Category Archives: Egoizm

“Düşünce Nedir?” (Quora)

Düşünce, doğadaki en büyük güçtür. O, zaman ve mekânın üzerinde işler.

Düşünce, insan doğasının en yüksek gücüdür. Kabalistik metinlerde “her şey düşüncede netleşir” diye yazılır.

Düşünceler, hepimizin her yerde var olduğu yaratılış düşüncesinden gelir ve düşünce doğada var olan her şeydir.

Bizim de varlığımız düşüncededir. Bizler,  görme, işitme, koku alma, tatma ve dokunma duyularına sahip olduğumuzu ve galaksilerin, yıldızların, gezegenlerin vb. olduğu bir evrende yaşadığımızı hissederiz.

Ancak, her şey düşüncedir.

Düşünceden başka bir şey yoktur. Madde yoktur sadece düşünce vardır. Aynı şekilde, kontrol edebileceğimiz tek şey düşüncelerimizdir, başka bir şey değil. Örneğin, cansız, bitkisel ve hayvansal seviyeler, kontrolümüz dışındadır.

Düşüncelerimizi değiştirebileceğimiz ne anlama gelmektedir? Bu, diğer insanlar aracılığıyla, bizi harekete geçiren her şey aracılığıyla doğaya karşı tutumumuzu değiştirebileceğimiz anlamına gelir. Bunu yaparak, Kabala bilgeliğinde “ıslah” olarak adlandırılan şeye ulaşırız yani düşüncelerimizin yönünü değiştirmekten gelen doğayla denge durumuna – kişisel faydadan başkalarına ve doğaya fayda sağlama durumuna ulaşırız.

“Acı ve Bağışlama Arasında” (Medium)

Başkaları tarafından incitildiğimizde, son derece acı verir ve bu hayatımızda her an olabilir. Hemen sorular ortaya çıkar: Ne zaman affetmek için yer vardır ve ne olursa olsun affetmek nedir?

Haz almak, bize iyi gelen her türlü şeyle kendimizi tatmin etmek insanın doğasında vardır. Yemekten, seksten, aileden, paradan, onurdan, kontrolden, bilgiden ve her şeyden önce bunların birleşiminden haz almak isteriz. Arzularımızı yerine getirmek için sürekli çalışırız ve beklenen sonuca bağlı olarak belirli bir şeye ne kadar enerji yatırmamız gerektiğini düşünürüz.

Örnek olarak, özellikle bayram zamanı için güzel bir takım elbise almak istediğimizi varsayalım. Neredeyse bir haftalık bir işe eşdeğer miktarda para yatırırız ve büyük bir keyifle satın alırız. Uzun zamandır beklenen gün gelir, yeni takım elbiseyi giyer ve ağzı kulaklarına varan bir gülümsemeyle herkesin arasında dolaşırız. İnsanlar, “Ne güzel bir takım elbise” derler. Göğüs gururla kabarır.

Ve aniden birisi herkesin önünde, “Giydiğin o komik takım elbise nedir? Bu nasıl bir kostüm?” der. Ve o andan itibaren gerçeklik değişir. Herkes kıkırdar ve biz utançla dolarız.

O akşamın ilerleyen saatlerinde yine aynı kişiyle karşılaşırız ve o bize sessizce “Daha önce uygunsuz bir şey söylediysem özür dilerim” der. Hemen bir reddetme ile cevap veririz. Böyle bir af talebi, yapılan zararın tazmini midir? Kesinlikle değildir. Bu yüzden onu kabul etmeyiz.

Gerçek bağışlama, takım elbiseyi satın almak için yatırdığım büyük meblağ için, iltifat, saygı ve tanınma umutları almak için sahip olduğum ve aşağılama, alay ve utançla yer değiştiren tüm beklentilerimi telafi eden biri olmalıydı. İçimde biriken her şey için uygun bir telafiye ihtiyacım vardır.

Özür, genellikle yapıldığı gibi intikam yoluyla veya alternatif olarak, söz konusu kişinin samimi bir gönül almayla bana gelip, bana verilen zararı ve korkunç hakareti anladığına beni ikna etmesiyle yapılabilir. Diyelim ki kişi, örneğin on takım elbisenin daha satın alınmasını kapsayacak bir çek yazdı. Bu durumda, özrün gerçekten samimi olduğunu hissedersem ve çek de benim için yeterince saygın görünüyorsa, o zaman a, davayı hiç affetmeye ve olayı hiç olmamış gibi silmeye hazırımdır.

