Category Archives: Maneviyat

Yaradan yakarışlarımıza neden cevap vermez?

Tüm yaratılışı, tüm realiteyi resmeden üst kuvvete dönmek için O’nunla grubun merkezi yoluyla konuşmak dışında başka bir yolumuz yoktur. O’na kendi başıma dönemem ve yakarışım O’na ulaşmaz. Asırlardır insanların Yaradan’a yakardığını görürüz ancak talep ettikleri şey ne olursa olsun, hiçbir şey gerçekleşmez, hiç bir cevap veya tepki yoktur.

Yaradan O’nunla doğru biçimde konuşmadığımız için bize cevap vermez. Yaradan sabit bir sistemdir, doğanın değişmez kanunu. Bu dünyanın kanunları gibidir. Herkes onunca kattan düştüğümüz zaman ağlayıp, yakınmanın kişiyi düşmekten ve kazadan kurtarmayacağını bilir.

Aynı şey Yaradan ile birlikte meydana gelir. İyi ve nazik gözükmeye çalışan biri gibi bizi affedeceğini, bize merhamet edeceğini, bize cömertliğini göstereceğini umut ederek O’na insanlara ait olan zaafları atfetmeye çalışırız, ancak bu olamaz! Yaradan doğanın genel kanunudur ve doğanın merhameti yoktur.

Eğer doğayla, Yaradan’la nasıl bir ilişkide olacağımızı bilmesek, hiç bir şey bize yardım etmez, şimdiye kadar olan şey de budur. Kabala, bununla beraber, bize nasıl davranmamız gerektiğini öğretir. Ve daha sonra bu kanunların çerçevesi içinde nasıl yöneteceğimizi ve onları nasıl kullanacağımızı bilebiliriz.

Bu yüzden kendiniz ve dostlarınız için üzülmemelisiniz tam tersine genel kuralı korumak ve doğru biçimde kullanmak niyetinde olduğumuzu anlamalıyız. Ancak bunu yapmak için, kendimizi bu kanuna adapte etmeliyiz. İsteyelim veya istemeyelim, ilerde istemek zorunda kalacağız.

Öğünü Yemek – Sunu

“Vayikra” (Tzav), 6:9: Ve Harun ve oğulları ondan geriye ne kalmışsa yemelilerdir. O, mayasız ekmeğin, kutsal yerde olması gibi yenmelidir; onu Buluşma Çadırı’nın avlusunda yemelilerdir.

Harun, Büyük Kohen’dir. Kohen, ekmek, işlenmiş un ve tütsü, kişinin içindeki ihsan etme niteliğini sembolize eder. Bu, herkesin kendi en iyi niteliklerini aldığını ve bu nitelikleri diğerlerinin faydasına olacak olan, ihsan etmeyi tamamlamaya getirdiği anlamına gelir.

Fakat Bina seviyesinde, tam ihsan etme niteliğinde olduklarından dolayı sadece Harun ve oğulları mayasız ekmeği, Matsa’yı yiyebilirler. Geriye kalan ve bu seviyede olmayanların hepsi, almak için yiyecekleri için bu yiyeceği yiyemezler ve bu da manevi ölüm olarak değerlendirilir.

Bu yüzden, Harun ve oğulları öğün-sunu üstüne çalışarak yükselirler ve tüm diğerleri düşerler.

24 Mayıs 2014’de yayımlandı  
KabTV’den “Sonsuzluk Kitabının Sırları, 12/10/13

220 Voltluk Ruh Lambası

Soru: Yaradan, yolda bana nasıl yardım eder? Eğer, her zaman beni havada asılı bir şekilde terk ederse, o zaman nasıl gelişebilirim ki?

Cevap: Yaradan, seni asılı bir şekilde havada asılı bırakmaz. O, tüm varoluşunu, hayatını düzenler, Işık, kabın önünde bekler ve aralarındaki boşluk, ki bu sizin kafanızı karıştırır, yavaş yavaş ifşa olur. Ve aynı anda, O’ndan başkası yok demeye çalışırsanız, o zaman Işık’ı kap ile birleştirir.

