Category Archives: Dünya

Twitter’da Düşüncelerim / 22 Eylül 2020

Dünyamızın üzerine yükselmeden, yaşamı tek hücre içinde hissederim. Başkalarıyla birleşirsem, her şeyin içinden akan ortak yaşam akımını hissederim. Buna manevi yaşam denir. Ortak bir yaşam bir hissine ulaşırız ve onun 125 seviyesini ediniriz. Ve onların tümü sonsuz yaşama aittir

Maneviyat, Mısır’dan (ego) kaçış, Pesah ile başlar. Ama haz alma arzusundan (Malhut) ihsan etme arzusuna (Bina) kadar 7 ay boyunca gelişmesi gerekir. Pesah’tan sonraki yedinci ayda Roş Haşana (Yeni Yıl) gelir, yeni bir manevi derece oluşturmaya başladığımızda yeni bir başlangıç.

Ama ne inşa etmeliyim? Neden uzaklaşıp neye yaklaşmalı? Bu yüzden egoist niteliklerimi incelediğim Selihot (pişmanlıklar) dönemi yeni yıldan önce gelir. Ben almadan ihsan etmeye, hayvan zihninden Yaradan’ın aklına, mantık üstü inanca gitmek istiyorum.

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, “Koronavirüs salgını kontrolden çıkıyor” dedi. COVID-19 salgını, başka hiçbir şeye benzemeyen bir krizdir. Bu doğru: İnsanlığın iyilik ya da kötülük yoluyla ıslahının bir dönemine girdik. Islahın yöntemi Kabala’dır. Gecikmemek iyi olur!

Bu Yeni Yıl öncekilerden farklıdır, çünkü Yaradan dünyayı bir bütün olarak açıkça ele almaya başlıyor. Ve biz O’na aynı şekilde davranmalıyız, tüm dünya olarak Yaradan’a dönmeli, tüm dünyayı Yaradan’ın bizim için belirlediği bu hedefe çekmeliyiz.

Bu Yeni Yılda, yeni bir gerçeklik hali ortaya çıkıyor. 5780 yıllık gelişimden sonra, insanlık ilk manevi dereceye yükselebilir. İlk onlular kapıyı açıp giriyor, bütün dünyayı onlarla birlikte çekerek. Haydi sorumluluğun ağırlığı, güveni ve karşılıklı garanti ile hazırlanalım.

Bireysel onlulardan tüm insanlığı içeren tek bir onluya. Bu, Yaradan’a bağımızın ölçüsüdür!

Bizim günahımız başkalarıyla bağ kurma arzusunu ihmal etmek ve bu konuda yardım için Yaradan’a dönmemek. Yaratılışın amacı, sadece yaratılanları tek bir arzu içinde birleştirerek, Yaradan’da birleşmektir.

Yaradılışın amacına bu şekilde ulaşırız- Yaratan’ın nitelikleriyle benzerlik, sevgi ve O’na bağlılıkla

Yaradılışın ıslahı, Adem’in ruhu, yaratılanların birliğinde, karşılıklı garantide, “Komşunu sev” emrinin gerçekleşmesinde ve ötesindedir, yaratılan sevgisinden Yaradan’ın sevgisine, gelişimimizin amacı.

Roş Haşana (Yeni Yıl) – Günahlarımız için Yaradan’dan af dileme zamanı. Yaradan’ın bir önemi veya büyüklüğü hissine sahip olmadığımı hissediyorum, bunun için tövbe ediyorum. Sonuçta, Yaradan’ı büyük ve önemli hissetseydim, farklı davranırdım. Tek eksikliğim Yaradan’ın hissidir.

“Bırak Seni hissedeyim ve ben değişeceğim!” – Yaradan’a söylenmesi gereken budur, bu doğru istek ve pişmanlıktır. Suç işlerim çünkü Yaradan’ın hissi yok, inanç yok ve beni durduracak kimse yok. Farklı davranamam çünkü Yaradan hükmetmiyorsa o zaman bu kötü eğilimdir!

Geçmişi gündeme getirmiyor ya da bunun için özür dilemiyoruz. Daha önce ne olduğunun değil, şimdi düzeltme istemediğimin ve bu konuda Yaradan’ın yardımını talep etmediğimin farkındalığına gelmeliyim. İlerlemek istiyorum, yaptığım şey hakkında gözyaşı dökerek geçmişe dalmak değil.

Ben bir şey yaptım mı ? Ben hiçbir şey yapmadım, hepsi Yaradan’dı. Ve bunu bilerek yaptı ki böylece neyi düzeltmem gerektiğini bileyim. Bu kötülüğü, şimdi ortaya çıkan suçu alıyorum ve düzeltmeye başlıyorum. Tüm amacım ileriye doğru, geriye değil …

“Bırak seni hissedeyim ve ben değişeceğim!” Yaradan’a tam olarak söylenmesi gereken şey budur, bu doğru istek ve gerçek pişmanlıktır. Suçu işlememin sebebi neydi? Çünkü Yaradan’ın İnanç denen bir hissi yoktu.

