Category Archives: Maneviyat

Gerçeği Satın Al Ancak Satma!

Her insanın hayatında en az bir kez olsun “Kalbindeki Nokta” uyarılmıştır. Kendini bir boşlukta ya da maddi dünyanın verdği sıkıntıların hissettirdiği kötü konumda hisseder ve ne yazık ki ruhsal-gelişim uyanışının farkına varamaz.

Birçok farklı yaşam ve müteadit enkarnelerle uyarlmaya ve tekamülü için başına gelenlerin özellikle üst dünyalardan değilde maddi dünyamızın neden olduğunu sanır. Ancak uyarışların dozu arttıça birşeyler anlamaya, başına gelen olumsuzlukları sorgulamaya başlar.Bu duruma kötüyü-tanıma denir: Gerçekle yüzleşme onunla bağ kurma.

Niyeti değiştirme ancak çevre ve onun getireceği ıslah-ışığı gerçekleştirir. Ancak bu kuvvetle doyum eksikliğine razı olup egoizmimize kısıtlama getirebiliriz. Önemli olan İHSAN‘A GELMEKTİR.

Kişi anlamalıdır ki kafasındaki sorular ve düşünceler onu zorlamaya başladığında Neşaması ifşa yolundadır ve ıstırablardan kurtulmanın tek yolu da onu, neşamasını geliştirmek zorunluluğudur.

Önemli Olan Gerçeğin Kendisidir

Soru: Yaratanı ifşa ettikten sonra, Kabalist, dindar birine dönüşürmü?

Cevabım: Kabalistin kendine dert edindiği tek şey, Yaratanla nasıl bağ kuracağıdır. Geriye kalan her şey bu ilişkiye göre düzenlenir. Şu an, seninle olan herşey, bozulmuş arzularında. Dünyaya, kendine ve Yaratanınla olan ilişkinde, tüm bunlar bozulmuş, arızalı. O halde, O na karşı, nasıl doğru davranabilirsinki?

Eğer, kendini islah edersen, o zaman kurduğun ilişki, gerçek bir ilişki olacak, aynen Yaratanın senden beklediği ilişki. Bu yüzden, gelecekte dinler nasıl görünecek, insanoğlu nasıl davranacak, yaşam şekli ne olacak, bu dünya var olmaya devam edecekmi diye sormuyoruz ve ancak gerçeğe önem veriyoruz.

Eğer şu an tekamül etmiş değilsem tüm gördüklerim, hissettiklerim, düşünüp anladıklarım, tüm bunlar da doğru olamaz, ne aklen ve ne de kalben. Dolayısıyla da bunlardan geleceğe hiç bir şey kalmıyacak. Tüm kırılan ıslah olanla yer değiştirecek.

Peki ne olacak? Bilmiyorum ve bozulmuş isteklerimde bunu tahayyül dahi edemem. Söyleyebileceğim tek şey her şeyin kendi zıddına dönüşeceği. Yazılmış olduğu gibi: “Tersine Dönmüş Dünya Gördüm”

Dolayısıyla tüm yapmamız gereken tek şey Üst Işığın bizde yaratacağı değişikliğe hazır olmak.

(23-11-09-İgeret şel Baal aSulam) Dersinden alıntıdır.

Zohar İçimde İfşa Olur

Zohar kitabını okurken hep (en önemli şey bu) üst sistemlerin bulundukları konumu düşünmeliyiz. Onlar herbirimizin içinde bulunup tarafımızdan ifşa edilmeliler. Okuduğumuzda ya da dinlediğimizde, işittiğimiz tüm isimlerin ve olayların, partsufim veya sefirotların (atik, arihanpin, parsa, yükseliş, iniş, birlik, ayrılık) ne zaman içimize hissedileceği bizim için tek beklenti olmalı. “Bunları içimizde ne zaman hissedeceğiz?” Tüm bu nitelikler ve uygulamalar içimizde, hissiyatımızda; işte atik ve orada arihanpin ve de burada ortada parsa ve beni hissetmekten alıkoyan her ne oluyorsa. Tüm bunlar insanın içinde ifşa olmalı, nihayet manevi dünya insanın içinde, her ne kadar bizler onu bizden çok uzaklarda olduğunu varsaysakta. Ancak “Realiteyi Algılayışımızdan” da öğreniyoruz ki bizler tüm gerçeği sadece içimizde hissediyoruz ve maneviyatı ise içimizde en derinlerde hissediyoruz.