Sadece olan şudur ki, bu bağlantı, içinizde henüz bir başarı, bir edinim olarak hissedilmez. Halen, Işık ve kabı tıpkı, voltajın 220 volta ulaşacağı zaman yanan bir lambanın ifşa edileceği şekilde bir koşula getirmemişsinizdir. Ancak, aynı anda da, siz sadece 50 voltluk bir gerilim vermişsinizdir bu yüzden de lamba yanmaz. Çünkü gerilim lambanın yanmasına yetecek kadar güçlü değildir.

24 Mayıs 2014’de yayımlandı  
Günlük Kabala Dersinin 1.kısmı,  14 Mayıs 2014,  Baal HaSulam’ın yazıları.

Titreten Neşe

Baal HaSulam, Şamati, Makale 11, “Titreten Neşe”: Dolayısıyla, sevgi olan yerde, korku da olmalıdır, oyuk olan yere korku denir. Sonuç olarak her ikisi de olduğunda bütünlük vardır. Yoksa her biri diğerini iptal etmek ister. Sevgiye varoluş denirken, korkuya ölüm ve oyuk denir. Ancak ikisi bir arada olursa bütünlük olur. Buna aynı zamanda “iki bacak” denir ve kişi sadece iki bacağı varsa yürüyebilir.

Tüm çalışmamız iki çizgi üzerine yoğunlaşır: sağ, sol ve Yukarı’dan gelen orta çizgi. Burada aşağıda, öncelikle bütünlüğümüz için endişelenmeliyiz. Daima sağ çizgiye dönmeliyiz ve onunla ilgilenmeliyiz: mümkün olduğunca bütünlüğü hakkında, Yaradan’ın büyüklüğü hakkında, amacın önemi hakkında ve dostların ve grubun büyüklüğü hakkında düşünmek.

Diğer taraftan, durmaksızın bütünlük halinde olmak imkânsızdır, çünkü o zaman ilerleme olmayacaktır; eğer kişi bütünlük halini hiç bırakmazsa, buna her şeyin görünüşte sevgi ve neşe ile kabul edildiği “Haktan yana olan denir.

Kişi bu tür bir tutuma kendini suni bir şekilde yükselttiğinde, ne olursa olsun sevinmeye hazırdır. Bu şekilde içindeki eleştirelliği hükümsüz kılar. Yani bu tür bir tutuma adapte olması için kişiyi eğitmek mümkündür. Eğitim kişiyi bir çizgiye yerleştirir, ya sağ ya da sola ve kişi bu çizgiyi takip eder ve durmaksızın bir ilkeye tutunur.

Kişiyi neşe halinde, sürekli sevinç içinde tutan inançlar ve dinler mevcuttur; kişiyi sürekli üzüntü içinde tutanlar, kendine işkence yapmaya zorlayanlar ve bir günahkâr olduğunu hissettirenler de mevcuttur, tıpkı “oturduğu yerde kendi etini yiyen aptal” gibi.

Ancak doğru yolda ilerlemek ve bir insan yaratmak için iki yol buyunca devam edilmelidir ve kişi bunu kendi başına inşa etmelidir. Sağ çizgiyi çevresi ile geliştirmelidir, yapabildiği kadar Yaradan’ın büyüklüğünü tasavvur ederek. Kişi sağ çizgiyi öyle bir dereceye kadar inşa etmelidir ki, Yaradan’ın yücelik hissini sağlayan çevrenin önünde kendinden vazgeçebilmelidir

Yani sağ çizgide olmak, kendinden zaten vazgeçmiş olmak zorunda demektir, bu da sol çizgi sağ çizginin içinde demektir. Bununla eğer kişi, çevresinden edindiği Yaradan’ın büyüklüğü önünde kendini zapt ederse, sağ çizgisini inşa eder; böylece bu çoktan manevi çalışmanın parçası olur ve amacı sadece mutlu hissetmek değildir.

Yazım Tarihi: 19 Ekim – 2012

Işığa Doğru İlerlemek

Soru: Zohar Kitabı’nda Çadırdan Tapınağın (Tabernacle) kuruluşu sırasında dünyaya armağan olarak sevgi, adalet, huzur ve birlik verilmişti denir.

Cevap: Çadırdan Tapınak (Tabernacle), birbirlerini tamamlayan iki karşıt güç arasındaki ilişkiye ait İlahi bir imtiyazdır.

