Category Archives: Realite

“Realitenin Gerçek Doğasını Nasıl Anlayacağız?” (Quora)

Beş duyu organımız, bizi çevreleyen realitenin yalnızca çok sınırlı bir bölümünü bize ifşa eder. Bu kısma “bizim dünyamız” veya “bu dünya” diyoruz. Bizi çevreleyen realitemizde hissetmediğimiz, anlamadığımız veya fark etmediğimiz birtakım başka nesne ve eylem vardır.

Bizler, şu anda algıladığımızdan çok daha fazlasını içeren, nesnelerle, eylemlerle, varlıklarla, kelimenin tam anlamıyla var olan her şeyin nedenleriyle ve sonuçlarıyla bağlantı kurduğumuz, uçsuz bucaksız bir gerçeklikte var olmaktayız.

Bu resmin neresinde olduğumuzu, bu realitedeki varoluş amacımızı ve gerçek doğasını anlamak için, önce onu keşfetmemiz gerekir. Bunu yaptıktan sonra, gerçekte nerede olduğumuzu ve onun nasıl işlediğini görebiliriz. O zaman, doğamızın ne olduğu, realitenin doğasının ne olduğu, amacımız ve rolümüzün ne olduğu ve realitenin daha derinlerine nasıl nüfuz edebileceğimiz dahil olmak üzere, onun gerçek doğası hakkında sonuçlar çıkarabiliriz. Kabala bilgeliği tam da bu amaç için yaratılmış bir metottur.

Evrenin Programcısı ile Tanışın

Bizim dünyamız üst dünyanın bir baskısıdır, ama sadece bir baskı. Bu kelime birçok farklı nüans içerir.

Gerçek şu ki, dünyamızda bir baskı var, yani siyah bir arka plan üzerinde bir tür beyaz arka plan. Üst dünyanın doğasına benzer bir şey var, ancak tüm bunlar dünyamızın maddesine damgalanmıştır.

Maddi dünya tamamen egoisttir, en yüksek olanın karşıtıdır. Ve iki dünya arasında (baskı ve orijinal) var olan bizler, yapı ve dünya görüşü olarak çok karmaşık yaratıklarız. Kendimizle ne yapacağımızı bilmiyoruz. Nereye gitmeli? Bilmiyoruz. Bizi kim kontrol ediyor? Bilmiyoruz. Ne oluyor? Bilmiyoruz. İçinde bulunduğumuz durum bu.

Yorum: Duyu organlarımız, bizim için yaşadığımız gerçekliği tasvir eder. Kokuları ve sesleri algılarız ve çeşitli nesnelere dokunuruz. Ama dediğiniz gibi dışarıda ne olduğunu tam olarak bilmeyiz. Şöyle ki, beyne sinyal gönderen duyu organlarımız her şeyden etkilenebilir.

Cevabım: Elbette. Hayal ettiğimiz gibi olmayabilir. Ana şey, beynimizde zaten tasvir edilen şeydir.

Yorum: Bugün, insanların kendilerini giderek daha fazla kaptıracakları yeni, sanal bir dünyada ustalaşmaya başladıklarına inanan bilim adamları, bunu yüksek sesle konuşuyorlar. Reality+ kitabını yazan David Chalmers’ı, içine girdiğimiz sanal bir dünya yaratabiliyorsak, o zaman onu daha yüksek seviyeden biri mi yarattı konusunu speküle etmeye iten şey buydu.

Cevabım: Doğal olarak burada bir şey kanıtlayamayız.

Biz, duyu organlarımızın içinde, beynimizin içinde tasvir edilen belirli duyumlarda varız. Bu gerçekliğin ne ölçüde nesnel veya öznel olduğunu da yargılayamayız. Ancak duygularımızın öznel olduğu kesindir. Ve bu gerçekliğin nesnel olabileceği gerçeği açık bir sorudur. Genel olarak, bizim için dünyamız hakkında net olan hiçbir şey yoktur.

Soru: Bizi daha yüksek bir Yaradan’ı düşünmeye iten bu sözde programcı kim? O tam olarak ne buldu? Amacı nedir? Neye ulaşmalıyız?

Cevap: Bu dünyadaki amacımız, onun programcısını gerçekten anlamak ve O’nun bizi ve etrafımızı neden bu şekilde yarattığını öğrenmektir. Her şey bize göre olur. Bu yüzden gerçekte neler olduğunu bilmiyoruz. Ama her şeyi neden bu şekilde ve ne amaçla programladığını bilmemiz gerekir.

Kabala, en önemli ve genel olarak tek görevimizin bu programcıyı, O’nun amacını, hedeflerini ve metodolojisini ortaya çıkarmak, keşfetmek ve ustalaşmak olduğunu söyler.

Başka neye ihtiyacımız var? Kim olduğumuzu, ne olduğumuzu, nerede ve nasıl var olduğumuzu ve ne için yaşadığımızı bir öğrenebilsek, bu bize şu sorunun cevabını verecektir: Bundan sonra ne yapılmalı? Ve bu yüzden, bilmiyoruz. Dünyamızın tamamen kaybolduğunu görüyoruz.

Soru: Böyle bir realiteyi yaratma kabiliyetine sahip biri, içinde yaşamış ve yaşıyor olduğumuz bu dehşetleri nasıl yapabildi?

