Category Archives: Hayat

“Hayatı Gerçekten Anlamlı Kılan Nedir?” (Linkedin)

Kalkıyoruz, güne başlıyoruz, çocukları okula hazırlıyoruz ya da bekârsak işe gidiyoruz. Gün telaş içinde geçiyor. Daha sonra, yorgun bir şekilde eve dönüyoruz ve bir sonraki güne yeniden başlamak için ertesi sabaha kadar yatıyoruz. Hayatı anlamlı kılan şey bu olabilir mi? Yakın zamanda yapılan küresel bir araştırmanın tam olarak incelediği şey buydu. Katılımcıların %39’u, anlamlarını inanç ve maneviyatta bulan %2’ye kıyasla, ailenin yaşamlarındaki birincil anlam kaynağı olduğunu söylemiş.

Pew Araştırma Merkezi tarafından, dünya çapında 17 gelişmiş ülkede 19.000 yetişkin arasında yapılan yakın zamandaki bir araştırmaya göre, kişinin hayatındaki en önemli faktörler ailesi, kariyeri ve finansal refahıdır.

Ailenin mutluluğun ana kaynağı olmasına şaşmamalı. Aile, en yakın ve en etkili çevre olduğu için kişinin gelişiminde doğrudan ve en önemli rolü oynar. Çemberlerin geri kalanı da zamanı niteliklerle doldurur ve etkiler, ancak bunlar daha uzaktır, daha az durağandır ve bir günden diğerine değişebilir. Bir kişi işini, arkadaşlarını veya bir eğlence yerini değiştirebilir ancak ailesini değiştiremez. Zaman zaman yaşanan zorluklara rağmen kişi aileye bağımlı ve bağlıdır. Bu yüzden çok önemlidir.

İki yıllık COVID-19’dan sonra, insanların hayatın anlamı hakkında daha fazla soru sormaları ve dolayısıyla maneviyata daha fazla ilgi duymaları beklenebilirdi. Ama nihayetinde, insanlık bu küresel salgın konusunda özellikle dikkatli veya düşünceli değil. Bunun yerine, yurt dışına özgürce seyahat edemedikleri, maske takmak zorunda kaldıkları ve virüsün yayılmasını önlemek için fazladan aşılara ihtiyaç duydukları için ve ayrıca bir dizi külfetli kısıtlamalar nedeniyle kendilerini baskı altında hissediyorlar.

Ancak genel olarak bu salgın ile yaşamayı öğrendik. Yakında insanlık, yaşamlarımızı işgal eden yeni varyantı da unutacak. Bizim insan doğamız, kendimiz için ve sadece kendimiz için gönüllü olarak haz ve neşe almaya isteklidir. Gün geçtikçe bu bencil doğa büyür, kabalaşır ve kalınlaşır, o kadar karmaşık ve kurnaz olur ki kişi artık hiçbir şeyden etkilenmez. Savaşlar, kitlesel kıtlık ve yeni virüs çeşitleri hakkında sürekli bilgi bombardımanına tutuluyoruz, ancak böyle bir gerçekliği tüm duyularımızla deneyimleyene kadar, bunun olduğuna inanmıyoruz ve değişim için harekete geçmiyoruz.

Yine de, Koronavirüs’ün bizleri etkilemediğini söyleyemem. Bize, küçük bir küresel köy olduğumuz için birbirimize ne kadar bağımlı olduğumuzu gösterdi. Ama aramızdaki iletişim ağında, içsel duygularımızda birbirimize kayıtsız kalıyoruz ve birbirimizden kopuyoruz. Yani doğal olarak olacak olan şey, egoizm güçlenecektir; yalnızca karşılıklı garanti içinde bir aile gibi hissettiğimizde gelişebileceğimizi anlayana kadar, daha fazla küresel darbe ortaya çıkacaktır.

Yaşamlarımızı yalnızca yakın insan bağımız aracılığıyla anlamlı olarak algılayacağız. Toplumun çehresini ideal bir aile deseni ile şekillendirseydik, hayatımızı güzelleştirir, kendimize iyi, sıcak ve samimi bir ortam yaratırdık. Bizi sevgi dolu bir anne gibi kucaklayan iyi bir çevre inşa etmiş olurduk. Birbirimize duygusal olarak ne kadar çok bağlanırsak, bağın gücünü, doğanın yüce gücünü, verme ve sevme niteliğini, iyi ve yardımsever bir gücü o kadar çok hissedeceğiz. Sadece doğanın niteliklerine ve niyetlerine tutunursak, tam bir bütünlük için yaşamın anlamını hem bedensel hem de manevi olarak keşfedeceğiz.