Dolayısıyla, okurken aynen bir operatör gibi davranarak, büyük arzuyla Zoharın söylediklerini içimde derinlerde bir yerde ifşa etmeye çalışmalıyım.

“Yaratılış Düşüncesi”,”Atik”,”Arih Anpin”,”Ketere yükseliş” gibi kelimeleri okuduğumda onları içimde nasıl hissettiğimi anlamaya çalışmalıyım. İsterim ki Zohar tekstinde okuduğum her bir kelime ona tekabül eden hissi ifşa etsin içimde. Eğer sürekli bu işle meşgulsan, maneviyatı ifşa etme çabası içindeysen, bunu asla aklınızdan çıkarmayın. Her dersten önce, Zohar kitabında okuyacağınız her bölümden önce, hep bu niyete dönmeniz çok önemlidir. Şu an Toranın içsel muhteviyatı ile çalıştığımızı hatırlayıp toranın içinde insanın içselliğinin ifşa olduğunu bilelim.

Farklı düşünceler, arzular ve nitelikler içimizde ve onların derinlerinde maneviyatın gerçeği ifşa olur ki tüm bunları Zohar kitabında okuruz. Bu yüzden benim tüm dikkatim ve beklentim hep, içimde ne ifşa edeceğime odaklanmış olur. Öncelikle hep bunu düşünür ve her zaman bu kelimelerin içimde ne tür tepkiler uyandırdığına konsantre olurum. Hatta onların imgelenmesi dahi önemsiz kalır içimizde olan biteni hissettiğimizde.

Bu büyük arzumuz böylece dua olmuş oluyor. Tekste bu tarz yaklaşımla çalıştığımızda, bu alışkanlığımıza, aramızda oluşturduğumuz bağı da katmış oluyoruz. Aslında Zohar kitabı da aramızdaki bağı oluşturmak için yazıldı ve bu bağ bedenler arasında olmayıp, içimde, tüm ruhların noktalarının arasında-BENDE.

Bu bağlantıyı ben içimde inşa etmeliyim. “Ben” sureti ve “Ötekiler” sureti arasında oluşan ilişkide, içimde manevi alma kabımı inşa ederim ve de maneviyat ifşa olur. Dolayısıyla tüm dikkatimin içimde odaklanıp hiç bir kelime ya da tekstin bunu bozmaması, anlamın hep içimde yaşadıklarımla ilgili olması.

Kelimenin kendisini duymakla ilgilenmeyip, içimde uyandırdığını hissetmek- çünkü kelimenin asli anlamı odur. Sonunda tüm kelimeler bu dünyadan alınma ve onlara manevi anlamı yükleme benim içimde.

(25-11-09- ZOHAR Kitabı) Dersi içinden alıntıdır.

Yaratan’ın Düşüncesinde ki Oyun

Soru: Bu dünya ile nasıl bir ilişki içinde olmalıyım Mahsomdan önce? Sanki bir gerçeklik içinde gibimi?

Cevap: Bu dünya ile ilişkimiz çok yalın olmalı. Her ne kadar rüyaya benzetsem de onu gerçekleştirmem gerek, söylendiği gibi “Düşlediğin değil gördüğündür gerçek olan.“ Çalışmalı, aile geçindirmeli, bu hayatta elzem olan her şeyi yapmalı ancak bunun bir rüya olduğunun (Dünya bir Oyun) ve benim de bu oyuna dahil olduğumun bilincinde olmalıyım. Ancak bu oyunu ciddiye alıp Yaratanın bana hazırladığı bu realitede onun kurallarına göre davranırsam onunla olan ilişkimde “kalpteki nokta” mı geliştirebilirim.

Birbirine hiç bağlı olmıyan bu iki alem -Maddi ve Manevi- Maddi alemde “rüya” içinde olup ihtiyaçlarımın peşindeyken, Manevi seviyede Yaratanla bağımı bulmaya ve tüm varlığımı buna adamaya veriyorum. Zaten Yaratanı Bulmak için değilse Ne için Yaşıyorum ki?

(18-11-09-Torah haKabala veMalhuta) Dersinden Alıntıdır.

Kişinin Ruhunun Heykeltıraşı

Nihai amaca, arzulanan duruma olan yaklaşımımız iki faktör tarafından etkilenir. Birincisi Yaratan’ın önemi ve yüceliğinin, ihsan etme niteliğinin hissiyatıdır. İkincisi ise bu niteliği edinebilecek olan yaratılanın önemi ve yüceliğidir. Bu iki faktörden amacı edinmenin yolunda olduğumuzu hissedebileceğimiz engeller gelir.

