven vb. birinin olduğunu hissettirdiğinizde,  o zaman evlat edinme, Yaradan’ın eylemine benzer bir eyleme dönüşür.

Tıpkı biz yetişkinlere yardım edecek, onaylayacak ve destekleyecek daha yüksek, daha güçlü ve daha üstün bir şey bulmak istediğimiz gibi. Ve bir çocuk için öyle bir boşluk, umutsuzluk, öyle bir çaresizlik var ki, gidecek kimsesi yokken, etrafında kimse yokken! Bunu hayal bile edemeyiz.

Bu nedenle, evlat edinme -eğer gerçekten iyi bir evlat edinme ise- dünyamızda en çok verici eylemdir. Ve onun üzerinde, manevi kazanımlar, insani hissiyatlar vardır.

Soru: Evlat edinilmiş bir çocuk, biyolojik çocukla aynı seviyede gelişebilir mi?

Cevap: Hatta daha bile yüksek bir seviyede.

Soru: Bu ne zaman gerçekleşebilir?

Cevap: Bir insan gerçekten ona yakınlaşmak ve onu evlat edinmek istediğinde. Çünkü iyiliğin (Yaradan, bağ, birlik, kendimizde olumsuz olarak ifşa ettiğimiz düşüşler vb. nin) zıddı olan bu nitelikler, bize onların üstesinden gelmemiz ve temellerinde önceden nefret olmadan imkansız olan, bağ ve sevgiyi inşa etmemiz için verilirler.

Sevgi tüm ıstırapları örtecektir. Bu nedenle, evlat edinen bir kişi, aslında sıradan bir biyolojik akrabadan çok daha fazla sevgisini gösterme fırsatına sahiptir.

Soru: Onun sayesinde daha yukarı mı yükselebilir?

Cevap: Bu daha yüksektir. Bunun Kabala’da ve bugün insanlıkta bize nasıl ifşa olduğunu, ne kadar zıt, uzak, birbirimize karşı bir tür nefret içinde olduğumuzu vb. görüyoruz. Bu sadece sevginin tersini ifşa etmektir.

Soru: Yani bir çocuk aldığınızda sevginin ifşa olduğu yer burası mıdır? Ve onu, ana acıdığınız için mi yoksa yalnız olduğunuzdan, kendi çocuğun olmadığından dolayı kendinize acıdığınız için mi evlat ediniyorsun?

Cevap: Bu doğaldır. İnsan, içinde bulunduğu duruma göre hareket eder.

Soru: Hangi niyet doğrudur ve işe yarar?

Cevap: Bir başkasına mutluluk vermek.

Yorum: Bu gerçekten kazandıran bir cevap.

Cevabım: Evet. Ama insanlar bunu anlıyorlar mı? En azından her durumda, bu çok asil, özel bir eylemdir. Ve böyle bir eylemi gerçekleştiren birinin tüm çabaları gerçekten çok büyüktür.

“Acı ve Bağışlama Arasında” (Medium)

Başkaları tarafından incitildiğimizde, son derece acı verir ve bu hayatımızda her an olabilir. Hemen sorular ortaya çıkar: Ne zaman affetmek için yer vardır ve ne olursa olsun affetmek nedir?

Haz almak, bize iyi gelen her türlü şeyle kendimizi tatmin etmek insanın doğasında vardır. Yemekten, seksten, aileden, paradan, onurdan, kontrolden, bilgiden ve her şeyden önce bunların birleşiminden haz almak isteriz. Arzularımızı yerine getirmek için sürekli çalışırız ve beklenen sonuca bağlı olarak belirli bir şeye ne kadar enerji yatırmamız gerektiğini düşünürüz.

Örnek olarak, özellikle bayram zamanı için güzel bir takım elbise almak istediğimizi varsayalım. Neredeyse bir haftalık bir işe eşdeğer miktarda para yatırırız ve büyük bir keyifle satın alırız. Uzun zamandır beklenen gün gelir, yeni takım elbiseyi giyer ve ağzı kulaklarına varan bir gülümsemeyle herkesin arasında dolaşırız. İnsanlar, “Ne güzel bir takım elbise” derler. Göğüs gururla kabarır.

Ve aniden birisi herkesin önünde, “Giydiğin o komik takım elbise nedir? Bu nasıl bir kostüm?” der. Ve o andan itibaren gerçeklik değişir. Herkes kıkırdar ve biz utançla dolarız.

O akşamın ilerleyen saatlerinde yine aynı kişiyle karşılaşırız ve o bize sessizce “Daha önce uygunsuz bir şey söylediysem özür dilerim” der. Hemen bir reddetme ile cevap veririz. Böyle bir af talebi, yapılan zararın tazmini midir? Kesinlikle değildir. Bu yüzden onu kabul etmeyiz.