Parlak Bir Gelecek İstiyorum

Soru: Bir zamanlar normal bir şekilde yaşadık, beş yıllık, on yıllık planlar yaptık vb. İnsanın bir geleceği vardı. Günümüz ise stres, kaygı, depresyon ve gelecek için korku zamanı. Ve çarpıcı olan, savaşların, küresel ısınmanın, tsunamilerin, depremlerin, volkanların ve virüslerin olacağını bilerek insanlığın korku içinde yaşamaya alışmasıdır. Bu duruma alışmamız mı gerekiyor, böyle mi yaşayacağız?

Cevap: İnsan vücudunun savunma denen bir tepkisi vardır. Doğamızın savunma tepkisi olan egoizm, her zaman stres altında, sürekli endişe vb. içinde olamaz. Kişi herhangi bir olumsuz duyguyu bir şekilde uzaklaştırmak, etkisiz hale getirmek ve hatta başka bir şeye dönüştürmek zorundadır. Eğer kesinlikle hiçbir şey yoksa ölürüm ve ondan sonra bir cennete, gelecekteki bir dünyaya sahip olurum. Çektiğim acı, vs boşuna değildi.

Soru: Yani bu bir tür mikro sedasyon mu?

Cevap: Elbette. Böyle bir karakter özelliği olmasaydı, bir insan için böyle bir olasılık olmasaydı, insanlar daha önce uydurdukları buradan sonra onları cennetin beklediği düşüncesiyle intihar ederdi.

Soru: Yine de, gelecek bizi özellikle parlak hiçbir şeye hazırlamaz, ancak tüm bu gelecek karanlığında küçük parlak noktalar mı arıyoruz?

Cevap: Gelecek bize, bizim gelecekte hazırladığımızı hazırlar.

Soru: Yani bu geleceğimizi, kendimiz mi kuruyoruz diyorsunuz?

Cevap: Sadece sen, kendin.

Soru: O zaman bana söyler misiniz, bununla nasıl yaşayabiliriz? Şimdi parlak bir gelecek inşa edebilir miyiz ve gelecek parlak olacak mı?

Cevap: Şayet siz, bir zamanlar çok çekici olan ve birçok insanın mümkün olduğuna naifçe inandığı planlarınızı kendiniz icat etmezseniz. Aklıma gelen şey olacak.

Soru: Kişi nasıl yaşamalı? Nasıl farklı bir gelecek inşa edebiliriz? Başka bir gelecek nedir?

Cevap: Sadece değişmez doğa yasalarına göre. Bu yasalar doğru, mantıklı ve uygulamaya hazırdır.

Ve onlar gerçekleşecektir ve eğer onları bilirsek bu bizim için daha iyi olacaktır ve onlara göre şimdiki anımızı inşa edeceğiz. Kabala biliminin yaptığı şey budur. Kabala, tüm güçlerden, tüm doğa yasalarından, bunları en aza indirgemekten bahseder ve bize optimizasyon ve iyileştirme yönünde geleceği etkilemek için ne yapılması gerektiğini açıklar.

Soru: Doğanın benim için ne hazırladığını, beni neye götürdüğünü nasıl bilebilirim?

Cevap: Doğa, geleceği değiştirmek ve ona ulaşmak için hangi fırsatlara sahip olduğunuzu fark etmenizi sağlar. Bu, her bir kişinin bu geleceğe katılımına bağlıdır.

Soru: Seçeneklerim neler? Ne yapmalıyım?

Cevap: Kendi geleceğiniz üzerindeki etkinizi bilmek istemeniz gerekir. Onu inşa etmemiz, yaratmamız gerekiyor. O, senin yaptığın gibidir. Size doğanın kanunları anlatılıyor ve bir inşaat oyuncağı gibi geleceğinizi onlardan inşa etmelisiniz.

Soru: Doğanın temel yasası nedir?

Cevap: Doğanın temel yasası, insanın doğa yasasıyla örtüşmesidir. Ben terse çevirmiyorum. Doğa yasası, dünya sisteminin ideal bir resmi önümüzde görünene kadar evrensel ihsan etme ve sevgi, evrensel birleşme, evrensel tamamlayıcılık yasasıdır.

Soru: Sadece buna doğru mu gitmeliyim?

Cevap: Evet. Ve daha fazlası yok.

Soru: Yani hiçbir şeyle savaşmamalı mıyım?

Cevap: Sadece bu kanunu yerine getirmek için savaşın.

Soru: Bu mücadele kiminle?

Cevap: Bu savaş elbette kendinle. Sadece. Yani aynada suçlanacak bir şey yok. Bu şekilde çalışmalıyız ve sonra ne yaparsak onu elde ederiz.

Soru: Yani, eğer herkes diğerine değil de kendisine yönelirse, o zaman geleceğin bu resmini terse çevirecek miyiz?

Cevap: Dilediğimiz ölçüde. İstediğimiz ölçüde yapacağız.

Neden Bazı İnsanlarda Patlamalar Oluyor?