Esasen darbenin boyutu, onu kapsayabilecek telafinin boyutudur. Bağışlama, intikam, küçümseme, hakaret, yatırım, bunların hepsi yalnızca benim egosal haz alma arzumla ilişkili olarak ölçülür. Ego hala incinmiş hissediyor ve intikam istiyorsa, incindiği yer uygun telafi ile doldurulmadığı anlamına gelir. Kalpte açılan oyuk hala açıktır, bu yüzden gerçekten affedemeyiz.

Şimdiye kadar, hepimizin bildiği fenomenleri analiz ettik. Bir noktada, bir insanda intikam alma, onur arama, kontrol için mücadeleler ve savaş arzusunun bizim için son derece yorucu hale geldiği bir duygu ortaya çıkabilir. Bu, sağlığımızı, ilişkilerimizi, tüm hayatımızı mahveder. “Bütün bunlardan ne kazanacağım” diye kendimize sormaya başlarız, “Yaşamaya değer ne var? Hayattaki görevim bu mu, tek yapmam gereken bu mu?”

Bu içsel soruların uyanışı, bizi içsel gelişim arayışına, egoist doğanın sınırlarının üstesinden gelmenin bir metoduna götürür. Bu bilgelik, dünyadaki varoluşumuzun en büyük amacının doğanın evrensel gücünü, sevgi ve verme niteliğini keşfetmek olduğunu öğretir ve ona benzer bir nitelik kazanarak keşfedilir. Bu ifşa, maneviyat olarak adlandırılır çünkü her insanı daha yüksek, ebedi ve eksiksiz bir varoluş seviyesine yükseltir.

Bu nasıl olur? Genel olarak konuşursak, laboratuvar görevi gören küçük bir grupta sevgi dolu ilişkiler geliştirerek, birbirimizi tek başımıza başaramayacağımız şekillerde tamamlarız. Bir bedendeki farklı organlar gibi, birbirimizle uyum içinde bağ kurmayı öğreniriz. İncinme, telafi, intikam, bağışlama, bütün bu oyunlar, birbirimizle savaşmadığımızı anladığımız için, anlamını yitirir ama ortak bencil doğamız karşısında hep birlikte sınırlı hesaplamalarımızın üzerine çıkarız.

Birini incittiğimi fark ettiğimde, doğrudan o kişiye gider ve ona berbat ettiğim şeyi telafi etmek için ne yapabileceğimi sorarım. Ona daha yakın olmak, o kişiyle bağ kurmak ve aramızdaki sevginin gücünü geri kazanmak, elimden gelen her şeyi yapmak için. Ve eğer biri beni incittiyse, bunun onun suçu değil, insan egosu olduğunu hatırlarım ve o kişinin bunun üstesinden gelmesine yardım etmeye çalışırım. Bu şekilde yavaş yavaş dünyamızın, yaşamanın eğlenceli olduğu bir yer haline geldiği bir duruma yaklaşırız. Doğanın en yüksek gücüyle, karşılıklılık, destek ve güven içinde.

Yaradan’ın Planlarında Savaşlar Yoktur

Kötü egoizmin şu anda dünyaya, doğanın bütününe verdiği savaş şeklindeki korkunç darbeyi hafifletebilir miyiz? Her şeyden önce, dört seviyeden oluşan alma arzusundan bahsettiğimiz basit gerçeği hatırlamalıyız.

Cansız, bitkisel, canlı ve insan olmak üzere alma arzusunun dört derecesinde hissedilen şey, bize dünyada var gibi görünen şeydir. Sonuçta, tüm dünyamız alma arzumuzdur.

Bu nedenle, egoist arzuyu bulmak ve düzeltmek için mümkün olan her şeyi yapmalıyız. Dünyada sakinleştirilmesi, dengelenmesi, nereden ve neden geldiği ve amacının ne olduğunun bilincine getirilmesi gereken egoizmimiz dışında hiçbir şey yoktur.