Cevap: Her şey olaylara nasıl baktığınıza bağlıdır. Bizi var olduğu varsayılan bu evreni, genel olarak içinde bulunduğumuz bu büyük zihni hissetmemiz için yaratan bu büyük programcının görevinin; nerede, ne için ve neden olduğumuz konusunda mutlak cehalet içinde, bizi kaybolmuş, terk edilmiş ve reddedilmiş hissettiğimiz ve sonunda da bunu bilmeyi isteyeceğimiz bir duruma getirmek olması oldukça olasıdır.

Her şeyi kontrol eden üst gücü bilmekten başka seçeneğimiz olmayacak. Buna doğru ilerlediğimizi ve oldukça hızlı bir şekilde yaklaştığımızı düşünüyorum.

“Neden Senkronize Çalışamıyoruz?” (Medium)

Nereye bakarsanız bakın, insan toplumunda büyüyen boşluklar ve artan istikrarsızlık var, Ukrayna’daki savaş, dünyanın Rusya’ya etkili bir şekilde yaptırım uygulayamaması, ilaçların dengesiz dağıtımı, servetin, temel gıdaların, eğitimin dengesiz dağılımı vb.gibi. Şimdi doğaya bakalım. Doğada her şey dengeli ve uyumlu, en ince ayrıntısına kadar senkronizedir.

En yakındaki bedenlerin kendi hareketlerini senkronize etmesine neden olan “doğal senkronizasyon” adı verilen mükemmel bir doğa olayı vardır. Örneğin metronomlar, kasıtlı olarak farklı zamanlarda başlatsanız bile vuruşlarını kendiliğinden senkronize eder.

Ancak doğal senkronizasyon sadece kalp pilleri için geçerli değil; gerçekliğin tüm seviyeleri için geçerlidir. Cornell Üniversitesi’nde ödüllü Uygulamalı Matematik Profesörü Steven Strogatz bu olguyu şöyle açıklıyor (Dk. 10:09–10:37): “Bu konuda en çekici bulduğum şeylerden biri, atomaltından kozmik olana kadar doğanın her ölçeğinde ortaya çıkmasından ötürü ne kadar evrensel olduğudur. Yerçekimi etkileşimlerinden, elektriksel etkileşimlerden, kimyasal, mekanik, yani adını siz koyun, doğanın şimdiye kadar tasarladığı her iletişim kanalını kullanır. Her nasılsa, iki şey birbirini etkileyebilir, doğa, işleri senkronize etmek için bunu kullanır.”

Öyle görünüyor ki, gerçeklikte doğal senkronizasyondan “kaçan” tek unsur insanlıktır. Sanki tüm doğa için geçerli olan kurallar bizim için geçerli değilmiş gibi.

Bir dereceye kadar, bu doğrudur. Canlı yaşam düzeyine ait olmanın yanı sıra, bizler de hissedebilen varlıklarız ve eylemlerimiz kasıtlı kararlarla belirlenir. Eylemlerimizi senkronize etmek için, bunun olmasını istememiz gerekir.

Aksi takdirde, karar vermeyi doğaya bırakırsak, doğası gereği benmerkezci olan insan doğası, geri kalan gerçekliğin sistem merkezli doğasını geçersiz kılacaktır ve bizler son derece uyumsuz ve sonuç olarak birbirimize ciddi olarak düşman kalacağız.

Son birkaç yılda birbirimize yabancılaşma seviyemiz, başka bir dünya savaşı olasılığını gerçekçi bir senaryo haline getiren bir seviyeye yükseldi. Bundan kaçınmanın tek yolu, bilinçli ve isteyerek aramızdaki eşzamanlılığı benimsemektir. Doğanın kendiliğinden yaptığını, biz bilinçli ve gönüllü olarak yapmalıyız.

Bunun için iyi bir sebep var. Belirli bir yolu izlemeyi seçtiğimizde, bunu lehte ve aleyhteki tüm seçenekleri inceleyip değerlendirdikten sonra yaparız. Sadece içgüdülerimizi takip ettiğimiz için belirli bir şekilde davransaydık, insan değil hayvan olurduk. Bizimle hayvanlar arasındaki fark, sonunda karar verene kadar düşünmemiz, tartışmamız ve sorgulamamızdır. Sonuç olarak, gördüğümüz resim, doğadaki herhangi bir varlıktan daha eksiksiz ve daha derindir.

Yine de, duyarlı olmak için ödediğimiz bedel genellikle çok yüksektir. İnsanların bilge ve nazik olduğu barışçıl bir dünyada yaşamak istiyorsak, bunu gerçekleştirmeliyiz. Sürtüşme ve anlaşmazlık yerine senkronize olmayı ve uyumu seçmeliyiz. Bunu yapmak için, tüm insanlıkta senkronize olmanın önemini bilinçli olarak yükseltmeliyiz.

Uyum ve senkronizasyon bizi aynı, hatta benzer yapmaz. Aksine, onlar bizi uyumlu ve tamamlayıcı yapacaklar. Becerilerimizi ve yeteneklerimizi daha iyiye katkıda bulunmaktan haz almamızı sağlayacaklar ve birlikte, üyeleri güvenli, sağlıklı ve her şeyden önce mutlu olan güçlü ve sağlam bir toplum inşa edeceğiz.

Acı Çekmemizin Anlamı Nedir?