Dünyamızda sadece nefret, çekişme, ihtilaf ve anlaşmazlık vardır. Bunlar birikip arttıkça, bir savaşa dönüşürler ve her şey bir süre için sessizleşir. Ama huzur ve sükûnet, sadece nefret ve rekabetin sonraki seviyesine geçiş dönemidir.

Maalesef, tarihimiz boyunca insanların diplomasi, etik, yasalar vb. için kendi aralarında farklı çerçeveler kurmak için o kadar uğraşmalarına rağmen, birbirinden nefretini gördüğümüz için, İlahi imtiyaz insan için bilinir değildir.

Geçmişte, bugün olmayan belirli normlar ve davranış kodları vardı. Hiç kimse hiçbir şeyden utanmazdı, hiç kimse diğerlerinden utanmazdı ve rekabet doğal bir şeydi.

Geçmişte, insan ilk sıradaydı, para değil. Esas değerler kişinin kültürel ihtiyaçları ve algısı idi. Kişi bu şekilde yetiştirilirdi.

Ancak bugün, herşey para ile ölçülüyor. Genç insanlar meslek seçerken kendi yatkınlıklarına değil, ne kadar kazandırdığına bakıyorlar.

Biz basit bir şekilde iki karşıt güç arasındaki zıtlığın sonraki basamağına çıkıyoruz ve şimdi çok önemli ve özel bir duruma ilerlemek zorundayız; bu durumda iken nefret, haset, rekabet, ihtilaf, çatışma ve anlaşmazlık içinde yaşayamıyor olacağız.

Bugün herkes direncin herkes arasında hissedildiğine hemfikirdir ve herkes direnci belirli bireyler arasında hissediyor, ama bu kimseyi telaşlandırmıyor, “Ne olmuş? Ben böyleyim ve diğerleri ile bu şekilde bağ kurarım.” Bu çok iyi bir durumdur çünkü gerçeğin ortaya çıktığı yer burasıdır.

Bu nasıl yaşadığımızdır ve bu bizim doğamızdır. İnsanlığın bir kısmı açlıktan ölürken, diğer kısmının yiyeceğini çöpe attığını gördüğümüzde kriz her yerdedir, ama insanlar, “İnsanların açlıktan ölüyorsa ne olmuş, umrumuzda değil” diyerek bunu soğukkanlılıkla görmezden gelir. Merhamet hissetmeyiz bunun yerine herkese karşı rekabet ve nefret hissederiz.

Bu yüzden rekabetin katlanılmaz olduğu bir duruma erişmek zorundayız çünkü aksi durumda iki karşıt güç birbirine o kadar çok yaklaşacak ki, aralarında çıkacak kıvılcımlar bizi yakacak ve bizi varoluşumuzun sonuna taşıyacak.

Bu tehditi doğrudan hissetmek zorundayız, tüm insanlıkla ilgili olarak değil, ama kendimizle ilgili olarak, çünkü biz hiç kimseyi önemsemeyiz, sadece kendimizi önemseriz.

Bu duygu iç “Benimize” ulaştığında, insanlar şu gerçeği anlayacak ve kabul edecek: buradan bir çıkış yolu olması gerekir çünkü doğada bu durumdan çıkmak için bize izin veren bir bölünme noktası bulunmaktadır. Sonra, bizim büyük egoist arzumuz sayesinde, karşıt hal için yolu aramaya ve içimizden talep etmeye başlayacağız. Ve onu bulacağız çünkü kendi aramızda böyle bir direnç yaratmak için bir yöntemimiz varsa, karşılıklı nefret için yaptıklarımızı, sevgiye, adalete, karşılıklı anlayışa ve eşitliğe değiştirebiliriz.

Bütün işimiz budur. Bize bir kafa ve bilgi verilmesinin nedeni budur, böylece karanlıkta bir köstebek gibi ilerlemeyeceğiz, Işık’ın yolu boyunca önümüzdeki hedefi görerek ilerleyeceğiz.

