Category Archives: Karşılıklı Sorumluluk

“Bir Çocuğa Öğretilecek En Önemli Duygusal Beceri Nedir?” (Quora)

Arkadaşlık. Arkadaşlar ile birlikte olmaktan daha önemli bir şey yoktur. Bu sayede çocuklar diğer çocuklarla nasıl yakınlık kuracaklarını, birbirleriyle nasıl konuşacaklarını ve bağ kuracaklarını geliştirirler ve genel olarak dostane ilişkilerin inşası daha mutlu, daha dengeli ve daha sakin hayatların tadını çıkarmamızı sağlar.

Dostluk, başkalarını geride bırakmaya ve toplumda bir numara olarak ortaya çıkmaya çalıştığımız bir durumdan farklı bir ilişki türüdür. Dostluk, aramızda bir sevgi bağı kurduğumuzu ima ederken, bireyci başarı yaklaşımı, saldırı ve savunma modunda sürekli stres içinde olmamıza sebep olur.

Bugün, her türlü psikolojik ve psikiyatrik sorunları olan giderek daha fazla çocuk görüyoruz ve bu zihinsel sorunların onları yetişkin yıllarına kadar nasıl takip ettiğini görüyoruz. Bu nedenle çocuklarda geliştirilecek en önemli duygusal ve sosyal beceri arkadaşlıktır, herkes arasında karşılıklı güven ve sorumluluk duygusu geliştirmek, kelimenin tam anlamıyla gözlerimizi kapatıp, kendimizi huzur içinde hissedebileceğimiz bir durumdur.

Büyük Bir Aile

Eksik olduğumuz en önemli şey,  en azından bir şeyde bağ kurmaktır. Baal HaSulam, tüm dünyanın, herkesin birbiriyle bağ kurmasının gerekeceği, son nesil denilen bir duruma girdiğini yazar. Biz istesek de istemesek de, üst yönetim her zaman bizi dünyadaki tüm insanlar arasındaki bağın etrafında döndürecektir.

Farklı ülkelerin, şirketlerin, toplulukların ve sosyal örgütlerin nasıl bir girdaba çekileceğini, birbirine bağlanacağını, çarpışacağını ve birbirini etkilediğini göreceğiz. Gün geçtikçe, tüm bu düğüm giderek daha fazla kafa karıştırıcı ve kaynayan bir hale gelecek çünkü dünya evrensel bağa doğru ilerliyor.

Bu nedenle, hangi durumda olduğumuzu ve ne ölçüde zıt olduğumuzu, birbirimizi duymaya hazır olmadığımızı ve tamamen farklı şeyler yaptığımızı anlamak gerekecektir. Bu karşıtlığın sonunda, aslında aramızda hiçbir fark olmadığını göreceğiz. Her birimizin ne yaptığı önemli değil, hepimiz birlik olmalıyız.

Bu, herkesin kendi sorumluluklarının ve kendi uzmanlıklarının olduğu bir aile gibidir. Ancak bizi birleştiren bir çember var, içinde büyüdüğümüz, birbirimizi daha iyi anlamayı ve hissetmeyi öğrendiğimiz ve her gün varlığımız için bir ortam inşa ettiğimiz bir aile var.

Annenin ne yaptığı, babanın nerede çalıştığı, çocukların nerede okuduğu önemli değil. Ne de olsa herkesin kişisel faaliyetlerine ek olarak, aralarında aile denilen ortak bir bağ vardır. Dış dünyada aile bireylerinin her birinin kendi işiyle meşgul olması önemli değil, aile içinde bir bütün olarak birbirimize bağlıyız.

Tüm insanlar arasındaki bağı bu şekilde görmemiz gerekiyor. Dünyada binlerce farklı şirket, topluluk ve grup var ama hepimiz aynı sistemde, aynı ailede olduğumuzu hissetmek zorundayız. Bu sistemin dışında herkesin kendi faaliyetleri olmasına rağmen, bizi tek bir aileye bağlayan bir şey var.

Bu ailede herkesin ne tür bir kişisel iş yapması gerektiğini biz belirlemiyoruz. Bir aile gibi, akrabalar gibi, birbirimize bağlı ve bağımlı hissetmemiz bizim için önemlidir.