News’da (Pew Araştırma Merkezi, “Hayatı Anlamlı Kılan Nedir? 17 Gelişmiş Ekonomiden Görüşler”):

Aile ve çocuklar — %38

Meslek ve kariyer—%25

Maddi refah—%19

Arkadaşlar ve topluluk—%18

Fiziksel ve zihinsel sağlık—%17

Toplum ve kurumlar—%14

Özgürlük ve bağımsızlık—%12

Hobiler ve eğlence—%10

Eğitim ve öğrenim—%5

Doğa ve açık hava—%5

Romantik partner—4%

Hizmet ve etkileşim—%3

Seyahat ve yeni deneyimler—%3

Emeklilik—%2

Maneviyat, inanç ve din—%2

Evcil hayvanlar—%1

ABD dışında, din hiçbir zaman konu edilen ilk 10 anlam kaynağından biri değildir – ve Amerikan olmayan herhangi bir halkın %5’inden fazlası bundan bahsetmez. Bununla birlikte, ABD’de, %15’i bir anlam kaynağı olarak din veya Tanrı’dan bahsederek, onu en çok bahsedilen beşinci konu haline getiriyor.

Soru: Hayatın yüce anlamı ne zaman en azından dördüncü, üçüncü veya ikinci sıraya yükselecek?

Cevap: Eğer bir şey değişirse, ancak çok akut olayların etkisi altında değişecektir.

Soru: Kliplerinizde bir üst güçten, Yaradan’dan, iyilikten, doğadan, insanları birbirine bağlamaktan, iyi ilişkilerden bahsettiğinizde, bundan beklentiniz nedir?

Cevap: Acıya güveniyorum, biz (eylemlerimizle, yaşam tarzımızla) öyle bir acıya yol açacağız ki ondan öylece yüz çeviremeyeceğiz ve acı çekmenin anlamı hakkında veya başka bir deyişle hayatın anlamı hakkında düşünmemizi sağlayacak çünkü hayat acıyla dolu olacak.

O zaman yaşamalı mıyız, acı çekmeli miyiz, her şeyin mantıklı olup olmadığını ve kendimizle ne yapmamız gerektiğini düşünmeye başlayacağız. Ve sonra ciddi sorular sormaya ve cevaplamaya çalışacağız.

Hayatımızın yanlış olduğu sonucuna varacağız ve herkesin kendini iyi hissetmesi için doğru yaşam tarzını bulmalıyız ki hayatın kendisi bitmesin, aksine en yüksek sonucuna varsın. Bu başka bir hikayedir. Ama insanlar dinlemeye başlayacaklar.

Yorum: Yani hayatın sonunda yok olmazsın, tam tersine…

Cevabım: Hayır, elbette yok olmazsınız! Bu yaşam boyunca gelişimin bir sonraki aşamasına geçersiniz; yani hayvan seviyesinden İnsan, Adem seviyesine yükselirsiniz.

Soru: Bu bir insanı neden cezbetmez?

Cevap: Bu tamamen farklı bir edinim seviyesindedir. Bu tamamen farklı duygular ve akıl gerektirir. Ve ne beynimiz ne de kalbimiz bunun için çalışmaz.

Yorum: Ama içsel huzurumuz için bile, yok olmaktansa çiçek açmamız iyi.

Cevabım: Kulağa hoş geliyor, ama daha fazlası yok. Bu dinle, belki biraz felsefeyle değiştirilmiştir. Ama zamanımızda, her şey televizyon, seyahat ve diğer şeyler gibi, bugün bir insanın sahip olmadıklarıyla doluyken, buna ihtiyacı yoktur.

Soru: Ama öyle ya da böyle, siz ne derseniz deyin eğer insanlar ıztırap çekmek zorundaysa, o zaman bütün bu program, tüm bu eğlence programı insanlık üzerinde neden başlatıldı?

Cevap: Doğamızın kötülüğünü ve neye yol açtığını anlamak için, böylece doğamıza karşı gelebiliriz.

“Varoluşumuzun Üzücü Gerçeği Ve Bu Konuda Yapabileceklerimiz” (Linkedin)

Pek çoğumuz eylemlerimizi neyin motive ettiğinin farkında değiliz. Hayatımızı adeta otomatik pilotta geçiriyoruz ve yaptığımızı yapmamıza, söylediğimizi söylememize ve düşündüğümüzü düşünmemize neden olan şeyleri nadiren düşünüyoruz. Bunun iyi bir nedeni var: Hiç kimse eylemlerimizin motivasyonunun korku olduğunu anlamak istemez. Sürekli kaçış modu içindeyiz ve bunun düşüncesi dayanılmazdır.

Yaşadığım apartmanda yan komşulardan birisi bankasından çok korkuyor. Korkunç bir borç içinde ve banka tüm ödemelerini ve bekleyen emirlerini her an bloke edebilir. Başka bir komşu polisten korkmuş bir halde. DUI’ye yakalandı ve polisin gelip dairesini aramasından korkuyor. Ama hepsinden önemlisi, polisin arama emriyle ofisine girmesinden ve iş arkadaşlarının önünde onu utandırmasından korkuyor.