Patlamalar sadece bazı insanlara özgü değildir, aynı zamanda cansız, bitkisel ve hayvansal doğa seviyelerinde, sakin bir duruma yol açmak için gerginliğin patladığı birçok olay vardır.

Örneğin, volkanik patlamalar, yer altında çok fazla gerginlik biriktikten sonra ve artık iç gerginliği korumanın imkansız olduğu bir duruma ulaştığında ortaya çıkar. Dış kabuk artık içindeki gerilimi tutamaz ve sonra volkanik lavların ve küllerin yeryüzünden nasıl püskürdüğünü görürüz.

Bu, doğanın cansız, bitkisel ve hayvansal seviyelerinde ve ayrıca insanlarda da bu şekilde çalışır. İnsanların, karmaşık bir sosyal etkileşim ağı içinde yaşamaları nedeniyle, doğanın geri kalanından daha fazla patlama yaşaması için pek çok nedeni vardır. Genel olarak, her türlü sorun ve acıyla bizi sürekli etkileyen kapalı bir sistem içinde yaşıyoruz ve Sürekli büyüyen arzularımızın gerilimi, sosyal etkileşimlerimizden belirli bir miktarda gerilimle birleştiğinde, o zaman, aile içinde kişisel düzeylerde veya kamusal patlamalarda, sosyal düzeylerde ve hatta belirli devlet veya devlet dışı aktörlerin şiddet uyguladığı ulusal düzeylerde olsun, artan bir patlama ihtiyacıyla karşılaşırız.

Böyle bir gerginliği yatıştırmak şöyle dursun, artık onu tutamadığımızdan yanardağ örneğine benzer patlamalar yaşarız. Bazı insanların iç gerginliklerini azaltma yeteneğini görmelerinin tek yolu budur. Bazı insanların çok fazla stres altındayken gerginliği azaltmak için bağırdıkları veya koşmaya gittikleri örnekler vardır, çünkü aksi takdirde gevşeme eksikliği kalp hastalığı veya diğer sağlık komplikasyonları gibi başka sorunlara yol açabilir.

Kısacası, egomuz –başkalarının ve doğanın pahasına zevk alma arzusu– ne kadar büyürse, patlamalara o kadar meyilli oluruz, çünkü arzularımız giderek daha fazla tatmin olmak ister ve bu tatmini sağlamanın koşulları daha da zorlaşır ve giderek daha fazla insan kendilerini sakinleştirmenin belirli bir tür patlamadan başka bir yol görmez.

O zaman insan egosunu evcilleştirmenin, ona aradığı sakinliği vermenin önemini görebiliriz. Egomuz ne kadar büyürse, egoist benliklerimizin kötü doğasını tanıma durumuna o kadar yaklaşırız ve doğayla denge ve uyum içinde olan yeni bir özgecil doğaya geçişten geçmeye daha istekli hale geliriz.

Hayatın En İyi Yılları

Soru: Bazı araştırmacılar, bir insanın hayatının en iyi yılları olarak 30-34 yaş arasını kabul ediyor. Yaklaşık 45 ile 55 yaşları arasında, insanlar üzerlerinde ağır bir yük olan en büyük stresi tecrübe ediyor. İnsanlar 45 yaşından önce ve 55 yaşından sonra kendilerini memnun hissediyorlar. 75 yaşında memnuniyet eğrisinde keskin bir düşüş oluyor. Şaşırtıcı bir şekilde, ankete katılanların neredeyse hiçbiri çocukluklarını hayatlarının en iyi yılları olarak adlandırmamış.

Siz, hayatın hangi dönemini en iyi olarak adlandırırsınız?

Cevap: Ben farklı bir ölçme aracına, farklı değerlere sahibim, o yüzden söyleyemem. Ne çocukluk, ne gençlik, ne ergenlik, ne de yetişkinlik. En iyi yıllar, öğretmenimle tanıştığım, finansal olarak tamamen bağımsız olduğum ve yalnızca manevi gelişimim üzerinde çalışabildiğim zamanlardı.

Yorum: Bu, yükselişlerin ve düşüşlerin olduğu bir zaman olmasına rağmen, en iyi yılları gösterir.

Cevabım: Ama maneviydiler, başka türlü değil. Fiziksel ya da maddi değillerdi.

Soru: Yani insan, hayatının amacını belirlediğinde, hayatının en güzel dönemi o andan itibaren başlar ve devam mı eder?

Cevap: Evet ve yaş önemli değildir.

Soru: Bu sürekli devam mı eder?

Cevap: Ben öyle inanıyorum, evet. Bu dönem benim için henüz bitmedi. Umarım hayatımın sonundan önce bitmez. Hâlâ bir şeyler planlıyorum, bir şeyler bekliyorum, vs. Bu anlamda neyin iyi neyin kötü olduğunu belirleyen çoğu insanla karşılaştırıldığında, benim belli bir avantajım var.