Üst yönetimin, doğanın ve evrim programının gün geçtikçe bizi nasıl daha sıkı bir şekilde birbirine bağladığını göreceğiz. Birbirimize artan şekilde daha fazla bağımlıyız ve bu aileden kaçmanın hiçbir yolu yok. Doğanın bize başka seçenek bırakmadığını insanlık anlayana kadar bu konuda daha fazla yazmamız gerekiyor; bizi bu sistemle tanışmaya ve hepimizin bir aile olduğumuzu kabul etmeye itiyor.

Bu dünyada yaşayan her insanda gerçekten bu aileye ait bir yakınlık görmeye başlayacağız ve buna göre aramızda yeni ilişkiler kuracağız. Bu, manevi gelişimimiz yolundaki birçok sorunu ortadan kaldıracaktır çünkü Yaradan’ın bizden istediği budur.

“Korku Sevginin Yokluğundan Gelir” (Medium)

Dünya ne kadar kaotik hale gelirse, biz de o kadar stresli ve endişeli oluruz. Geleceğe ilişkin güvensizlik, korkuya neden oluyor ve kesin görünen tek şey, kimseye güvenemeyeceğimiz ve yarının ne getireceğine dair hiçbir fikrimizin olmadığıdır. Korkularımızın ve endişelerimizin arkasında tek bir suçlu var: Birbirimize düşmanlık ve nefret duyuyoruz ve sevginin olmadığı yerde korku vardır, hem de çok.

Sadece insanlar korkmuyor. Korkuyu evcil hayvanlarda, hayvanlarda ve hatta bitkilerde bu şekilde etiketlemesek de anlarız. Korku bize büyük hizmet eder: Tehlikeli tuzaklara düşmemiz konusunda bizi uyaran bir nöbetçi, tüm canlıların kullandığı koruyucu bir mekanizmadır.

İlerlemenin bizi daha güvenli kılması gerektiğini düşünmek mantıklı geliyor. Görünüşe göre teknoloji bizi mağaralarda yaşamaktan daha iyi koruyabilir. Bununla birlikte, gelişme, onunla nasıl başa çıkacağımıza dair hiçbir fikrimiz olmayan bir dizi alışılmadık tehlikeyi de beraberinde getirdi.

Geçmişte, tehlikeler daha fazla olmasa da aynı derecede ürkütücüydü ve gerçekten varoluşsaldı. Örneğin mağara insanları için mağaradan çıkmak, yırtıcıların saldırılarına karşı savunmasız olmak anlamına geliyordu. Ancak korku paniğe neden olmadı çünkü insanlar tehlikeleri ve kendilerini onlardan nasıl koruyacaklarını biliyorlardı. Bugün sayısız unsur ve faktör hayatımızı ve sevdiklerimizin hayatını etkiliyor ve hepsini bilemiyoruz, gelişlerini göremiyoruz ve üstesinden nasıl geleceğimizi bilmiyoruz. Doğal olarak, bu bizi sürekli bir baskı ve endişe durumuna sokuyor.

Ne kadar çok gelişirsek, o kadar benmerkezci oluruz. Aslında, yaklaşık olarak yüzyılın başından beri, öyle bir egoizm düzeyine ulaştık ki, sosyologlar bir “narsisizm salgını”ndan bahsediyorlar.

Gittikçe daha sofistike ve giderek narsisistik hale geldikçe, bizi güçsüz ve onlara ve birbirimize karşı güvensiz bırakan giderek daha karmaşık sistemler geliştiriyoruz. Birbirimizi sevmediğimiz ve güvenmediğimiz için izolasyonumuzu, yabancılaşmamızı ve dolayısıyla korkumuzu artıran koruyucu kalkanlar örüyoruz.

Güvende hissetmek istiyorsak, doğrudan güvenimizi artırmak için çalışmamıza gerek yoktur. Aksine, kendimizle olan aşırı meşguliyetimizi bir kenara bırakmalı ve başkaları için sevgiyi-ilgiyi geliştirmeye odaklanmalıyız çünkü korkumuzun nedeni onun eksikliğidir.

Güvenlik duygusu, nefrete karşı savaşmaktan gelmez; bağ kurmaya, ilgilenmeye çalışmaktan gelir. Var olan tek kötülük bizim kalbimizdedir. Bunun tedavisi onu kökünden söküp atmak değil, düşünce ve nihayetinde iyi kalpliliği aşılamaktır.