Hepimiz böyleyiz, bir şeyden, pek çok şeyden korkarız. İnsanların bizim hakkımızda ne düşüneceklerinden ve bizim hakkımızda ne söyleyeceklerinden korkarız. Çocuklarımız için o kadar çok aşamada korkuyoruz ki, bunu tarif etmeye bile başlayamayız. Virüsten korkarız, iklimden korkarız, teröristlerden korkarız, tanıdıklarımız, iş arkadaşlarımız ve patronlarımız tarafından kullanılmaktan korkarız ve geleceğimiz ve çocuklarımızın geleceği için korkarız.

Kısacası, farkında olmadan hayatımızı her an şekillendiren ve belirleyen bir korkular ağı içine düşmüş durumdayız. Dahası, yaşadığımızı, var olduğumuzu bu ağ aracılığıyla hissederiz. Minerallerden bitkilere ve hayvanlara, insanlara kadar etrafımızda bulunan her şeyden aldığımız baskılar, bizim bu dünyayı ve kendimizi onun içinde hissetmemizi sağlar.

Ancak, bu olumsuz bir duygudur. Her şeyden korkarız. Hayattan zevk almaya çalışıyoruz ama tek aldığımız adını siz koyun hükümetten, bankadan, patrondan, çocuklardan, Sosyal Güvenlikten gelen baskılar. Hiç kimse ve hiçbir şey bizi rahatsız etmiyorsa, kendimizi mutlu sandığımız bir noktadayızdır. Ama bu mutluluk değil; acının yokluğudur.

Korkmayı bırakamayız; bu, dünyanın inşa edilme şekli ve bizim inşa edilme şeklimizdir. Ancak, bizi korkutan şeyleri değiştirebiliriz ki bu da duygularımızı değiştirecektir.

Bizler haz arayan varlıklarız. Yaralanabileceğimizi veya eğlenemeyeceğimizi hissettiğimizde korkarız. Bu nedenle, korkumuz haz almak istediklerimiz tarafından belirlenir. Şu anda istediklerimizden daha başka şeylerden haz almak istersek, daha farklı şeylerden korkacağız ve tüm dünya görüşümüz, hatta tüm dünyamız buna göre değişecektir.

Varoluşumuzun iç karartıcı, üzücü durumundan çıkmanın püf noktası, odağımızı kendimize yoğunlaştırmaktan başkalarına yoğunlaştırmaya doğru değiştirmektir. Çocuklarını büyütmeye odaklanmış annelere bakın. Hem hayvanlar âlemindeki anneler hem de insan anneler, başkalarına yani yavrularına bakmaktan aldıkları cesaret ve gücün harika bir örneğini oluştururlar.

Bundan ders çıkarmalıyız. Bir annenin sevgisi doğal olarak gelir, ancak yabancıları sevmek eğitim, pratik ve süreç için geniş bir toplumsal mutabakat gerektirir. Yine de, bugün ihtiyacımız olan şey bu ve umutsuzca böyle. Yeterince umursamamaktan, yeterince vermemekten korkmayı öğrenmeliyiz. Baskımız, düşmanlarını yok etmek isteyen düşmanların baskısı değil, hayatı yaratan baskı, sevgi dolu annelerin baskısı olmalı. İkincisi, şu anda hissettiğimiz baskı ve bu bizi ve içinde yaşadığımız dünyayı öldürüyor.

Çaresiz bir durumdayız. Ne gezegenimiz ne de insanlık birbirimize ve çevreye verdiğimiz olumsuz baskıya daha fazla dayanamayacak. Endişelerimizi ve korkularımızı kendimiz için endişelenmekten başkaları için endişelenmeye çevirmezsek, ben-merkezci odağımız bize kendi yıkımımızı getirecek.

Karşıtlıkların Bütünleşmesi Bize Ne Verir?

Bizim dünyamızda önce bir şeyi, sonra başka bir şeyi yani bir şeyi diğerine karşı hissedebiliriz  ama aynı anda değil. Ve Kabala, hem kötü hem de iyi durumları aynı anda çekmenize, aynı anda onlara hakim olmanıza, onları birbirine bağlamanıza ve iyi durumları birçok kez daha canlı hissetmenize olanak verir.

Ek olarak, aynı anda iki yerde olamayacağımız için maddi dünyada bazı fiziksel fenomenlere ulaşmak mümkün değilse, eksi ve artı ile aynı anda birleşemeyiz, kuantum fiziğinde genellikle olduğu gibi bazı anlaşılmaz, imkansız kombinasyonlarımız var, o zaman Kabala tüm bunları çok basit bir şekilde çözmemize olanak sağlar.

Soru: Ve şöyle bir durum hayal edin: bir anne çocuğu cezalandırır; çocuk elbette acı çeker ama aynı zamanda annesinin onu sevdiğini ve onun iyiliği için yaptığını anlar. Böylece annesini haklı çıkarır. Prensip olarak, dünyamızda bu gerçekçi değil. Ancak bunu karşıtların bütünleşmesine bir örnek olarak alabilir miyiz?

Cevap: Bu tam olarak doğru örnek değil çünkü mantık ötesi inançla gitmek isteyen bir kişi, hem olumsuz hem de olumlu nitelikleri eşit olarak çeker. Kişi, bunların ancak birbirleriyle kombinasyon halinde doğru şekilde tezahür edebileceklerini ve ona tam bir hissiyat ve edinim ölçüsü verebileceklerini anlar.