Bir insanın, çevresinde var olan tüm durumu göz önünde bulundurarak ve genel olarak da mutlu olduğu bu yerde, hayata karşı böyle bir tavır alması gerektiğine inanıyorum. Eğer kişi bazı kalıcı değerlere tutunuyorsa, mutlu olduğunu söyleyebiliriz.

Soru: Ve başına bir hastalık gelip gelmediği ya da Tanrı bilir başka neler olduğu önemli değil mi?

Cevap: Evet. Üst yönetimle ilişki içindedir, bu nedenle bu onu zedelemez ya da mahvetmez,  düşmez. Bunu içsel gelişimi için gerekli bir koşul olarak algılar.

Soru: Başka bir deyişle, bu kişiye iyi bir tavsiye midir: sonsuz ve kalıcı bir şey bul, ona tutun ve o zaman hayatta iyi ya da kötü bir dönem diye bir şey olmayacak?

Cevap: Hayır. Bu bize bağlı değil, ruhumuzun köküne bağlı. Şikayet edecek bir şeyimiz yok. Basitçe, kendini gösteren herhangi bir koşul altında, içsel programımızın belirli bir idrak sürecini sürdürmeye çalışmalıyız.

Soru: Her insanın kendi hayat amacı olduğunu söyleyebilir miyiz? Bunu nasıl belirleyebiliriz?

Cevap: Ruhunuzun kökünü idrak ederek. Çünkü etrafımızdaki beden ve tüm çevre sadece sözde bize müdahale etmek için oradadır ama aslında kendimizi, manevi kökümüzü fark etmemiz için vardır. Bu herkese verilir. Ama sadece kişi bunu isterse.

“Bilim Adamları Yaşlanma Sürecini Tersine Çevirmeye, Yavaşlatmaya ve Durdurmaya Ne Kadar Yaklaşıyor?” (Quora)

Öğrencilerimden biri, yakın zamanda Dr. David Sinclair’in Harvard’da yaşlanmanın nasıl yavaşlatılabileceğini gösteren ve yeni keşfedilen canlılık genlerini aktive ederek daha genç olabileceğimizi gösteren araştırmasıyla ilgili beni bilgilendirdi ve öğrencim bu olguya yanıt vermemi istedi.

Başlangıç olarak, “sonsuza kadar genç” olmayı istemek bir lanettir. Bu tür isteklere sahip olmak yerine, doğanın bizi yönetmesine izin vermek, her şeyin zamanı geldiğinde olmasına izin vermek çok daha iyi olurdu.

Yaşlandıkça fiziksel gücümüzün kaybı, hayattaki mutluluğumuz üzerinde hiçbir etkiye sahip olmamalıdır. Her şey, doğayla ne kadar uyumlu bir şekilde bağ kurduğumuza ve onun güçlerinin bizi olumlu yönde etkilemesine izin vermemize bağlıdır. O zaman, şimdiki yaşamımız sona erene kadar hayatın olması gerektiği gibi akmasına izin verebilirdik ve o zaman pişmanlık duymazdık.

Sadece kalbimizde “genç” olmayı hedeflemeliyiz, birbirimize ve doğaya giderek daha fazla pozitif bağlanmayı arzulayarak bunu başarabiliriz. O zaman, dünyayı sürekli yeniden keşfeden, hayatımıza anlam ve neşe katan çocuklara benzer bir yaşam enerjisine ve zevkine sahip olurduk. O zaman, yaşlandıkça düşüş olmadığını, bizi hayatımızın amacına: birbirimizle ve doğayla tam bir denge ve uyum durumuna, daha da yaklaştıran bir yükseliş olduğunu görürdük.

“Depresyon Nedir?” (Quora)

Depresyon, tatmin edilmemiş arzuların bir sonucudur.

Birçok arzudan oluşuruz. Eğer bu arzular yerine getirilirse, mutlu hissederiz. Kısmen yerine getirilirse, içinde yaşadığımız ve alıştığımız kısmi bir memnuniyetsizlik hali hissederiz.

Bu memnuniyetsizliği, ister ilaç, ister uyuşturucu olsun, hayatımızdaki her türlü eğlence ve amaç vasıtasıyla, çeşitli yollarla etkisiz hale getirmeye çalışır ve böylece bir şekilde ayakta kalmayı başarırız.

İçinde derin, karanlık ve dipsiz bir boşluk hissettiğimiz, şu anda hiç şeyden tatmin olmadığımızı hissettiğimiz ve gelecekte de tünelin sonunda ışık görmediğimiz bazı depresyon durumları var ki gerçekten de zordur.