İlgilenmekle meşgul insan hiçbir şeyden korkmaz. Başkalarını önemsemek, bir kişinin alabileceği en büyük hediyedir. Dikkat ve özene dayalı bir toplum kurabilirsek, sevginin varlığında korku olmadığı için kendine güvenen ve mutlu insanlardan oluşan bir toplum olacaktır.

 

Çözülmesi Gereken Soru

Soru: Bugün “dünyanın sonu” gibi bir olgu hakkında çok şey yazıyorlar. Yok olacağımız anlamında değil, ne yapacağımızı bilemediğiniz belirli bir dönemin başlangıcı olarak. İnsanlığın gelişimindeki bu aşama nedir?

Cevap: Bu harika bir aşamadır!

Gerçekten dünyamızda ağaçtan inen ilk neslin doğduğu bir dönemde doğduk ve yaşıyoruz, teknolojik olarak geliştiğimiz ve her türlü araba, lokomotif ve uçak yapabildiğimiz için değil, bu yerküre üzerinde neden ortaya çıktığımıza, bu dünya üzerinde ne yapmamız gerektiğine ve kendimizi gerçekten nasıl gerçekleştireceğimize karar vermemiz gereken bir duruma geldiğimiz için.

Öylesine bir maymun ortaya çıktı, küçük bir adama dönüştü, etrafına baktı ve şöyle düşündü: “Peki ben neyim?” Biraz daha etrafına bakındı, bütün bunları gördü: “Pekala, tamam. Ve sırada ne var?”

Bugün tarihsel gelişimimizde bu konuya çok yaklaşıyoruz: “Neden ortaya çıktık? Ağaçlardan indik, teknoloji ve sosyal yapıyı geliştirdik. Sırada ne var? İnsanın daha yüksek bir amacı var mı?”

Tabii ki, bu basit bir soru değil. İnsanlığı yarıp geçene kadar, ta ki tam olarak istediğimiz şeyin bu olduğu içeriden anlaşılana ve sonunda kendimize bir cevap vermemiz ya da en azından hayatın anlamı hakkındaki soruya bir cevap aramaya başlamamız için, bu sorunun doğanın bize bir meydan okuması olduğunun anlaşılmasına kadar. Bu çok özel bir an ve bu nesil – o da özel.

Yani, neden ve nasıl olduğunu anlamadan araştırıyor, tüm bu sorunları ya terörle, uyuşturucuyla, boşanmayla, her türlü arayışla, macerayla ya da uzayla, ne olursa olsun çözmeye çalışıyor. Bu girişimler, yaptığımız her şey adeta hayatın anlamı hakkında bir cevap arayışıdır.

Diyelim ki bir yere yöneliyorum. Tüm uzay programlarının kısıtlandığını görüyoruz: “Peki, orada ne bulacağız? Taşlar. Başka hiçbir şey yok.” Peki bazı teknolojik gelişmelerde ne bulacağız? Ya da kültürde? Bir zamanlar kültürün yardımıyla kendimizi geliştireceğimizi düşündük. Ve birdenbire, onlar yorgun düştüler. Bu, 19. yüzyılda uygulamada sona erdi.

20. yüzyıl geldi, teknoloji yüzyılı: nano teknolojiler, bilgisayarlar, her şey. Bugün, internetin herkesi birbirine bağladığı bir duruma geliyoruz ve bir anda bir makine ile çalıştığımızı görüyoruz, ilginç olan da bu. Bir kişi, diğer insanlarla onlar aracılığıyla iletişim kursa bile, bağlantısının esas olarak makinelerle olduğunu keşfetmeye başlıyor.

Bunlar makine tepkileri, bu otomasyon ve burada hiçbir şey yok. İnsan herhangi bir yere gitmek istiyor, kaçmak için! Ama hangi yöne gidebilir?

Ve olmazsa, o zaman tekrar: uyuşturucuya, bir tür güvenceye, sadece unutmak için geri dönüş. Bugün spor oyunları neden bu kadar geliştirildi? Bütün hükümetler kitlelerin dikkatini futbola ve diğer oyunlara kaydırmak istiyorlar. İnsanları işgal edin! Ana şey kendini unutmak. Bu nedenle bu kadar çok sayıda medya kuruluşu buna yönelmiştir.