Bir Kabalistin görevi, olumsuz ve olumlu nitelikleri doğru bir şekilde değerlendirmektir, başka bir şey değil. Doğada olumsuzluk olmadığını anlar ama henüz olumlu ile bütünleşmediği için öyle hissedilir.

Soru: Yani bir Kabalistin kendisi veya başkaları için hiç korkusu yok mudur?

Cevap: Neredeyse hiç.

Tabii ki, çeşitli koşullardan geçer. Farklı seviyeler arasında iken, her türlü olumsuz etkiyi hisseder, ancak bu sadece iki seviye arasında bir durumdayken kısa bir süre içindir.

Bir Çocuğu Lider Haline Getirmek

Yorum: Videolarınızdan biri, çocukların yıldızlara dönüşüp lider olmalarıyla ilgiliydi. Sahnede nasıl yükseldikleri ve şarkı söyleme ya da dans etme konusunda en iyisi haline geldiler. Bu klipte sevgiden, yakınlaşmaktan ve rekabetin gerçekte ne olması gerektiğinden bahsettiniz.

Sonra size gelen şu mektubu aldık: “Sağlıklı rekabet başarıya, liderliğe ve iyi sonuçlara götürür. Tembel olmak asla iyi bir şey değildir. Sevgi, yakınlık ve empati yanlış ideallerdir. Daha iyi olmak istiyorum, öyleyse olmalıyım; daha başarılı olmak istiyorum, öyleyse olacağım. Kazanmak, kendine ve hayata güven verir ve daha fazla başarıya götürür.

Eğer liderlik becerilerine sahip olmasaydı veya kazanan olma eğilimi olmasaydı, Bay Laitman’ın şu an olduğu gibi ortaya çıkacağından şüpheliyim. Numara yapmayı kesin! Yalnızca bir ot kendi kendine büyür. Bir hasat yetiştirmek ve yabani otları yenmek zorundayız. Yalnızca liderlik yoluyla, yalnızca kazanarak başarılı olabiliriz: Bu, en güçlü olanın hayatta kalmasıdır.”

Benim Cevabım: Söylediği şey doğru! Ama yabani otlar arasında bunların hepsi iyidir. Sonunda bir adam diğerlerine değil, kendisine galip gelmek zorunda kalır. İçsel benliğini ve dışarıdan onun aksine davranması gerektiğini görmesi gerekir. Bunu söylediğimde demek istediğim bu, insanlardan yabani ot olarak bahsetmiyorum.

Soru: Kimin en iyi sese sahip olduğu veya kimin en iyi dansçı olduğu konusunda çocuklar arasındaki rekabet durumu ne olacak?

Cevap: Sonuçta, bunda iyi bir şey yoktur. Hiçbir şey! Bir çocuğu daha iyi, daha yüksek ve daha güçlü olması; kazanması ve zaferden memnun kalması için eğitiyorsunuz. Ancak sonunda, kişiyi hayatta kazanan yapanın, bu olmadığını anlıyorsunuz.

Soru: Yani lider olmak için büyümüyorlar mı?

Cevap: Hayır. Sadece kişinin kendine karşı bireysel bir zaferi, işte kazanan olması gereken yer burasıdır.

Soru: Başka bir deyişle, modern dünya bu kavramlar üzerine kuruludur, bunu ret mi ediyorsunuz?

Cevap: Kesinlikle. Sanırım beni işiten, yazdıklarımı okuyan herkesin, modern dünyayı değiştirmek için, onu olduğu gibi kabul ettiğimi anladığını düşünüyorum.

Dünyanın Tembel İnsanlara İhtiyacı Var

Haberlerde (The Guardian):  “ Bir Alman üniversitesi, hiçbir şey yapmamayı ciddi şekilde taahhüt eden başvuru sahiplerine ‘aylaklık bursu’ veriyor.

“Hamburg Güzel Sanatlar Üniversitesi 1.600 € luk üç burs yeri ilan etti… Başvuranlar… jüriyi seçtikleri  ‘aktif hareketsizlik’ alanının özellikle etkileyici veya amaca uygun olduğuna ikna etmelidir.

“Başvuru formu sadece dört sorudan oluşmaktadır: Ne yapmak istemezsiniz? Ne kadar zamandır yapmak istemiyorsunuz? Özellikle bunu yapmamak neden önemlidir? Neden bunu yapmamak için doğru kişisiniz? …

Von Borries, Projenin arkasındaki fikrin, sürdürülebilirliği teşvik ederken aynı zamanda başarıya değer veren bir toplumun görünen çelişkisine ilişkin bir tartışmadan kaynaklandığını söyledi. “Bu burs programı bir şaka değil, ciddi niyetleri olan bir deneydir – başarıları ve yetenekleri etrafında yapılandırılmış bir toplumu nasıl tersine çevirebilirsiniz?” …

“Tüm başvurular, Önemsizlik Okulu: Daha İyi Bir Hayata Doğru… adlı serginin bir parçasını oluşturacak. Şu soru etrafında yapılandırılacaktır: ‘Hayatımın başkalarının yaşamları üzerinde daha az olumsuz sonuç doğurması için nelerden kaçınabilirim?’ ”

Yorumum: Tembel olmak kolay değil. Aslında bu basit bir görev değildir. Kendini özgür hissedebilen, herhangi bir zorunluluğa maruz kalmayan kişi, her şeyden önce yaratıcı kişidir.