Dünyanın durumunun, aramızdaki bağ ölçüsünün bir türevi olduğunu görmeliyiz. Daha fazla bağ kurarsak dünya için iyi, bağ kuramazsak dünya için kötü olur. Bu temelde, bizler kötü veya erdemli kabul ediliriz. Yaradan’a memnuniyet veririz veya Tanrı korusun, O’na üzüntü veririz.

Yaradan savaş istemez, O iyidir ve iyilik yapar, bu nedenle O’nun planlarında savaşlar yoktur. Aksine, O’nun planları bizi kötülüğün farkındalığına ve iyiliğin eylemlerine getirmektir, böylece O’nun gibi olacağız.

Bu nedenle Yaradan’dan gelen olumsuz hiçbir şey yoktur, hiçbir kötü tutum yoktur. Islahlara katılmazsak ve bununla başımıza bela açarsak, bu zaten bizim hatamızdır. Bunun için Yaradan’ı suçlamamalıyız; O’ndan aldığımız şeyi ıslah  etmememiz kendi hatamızdır.

Sistem aracılığıyla, her şeyi Yaradan’dan öyle bir şekilde alırız ki onu kabul edebilir, anlayabilir, tepki verebilir ve düzeltebiliriz. Yapabiliriz ama istemiyoruz! Bu nedenle, bize bir ceza gibi görünen bir düşüş alırız.

Aslında bu bizi bir derece aşağı çeken bir ıslahtır. Sonuçta dördüncü sınıftaysam ve dördüncü sınıf öğrencisinin yapması gerekeni yapamazsam, üçüncü sınıfa geri gönderilirim. Üçüncü sınıfta çalışmayı yaptığımda, tekrar dördüncü sınıfa, sonra beşinci, altıncı vb. giderim. Yani her şey sisteme göre olur.

“İnsan Genomunun Şifresini Çözmek – Ne Kadar Çok Bilirsek, O Kadar Az Anlarız” (Medium)

Son haftalarda gazeteler ve bilimsel dergiler, insan genomunun haritalanmasının tamamlanmasını memnuniyetle karşıladı. Smithsonian Dergisi, “Bilim adamları, genetik planımızın eksik yüzde sekizini deşifre ederek, insan evrimi ve hastalığında yeni keşifler için zemin hazırladı” diye haykırdı. Time Dergisi, haritalama projesinin liderlerinden biri olan Evan Eichler’den neşeli şekilde bir alıntı yaptı: “Genomik ve tıp camiasındaki heyecan elle tutulur cinsten. Eichler bir brifing sırasında, “Şükürler olsun, sonunda bir insan genomunu bitirdik, ancak en iyisi henüz gelmedi” dedi. “Kimse bunu bir son olarak görmemeli, bu sadece genomik araştırmalarda değil, klinik tıpta da bir dönüşümün başlangıcıdır.”

Smithsonian Dergisi’nin tanımladığı gibi “Boşluksuz” İnsan Genom Dizilimine sahip olmamız harika, ancak gerçekler gösteriyor ki ne kadar çok bilirsek o kadar az anlıyoruz. İnsan genomunun şifresini çözmek bazı problemlerin çözülmesine yardımcı olabilir, ancak hayatımızı daha kolay veya daha mutlu yapmayacak. Çevremizi anlamadığımız için, genlerimizin hangi bağlamda evrimleştiğini ve çevreyle ilgili olarak nasıl çalıştıklarını anlamıyoruz. Bu nedenle tüm formüller ve bilgiler bizim gerçekliği idrak edemeyişimizin boşluğunda yutulacak ve kendi yaptıklarımızla sorunlarımızı derinleştirip daha da kötüleştireceğiz.

İçimize kodlanmış her bir genin bir nedeni vardır. Eğer onu değiştirir veya manipüle edersek, onunla bağlantılı her şeyi değiştiririz. Doğa bilerek bozukluk yaratmaz. Sadece düzeltir. Bu nedenle, doğayı “onarmaya” çalıştığımızda, körlüğümüzden dolayı görememiş olmamızın dışında, bozulmamış olanı her zaman bozarız.

Babil Talmud’unda (Şabat 156a) bilgelerimiz, eğer bir kişi katil doğasıyla doğarsa, katil veya hırsız ya da kasap veya sünnetçi olabileceğini yazmıştır. Başka bir deyişle, insanların temel özelliklerini değiştirmeye çalışmamalı, onları sadece tüm topluma faydalı oldukları yerlerde kullanmalıyız.