Yayım tarihi: 19 Mayıs

Musa ve Harun, İnanç ve Bilgi

Tora, “Çıkış” (Ki Tissa), 32:1: İnsanlar Musa’nın dağdan geri dönmekte geciktiğini gördüklerinde, Harun’un karşısında toplandılar ve ona dediler ki: “Haydi! Önümüzden gidecek tanrılar yap bize, çünkü bizi Mısır ülkesinden getiren bu adam, Musa, biz onun neye dönüştüğünü bilmiyoruz.”

Burada, bir kişinin en derin özelliklerine dokunan psikolojik ve felsefi çarpıcı bir duruma değinilir. Ve bu hal her seviyede nükseder.

Eğer ben doğru şekilde ilerlersem, o zaman her an bunun gibi bir hali tecrübe ederim, kendimi doğru hedefe, içimdeki “Musa’ya” kitleyerek, görünüşte nerede olduğumu, yönümü anlarım. Doğru adımı attığımda, bu adımın sonunda “Musa” aniden kaybolur, çünkü ben onunla birleştiğimde, o benim içimde kaybolur.

Devam etmek nasıl mümkün olur? Her şeyden sonra, artık elimde işaret direği kalmadı. İleri doğru ilk adımı attığım ve nasıl daha ilerleyeceğimi bilmediğim bu dengesiz koşuldan çıkmak nasıl mümkün olabilir? Ve böylece sonraki safha içimde belirir, Harun.

Musa inançtır, Harun ise bilgidir, bilmektir. Ve ben içimde Harun’a dönerim çünkü ihsan özelliğine dönemem ve içimde aniden kaybolmuş olan sevgi özelliğine de dönemem. İçsel özelliklerimizin ruhani ilerlemeleri her zaman değişir. Yükselirler, alçalırlar ve iki kola ayrılma (bölünme) noktasından geçerler.

Yükseliş hali sonraki seviyenin başlangıcını, doğumu sembolize eder, ama her embriyo gibi, ben de bilmiyorum ve hiçbir şey anlamıyorum. Doğabilmek için çok fazla çaba harcadım, rahim içindeki süreçte yeni bir seviye geliştirdim ve şimdi doğdum, hiçbir şey bilmiyorum.

Bu yüzden sakinliğe ihtiyaç vardır burada, kendimi görünmez ellere teslim ettiğim sonraki istirahatta. Çok fazla baskı, endişe, ısı, anne karnında beni çevreleyen sıvıyı hissettim, bu da sevgi ve özgecilik özelliğidir ve ben bu daha yüksek seviyeye ait olmaktan başka bir şey düşünmedim. Ama şimdi onu aramalıyım. Bir embriyo yeni doğmuş gözleri görmeyen kedi yavrusu gibi, sürekli kendine uğraşacak bir şeyler arar.

Kişi bu işaret direğini kaybettiğinde, ne yapacağını bilmez. Güvene feci şekilde ihtiyaç duyar ve buna, içsel güvene sahip olmalıdır, çapasını, temelini edinmelidir. Bu yüzden eksikliğini çektiği temeli bir yerlerde bulmaya ve tutunmaya çalışır. Ve bu “altın buzağıdır.” “Altın buzağı” beni kontrol eden ve kontrol etmesini kabul ettiğim bilgiyi putlaştırmaktır. Şimdilik, nereye doğru ilerleyeceğime göre elimde araçlarım, sağlıklı bir sağduyu var.

Ama ilerleme mütemadiyen içimde boşluk oluşmasına dayanır. Hiçbir şey bilmem, şüphelenirim, kaybolmuş hissederim, bir çeşit adım oluştururum, sanki havadadır ve sadece bunun sayesinde Yaradan’a doğru adım atmaya hazır olurum ve bu herhangi bir sağlam ve mantıklı temele dayanmaz. Sonraki derece kendini şimdiki dereceden yüksekliği ile ayırır ve derecenin yüksekliği inançtır.

Sonuçta ayaklarımızın aradığı zemindir ve bu zemin inançtır. Bu, yeni bir inanca, özgeciliğe ve sevgiye doğru “ayağımı yukarı kaldırmalıyım” demektir ve aynı zamanda görünüşte hiç karşılık, hiç bilgi olmadan. Ve eğer kendimi etkisizleştirmeye tamamen hazırsam, zaten yeni bir seviyeye yükselmem ve orada bilgi edinmem mümkün olacaktır.