Genellikle geleceğe yönelik umutla yaşarız. Arzu yelpazemizi gerçekleştirmek için kendimize çeşitli hedefler planlarız. Genellikle yemek, cinsellik, aile, eğlence, para kazanma, toplumda saygınlık kazanma, bilgi birikimi istemekle meşgulüz ve hatta bazı insanlar belirli şöhret veya güç pozisyonları elde etmeyi diler. Bu tür arzuları gerçekleştirmek için çeşitli yollar geliştirdik ve bu yollar bizi daha derin varoluşsal sorulardan uzaklaştırarak hayatlarımızı belirli yüzeysel bir seviyede yaşamamıza izin veriyorlar. Ancak, karanlık tarafından yutulduklarında, depresyon bataklığına giriyoruz ve o zaman ölüm bile cazip geliyor. Böyle bir durum hakkında Kabalistik bir söz vardır: “Ölümüm hayatımdan daha iyidir.”

Bu tür depresif durumları hissetmeye başladığımız an, kendimize daha önce başarılı bir şekilde örtbas edebildiğimiz varoluşsal soruları sorarız. Günün sonunda, depresyon, yaşamın anlamı ve amacı ile ilgili sorulara cevap bulmak için her zamanki çerçevelerimizin dışında arama yapmamıza neden olan bir duygudur ve iç sesimizi dinlemek için belirli bir düzeyde depresyon yaşamamız gerekir.

Yemek, cinsellik, aile, eğlence, para, onur, kontrol ve bilgi için olan arzularımıza hizmet etmede bir anlam ve amaç buluyorsak yani bu arzuları doğrudan yerine getirerek ya da gelecekteki gerçekleşmesini hayal ederek kendimizden haz alabiliyorsak, o zaman hayatın daha derin varoluşsal soruları, bu haz arayışının altında gömülü kalır. Başka bir deyişle, yaşamın hayvansal varoluş düzeyinde anlam buluruz. Bununla birlikte, bu tür arzulara hizmet ederek tatmin bulamazsak, sonuçta yaşamın anlamını ve amacını aktif olarak aramamıza yol açması gereken bir his olan depresyonu yaşarız.

Dünyamızın daha üst bir boyuta sıçramamız gereken basit bir sıçrama tahtası olduğunu anlamalıyız. Aynı dünyada, aynı bedenimizde yaşarken varoluşun daha üst boyutunu keşfedebiliriz.

Doğanın bize rehberlik ettiği gelişim süreci, nihayetinde yaşamın anlamını aramamız ve elde etmemiz içindir. Depresyon durumları, bedensel arzuların yerine getirilmesinde anlamsızlığın keşfi ile daha yüksek anlam arayışı arasında geçiş yapmaya yaklaştıkça daha sık ve daha yoğun bir şekilde ortaya çıkar. Başka bir deyişle, bedensel arzularımızın yerine getirilmesinin peşinde koşarken hissettiğimiz artan memnuniyetsizlik, zaten daha derin varoluşsal sorularımızın bir ifadesidir.

Daha üst bir boyuta, algıya ve doyuma ulaşmak için bir yöntem sağlayarak, hayatımızın anlamı ve amacı ile ilgili soruları yanıtlamak üzere özel olarak oluşturulmuş bir metot olan Kabala bilgeliği, sadece ihtiyaçların yerine getirilmesinin ötesinde bedensel arzularımızı “zıt yardım” olarak adlandırır. Çünkü şu anda ya da sonunda bu arzularda keşfettiğimiz boşluk, bizi hayvansal varlığımızın ötesinde yaşamın gerçek anlamını ve amacını aramaya iter.

“Büyüklerin Sahte Büyüklüğü” (Linkedin)

Görüntü yönetmeni bir arkadaşım bana günümüzün filmlerine, dizilerine ve sosyal medya paylaşımlarına bakılırsa insanların yemek yeme, duş alma ve hatta dışkılama gibi yaşamlarındaki en sıradan “olaylarla” meşgul olduğunu söyledi. Tarihte geriye dönüp baktığımızda, bizi ilgilendiren bunlar değil, fikirler ve toplumsal hareketler gibi daha yüksek şeylermiş gibi görünüyor.  Zamanımız hakkında yazacak bir şey yok gibi geliyor.

Bence gerçekte insanlık hiçbir zaman yüce olmamıştır. Klasik müzik, tiyatro, resim ve heykelin popüler eğlence biçimleri olduğu zamanlarda ne kadar medeni olduğumuzu düşünmek isteyebiliriz ama insanların büyük çoğunluğu için hayat sadece bir hayatta kalma mücadelesiydi; eğlenceye yer yoktu.

Daha da kötüsü, tam da büyük olarak hatırladığımız kişiler aslında o neslin en kötüleriydi. Halkın gözünde büyüklük kazanan insanlar aslında her zaman en faziletsiz ve bencil insanlardır. Yazarlar, besteciler, pek çoğu, onlarda iyi olan hiçbir şey yoktu; biyografilerini kontrol edin,  kendiniz de göreceksiniz.