Ve ileriye doğru bakarsanız, teknolojinin gelişimi durmuyor ve dünyada milyarlarca daha fazla işsiz ortaya çıkacak, milyonlarca değil, her şeyi yapabilecek iyi niteliklere sahip milyarlarca. Peki ne yapmalı?

Yeni teknolojilerin de yardımıyla, çok yakında dünya nüfusunun %5’inin diğer herkesin ihtiyacını karşılayabileceği bir duruma geleceğiz. Sırada ne var? Bir yanda fazlalık. Diğer tarafta dağıtım eksikliği.

Genel olarak, hayatın anlamını yanlış anlama durumundayız. Cevap vermemiz gereken en önemli şey budur.

Birbirimizde Ne Arıyoruz?

Soru: Neden kadın, bir erkekte insan arar ve erkek onun daha dışsal özelliklerinden tatmin olur?

Cevap: Kadın, her şeyden önce, bir erkeğin insan potansiyeline bakar ve erkek onun görünüşüne bakar yani hayvansal seviyesinden tatmin olur.

Erkek, hayvansal çekime kapılır. Kadın, insana ulaşmaya çalışır. Bu kesinlikle doğaldır çünkü bu iki obje – erkek ve kadın –  Zeir Anpin’in üstte olduğu, ışık, yaşam ve hazzın kaynağı olan Zeir Anpin ve Malhut’u temsil eder; bu nedenle erkeğin, kadından herhangi bir doyum elde etme yolu yoktur. Ona en düşük derece olarak bakar çünkü o gerçekten aşağıdadır.

Ama erkek kadının arzusuna, kadının erkekten ne aldığına, erkeği kadına ne vermek istediğine bağlıdır. Sonuç olarak, doğru etkileşim onları tamamen birbirine eşit kılar.

Ama başlangıçta arayışta, manevi dünyada eril bir ilke olarak erkek, her zaman altında duran arzunun feminen tarafını arar çünkü bu ihsan etme, tamamlama niteliğinin altındadır. Ve kadın, onu dolduracak bir erkekte güvenilirlik arar.

Soru: Kadının erkeğe, kendisini neden insan olarak görmediğini sorduğunda, kadının talebi makul müdür?

Cevap: Tabiki. Bu doğadan gelir. Ama eğer birbirleriyle doğru bir şekilde eşleşirlerse ve birbirlerini tamamlarlarsa, o zaman kesinlikle karşılıklı olarak eşit olduklarını görürler.

“İnsanlık Yeniden Yapılandırıldı” (Medium)

Avrupa’da herkesin beklediğinden daha uzun süren ve sonu hiçbir yerde belli olmayan bir savaş, mutasyona uğrayan ve bilim adamlarını kolayca alt eden bir virüs, durdurulamaz görünen enflasyon, onarılamaz şekilde kırılan tedarik zincirleri ve diğer dünya çapındaki krizler insanlığı vuruyor. Ama darbeler bize acı vermekten fazlasını yapıyor; dünyayı yeniden yapılandırıyorlar. Tüm gezegeni (mineralleri, bitkileri, hayvanları ve insanları), insanlığın bundan umutsuzca kaçınmaya çalışmasına rağmen gerçekleşen bir uyum ve denge durumuna doğru yönlendiriyorlar. İçinden geçtiğimiz çok özel bir süreç. Yeni, barışçıl ve uyumlu bir durum doğuyor ve bu yalnızca biz ona direndiğimiz için acı vericidir çünkü kararlarımız aleyhimize bile olsa son kararı biz istiyoruz.

Bugün dünyada olup biten her şey açık ve basit bir gerçeğe işaret ediyor: Neler olduğu hakkında hiçbir fikrimiz yok. Olayların neden olduğu, bizim yararımıza nasıl işleyeceği ve kendi geleceğimizi ve gezegenimizin geleceğini nasıl güvence altına alacağımız hakkında hiçbir fikrimiz yok.