Bundan sonra diğer ayağımı gerçekten havada asılı tutarak kaldırmalıyım ve her hangi bir kanıt ve kesinlik ya da anlayış ve netlik olmadan ilerlemeliyim. Bu HaVaYaH’nın yani içimizdeki Yaradan’ın dört harfli adının dört seviyesinde Işık’ı edinmenin durmayan işleyişidir. Bu 125 basamaklı ruhani merdivende yükselişin “mantık ötesi inançla” nasıl başarıldığıdır.

Kab TV- “Ölümsüz Kitabın Sırları” 9/9/13

Siz Yaradan’a Yaklaştıkça, Firavun’u Büyütürsünüz

Tarihimiz boyunca egonun gelişimi sayesinde ilerledik. Bu bizi zevk alma arzusunun zorlukla geliştiği hayvanlardan, bitkilerden ve cansız maddelerden farklılaştırır.

Bir kişiye özgürlük, seçmek ya da en azından öğretilmek için verilmelidir, böylece bu özgürlüğün varlığı ile ego büyüyecek ve kişi ona daha fazla yaklaşacaktır. Hazırlık ve düzeltme için daha fazla çabaladıkça, daha büyük kötülüğü keşfeder.

Böylece, kişi çalıştıkça ve grup içinde çaba sarfettikçe, grup çalışmalarına katıldıkça, gerektiği gibi başını eğmeye çalıştıkça, desteğin farklı çeşitlerini oluşturur. Buna yedi yıllık tokluk denir.

Sonra yedi yıllık kıtlık meydana gelir, kişi kaplarını hazırlamış olduğundan, şimdi zevk alma arzusuna yönelik hoş olmayan ifşaat ile başa çıkabilir. Böylece arzusu ile çalışabilecektir ve kendi egoist doğasının düşmanı olduğunu keşfeder. Bu nedenle, Musa; Kabala bilgeliği ile Yaradan ile konuşmaya başladığında ve manevi akıl ve kalbiyle zevk alma arzusuna ulaştığında, bu arzunun daha da kötü hale gelmesini Yaradan’a şikayet eder.

O, kendi düzelmesi hakkında düşünmeden önce, çok fazla iniş çıkışı yoktu. Grubun bir parçası olmanın sonucuyla sadece belli belirsiz hareketler vardı, ama sonra bir ulusu oluşturup, ona bağlanmak yolu ile Yaradan’a daha yakın olmanın mümkün olduğunu anlamaya başladı. Kişi sağ çizgiye, Yaradan’a, özgecilik değerine, üst gücün en yüce nitelik olduğuna ve ondan başka hiçbir şey olmadığına dair farkındalığa daha çok yaklaştıkça, sol çizgi de daha güçlenir ve kişinin içindeki Firavun uyanır.

Bunun gerçekleşmesi ile kişi dengede kalacaktır, iki çizgi ortasındaki durumunu sağlamlaştırabilecektir ve kendisinin kim ve ne olduğunu çözecektir. Böylece Musa, kendisi Yaradan’a vardıktan sonra insanların daha kötü hissetmesi hakkında haklı olarak şikayet eder. Çünkü Musa’nın Yaradan’a yaklaştığı an, Yaradan ile Firavun arasındaki dengeyi korumak için Firavun büyür. Bunu hep hatırlamalıyız.

Musa Yaradan’ın adına konuşmak için Firavun’a gelir, bu da amacının Yaradan’a daha yakın olmak olduğunu anladığını gösterir. Sonuçta her şey kötüye gider ve sadece bu iki güç arasındaki denge, burada yardımda bulunabilir. İki kutbun birleşmesinin şart olduğu ve her ikisinin de Yaradan’dan geldiğini anlamamız gerektiği anlamına gelir, çünkü O’nun dışında kimse yoktur ve biz her ikisini de izlemek zorundayız, yani orta çizgiyi.

İki çizginin orta çizgide birleştirilmesi gerektiğini unutmamalıyız, ta ki üçüncü bir paydaş gelip, birleştirip, onları tamamlayana kadar. Bu, daimi bir savaş olduğu anlamına gelir.