Bence büyüklüğü yeniden tanımlamalıyız. Yazma, beste yapma veya resim yapma yetenekleri için insanlara saygı duymak yerine, kendileri için değil, başkaları için bir şeyler yapanlara saygı göstermeliyiz. Özellikle insanları bir araya getiren ve birlik duygusunu yaşatan kişilere saygı duymalıyız.

İnsanlar kendilerini güvende ve sevildiklerini hissettiklerinde mutlu olurlar ve aile veya arkadaşlar gibi kendilerini önemseyen insanlar arasında olduklarında kendilerini güvende ve sevilmiş hissederler. Dolayısıyla toplumda bu duygunun oluşmasına yardımcı olan, toplulukları, şehirleri ve hatta milletleri bir araya getiren insanlar, toplumdaki en değerli insanlardır.

Irkçılığı ve dışlamayı teşvik ederek kendi kariyerlerini geliştirmek için kültürel ve etnik farklılıkları kullanmak yerine, çeşitliliğin topluma nasıl katkıda bulunduğunu gösteren insanlar, günümüzün gerçek kahramanlarıdır. Bugünün değerleri bizi bu karşılıklı sorumluluk ve özen duygusunun tam tersi istikametine götürmektedir. Eğer daha iyisini inşa etmek istiyorsak, birlikte inşa etmeliyiz ve o zaman başarılı oluruz.

Bölünmeye ve ayrılığa ne kadar yenik düşersek, toplumumuz o kadar zayıflar. Mutluluk ve güvenin yerine korku, şüphe ve nefret üstün gelir. Korkanlar, şüphelenenler ve nefret edenler yani hepimiz dışında kimse bu gidişatı tersine çeviremeyecek. Toplumdaki ayrılığın acısını çeken biziz, “liderlerimizin” aksine, bundan kazanacak hiçbir şeyi olmayan biziz, dolayısıyla bölünme yerine birliği seçmesi gereken biziz.

“Varoluşumuzun Üzücü Gerçeği Ve Bu Konuda Yapabileceklerimiz” (Linkedin)

Pek çoğumuz eylemlerimizi neyin motive ettiğinin farkında değiliz. Hayatımızı adeta otomatik pilotta geçiriyoruz ve yaptığımızı yapmamıza, söylediğimizi söylememize ve düşündüğümüzü düşünmemize neden olan şeyleri nadiren düşünüyoruz. Bunun iyi bir nedeni var: Hiç kimse eylemlerimizin motivasyonunun korku olduğunu anlamak istemez. Sürekli kaçış modu içindeyiz ve bunun düşüncesi dayanılmazdır.

Yaşadığım apartmanda yan komşulardan birisi bankasından çok korkuyor. Korkunç bir borç içinde ve banka tüm ödemelerini ve bekleyen emirlerini her an bloke edebilir. Başka bir komşu polisten korkmuş bir halde. DUI’ye yakalandı ve polisin gelip dairesini aramasından korkuyor. Ama hepsinden önemlisi, polisin arama emriyle ofisine girmesinden ve iş arkadaşlarının önünde onu utandırmasından korkuyor.

Hepimiz böyleyiz, bir şeyden, pek çok şeyden korkarız. İnsanların bizim hakkımızda ne düşüneceklerinden ve bizim hakkımızda ne söyleyeceklerinden korkarız. Çocuklarımız için o kadar çok aşamada korkuyoruz ki, bunu tarif etmeye bile başlayamayız. Virüsten korkarız, iklimden korkarız, teröristlerden korkarız, tanıdıklarımız, iş arkadaşlarımız ve patronlarımız tarafından kullanılmaktan korkarız ve geleceğimiz ve çocuklarımızın geleceği için korkarız.

Kısacası, farkında olmadan hayatımızı her an şekillendiren ve belirleyen bir korkular ağı içine düşmüş durumdayız. Dahası, yaşadığımızı, var olduğumuzu bu ağ aracılığıyla hissederiz. Minerallerden bitkilere ve hayvanlara, insanlara kadar etrafımızda bulunan her şeyden aldığımız baskılar, bizim bu dünyayı ve kendimizi onun içinde hissetmemizi sağlar.

Ancak, bu olumsuz bir duygudur. Her şeyden korkarız. Hayattan zevk almaya çalışıyoruz ama tek aldığımız adını siz koyun hükümetten, bankadan, patrondan, çocuklardan, Sosyal Güvenlikten gelen baskılar. Hiç kimse ve hiçbir şey bizi rahatsız etmiyorsa, kendimizi mutlu sandığımız bir noktadayızdır. Ama bu mutluluk değil; acının yokluğudur.