İklim krizi, ekonomik gerileme ve bitmeyen uluslararası şiddet, bozuk bir sistemin belirtileridir. Ve sistem bozulmuştur çünkü basit bir gerçeği fark etmeyi ve ona göre hareket etmeyi reddediyoruz: İyi ya da kötü, birbirimize bağlıyız ve birbirimize bağımlıyız. Bu nedenle, birbirimize karşı değil, birbirimiz için çalışmalıyız.

Küresel krizler bize tek başımıza hiçbir sorunu çözemeyeceğimizi gösteriyor. Yavaş yavaş, acı yoluyla bize birlikte çalışmayı öğrenmemiz gerektiğini öğretecekler. Bu, dünyanın yeniden yapılanmasının başlangıcı olacaktır.

Doğa bize sadece iki seçenek bırakacak: kendimize işbirliği yapmayı öğretmek ya da doğanın bize şimdi yaptığı gibi onun öğretmesine izin vermek. İlki acısız ve hızlıdır; ikincisi mevcut yoldur – kargaşa ve eziyetle dolu.

Örneğin virüsü ele alalım. Şayet dünyanın her yerinde birlikte çalışsaydık, bu virüsten uzun süre önce kurtulurduk. Biz bunu reddettiğimiz için, yayılmaya ve çabalarımızı boşa çıkarmaya devam ediyor. Ya da yiyecek kıtlığını ele alın. Bu yanlış; yiyecek sıkıntısı yok. İnsanlık, tükettiğinden çok daha fazlasını üretiyor. Bunu eşit olmayan bir şekilde dağıttığımız için, dünyanın bazı kısımlarında arz fazlası var, diğerleri açlıktan ölüyor ve fazla yiyecekler atılıyor ve gezegeni kirletiyor. Bu kesinlikle olmaması gereken insan yapımı bir krizdir.

Gıda ve sağlık hizmetlerinde olduğu gibi eğitime, barınmaya, ekonomik kalkınmaya ve insan etkileşiminin diğer tüm alanlarına erişimde de durum böyle. Buna sonsuz silahlanma yarışını ekleyin ve elinizde bitmeyen yoksulluk, sefalet, hayal kırıklığı ve nihayetinde şiddet için bir reçeteniz var.

Artık işler çok ileri gittiği için, kriz herkese ulaşıyor. Bu, doğanın, birlikte çalışmazsak kimsenin başarılı olamayacağını söyleme şeklidir. Hiçbir ülke, diğer ülkelerden bağımsız olarak gelişemez. Her ülke, küresel pazarlara – diğer ülkelerden gelen hammaddelere, yurtdışında üretilen ürünlere ve kendi üretemeyeceği gıdalara bağımlıdır.

Diğer ülkeleri geçme mücadelesi, belirli bir eşiğe ulaştığında, başkalarına verdiğimiz zarar bize geri dönmeye başlar. Bu noktada, küresel bir bozulma meydana gelir. Bugün olan da budur.

Birbirimizle savaşmaya devam edebilir ve hayatımızı giderek daha fazla ve sonunda dayanılmaz bir şekilde zorlaştırabiliriz ya da birbirimizle savaşmayı bırakıp herkesin hayatını kolay ve güvenli hale getirebiliriz. Sonunda, ikincisini seçeceğiz çünkü kimse acı çekmek istemiyor. Tek soru, bunun ne kadar zaman alacağı ve bize neye mal olacağıdır. İnsanlığı yeniden yapılandırmak bir seçenek değildir ama hızlı ve kolay yol ile uzun ve acı verici yol arasında seçim yapabiliriz. Şu anda, açıkça ikincisindeyiz.

“Teknolojik İşsizlik İçin Bazı Çözümler Nelerdir?” (Quora)

Kitlesel işsizliğin çözümü, insanların bağlarını zenginleştiren eğitimle meşgul olurken, temel ihtiyaçlarının karşılandığı bir sistem kurmaktır.

Doğamızın ne olduğunu, genel olarak doğanın ne olduğunu, doğanın nasıl çalıştığını, böyle bir doğada nasıl evrimleştiğimizi ve olumlu bir şekilde bağ kurmak için neler yapabileceğimizi öğrenmeye, dinlemeye ve kitlesel ölçekte tartışmaya başladığımızda, bunu yaparak doğa ile dengeye ulaşırız, o zaman hayatımızın her alanında muazzam bir gelişme göreceğiz. Kitlesel işsizlik, bize böyle bir eğitim biçimini kitlesel ölçekte uygulama fırsatı sunuyor.