İnsanların genlerini değiştirmeye çalışmak yerine, doğuştan gelen doğalarını topluma zarar vermek yerine toplum yararına kullanmayı öğretmeliyiz. Bunu yapmak için, topluma en fazla katkıda bulunanların en fazla saygı duyulan, hürmet edilen ve hayran olunan kişiler olduğu bir sosyal ortam oluşturmalıyız.

Şu anda toplumun “liderleri”, kendilerinden başka hiçbir şeye değer vermeyen ve mümkün olduğunca “benzersiz” olmayı arzulayan ya da zenginlik, güç ve nüfuz elde etmek için toplumu sömüren narsistlerdir. Bunlar herkesin hayran olduğu insanlar olduğunda, toplum parçalanmadan duramaz. Herkesin takip etmeye çalıştığı benmerkezci değerler, toplumu böler ve onu giderek daha küçük parçalara ayırır. Sonunda herkes kendi başının çaresine bakmaya bırakılacaktır. Yakınlarında kimsenin olmadığını ve herkesin potansiyel bir düşman olduğunu hissedecekler. Böyle bir durumda, sefaletten tek kurtuluş uyuşturucu ve intihar olacaktır.

Liderler kendilerini değiştirmeyecek. Onlar lider çünkü biz de onlar gibiyiz, bu yüzden olmak istediğimiz  mükemmellikte olan insanlara saygı duyuyoruz. Bu nedenle toplumun idollerinin değişmesini beklememeliyiz. Bunun yerine, olduğumuz kişiyi değiştirmeliyiz ve kendimizi değiştirdikçe, idolleştirdiğimiz kişiler de değişecek ve yeni değerler ön plana çıkacak.

Toplumun değerlerini değiştirdiğimizde, hiçbirimizde doğal olarak yanlış bir şey olmadığını keşfedeceğiz. Tek kusurumuz, doğanın bize aşıladığı şeyleri nasıl kullandığımız idi. Başka bir deyişle, suçlu olan DNA’mız değil, eylemlerimizin arkasındaki niyetti.

Şu anki niyetimiz, sadece kendimizi yükseltmek olduğundan, keşfettiğimiz ve geliştirdiğimiz her şey topluma zararlıdır. Ve zarar verdiğimiz, bizi besleyen ve ayakta tutan toplum içinde yaşadığımız için, geliştirdiğimiz ve keşfettiğimiz her şey sonunda bize zarar veriyor.

Ne olduğumuzu değil, kim olduğumuzu değiştirmemiz gerekiyor. Bizim sorunumuz ne yaptığımız değil, neden yaptığımızdır. Yaşadığımız topluma fayda sağlamak için çalışırsak, kendimize fayda sağlayacağız.

Narsist zihniyetimizden dönüşüm ortak bir çaba gerektirir, ancak küresel durum zaten o kadar kötü ki, bence başka seçeneğimiz ve kaybedecek zamanımız yok.

“Gökyüzündeki Nehirler Dünyayı Sular Altında Mı Bırakıyor?” (Medium)

CNN, “Antarktika’daki sıcaklıklar Mart ayında normalin 38 santigrat derece üzerine – 70 Fahrenhayt civarında – yükseldiğinde, Los Angeles büyüklüğünde sallanan bir buz sahanlığı çöktü” diye yazdı. Makale, “Isı, atmosferik nehir olarak bilinen bir nehirden içeri akın etti,” diye devam etti, “sıcak havayı ve su buharını tropik bölgelerden dünyanın diğer bölgelerine taşıyan uzun bir nem bulutu… Karaya indiklerinde yağmur ve kar döken bu “gökyüzündeki nehirler” aynı zamanda Antarktika Yarımadası’ndaki buz raflarını istikrarsızlaştıran aşırı sıcaklıklara, yüzey erimesine, deniz buzunun parçalanmasına ve büyük okyanus kabarmasına neden oluyor. Her felaket geldiğinde, onun acil nedenini ararız. Sıkıntılarımızın gerçek nedenini – insan doğasını –  kabul etmekten bu şekilde kaçınıyoruz.