Gerçek bağışlama, takım elbiseyi satın almak için yatırdığım büyük meblağ için, iltifat, saygı ve tanınma umutları almak için sahip olduğum ve aşağılama, alay ve utançla yer değiştiren tüm beklentilerimi telafi eden biri olmalıydı. İçimde biriken her şey için uygun bir telafiye ihtiyacım vardır.

Özür, genellikle yapıldığı gibi intikam yoluyla veya alternatif olarak, söz konusu kişinin samimi bir gönül almayla bana gelip, bana verilen zararı ve korkunç hakareti anladığına beni ikna etmesiyle yapılabilir. Diyelim ki kişi, örneğin on takım elbisenin daha satın alınmasını kapsayacak bir çek yazdı. Bu durumda, özrün gerçekten samimi olduğunu hissedersem ve çek de benim için yeterince saygın görünüyorsa, o zaman a, davayı hiç affetmeye ve olayı hiç olmamış gibi silmeye hazırımdır.

Esasen darbenin boyutu, onu kapsayabilecek telafinin boyutudur. Bağışlama, intikam, küçümseme, hakaret, yatırım, bunların hepsi yalnızca benim egosal haz alma arzumla ilişkili olarak ölçülür. Ego hala incinmiş hissediyor ve intikam istiyorsa, incindiği yer uygun telafi ile doldurulmadığı anlamına gelir. Kalpte açılan oyuk hala açıktır, bu yüzden gerçekten affedemeyiz.

Şimdiye kadar, hepimizin bildiği fenomenleri analiz ettik. Bir noktada, bir insanda intikam alma, onur arama, kontrol için mücadeleler ve savaş arzusunun bizim için son derece yorucu hale geldiği bir duygu ortaya çıkabilir. Bu, sağlığımızı, ilişkilerimizi, tüm hayatımızı mahveder. “Bütün bunlardan ne kazanacağım” diye kendimize sormaya başlarız, “Yaşamaya değer ne var? Hayattaki görevim bu mu, tek yapmam gereken bu mu?”

Bu içsel soruların uyanışı, bizi içsel gelişim arayışına, egoist doğanın sınırlarının üstesinden gelmenin bir metoduna götürür. Bu bilgelik, dünyadaki varoluşumuzun en büyük amacının doğanın evrensel gücünü, sevgi ve verme niteliğini keşfetmek olduğunu öğretir ve ona benzer bir nitelik kazanarak keşfedilir. Bu ifşa, maneviyat olarak adlandırılır çünkü her insanı daha yüksek, ebedi ve eksiksiz bir varoluş seviyesine yükseltir.

Bu nasıl olur? Genel olarak konuşursak, laboratuvar görevi gören küçük bir grupta sevgi dolu ilişkiler geliştirerek, birbirimizi tek başımıza başaramayacağımız şekillerde tamamlarız. Bir bedendeki farklı organlar gibi, birbirimizle uyum içinde bağ kurmayı öğreniriz. İncinme, telafi, intikam, bağışlama, bütün bu oyunlar, birbirimizle savaşmadığımızı anladığımız için, anlamını yitirir ama ortak bencil doğamız karşısında hep birlikte sınırlı hesaplamalarımızın üzerine çıkarız.

Birini incittiğimi fark ettiğimde, doğrudan o kişiye gider ve ona berbat ettiğim şeyi telafi etmek için ne yapabileceğimi sorarım. Ona daha yakın olmak, o kişiyle bağ kurmak ve aramızdaki sevginin gücünü geri kazanmak, elimden gelen her şeyi yapmak için. Ve eğer biri beni incittiyse, bunun onun suçu değil, insan egosu olduğunu hatırlarım ve o kişinin bunun üstesinden gelmesine yardım etmeye çalışırım. Bu şekilde yavaş yavaş dünyamızın, yaşamanın eğlenceli olduğu bir yer haline geldiği bir duruma yaklaşırız. Doğanın en yüksek gücüyle, karşılıklılık, destek ve güven içinde.

“Çocuklarımızı Başkasına Bıraktığımızda” (Medium)

Birkaç haftadır İsrail’in Qiryat Shemona kasabasındaki polis, beş anaokulu öğretmeninin bakımları altındaki on üç çocuğu istismar ettiği, bir çocuk istismarı vakasını araştırıyor. Web kameralarıyla belgelenen olaylar, öğretmenlerin çocukları bir elinden tutup havaya kaldırdıkları, yataklara fırlattıkları, başlarına battaniye örttükleri, üzerlerine yaslandıkları ve başlarının üzerindeki örtüyü kaldırmalarını engelledikleri fiziksel ve duygusal istismardan oluşuyordu. Kameralar, hükümetin birkaç yıl önce başka bir çocuk istismarı vakasının ardından, anaokullarında olan her şeyi belgelemeyi yasalaştırmasından sonra anaokuluna yerleştirilmişti.

Çocukların kimliğini doğrulamak için kaydedilen videoları izlemek zorunda kalan dehşete düşmüş ebeveynler, tamamı eğitimli ve sertifikalı öğretmenler olan kadınların çocuklarına karşı nasıl böylesi canavarlara dönüştüklerini anlamıyorlar. Annelik içgüdüleri neredeydi?