Korkmayı bırakamayız; bu, dünyanın inşa edilme şekli ve bizim inşa edilme şeklimizdir. Ancak, bizi korkutan şeyleri değiştirebiliriz ki bu da duygularımızı değiştirecektir.

Bizler haz arayan varlıklarız. Yaralanabileceğimizi veya eğlenemeyeceğimizi hissettiğimizde korkarız. Bu nedenle, korkumuz haz almak istediklerimiz tarafından belirlenir. Şu anda istediklerimizden daha başka şeylerden haz almak istersek, daha farklı şeylerden korkacağız ve tüm dünya görüşümüz, hatta tüm dünyamız buna göre değişecektir.

Varoluşumuzun iç karartıcı, üzücü durumundan çıkmanın püf noktası, odağımızı kendimize yoğunlaştırmaktan başkalarına yoğunlaştırmaya doğru değiştirmektir. Çocuklarını büyütmeye odaklanmış annelere bakın. Hem hayvanlar âlemindeki anneler hem de insan anneler, başkalarına yani yavrularına bakmaktan aldıkları cesaret ve gücün harika bir örneğini oluştururlar.

Bundan ders çıkarmalıyız. Bir annenin sevgisi doğal olarak gelir, ancak yabancıları sevmek eğitim, pratik ve süreç için geniş bir toplumsal mutabakat gerektirir. Yine de, bugün ihtiyacımız olan şey bu ve umutsuzca böyle. Yeterince umursamamaktan, yeterince vermemekten korkmayı öğrenmeliyiz. Baskımız, düşmanlarını yok etmek isteyen düşmanların baskısı değil, hayatı yaratan baskı, sevgi dolu annelerin baskısı olmalı. İkincisi, şu anda hissettiğimiz baskı ve bu bizi ve içinde yaşadığımız dünyayı öldürüyor.

Çaresiz bir durumdayız. Ne gezegenimiz ne de insanlık birbirimize ve çevreye verdiğimiz olumsuz baskıya daha fazla dayanamayacak. Endişelerimizi ve korkularımızı kendimiz için endişelenmekten başkaları için endişelenmeye çevirmezsek, ben-merkezci odağımız bize kendi yıkımımızı getirecek.

Yaradan’ın Kontrolü Altında Bir Kişi

Soru: Dünyada Hitler ve Stalin gibi büyük kötü adamlar var. Arkalarında sanki Yaradanmış gibi yenilmez bir güç olduğu hissi vardır ve sonra bu gücü kaybederler. Neden işler bu şekilde olur?

Cevap: Şayet bir kişi Yaradan ile bağa yönlendirilmezse, özellikle Hitler ve Stalin gibi büyük olumsuz insanlar veya büyük olumlu insanlar, sadece üst güç tarafından yönetilirler.

Kişinin bunun üzerinde hiçbir kontrolü yoktur. Kabala ilminin perspektifinden bakıldığında, Yaradan ile bağa ulaşanlar veya bu bağı amaçlamayı isteyenler hariç, tüm insanlık köleleştirilmiştir, onlar hayvan egoizmi tarafından yönetilmektedir. Dolayısıyla onlardan bir şey talep edemeyiz. Ne de olsa nasıl hareket edeceklerini, üst takdirin onları nasıl yönettiğini ve neden bir şeyleri şu ya da bu şekilde yapmaya zorlandıklarını bilmiyorlar.

Elbette dünyaya yapabilecekleri kötülük sınırlı olmalı, ama bunun için onları kınayamayız. Doğanın bizi yöneten gerçek gücünü nasıl doğru bir şekilde ortaya çıkarabileceğimizi onlara göstermemiz ve açıklamamız gerekiyor ki onu ifşa edelim.

Onlarla farklı ilişki kuramayız. Maddesel düzeyde onlardan nefret edebileceğinizi ve onları yok etmeye hazır olabileceğinizi ve onlara iyi bir şey dileyemeyeceğinizi anlıyorum. Ama öte yandan, kişinin içinde onu işletmesi için Yaradan’ın ona koyduğu güçler tarafından köleleştirildiğini ve kontrol edildiğini anlamamız gerekir. İnsan Yaradan’ın yarattığı bir varlıktır.

Ancak Yaradan’ın kişiye verdiği korkunç niteliklere ek olarak, bu nitelikleri ıslah etme yöntemini, yani onları düzeltme yeteneği edinirse, böyle bir kişiye şu soruyu sormak ve talep etmek mümkündür: “Aldıklarınla mı yaptın? Islah yöntemini uyguluyor musunuz? Sana verilen koşullarda bunu doğru kullanıyor musun?”

Ama kişiye kendini ıslah etmesi için şartlar verilmemişse, ondan bir şeyi nasıl talep edebilirsiniz?