Genellikle bu tür insanlar yaratıcı olma eğilimindedir. Bilim, sanat, müzik ve görsel sanatlar nereden geldi? Hayatlarında, hiçbir şey yapmak zorunda kalmayan insanlardan, aristokratlardan.

Soru: İşe gitmeleri gerekmiyor muydu?

Cevap: Hayır. Onlar tanıştılar, seyahat ettiler ve konuştular. Balolar düzenlediler, her türlü müzikal faaliyette bulundular, vb. Bu, fiziksel emek dışında, bilime, sanata ve her şeye yol açtı.

Bu nedenle, eğer insanların, bir kişinin manevi arayışlarına karşı doğru tutuma sahip olmasını istiyorsak, bu dünyadaki manevi arayışı kastediyorum, o zaman onlara bunu yapmaları için zaman vermeliyiz, böylece bu zavallı programcılar ve diğerleri gibi 15 saat çalışmak zorunda kalmamalarını sağlamalıyız.

Aksine, boş zamanları olduğundan emin olmalıyız. Böylece seyahat eder, bir şeyler tartışır, oturup konuşurlardı, böylece aristokratlar gibi olabilirler. Arkamızda milyonlar varken aristokrat olmamıza gerek yok, ancak güvenli bir gelirimiz olduğunu ve tembel olmayı göze alamayacağımızı, ama çalışmak zorunda olmadığımızı hissetmemiz gerekiyor. Özel sanat eserleri, edebiyat ve müzik yapmanın tek yolu budur.

Bu, kişinin dünyaya karşı tutumu olmalıdır. Aksi takdirde ondan hiçbir şey çıkmaz.  Zamanımızda neler olup bittiğine bakın!

İnsanlar dünyayla bu şekilde ilişki kurarlarsa ve kendilerini bu şekilde organize ederlerse, makul bir yaşam standardı yaratabilecek özel insanları hesaba katarlarsa, bu sözde “hiçbir şey yapmamaktan” büyük bir fayda göreceğiz.

Bu yaratıcı insanlar, bir zamanlar garantili bir geliri olan toprak sahipleri, soylular gibi olmalıdır.

Soru: Dünyanın onlara ihtiyacı var mı? Dünya diyor ki: “Onlar aylaklar.”

Cevap: Dünya onlarsız yapamaz. Onlar, dünyaya, hayata, yaratılışa, Yaradan’a, her şeye karşı tam olarak doğru tutum sergilerler. Kendilerini doğru bir şekilde yönetirler. Yani her şey için zamana sahiptirler. Yaratıcı bir kişi dışarıdan baskı hissetmemelidir, sadece içeriden hissetmelidir, eğer ortaya çıkarsa.

Soru: Peki tembelliğe karşı tavrınız nedir?

Cevap: Tembellik, bir insanda en kullanışlı niteliktir. Binlerce farklı, tamamen gereksiz şey yapması, tembel olmak istememesinden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, Tora’da “Otur ve hiçbir şey yapma” diye yazılmıştır. Bu, etrafta koşup yapacak bir şeyler aramaktan daha iyidir. Ve bu, aslında doğrudur.

Hayata karşı doğru tutumu bulmak için tembel olmalısınız. Yabancı, gereksiz hiçbir şey yapmamak için. Sadece gerçekten “Bunu yapmak zorundayım” diye hissettiğinizde, o zaman yapın. Ve içinde yaşamın sizi nasıl zorladığını, Yaradan’ın  orada içeride olduğunu ve bunu sizden talep ettiğini hissedeceksiniz.

Yorum: “Tembellik” kelimesini neredeyse en çalışkan insan seviyesine yükselttiniz.

Benim cevabım: Evet, bu şekilde yapsaydık daha iyi olurdu. Yarattığımız bütün her şeye neden ihtiyacımız var ki? Sadece şu dünyaya bakın!

Ve şimdi Yaradan, bu ahırları temizlemek için, bu pisliği temizlemek için her türlü salgının yardımını kullanmalıdır.

Soru: Az önce “tembellik” kelimesine ne anlam yüklediniz?

Cevap: Dikkatsizce, düşüncesizce bir şeyler “yaratmayı” bırakın. Tüm bunları durdurun, oturun. Geçecektir. Bu daha iyidir. Bırakın doğa, bırakın Yaradan, bırakın çevrenizdeki her şey gelişsin. Gerekirse, bunun gerekli olduğunu göreceksiniz ve kalkıp yapacaksınız. Ama sadece içsel egoizminiz için değil, tüm insan toplumu için gerçekten gerekli olduğu ölçüde.

Bu çok önemlidir. Çünkü hayvanlar aleminde yaşıyoruz ve hayvan sadece ihtiyacı olanı yapar. Bu onların içgüdüleridir. Ve değilse, o zaman yatarlar, otururlar, yürürler, iletişim kurarlar. Gerçekten.

Ve bizler, her zaman karıncalar gibi koşturuyoruz. Umarım daha iyi oluruz!

Genç Yeteneklerin Trajedisi

Soru:  Erken çocukluktan itibaren, “En iyisi kim?” gibi sorular dikkatimizi çekmeye başlar. Yetişkin bir ünlünün, ne kadar zeki olduğunu, ne kadar iyi çaldığını veya ne kadar güzel konuştuğunu göstermesi gereken üç yaşındaki küçük bir çocukla konuştuğu birçok TV programı var. Çocuklar şarkı söylüyor ve perde arkasında duran anne babalar gözyaşlarına boğuluyor.