Yaşanması zor hale gelen sadece iklim değil. Aynı zamanda kaybolan ormanlar ve şiddetli salgınlar bize şunu söylüyor: “Tehdit sizsiniz! Bela sizsiniz! Fazla kalıp tadını kaçırdınız!” Bilim adamları, küresel ısınmayı durdurmazsak kıyı şehirlerimizi kaybedeceğimiz konusunda uyarıyorlar. Bence durum bundan çok daha kötü: Kendi yapımımızla tüm gezegenimiz insanlar için yaşanmaz hale gelecek. Dünya bizden iğrenmiş gibi görünüyor.

Bunun, havayı, suyu ve toprağı kirlettiğimiz, ormanları yok ettiğimiz, diğer türleri yok etmek için avladığımız ve tüm ekosistemi çökertmeden dünyadan verebileceğinden çok daha fazlasını çıkardığımız için olduğu söylendi. Bunlar kesinlikle davranışlarımızdaki kusurlardır, ancak bu şekilde davranmamızın bir nedeni var. Birincil suçumuz, birbirimize karşı tutumumuzdur.

Dünyaya ne zarar verirsek verelim, birbirimize on kat daha kötüsünü yaparız. Dünya’ya verdiğimiz zarar, diğer insanlara ve milletlere zarar verme çabalarımızın bir parçasıdır; bu birbirimize karşı savaşımızın başka bir yüzüdür. Birbirimizle savaşmayı bırakırsak, ortak evimizi de yok etmeyi bırakacağız ve doğa kendini toparlayıp bize karşı bir kez daha dostça davranacaktır.

Kuşkusuz, güvensizlik ve düşmanlık hüküm sürdüğünde birbirimizle savaşmaktan vazgeçmek kolay değildir. Uluslardan bireylere kadar, saldırganlık ve tehdit baskındır ve gerçekten de ilişkilerimizi tanımlar. Yine de, Dünya, bizi çoktan kovduğu için, hayatta kalmak istiyorsak değişmekten başka seçeneğimiz yok.

Bu bir öğrenme sürecidir ancak bu, sorunumuzun çok fazla fosil yakıt yakmamız, çok fazla et yememiz veya toprağı ve suyu plastikle kirletmemiz olmadığını kabul etmekle başlamalıdır. Bizim sorunumuz, tüm bu zararları başkalarını incitmek ve yok etmek, onları alt etmek ve boyun eğdirmek, gurur duymak ve egolarımızın ihtiyacını karşılamak için yapıyor olmamızdır.

Başkalarına karşı egoist tutumumuzun temel sorunumuz olduğunu kabul ettiğimizde, onunla başa çıkabileceğiz. Kendimize egolarımızın üzerine çıkmayı ve birlikte çalışmayı öğreteceğiz. Ancak, öncelikle gökyüzündeki nehirlerin bizi boğduğu konusunda kendimizi kandırmaktan vazgeçmeliyiz. Egoizm içinde boğuluyoruz ve bu bizim gerçek sorunumuz.

“Yarının Dünyasına Bir Yükseltici” (Medium)

Ne zaman dünya büyük bir kargaşa yaşasa, tüm insanlar arasında iyi bağlar kurma arzusu doğar. Bir ülke ne zaman bir iç krizden geçse, ulusun tüm kesimlerini birleştirme arzusu doğar. Yine de tüm bunlara rağmen hayat bizi hayal kırıklığından hayal kırıklığına sürüklemeye devam ediyor. Peki, huzura ve tatmine giden yolda eksik olduğumuz şey nedir?

Sorun şu ki, insan doğası gereği bencildir. Sadece kendimizi düşünür, kendi iyiliğimiz için düşünür ve başkalarını kendi zevkimiz için kullanırız. Bu nedenle, insanlar arasında karşılıklı bir bağ kurmak ve bu hedefi teşvik etmek için organizasyonlar ve süreçler oluşturmaya çalışmak gibi şeyler düşünsek bile, sonuçlarımız insan doğasının üstesinden gelme gücünden yoksundur yani kalbimizde, başkalarını sevmeyi kendimize olan sevginin önüne koyma gücünden yoksundur. Bu nedenle, bağ kurma çabalarımız asla uzun sürmez.