Yayım tarihi: Mayıs 4, 2014 at 9:19 am

Büyük İlerleme İçin Eşsiz Bir Nokta

Baal HaSulam, “Şamati 59,” “Asa ve yılan hakkında”: Nedeni şudur ki, söylemiş olduğumuz gibi, O, Şehina’sını ağaçlar ve kayalar üzerine yerleştirdi. Bu yüzden, eğer kişi asanın (güç) anlayışını toprağa fırlatırsa ve kişi kendini daha yüksek bir nitelik ile çalışmaya yükseltirse, bu zaten yılan (ego – rakip)’dir. Bunun orta noktası yok; ya yılandır ya da Kutsallıktır, tüm maneviyat (Işık) ve asanın anlayışından almış olduğu çalışmadan dolayı, şimdi herkes yılanın anlayışına girmiş olur.  

Eğer eylemlerim, hareketlerim için bir ödül talep edersem ve neden, nasıl olduğunu göremeden gelişemem dersem, yere uzanıp, hiçbirşey yapmamak ve Yukarıdan, çalışmaya değer olduğunu göreceğime dair bana bir uyanış, enerji verilene kadar baklememin daha iyi olduğu ortaya çıkar.

Eğer herhangi birşey önümde ışıldar ve aydınlanırsa, gelişmek için hemfikir olurum fakat benim için hiçbirşey aydınlanmazsa, hiçbirşey beni çekmezse, o zaman nasıl gelişebilirim? Eğer, Yaradan beni bu şekilde yaratmışsa, o zaman O’nun birşeyler yapması gerekir ki, o ona kadar ben yerde uzanır ve sadece beklerim. Bu, benim O’nun yardımının önünden gitmediğim, cazibenin çekiminin eksikliğine aldırış göstermeyeceğim ve aslında egoistik yakıt olmadan  kalmaya fırsatımın olduğundan ve Yaradan’a ihsan etme yakıtı ile gelişmem için bana yardım etmesini talep ederek mutlu hissedeceğim noktasında dua ile gitmediğim anlamına gelir.

Bize düşüş olarak görünen koşul aslında maneviyata olan adımımızı belirleyebileceğimiz çok özel bir yerdir. Bunu nasıl gerçekleştireceğimi bilmiyorum; bedenim ölü durumda ve hiçbir şey yapamam ve tamamen karanlıkta olduğumu hissederim ancak aslında bu koşuldan, ihsan etmeye uyanmam gerekmektedir.

Bir aşıya ve yakıta ihtiyacım var. Gelişmem için gerekli olan yakıtı içimde bulamıyorum fakat egoistik olmayan yakıt için talepte bulunabilirim ve bu sayede de ihsan etmenin niteliği beni çekecektir ve kendimi diğerlerinde görecek, onların içinde hareket edecek ve başarılarında sevineceğimdir.

Bu bizlerin iniş koşulu ile nasıl ilişki kuracağımız şekildir. Sonrasında o anları ihsan etmek anlamına gelen, manevi seviyelere yükselmek için özel, harika fırsatlar olarak görmeye başlayacağız.  Ve sonrasında da böyle anlarda kendimize ve tüm dünyaya lanet okumak yerine, onları kutsamaya başlayacağız.

10 Mayıs 2014 tarihinde yayımlandı

Günlük Kabala Dersi’nin 2.kısmı 20 Nisan 2014, Şamati #59

Görünmeyen Hediyeler

Soru: Kurtuluş için neden ümit etmeye ihtiyacımız var ki umudumuz olmadan başarmamız imkânsızdır?

Cevap: Basitçe buna ne kadar ihtiyacımız olduğunu hissetmemiz gerekli. Bir şeylere bir eksikliğimiz olmadığı sürece Kap’ta yoktur; arzulanan doyumu almaya hazır değilizdir.

Yaradan biz arzuladığımız müddetçe bize hediyeler vermeye hazırdır. O tek bir şey talep eder; bu hediyeler için bir arzumuz olsun aksi halde hediyeleri hissetmeyiz. Eğer hediyeye ihtiyacı olmayan birine bir hediye verirsen bu kişi bu hediyenin içinde herhangi bir değer hissetmeyecektir.