Rekabet etme ve kazanma felsefesine uyuyorlar, hayatı tam, canlı ve anlamlı hale getiriyorlar; bu genç yaşta başlıyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Cevap: Buna şiddetle karşıyım. Sonuçta, hiçbir şey aramızdaki bağa yönelik doğru tutum dışında mutlu geleceğimizi garanti edemez. Keşke bu yarışmalar, birbirine yakınlaşmanın insanları nasıl yücelttiğini, daha iyi ve saf hale getirdiğini ve ne kadar mutluluk getirdiğini göstermek için yapılsaydı!

Ne söylerseniz söyleyin, Sovyetler Birliği’nde bazı iyi karakter oluşturma örnekleri vardı. İnsanlarda karşılıklı yardım, bağ ve destek geliştirmek iyidir. İnsanın egosuna, doğamıza tamamen zıt olsa da, bir çocuğu sürekli olarak yönlendirmemiz gereken yer burasıdır.

Hala çeteler, tecavüzcüler, katiller vb. olmasına rağmen, Rusya, nezaket, karşılıklı yardımlaşma, sevgi ve özveriliğin erdemlerini yaymada bu yönlerden tüm gezegenin önündeydi.

Yorum: Bununla birlikte, genç yaşta gruba liderlik eden Robertino Loretti gibi şarkı söyleyen bu genç yeteneklerin hayatlarının sadece Sovyetler Birliği’nde değil, tüm dünyada çok zor kaderleri olduğunu söylemeliyim.

Cevabım: Pekala, onlara çok şey vaat edildi! Geleceklerini hayal ettikleri şey! Onlar sadece çocuk, tüm bunların nasıl sona ereceğini ve sonrasında nasıl olacağını anlamıyorlar. Sesleri kaybolduğunda ve artık popüler olmadıklarında, dinleyici artık onlara bir tür idol olarak tapmaz, hepsi bu!

Yorum: Sadece birkaçının iyi bir kaderi var. Bu genç yeteneklerin geri kalanı bu yangında tüketilmektedir.

Cevabım: Aynen. Ve daha kötüsü, çocuğun egosunu güçlendirmeyi bitirirsiniz. Bu, onun yeteneğiyle hayatının ilerleyen dönemlerinde başarılı olup olamayacağıyla ilgili değildir. Sorun, eskiden başkalarından aldığı karşılığı artık almamasıdır.

O, her seferinde milyonlarca kez daha fazlasını alacağına inandığı noktaya kadar geldi. Aniden her şey azalmaya başlar ve zavallı çocuk nereye döneceğini veya ne yapacağını bilemez.

Yorum: Tüm bunları, çocuklarını büyük bir sevinçle bu sahnelere çıkaran ebeveynlere iletmeyi çok isterim.

Cevabım: Artık popüler olmadıklarında, yetenekleri gereken karşılığı almadığında, alkışsız bırakıldığında bu çocukların her birini bekleyen trajediyi bilmiyorsunuz.

Soru: Tüm bunlardan ne gibi sonuçlar çıkarabiliriz? Bu şovların farklı bir türle değiştirilmesi mi gerekir?

Cevap: Elbette. Onları başkalarına verme konusunda var olmaya dönüştürün. Kişi, herhangi bir olası geri dönüş olmadan kendisinden giderek daha fazlasını talep ederken, bizler yalnızca ihsan etme yoluyla daha yüksek koşullar bulabiliriz.

Yorum: Bu harika olurdu!

Cevabım: Bunu göstermek mümkündür. Bizler bunu daha fazla geliştirebiliriz. Onu yükseltebiliriz. Kişinin ondan çıkaracağı şey daha az önemlidir. En azından bu örnekler kalacaktır. Yoksa  kişi hiçbir şey bırakmayacaktı.

Soru: Öyleyse böyle bir sinematik illüzyonun devam etmesini destekliyor musunuz?

Cevap: Evet, tabii ki.

Yorum: Ama şimdi “realite televizyonu” var. Hayat ve gerçek hakkında!

Cevabım: Bu egoistik gerçektir. Hâlâ yalandır. Sınırlıdır. Trajedilere yol açar. Ama burada değil. Size gerçek gösterilir ve doğanızla bu gerçeği tam olarak uygulayamayacağınızı anlamaya başlıyorsınız. Gördüğünüz şey ideallerdir. Ve bu idealler gereklidir.

Yorum: Yani gerçeğin çirkin tarafının gösterilmesine, çöpü “realite TV” bayrağı altında dışarı atmaya karşı mısınız?

Cevabım: Hayır. Bu, asla kişiyi doğru yöne hedeflemez. Sonuçta, kişi egoisttir.  Aksine, onunla çocuklarımıza yaptığımız gibi oynamalıyız.

Soru: Böylece o kişi, bu idealist, güzel örneklerle oynayarak mı büyür?

Cevap: Evet. Bu tıpkı çocuklu bir oyun gibidir, tüm insanlığın içinden yetişkinler nasıl yapılır! Tüm insanlık çocuktur! Öyleyse neden onlarla kendi çocuklarınıza yaptığınız gibi davranmıyorsunuz?