Başarmak için ihtiyacımız olan şey, özel bir güç, uhrevi bir şey, bizi bencil doğamızdan daha gelişmiş, yüce ve tamamen yeni bir şeye; ‘başkalarına sevgi’ doğasına yükseltebilecek bir tür mucize mekanizmasıdır.

Bizler, evrimsel bir sürecin ortasındayız. Son yıllarda dünya, tüm detaylarının birbirine bağlı, birbirine bağımlı ve birbiriyle ilişkili olduğu bütünsel bir sistem haline geldi. Ama biz insanlar, kendi içimize odaklanmış durumdayız ve henüz gelişmekte olan dünyaya entegre değiliz. Dünya giderek birbirine bağlı hale geldikçe, herkesin egosu aynı anda büyüyor ve bizi birbirimizden uzaklaştırıyor. Böylece, insanlık ve doğa sistemi arasındaki uyumsuzluk da büyüyor. İnsan doğası değişmezse, yıkıcı bir patlamaya gelmemiz an meselesidir.

Bizi bu korkunç kaderden kurtarabilecek ve bizi daha güvenli ve daha keyifli yeni bir etkileşim düzeyine yükseltebilecek benzersiz bir mekanizma var. Bu hayat kurtarıcı mekanizması Kabala ilminde anlatılmıştır ve bu, insan doğasını düzeltmek için bir metottur. Genel anlamda, metod, küçük gruplar halinde bağ kurma ve iletişim tekniklerini öğrenmeye ve uygulamaya dayanır. Kişi ayrıca doğanın bütünleyici sistemi ve gerçekliğin tüm parçalarını bütünleyici, mükemmel biçimli bir mekanizmaya bağlayan güç hakkında derinlemesine öğrenir.

Tüm doğanın temelinde, her şeyin bağlantı, mükemmellik ve uyum içinde ilerlediği kapsamlı bir sistem vardır. Sevgiyi talep eden bu yüce doğa yasası kesinlikle çiğnenemez. Egoist doğamızı başkalarını sevmeye doğru aştığımız ölçüde, kendimizle başkaları arasındaki mesafe, herkesi kendi içimizde hissedebilecek duruma gelene kadar kısalır. Zihinsel ve duygusal hesaplamalarımız uyumlu bir şekilde birbirine bağlanır; zihin ve kalp, her şeyin tam ve bağlantılı hale geldiği merkezlenmiş bir çizgide birleşir.

Böyle bir gelişme süreci, her birimizin başkalarına karşı gerçek sevgiyi edinmemize yol açabilir ve o zaman çevremizi de bu hedefi desteklemek için şekillendirmeye yardımcı olmaya başlayabiliriz. Bağımsızlıktan karşılıklı bağımlılığa bu dönüştürücü geçiş, ıstıraplar dünyamızı yarının dünyasına, tüm insanlığın refah bir geleceğe yükseldiği daha yakın ve daha işbirlikçi bir dünyaya yükseltecektir.

“Maneviyata Veya Manevi Doyuma Ulaşmanın Anlamı Nedir?” (Quora)

Maneviyata ulaşmak, başkalarının yararına işleyen yeni bir niyete ulaşmak anlamına gelir.

Bu tür bir edinim bize, dışımızdaki ve bizden bağımsız olan dünyayı hissetme yeteneği verir. Başka bir deyişle, Yaradan’ı hissetmemizi sağlar. Yaradan, havayı, boşluğu ve etrafımızdaki her şeyi dolduran bir ihsan etme ve sevgi gücüdür.

Manevi edinim yoluyla, bizi doğuran ve kontrol eden pozitif alanı hissetmeye başlarız. Bizler, ihsan etme ve sevginin gücüne karşı, küçük egoistler olarak doğup büyürüz. Doğamız gereği, yalnızca başkalarının ve doğanın pahasına kendimize fayda sağlamak isteriz ve manevi edinime doğru ilerlemeye başladığımızda, ihsan etme ve sevginin gücüne (başkalarının ve doğanın yararını isteme) daha çok benzemek için kendimizi geliştirmeye başlarız.

Manevi edinim aynı zamanda “Yaradan’la yapışmaya ulaşmak” olarak da adlandırılır ve bu şekilde sonsuz ve mükemmel bir yaşama ulaşırız. Maneviyatı edinerek, kendimizi ihsan etme ve sevginin gücüyle eşitler, onun içinde yaşar ve bunu sonsuza kadar sürdürürüz. Bizim bedenlerimiz sadece egoist güçleri algılamak için yapılmıştır ve maneviyatı edindiğimizde, ihsan etme ve sevgi gücüyle eşitlendiğimizde aslında bedenimizin olmadığını keşfederiz.