Sekiz milyar insanın günde 8-12 saat çalışmasına ihtiyacımız yok. Yarım milyar insan temel ihtiyaçlarımızı karşılamaya yeterli.

Makul bir geçinme düzeyine ulaşmak için, sorumlulukları eşit olarak dağıtırsak, o zaman herkesin en uygun yaşam koşullarını ve yaşamın temellerini almasını sağlarız. Hayatın gereklilikleriyle günde yaklaşık beş ya da altı saat uğraşmanın dışında, ideal şekilde medya kanallarımızı dolduracak olan bağları zenginleştirici eğitim ve faaliyetler yoluyla içsel gelişimimizle meşgul olmak için özgür olacağız.

Pozitif bir şekilde bağ kurduğumuz ve bağımızın içinde yaşayan doğanın pozitif gücünü keşfettiğimiz yeni bir varoluş derecesine öyle ya da böyle yükselmemiz gerekecek. Olumlu yollarla yani bağları zenginleştiren eğitim yoluyla böyle bir yükselmede başarısız olursak, özgür seçimimizi kullanmayı kabul edene ve kendi isteğimizle yeni bir varoluş düzeyindeki hayata yükselene kadar, her alanda -kişisel, sosyal ve ekolojik ölçeklerde- ıstırap çekeceğiz. Başka bir deyişle, yeni bir varoluş düzeyine yükselmek bizim en gerçek işimizdir ve bugün bu kadar çok insanın uğraştığı iş büyük ölçüde gereksizdir. Yeni bir varoluş düzeyine yükselmek için, kendimizi olumlu bir şekilde bağ kurmaya adarsak, o zaman doğayla denge içinde yepyeni, uyumlu, huzurlu, sonsuz ve mükemmel bir yaşam elde eder ve bunu yaparak hayatlarımızın nihai amacımızı gerçekleştiririz.

Üstelik bu tür çalışma herkes içindir. Kitlesel işsizlik, toplu ölçekte bize boş zaman vermek amacıyla gelen ve bu boş zamanı bilincimizde ve birbirimizle olan bağlarımızda bir yükseltme yapmak için kullanacağımız bir olgudur. Bunu yapmak, genellikle düşündüğümüz şekliyle, kitlesel ölçekte bir eğitim sistemi kurmayı gerektirir, örneğin okullar ve üniversiteler gibi sadece eğitim değil, fakat toplumdan aldığımız tüm etkiler açısından eğitim: okuldan düzenli olarak karşılaştığımız kitle ve sosyal medyaya kadar.

“Çocukları Hayata Gerçekten Nasıl Hazırlarsınız?” (Medium)

İsrail’de yeni bir eğitim programı 12. sınıf öğrencilerini hayata hazırlamayı öneriyor. K12 yıllarının son altı ayında buna katılacaklar ve onlara mali durumlarını nasıl yöneteceklerini ve değişen iş piyasasında kendilerini nasıl başarılı bir şekilde idare edeceklerini öğretecekler. Çocukları hayata hazırlamak harika bir fikir, ancak bunu eğitim sistemine katılımlarının son altı ayında başlarsanız, o zaman a) onları gerçekten hiçbir şeye hazırlamayacaksınız ve b) son altı aydan önceki on bir buçuk yıl boyunca ne yaptınız? Çocuğu hayata hazırlamak için önce anne-babayı ebeveynliğe hazırlamalı, sonra doğdukları andan itibaren çocukları hazırlamalıyız.

Hayata hazırlanmaktan bahsederken hayatın tüm yönlerini kapsamalıyız. Finansal eğitim sadece bir yönü ve en önemlisi değil. Çocuklar hayatın her alanında bilgiye ihtiyaç duyarlar ama en önemli ve en az öğretilen konu insan ilişkileridir. Uzmanlık alanımızda başarılı olabiliriz, çok para kazanabilir ve varlıklı olabiliriz, ancak diğer insanlarla olumlu iletişim kuramaz ve etrafımızdakilerine kendilerini iyi hissettiremezsek, mutlu olmayacağız.