Bu yüzden bir eksikliğimiz olsun ve o zaman zaten var olan hediyeyi keşfetmiş oluruz, hemen yanımızda, yanı başımızda. Etrafımızı saran tüm evren hediyelerle doludur; sadece siz görmüyorsunuz ve burada nelerin olduğunu hayal etmiyorsunuz. Her şey hazır sadece tek ihtiyacınız, bir eksiklik.

Bu sanki gözlüklerimi çıkarmışım ve önümde hiçbir şey görmüyorum gibidir. Böylesi bir durumda olan birine nasıl olurda hediye verilir? Üst Işık tamamen sükûnettedir fakat hediye senin Işık için olan doğru arzunun içerisindedir. Arzunu hazırla ve hediye ifşa olacak.

Yaradan’a ‘Bana ver, bana ver!’ diye talep etmene gerek yok. Kendi eksikliğimi hazırlamaya başladığım an keşfederim ki buna hazır değilim ve o zaman Yaradan’a talep ederim: ‘benim için hazırlamış olduğun hediye için arzumu şekillendirmeme yardım et’. Ve Yaradan yardım edecektir.

Ancak ben bu arzuyu şekillendirmediğim sürece hediyeyi hissetmeyeceğim. Arzu, hediye, Işık ile tam olarak uyuşmalıdır. Bütün bir arzum olmadığı sürece kurtuluş gelmeyecek yani sürgünün hiçbir hissinin olmadığı, dünyanın kralı, Yaradan için bir ihtiyaç. Yaradan’dan ayrılık benim için ölümdür! O benim dünyamda keşfedilmeli; aksi halde çok ihtiyacını duyduğum şeyi alamayacağım.

Eğer ben sürgünün bu hissine sahip değilsem nasıl olurda kurtuluş gelebilir? Eğer benim ihtiyacım yoksa hediye nasıl ifşa olabilir? İhsan etmeyi özlemlediğimi ve buna ulaşmak için hazır olmadığımı hissetmeliyim böylece Yaradan’ı beni kurtarması, Yüceliğini ifşa etmesi için zorlamalıyım.

O’nun ifşasına ihtiyacım yok öyle olsa O’ndan egoistik olarak haz almaya başlardım; daha ziyade O’nun yüceliğinin hissiyatına ihtiyacım var. Tüm talebim bu! Beni rahatlatacak tek şey bu, sürekli ihsan etmek hakkında düşünmeli ve bunu edinmek için Yaradan’ın yüceliğine ihtiyacım olduğunu anlamalıyım.

Arzumun Yaradan’ın ifşasına yerleşmiş bir formu almaya ihtiyacı vardır. Yaradan’a ihsan etmek istiyorum, O’na nasıl ihsan etmeyi arzumun içinde hissetmek için ve O benden razı olacaktır ve bu durum vasıtasıyla bana ihsan eder. Bu şekilde bu niyette O’nunla beraberiz, birbiriyle bağlanmış durumda, karşılıklı ihsan etmenin içinde.

Kimin aldığının kimin verdiğinin farkı yoktur. Yaradan verir ve ben veririm; O ihsan eder ve ben ihsan ederim, her ikimizde eşitiz. Eğer aramızda sevgi varsa, aksiyonlarımız tamamen eşittir ve kimin ilk kimin son olduğu önemli değildir. Öyle ki O Yaradandır ve ben yaratılan, tüm ifadeler kaybolur. Bebek anne için annenin kendisinden daha mı az önemlidir?

Soru: Yaradan’ın da alması mı bunu takip eder?

Cevap: Yaradan benden razı olur. Eğer O’nda alma arzusu yoksa O nerede haz alacaktır? O benim arzularımdan razı olur! Bebeğinden haz alan bir anne gibi çünkü bebek için her şey iyi gidiyor. Annenin hazzı bebekten geliyor.

Haz için olan arzumuzun ne kadar büyük olduğunu şimdi anlayabiliriz. Bunun içinde Üst’ün ihsan etme arzusu zaten vardır ve bu yüzden her şey bizim arzumuzla başlar ve biter.

29.04.2014 Tarihli Günlük Kabala Dersinin 5. Bölümünden, Baal HaSulam’ın Yazılarından

Dünyamız – Yolda Bir İstasyon

Soru: Eğer kişiye Hz. İbrahim’in düşüncesini açıklarsam, düzelmesine yardımcı olur muyum?