Burada dikkat etmemiz gereken iki şey var: 1. Daha önce de söyledim ve burada tekrar edeceğim, bir anaokuluna veya okula ne kadar çok kamera yerleştirsek de bu istismarı engelleyemeyecek. Birkaç yıl önce ilk söylediğimde insanlar bana inanmadı; her anaokuluna kameralar yerleştirme fikri onlara harika geldi. Kameraların tacizci öğretmenleri dizginleyeceğini düşündüler. O zaman bile bunun olmayacağını biliyordum çünkü insan doğası her türlü nasihatten daha güçlüdür ve kameraların varlığı tacizci öğretmenleri caydırmayacaktır.

2. Hiçbir kültürde ve hiçbir doğal ailede, anne her gün saatlerce evden ayrılırken, bebekleri bakıcıların ellerine bırakmak kabul edilebilir değildir. Bebekler en az iki yaşına gelene kadar her zaman evde annelerinin yanında tutulmalıdır. Doğal olan yol budur ve bundan vazgeçmiş olmamız, daha da ilerlediğimiz anlamına gelmez, doğadan koptuğumuz anlamına gelir. Suçlanacak ilk annelik içgüdüsü, öğretmenlerin değil çocuklarını onlara emanet eden annelerindir.

Bir annenin bebeği olduktan birkaç hafta veya birkaç ay sonra işe dönmesi gerektiği fikri temelde kusurludur. Kariyer ve refahı çocuklardan daha yüksek önceliğe koyuyoruz, bu yüzden çocuklarımızın incinmesine şaşırmamalıyız. İnsanlığın doğuşundan bu yana ve tüm doğada anneler çocuklarını bir başkasının bakımına teslim etmeyi hayal dahi edemezler. Sadece biz, ilerleme sayesinde, doğadan daha akıllı olduğumuzu düşünmeye başladık. Şimdi aptallığımızın bedelini ödüyoruz.

Dahası, insanlar giderek daha fazla narsisist hale geldiğinden, birçok sosyoloğun “narsisizm salgını” dediği şeyi deneyimlediğinden, çocuklarımızın istismar edilme riski şimdi eskisinden daha da büyük ve zamanla artmaya devam edecek. Büyüyen egoyu hiçbir şey durduramaz. Bu nedenle, öğretmenlerin savunmasız çocukları istismar etmesini hiçbir şey engelleyemez.

Kadınların çalışmasına karşı değilim ama bence bunu her çocuğun hayatının ilk birkaç yılında en azından evden yapmaları gerekiyor. Kadınların çocukları için orada olmaları gerekir ve ne kadar profesyonel ve şefkatli olursa olsun hiçbir yardımcı onların yerini alamaz. Okuyucular görüşlerimi geri kalmış veya modası geçmiş bularak alay edebilirler; onları oldukları gibi adlandırmayı tercih ederim: doğal.

Aile, ebeveynlik, çocuklar ve çocuk yetiştirme kavramlarının tamamını yeniden düşünmemiz gerekiyor. Sürekli kariyer işleri ve uzun saatler peşinde koşmamak için, hayatımızı nasıl yeniden düzenleyebileceğimizi anlamamız gerekiyor.

Artık evden çalışmaya alışırız sanıyordum ama görüyorum ki pek çok kişi ofislerine geri dönüyor. Bunun nedenini anlayamıyorum. Bundan kim kazançlı çıkıyor?

Kadınların yapmayı sevdikleri şeyi yapmaları gerektiğini düşünüyorum; geçimleri buna bağlı olduğu için değil, işlerini sevdikleri için çalışmalılar. İşleri onlara tatmin ve doyum vermeli ve onları daha mutlu etmeli, çocukları için daha fazla stresli ve endişeli değil.

Elbette kendi çocuklarını istismar eden anneler ve babalar da var. Bu, hepimizin geçmesi gereken eğitim sürecinin bir parçası. Bununla birlikte, bir bütün olarak, çocuk istismarını önlemenin tek yolu, çocukları annelerinin bakımına bırakmaktır. Düşüncemizi yeniden düzenlememiz gerekebilir, ancak bu anneler dahil herkesi daha mutlu edecek ve benim için önemli olan tek şey bu.

Sevginin Geliştirilmesi

Soru: Gücün bir birey ve bireyin davranışı üzerindeki olumsuz etkisiyle mücadele etmek için etkili mekanizmalar var mı?

Cevap: Uzun yıllar ve hatta belki nesiller boyunca, herkesin içinde, diğer herkes için yavaş yavaş bir sevgi gelişimi vardır. Başka hiçbir şey! Ancak bu şekilde egoist özümüzün üzerine çıkıp sevgi tarafından kontrol edilir hale gelebiliriz.

Yorum: Ancak bu uzun bir eğitim sürecidir.

Cevabım: Başka hiç bir şeyimiz yok.