Günümüzde en yaygın tıbbi durum depresyondur. Çeşitli bağımlılıklar, şiddet, yeme bozuklukları, işkoliklik ve benzeri gibi diğer birçok durum, nihayetinde çeşitli semptomlarla kendini gösteren depresyondan kaynaklanır. Şu anda, depresyon için yaygın tedavi, uyuşturucu ilaçları ihtiva etmektedir. Ancak ilaçlar depresyonu iyileştirmez, sadece acıyı dindirir. Öte yandan, depresyondaki insanlar destekleyici ve olumlu ilişkiler kurabilirlerse, depresyonları herhangi bir ilaç kullanmadan, hiç yokmuş gibi ortadan kalkar.

Bugün, çoğu yetişkin başkalarıyla nasıl olumlu iletişim kuracağını bilmiyor. Bu nedenle, çocuklara başkalarıyla nasıl olumlu ilişkiler kuracaklarını öğretmek için yetişkinlerin de bu beceriyi öğrenmesi gerekir.

İnsanların kalplerinde kötülük olmadan birbirleriyle ilişki kurabileceklerini düşünmek naif veya gerçek dışı gelebilir, ancak şimdiye kadar yaşadığımız gibi yaşamaya devam etmek sadece gerçekçi değil, aynı zamanda toplumumuzu ve gezegenimizi de mahvediyor ve başka bir dünya savaşının patlak vermesine ilişkin gerçek tehdit oluşturuyor.

Bu nedenle, olumlu bir bağ kuramasak bile, çaba sarf etmemizin kimseye zararı olmaz. Ama eğer çaba göstermez ve olduğumuz gibi devam edersek, kendimizi ve üzerinde yaşadığımız gezegeni kesinlikle mahvedeceğiz ve çocuklarımıza bırakacağımız gelecek çok kasvetli olacak. Felaketten sonra, yine de birbirleriyle iyi geçinmeyi öğrenmek zorunda kalacaklar, bu yüzden hepimiz buradayken bu beceriyi öğrenip çocuklarımıza öğretsek daha iyi olmaz mıydı?

“Hayatta En Önemli Olan Şey Sevgi Mi Yoksa Para Mı?” (Quora)

FTX kurucu ortağı Sam Bankman-Fried, cömert bir milyarder olarak bilinir hale geldi. 30 yaşına gelmeden 22,5 milyar dolar kazandı ama mütevazı yaşıyor, giyiniyor ve hayır kurumlarına çok para bağışlıyor. Böyle bir örnek şu soruyu gündeme getiriyor: Para vermek ve çeşitli hayır kurumlarına bağış yapmak gerçekten dünyaya yardım ediyor mu?

Bugün bir insan dünyaya ne kadar dolar saçarsa saçsın, dünya bunun bir kuruşunun dahi tadını çıkarmıyor. Dünyanın paraya ihtiyacı yok. Bugün dünyanın ihtiyacı olan şey sevgidir.

Maddi bir bolluk dünyasında yaşıyoruz ancak sevgi söz konusu olduğunda aynı dünya, bir çöl.

Yakın gelecekte insanların hayatta neyin önemli olduğuna dair farklı bir tavır keşfedeceklerini umuyorum. Artık sadece hayatta kalmak, hatta zengin olmak için bütün hayatımız boyunca mücadele etmemiz gereken zamanlarda yaşamıyoruz. Bugün, bize daha derin ve daha içsel bir bütünlüğü keşfetme fırsatı sunan farklı koşullara sahibiz. Üstelik gerçek mutluluk, bu tür bir bütünlüğü keşfetmeye bağlıdır.

Ve bu bütünlük, sevgidir. Sevgi, paradan çok daha güçlüdür çünkü onun tatmini kapsayıcıdır ve ona ulaştığımızda bizi tamamen doldurur. Bu nedenle, gerçekten ihtiyacımız olan şey sevgidir.

“Mutluluk Ölçülebilir Mi?” (Linkedin)

Yaklaşık 150 ülkedeki insanlardan oluşan küresel bir anket olan BM Dünya Mutluluk Raporuna göre, eğer bir ülke kesinti yapıyorsa, bunun anlamı sakinleri dünyanın en mutluları arasında demektir. Son zamanlarda yapılan araştırma, genellikle göz ardı edilen çok basit bir önermeyi ortaya çıkardı: Memnuniyet seviyelerimiz, pandemi nedeniyle son iki yılda artan cömertlik ve karşılıklı yardım seviyeleriyle bağlantılı. Fakat bu, birdenbire daha fedakâr oldukları için insanların daha mutlu olduğu anlamına mı geliyor? Bu gerçekten nasıl ölçülebilir?