Cevap: Üç bin beş yüz yıl once tüm insanlık Babil’de yaşıyordu. İnsanların bazıları yaşamış oldukları gibi yaşamaya devam etmelerinin mümkün olmadığını anladılar. Büyüyen kriz, onları neden ve hangi amaçla yaşadıklarını sorgulamaya zorladı.

Bütün hayatları mahvoldu ve tamamen şaşkına döndüler. O zamanların Babil’i üç milyon nüfusu ile büyük bir imparatorluktu. Bazıları, yaklaşık beş bin kişi, doğada bir çeşit işleyişin, maddenin gelişimine dair belirli bir formülün var olduğunu anladılar.

Maddenin içinde, kendisini iten ve gelişimin tüm seviyelerinden geçiren, sonuçta da bir sonraki varoluş seviyesine getiren gelişimsel bir güç bulunmaktadır.

Tüm dünyamız bir ara istasyondur. Buraya ulaştık, çalışmalarımızı yürütüyoruz ve devam ediyoruz. Babillilerin bazıları bunu keşfettiler ve anladılar ki, buradan insan varoluşunun başka bir seviyesine dönüşüm yapmak mümkün ve bu seviye ile doğanın cansız, bitkisel ve hayvansal seviyeleri beraberce Adem (İnsan) seviyesini oluşturmaktadır.

Arzulardan bahsediyoruz. Sadece arzuları görürüz ve onların kapsamında hareket ederiz. Yaradılışın bütün derdi alma arzusudur, cansız, bitkisel, hayvansal ve hatta Adem’in özü de dahil olmak üzere. Onlar, maddenin kendisini içinde bulunduğumuz doğayı yöneten daha yüksek güçlerin çizgisine getirerek, madde ile çalışma yöntemlerini değiştirmeleri gerektiğini anladılar.

Biz doğrudan doğa tarafından kontrol ediliyor olabiliriz ve bundan kaçınabiliriz ve doğanın kaynağı gibi olmayı isteyebiliriz. Bütün farklılık budur.

Belirsiz bir kaynak yani Yaradan tarafından egoistçe hareket ettirilebilirim. Bu formda var oluyorsam, o zaman varoluşun cansız, bitkisel ve hayvansal seviyelerini hissederim ve Adem’in seviyesinden yoksun kalırım.

Adem seviyesi Yaradan’dan aldığım her şeyi sildiğimde ve O’nun gibi olduğumda gelir. Bu varoluşun tamamen farklı bir seviyesidir. Bu cansız, bitkisel ya da hayvansal değil, dördüncü seviyedir, Adem seviyesi.

En önemli ilke şudur ki; ben sürekli Yaradan tarafından etkinleştirilerek O’ndan alabilirim ve bu varoluşun ilk formudur. Ama varoluşun ikinci bir formu daha olabilir, egomu etkinleştiren Yaradan’ın komutlarına göre varolmak istemeyebilirim. Bu durumda O’nu Yaradan olarak adlandırmam, onun yerine “Firavun”, Yaradan’ın Ahoraym’ı (sırtı) olarak adlandırırım. Yaradan’a benzemek ve O’nun gibi olmak isterim. Bunun için O’nun kontrolünü keserim, O’nun etkinleştirmesine razı olmam. İnsanların zihinlerindeki gerçek devrim budur. Bazı Babilliler bu keşif ile ilgilendi ve bu yaklaşımı kabul etti. Gördüler ki, hayat onları buna doğru itiyordu. Yaradan yavaş yavaş onları zorlamıştı, onlara sorunlar, bir kriz ve kötü hisler göndermişti.

Bugün, bizler yine Babil’deki gibiyiz; hayat çok kötü. Ve sorun şu ki; bizler Yaradan’ı bilmeyen eski Babilliler gibiyiz. O zaman bile, sadece küçük bir grup doğanın bu eyleminin maksatlı olduğunu ve  kökeninin daha yüksek bir güçte olduğunu öğrendi. Bugün, bunu biz de anlamak için öğrenmeli ve tüm dünyaya öğretmeliyiz.

Yayım tarihi: 12 Nisan, 2014

Toplam 60 sayfa, 30. sayfa gösteriliyor.« İlk...1020...2829303132...405060...Son »