Nasıl Tüm Problemler İçin Bir Çare Bulunur?

Soru: İsrail’de moleküler genetik profile göre ilaçlar seçilerek bir deney yapıldı. Bilinen herhangi bir ilaca yanıt vermeyen kanserli insanlar olduğu ortaya çıktı.

Tıp tarihinde, bir hastalığın ilaca dirençli bir formu edindiği bilinen durumlar vardır, örneğin tüberküloz. Neden bugün bile birçok insan tıbbın geliştirdiği ilaçlara cevap vermiyor?

Cevap: Gerçek şu ki tıp bir anlaşmadır.

Tıp nedir? Çeşitli çirkin ve hatta son zamanlarda mutasyona uğramış formlarda olan egoizmimizin üzerine ışık çekiyoruz ve kimyasal bir formüle bürünmüş ışık ile bu çirkin egoizmi etkilemeye çalışıyoruz.

Pratikte yalnızca arzu ve ışık, birbiriyle etkileşim halinde olan alma gücü ve ihsan etme gücü vardır. Onlar birbirleriyle uyum içindeyseler, birbirlerini dolduruyorlarsa, o zaman bizler dengede, uyum içinde ve sorunsuz var oluruz.

Egoisttik alma arzusunda bir sorun olduğunda ve biri diğerini karşılamadığında, o zaman hemen ışık gizlenir. Işık çıkar, uzaklaşır ve kaybolur.

Işık arzudan belirli bir mesafeye uzaklaştığında, giderek daha fazla acı, sonra hastalık ve sonra ölüm hissetmeye başlarız. Her şey ışığın arzudan ne kadar uzaklaştığına bağlıdır. Yavaş yavaş daha fazla çıkar ve uzaklaşarak ölüme yol açar.

Son zamanlarda neler oluyor? Bizim egoizmimiz sadece büyümez, niteliklerin eşitsizliği veya niteliklerdeki farklılıklar yasasına göre, ışık ondan doğal olarak ayrılır, daha doğrusu egoizm olağandışı, mutasyona uğramış formlar kazanır.

Yani ego dönüşüyor, doğal olmayan formlar alıyor ve bu, sadece bir şeyi almak, istemek, fethetmek ve onu kendi içine çekmek için değil. Doğrudan ışıktan haz alma arzusundan, ışığın yokluğundan haz alma arzusuna dönüşür ve uyuşturucular, depresyon ve çeşitli egoistik bozukluklar gibi zıt formlar alır.

Egoizm iki-üç katı arttığında, kendini dönüştürdüğünde, hiçliğinin ve boşluğunun tadını çıkardığında, onun mutasyon formları kendini böyle gösterir.

Esasen depresyon nedir? Bir insan neden ondan kurtulamaz? Kişi boşluğundan haz arar.

Bu da bu hastalıklara çare bulamamamıza neden olur ve bu nedenle bağışıklık sisteminin zarar gördüğünü söyleriz. Hayat veren güç, ışık ve egoizmimiz, organizmamız, arzumuz arasında en azından bir miktar teması yeniden kurmanın nasıl mümkün olduğunu bilmiyoruz. Sorun budur.

Eğer, arzu, organizma ve onu canlandıran ışık arasındaki doğru bağlantıyı yeniden kurmaya başlamazsak, bunu nasıl çözebileceğimizi hayal edemiyorum.

Kabala çok basit bir formül verir. Ama kim kullanmak ister ki?! Kabala’nın çağrısını dinlemeye başlayana kadar belki yıllarca acı çekmemiz gerekebilir.

Kabala, her şeyin bizim egoizmimize dayandığını ve bunun ancak sevgiyle yenilebileceğini söyler. Ama nasıl birbirimizi sevebiliriz, nasıl komşuyu kendimiz gibi sevebiliriz? Bu, tüm sıkıntılar için her derde devadır. Ama birbirimizden nefret edersek bunu nasıl yaparız?