Yaşam standardı ve karşılıklı sorumluluk temelinde yapılan bu sıralamaya göre Finlandiya, üst üste beşinci kez dünyanın en mutlu ülkesi oldu. Rapora göre, hayır kurumlarına bağış yapmak, bir yabancıya yardım etmek ve gönüllülük 2021’de pandemi öncesi seviyelere kıyasla küresel olarak %25 arttı. Muhtemelen durum budur, ancak bir anketin insanların duygularına ve tatminine nasıl nüfuz edebileceği tartışılabilir ve bu nedenle, güvenilmez.

Sanırım biraz büyüdük ve artık anketleri ciddiye alacak kadar saf değiliz. Herkes, bunların finanse edildiğini ve siyasi karşılıklar içerdiğini anlıyor. Örneğin, anketlere inanacak olursak, yaşadığım ülke olan İsrail’in sürekli güvenlik tehditlerine ve yüksek yaşam maliyetlerine rağmen küresel mutluluk endeksinde saygın 9. sıraya ulaşması bizi heyecanlandırabilirdi.

Aramızdaki ilişki her geçen gün daha da zorlaşıyor ve çatışmalar yorucu oluyor, bu nedenle mutluluk endeksinde yetmişinci sıranın bizim için daha gerçekçi olduğu sonucuna varabiliriz. Bu nedenle, Birleşmiş Milletler, İsrail’i listenin başına koyarak, bize karşı devam eden önyargılı muamelesini gizlemeye çalışıyor.

BM araştırmasının bize “küresel mutluluk endeksini” gösterdiği gözlükleri bir kenara bırakıp gerçeğin kendisine bakarsanız, listenin ilk sıralarında yer alan İskandinavların pek de neşeli bir dışavurumun posteri olmadığını görürsünüz.

Sıcak ve soğuğun, genişleme ve daralmanın gerçekliğinde, cimrilik ve cömertliğin, mutluluk ve üzüntünün genel zıt dalgaları vardır. Ve şimdi daha sıcak, açık ve dostane bir dalga dünyayı kasıp kavuruyor. Onun öncesi, Covid pandemisi ve küresel ıstırap ile oldu. Ama bu sadece geçici bir dalga ve kaybolacak.

Dünya kendini kapatacak ve insanlar bir kez daha kinci ve bencil olacaklar. Bunun nedeni, yaşam olaylarının bizi etkilemesi ve bizi bir anda bir dereceye kadar bağa, sonra başka bir zamanda ayrılığa çekmesidir. Ama içeride, değişmiyoruz.

Binlerce yıldır bu şekilde kaldık ve insan olarak doğduğumuz aynı içsel içgüdüyle yaşamaya devam ediyoruz. Bu bencil içgüdüdür, egodur. Bu ego bizim gerçekten mutlu olmamıza izin vermez. Arzuladığımızı elde etmek için başkaları pahasına başkalarını ezmemize neden olur, bu da sonunda bizi birbirimizden ayrı, şüpheci ve düşmanca yapar. Hiç kimse bu tür koşullarda ve ortamda kendini gerçekten tamamlanmış hissedemez.

Bizler tüm insanlığın ve aynı zamanda tüm doğa sisteminin bir parçasıyız. Bu nedenle mutluluğumuz diğer herkesin mutluluğuna bağlı ve bağımlıdır. Çevremizde olan her şeyden mutlu değilsek, kişisel mutluluğu hissedemeyiz. Gerçekten mutlu olmak için, egonun yaşamlarımız üzerindeki kontrolünün kapsamını konuşmalıyız.

Bakış açımızı egoistten özgeciye değiştirdiğimizde, anketlere ve boş gururlara bağlı kalmadan mutluluk merdivenini tırmanacağız. Kalıcı bütünlüğün gerçek kaynağı olan ve aramızdaki uyumlu ilişkilerde var olan içsel sevinci, herkes hissedecektir.