Nefreti Sevgiye Dönüştürme (Linkedin)

Sevgi, nefret ve arasındaki her şey. Bu, dünyamızın nasıl bölündüğüdür. Nefret ettiğimizde veya sevdiğimizde, benzer fizyolojik süreçler vücudumuzda da meydana gelir – kalp atış hızı, kan basıncı, kas gerginliği, asit ve hormon salgılanması değişiklikleri – ve beyindeki sadece küçük bir nokta, hissettiğimiz şeyin bir nefret durumu ya da bir sevgi durumu olup olmadığını ayırt eder. Dünyanın daha az korkunç, daha dostça ve bize karşı sevgi dolu olması için içimizde tam olarak neyin değişmesi gerekiyor?

İyileşme bir teşhisle başlar. İçimizdeki yönetici, memnuniyet ve tatmin alma arzusu, haz alma arzusudur. Birine zevkle baktığımda, bunun nedeni o kişiye karşı sevgi hissettiğim ve hatta o kişinin neşesinden mutlu olduğum içindir. Ondan nefret edersem, üzüntü hissederim. Kulağa ne kadar tatsız gelse de, davranışımızın bilincinde olsak da olmasak da gerçek budur. Öte yandan, sevdiğim birinin acı çektiğini gördüğümde, bu kederi paylaşırım, acı çeken kişiden nefret ediyorken de mutlu olurum ve o kişinin bu acıyı hak ettiğini düşünürüm.

Bundan şu sonuca varabiliri ki; bizim haz aldığımızı ya da acı çektiğimizi belirleyen, önümüzde meydana gelen bu durum değil, bizim etrafımızdakilere karşı olan tutumumuzdur.

Etrafımdaki herkese karşı davranışımın sevgi dolu bir davranış haline gelebilmesi için kendime nüfuz edebilseydim ve içimdeki en içsel tanımları değiştirebilseydim, o zaman tüm dünya görüşüm ve gerçeklik deneyimim değişirdi. İnsanlar, dünya ve her şey bana gerçek bir cennet gibi görünürdü.

Bilgeler, “Kişi diğerlerini kendi kusurlarına göre yargılar” derler. Etrafımdaki dünyanın herhangi bir anında gördüğüm şey, içsel durumumun bir kopyasıdır, tıpkı 3-Boyut sinemadaki gibi içimde saklı olanın bir yansımasıdır. Kendimiz tarafından sözde “tarafsız olarak tanımlanmış” denecek hiç bir şey yoktur. Dünyanın şekli, benim kendi içsel yapıma göre, arzu, ilgi ve niyetlerime göre önümde resmedilir. Buna göre, içimdeki kusurları bir şekilde düzeltebilseydim – yani çevremdeki herkese ve her şeye karşı tutumum – dünya da bana daha düzeltilmiş görünürdü.

Doğada her şeyi dolduran bir ihsan etme ve sevgi niteliği vardır, ancak şu anda kesinlikle onun algısına sahip değiliz çünkü sürekli olarak kendi çıkarının peşinde koşan egoist bir durumda var olduğumuz için, ona karşıyız. Özen gösterme ve karşılıklı olma özelliklerini geliştirerek doğaya benzediğimiz anda, onun gerçek formunu algılamaya ve hayatın her yönünün ardındaki iyiliği ifşa etmeye başlayacağız.

Gerçeklik deneyimimi değiştirmek; kendime bir şekilde dünyada hiçbir sorunun olmadığını söyleyerek kendimi psikolojik düzeyde ikna etme meselesi değil, gerçeklik deneyimimin inşa edildiği bakış açısını değiştirme meselesidir. Düzeltmenin esası, alma arzusu adı verilen doğumdan beri beni harekete geçiren içsel yöneticinin iyileştirilmesine bağlıdır. Çevreden haz ve zevk almaya yönelik egoist olan doğal arzu, etrafımdaki her şeyi olumlu yönde etkilemek için başkalarını düşünen, doğaüstü bir arzu ile yer değiştirilmelidir. Kabala bilgeliği, bu zorunlu geçişi, grup çalışması ve uygulama yoluyla mümkün kılan bir metottur. Kademeli olarak, adım adım, deneyim ve kontrolle, davranışlarımın nefretten sevgiye doğru bu dönüştürücü düzeltmesi, benim gözümde dünyayı kötülüğün olmadığı, sevilenlerle dolu bir dünyaya çevirir. Ve her şeyin bizim elimizde olduğunu fark ettiğimizde, başkalarının daha iyi için değişmesini beklemenin gereksiz bir utanç olduğu anlaşılır.

Örnek vermek gerekirse: Birine karşı nefretim olduğunda, sorunun karşımdaki kişi olmadığını ve doğanın yüce gücünün bana onunla bağlantı kurmam ve bu bağ aracılığıyla bütün bu nefretin üzerinde sevgiyi artırarak onun niteliklerini edinmem için bana bir davetiye gönderdiğini kendime söylemem gerekir. Kendim üzerinde çalışmayı ve ortaya çıkan her gerçeklik resmine karşı tavrımı düzeltmeyi başardığımda, bu kadar acıya neden olan o kötü karakterlerin bir anda ortadan kaybolduğunu ve geriye yalnızca sevgi ve bütünlüğün kaldığını göreceğim.