Bazen egoistik arzum der ki: “Yaratan kim ki Ben O’nun sözünü dinlemeliyim” bu amacın ve bu niteliğin hiçbir değerinin olmadığını bana gösterir. Dolayısıyla, bu durum yolda bana bir adım atmamı sağlar çünkü bu koşulda Işık’tan beni etkilemesini ve bana yardım etmesini talep edebileceğim. Daha sonra, Işığın bizi etkilemesi talebinden dolayı tüm gelişim insan seviyesinde gerçekleşir.

Haliyle, manevi formumuzu inşa ederiz. Daha doğrusu, tüm önceki formları: duran, bitkisel ve insan seviyesine ait olmayan hayvansal formları. Bu güçlere bize yardım etmek için dizayn edilmiş olan melekler, ruhlar ve şeytanlar denir. Etrafımızı çevreleyen fiziksel dünya gibi, bunlar var oluşumuzu sağlayan doğanın güçleridir. Benzer olarak manevi dünyada da ruhumuzun var olmasına yardım eden güçler vardır.

İlk engel Yaratan’ın yüceliğine, O’nun ihsan etme niteliğine karşı yönlenir ve ikinci engel ise benim ihsan etme formuma karşı yönlenir. Bazen, bu durum bana Yaratan’ın hiçbir önemi yokmuş gibi görünür fakat diğer zamanlarda benim hiçbir önemim yokmuş gibi görünür.

Yaratanı alçaltmak bize O’nu değersiz olarak tarif eden Firavun’un görevidir ve der ki: “Ben kendi kuralı koyarım! Ne diye O’nu dinlemeliyim?” dolayısıyla, Firavun amacın yüceliğini, adamın gözünde amaca bağlanmanın yüceliğini azaltır.

Yaratanı yüce ve önemli gördüğüm ancak hiçbir şey yapamadığım zaman da manevi çalışmaya karşı olan diğer engellerdir. Yaratan haktan yana olandır ve ben bir günahkârım. Bu an da, Firavun sahneyi terk ediyor ve kendi yerini Mısır’ın dışında yaşayan adama karşı savaş veren diğer kuralcılara bırakıyor.

Daha yüksek güçler de vardır, Yaratanın elindeki melekler, Firavun gibi. Ancak bunlar amacın yüceliği hakkında konuşurlar ve aynı zamanda kişinin zayıflığını anlatırlar. Bunlar İsrail toprağını kontrol etmeye gönderilmiş casuslar gibidir ve döndüklerinde amacın önemli, toprağın müthiş olduğunu ve orada dayanılmaz meyvelerin yetiştiğini fakat bunu yenecek olan sen kimsin? Kendine gel, bu senin için değil! der.

Bu durumda kişi kendi kendini yer zira bu güçler ona kendisinin ne kadar değersiz ve önemsiz biri olduğunu ve ne kadar çok günahı olduğunu gösterir. O zaman, kişi tamamen kendi geçmişine batar ve bunun içinde eşelemeye başlar veya şimdiki durumunda kalmaya devam eder ve tüm gücünü kaybeder, parmağını dahi oynatacak gücü kalmaz. Kişi kendisini gruba gelmek ve bir şekilde katılımda bulunmak için zorlayamaz. Engellerin işlediği durum budur.

Anlamalıyız ki bu sınırlamalar bizleri insan formuna, bir veren durumuna yoğurur. Bu durum bir ustanın bir parça mermeri alması ve daha sonra bunu kesip bundan bir heykel çıkartmasına benzer ve arzulanan form oluşan kadar bu mermerden gerekli olmayan tüm kısımları keser.

Keza bizlerde her iki taraftan bakmalıyız. Bir taraftan, tamamlanmış formda bakmalıyız ve diğer taraftan ise neyi kaçırdığımızı öğrenmeliyiz. Bazen, İç Işıkla ve diğer zamanlar Saran Işıkla veya içsel ve dışsal arzularla çalışmalıyız. Dolayısıyla, kişi kendisini Yaratana benzer formunu ortaya çıkarana kadar kesip düzenlemeli.

16.11.2011 Tarihli Günlük Kabala Dersinin 1. bölümünden, Rabaş’ın Yazıları

Toplam 54 sayfa, 54. sayfa gösteriliyor.« İlk...102030...5051525354