Kabala bilgeliği, doğada bunu yapabilecek bir güç olduğunu açıklar, sadece çalışmaya, okumaya, bu gücü kendinize çağırmaya ve istemeye başlamanız gerekir.

Evrenin sistemini, mantıklı ve oldukça gerçekçi bir şekilde çalışma şeklini incelediğinizde, evet, bunun böyle olduğunu görürsünüz ve bu kuvvetlerin dünyamızın biraz arkasına gizlendiğini hissetmeye başlarsınız. Dünyamızı şeffaf bir şekilde ve onun arkasında dünyamızla ve bizimle oynayan tüm doğa güçlerini görürsünüz. İşte bunu insana sunmalıyız, ona ifşa etmeliyiz ve o zaman tüm dertlere çare bulacağız.

Akıl Hastalığının Sebebi Nedir? (Quora)

Egoistik insan doğası (eksik ve bozuk benmerkezci arzu), akıl hastalığı da dahil bütün problemlerin sebebidir.

O, başkaları pahasına kendini tatmin etmeye çalışarak dikkate değer bir kusurla çalışır. Böyle yaparak hem kendini hem de başkalarını yiyip bitirir. Arzumuzun bu hatalı işleyişi, zihin dahil her hastalığımızın arkasındadır.

Kabala bilgeliğine göre, egoistler olarak, bizler doğanın özgecil formuna karşıyız ve doğa ile aramızdaki bu karşıtlık, bize her türlü hastalığı, sorunu ve acıyı getirir.

Doğayı, onun bütünlüğü içinde algılayabilseydik, o zaman doğanın sevgi, ihsan etme ve bağ kurma yasalarıyla işlediğini algılardık. Bu nedenle, doğanın yasalarına ne kadar karşı çıkarsak, onlarla o kadar çok uyumsuzluk içine gireriz, o zaman da içinde yaşadığımız doğanın tamamen olumlu gücünü, giderek daha fazla olumsuz bir şekilde deneyimleriz Bu nedenle, gelişimimizde ne kadar egoist olursak, o kadar çok hastalık ve acı yaşarız.

Akıl hastalığını ve diğer tüm sorunları ve acıları kökünden tedavi etmek, bu nedenle egoist insan doğamızı düzeltmeyi yani egoist dürtülerimizin üzerinde birbirimize karşı destekleyici, teşvik edici ve sevgi dolu tutumlarla olumlu bir şekilde bağ kurmayı ve bunu yaparak kendimizi doğayla uyumlu hale getirmeyi gerektirir. Bizler o zaman kendimizi birbirimizle ve dünyayla yeni keşfedilen bir uyum, barış ve dengeye yükselterek, doğanın tamamen pozitif gücünü olumlu bir şekilde deneyimlerdik.

“20. Yüzyılın Bazı Özellikleri Nelerdir?” (Quora)

20. yüzyılın ortalarında insanlık anlamsız bir varoluş dönemine girdiğini hissetmeye başladı. Sosyal bilimciler ve siyaset bilimciler, insanlığın bir zamanlar sahip olduğu daha mutlu, daha iyi ve daha kolay bir gelecek için umudunu kaybettiğini anlamaya başladılar.

O zamandan önce, insanlar bir tür ruhsal doyum için hiçbir özleme sahip değillerse, o zaman maddi doyum için özlem duyuyorlardı. İnsanlar sanata ve kültüre daha fazla ilgi duydular ve sonraki yıllarını korumak için toplumsal düzende bir değişiklik olmasını umdular. Başka bir deyişle, insanların hayattan ve dünyadan birkaç ihtiyacı vardı ve gelecekte tatmin ve mutluluk bulacaklarına güveniyorlardı.

20. yüzyılın ortalarına kadar insan egosu sürekli bir büyüme yaşıyordu ve bu, insanları düzenli olarak yeni ve farklı tatmin türleri aramaya motive etti. İnsanlık böylece kuyruğunu kovalayan bir köpek gibi koşturdu. Ancak, 20. yüzyılın ortalarından itibaren umutlar söndü. Köpek artık kovaladığı kuyruğu görmüyordu. Artık nereye koşacağını bilmiyordu. Kafası karıştı. Bu dönem, 20. yüzyılın ortalarından itibaren öne çıkmaya başladı ve insanlığın mevcut durumunun belirleyici bir özelliği haline geldi.