Dünyaya Kabala bilgeliği açısından bakarsak, bu kişiyle farklı bir şekilde ilişki kurmamız gerekir. Böyle insanları Yaradan’ın yaratılanı olarak görmemiz gerekir. Hepimiz seçmediğimiz temel niteliklere sahibiz. Nerede doğacağımızı, nasıl yetiştireceğimizi vs. biz seçmedik. Belki ben de farklı bir ailede, farklı bir toplumda, farklı bir ülkede, farklı bir zamanda doğup büyümek isterdim.

Bunu kimse seçemez, öyleyse neden biri bana: “Neden işleri bu şekilde yapıyorsun da başka türlü yapmıyorsun?” diye şikâyet etsin. Bunu yapıyorum çünkü ben böyle yetiştirildim ve Yaradan’ın bana verdiği nitelikler bu şekilde gelişti, hepsi bu.

Kabala bilgeliğinin bizi tamamen farklı bir gerçeklik algısına yönlendirmesinin nedeni budur, böylece kendimizden başka hiç kimseye şikâyetimiz olmaz. Dünyayı ıslah etmek mi istiyorsunuz? Yaradan’ı hedefleyin ve dünyayı ıslah etmesi için talep edin, isteyin, deneyin ve O’na doğru harekete geçin.

 

“İyi Kararlar Nasıl Verilir?” (Linkedin)

Görünüşte, sürekli kararlar veriyoruz. Pratikte ise, bugüne kadar hayatın anlamı veya içimizde saklı olan içsel potansiyel hakkında gerçekten önemli tek bir karar verdiğimiz pek de kesin değil.

Bir an için durup tipik bir gün veya hafta boyunca yaşadığımız her şeyin haritasını çıkarırsak, yaptığımız eylemlerin çoğunun gerçekliğimizin içindeki zorunluluktan çıktığını görürüz. Taahhütlerimiz, önceden belirlenmiş eylem planlarımız, gündemlerimiz vardır. Yaptığımız ana seçimler, ilgilenmemiz gereken en acil şeylerle (ve burada ne yapacağımızı önceden bilmek önemlidir) ve görevlerimizi nasıl önceliklendireceğimiz ve sorumluluklarımızı yerine getirmek için zamanımızı nasıl planlayacağımızla ilgilidir.

Sıradan kararlarda uzmanlara danışmak, güvendiğimiz kişilerin görüşlerini dinlemek vb. iyi bir fikir olabilir. Ancak kendi hayatımızın özüyle ilgili önemli kararlarda en içimizdeki iç sesi dinlemek önemlidir. Sadece.

Ve burada, diğer insanların, hatta ebeveynlerin veya arkadaşların fikirlerine değil, gerçekten bize ait olan en içteki ses için çaba göstermeliyiz. Varlığımızın en önemli sorularını yanıtlamak için gerçek iç benliğimizi dinlemek zorundayız: Ben kimim? Neye doğru çekildim? Ne için yaşamak istiyorum?

Eğer hayatta bizim için neyin en önemli olduğunu ve en anlamlı yaşam hedeflerimizi belirlemek için içsel bir dürtü hissedersek, tüm günlük kararlar bu kılavuzu takip edecek ve sorunsuz bir şekilde yerine oturacaklar.

Genel olarak, akıl ve duygu arasındaki dengeyi korumak önemlidir ve bu basit değildir. Bir yandan akıl, duyguların eksik olduğu yerlerde karar vermeye yardımcı olur. Öte yandan, sadece aklımızı takip edersek, doğru kararı vermeyi sağlayan daha geniş resmi değerlendiremeyebiliriz. Bu nedenle, akıl ve duygu arasındaki denge, duygusal eylemlerin bilinçli bir sürecin sonucu olacağı şekilde birbirlerini tamamlayacağı ve rasyonel kararların onları duygusal olarak da sürdürebileceğimiz şekilde olacağı anlamına gelir.

Gelişimin en ileri düzeyinde, kendimizin yani duygularımızın ve aklımızın, alışkanlıklarımızın ve düşünce kalıplarımızın üzerinde olmayı öğreniriz. Bu da zaten içinde kendi içsel benliğimizi, kendi içimizde neyi ıslah etmemiz gerektiğini ve en iyi kararları vermek için bu sezgileri nasıl kullanacağımızı keşfettiğimiz bir manevi gelişim seviyesidir.

Kabala bilgeliği bize doğamızın ne olduğunu, çevremizdeki dünyanın doğasının ne olduğunu ve evrimin insan ırkını nerede zorunlu olarak ilerlettiğini açıklar. Ve tüm gelişim haritası önümüzde açılmaya başladığında, neyi etkileyebileceğimizi ve neyi yapamayacağımızı, özgür seçimimizin tam olarak nerede olduğunu keşfederiz. Bu, doyurucu ve anlamlı bir yaşam için mümkün olan en üst düzeyde karar verme sürecini tanımlar.