Yaradan hissi yok, inanç yok, bu yüzden beni durduracak kimse yok. Farklı davranamam çünkü Yaradan bana hükmetmezse, o zaman kötü eğilimin – egoizmin kontrolü altındayım! Bu nedenle, Yaradan’dan bana hükmetmesini istiyorum. Bu benim temel talebim!

Roş Haşana (Yeni Yıl) arifesinde, herkese en çok eksik olduğumuz şeyi diliyorum – bağı, aramızdaki yakınlığı, sevgiyi. Bu her zaman halkımızı kurtarır, kodekste, sicilde, milletin kendisinin kromozomlarında.

Bize Yaradan’a benzer, Adam olma ve tüm insanlığı ıslaha doğru çekme şansı veriliyor. Bu bizim işimiz, bu nedenle Yaradan’ın hizmetkarları olarak adlandırılıyoruz. Bu çok yüksek bir ayrıcalık, özel ve onurlu bir görev. Bir kişi bunu ihmal ederse, başkasıyla değiştirilir …

Şu anda, insanın ve tüm insanlığın ıslah metodunu yaymak bize ağır bir yük gibi görünebilir. Ama ilerledikçe, Yaradan’a zevk veren şeyin bu olduğunu anlayacağız ve eğer O’nu yüce olarak hissedersek, o zaman memnuniyetle bu yüke katlanacağız ve hiçbir ağırlık hissetmeyeceğiz.

Sağlık ve Tıp, Bölüm 4

Dünya Nüfusunun % 90’ı Ne Yapmalı?

Soru: Bilim adamları, hastalıkların % 40’ının virüslerden veya fiziksel rahatsızlıklardan değil, zihinsel stresten kaynaklandığını hesaplamışlar. Bugün milyonlarca insan evde oturuyor ve bu da doğal olarak strese yol açıyor. Pek çok insan, bundan kaynaklanan hasarın bir tür virüsten çok daha büyük olduğunu söylüyor. Bunun hakkında ne düşünüyorsunuz?

Cevap: Kişinin düzeltilmesi gerektiğine inanıyorum. Böyle olup olmadığını hesaplamanın bir anlamı yoktur. Kişi, bir kürenin içinde, bütünleşik bir toplumda yaşadığını anlamalıdır. Cansız, bitkisel, hayvansal ve en önemlisi de insan doğası onu etkiler ve homeostazda, onlarla denge içinde olmalıdır. Ve bu gerçekleşmemektedir.

Kişi, etrafındaki dünyadan her şeyi almak, karşılığında hiçbir şey vermemek ya da aşırı durumlarda, yalnızca gerektiği kadarını vermek ister. Sorun budur.

Bugün bizi bir şeyler yapmaya zorlayacak koşullar içindeyiz. Nitekim bize ihtiyacımız olan her şeyi sağlamak için nüfusun yalnızca % 10’unun çalışması gerekir. Vurguluyorum – gerekli olanı sağlamak için!

Ve insanların geri kalan % 90’ının da beslenme ve bakıma ihtiyacı var. Ancak fiziksel olarak çalışmaları gerekmez, herhangi bir maddi değer kazanmaları da gerekmez. Onların, toplumu, insanlığı dönüştürmeleri; onları nazik ve birbirine bağlı hale getirmeleri gerekir. Onlar, başkalarının kendi kendine eğitim ve öğretimi ile meşgul olmalılar. O zaman uyumlu bir topluma sahip olacağız.

Soru: “Bir kişi vermelidir” ne anlama gelir? Diyorsunuz ki; homeostaz, kişinin doğadan bir şey aldığı ve ona bir şey vermesi gerektiği anlamına gelir. Tam olarak nedir?

Cevap: İyi dostluk. Başka hiçbir şeye ihtiyacımız yoktur.

Soru: İnsanlık tarihinde iyi dostluğun örneği olan bir dönem var mıydı?

Cevap: Hayır, yoktu.

Soru: İlkel komünal sistem sırasında bile mi?

Cevap: Şu anda bile, örneğin Afrika’da, Polenezya’da ilkel sistemler var. Ama bu bir toplum değil, küçük bir komündür.

Twitter’da Düşüncelerim / 21 Eylül 2020

Virüs yok etmiyor ama dünyayı ele geçirdikçe hayatımızı felç ediyor ve bunu yaparken de tüm dikkati kendisine çekiyor. Bu, manevi bir dereceden, ortak ıslahımızın son programından kaynaklanır. Onu özel kılan ve herkesi umutsuzluğa düşüren budur.

Sorun, bize birleşmemiz gerektiğini göstermek için birbirimize bağlı olduğumuz üst dereceden kaynaklanıyor. Birbirimize yakınlaşırsak salgın azalır. Egoya geri dönersek, salgın geri dönecektir. Böylece Yaradan bize, bizimle O’nun arasındaki bağa doğru çabalamayı öğretecektir.

Koronavirüs salgını, sorunlarımızın düşmanlığımızın bir sonucu olduğunu hissettirmeli. Fiziksel ve duygusal safhaları birbirine bağlamalıyız. Birbirimizi duygusal olarak hissetme ve bir arada olmanın ne kadar harika olduğu hissetme konusundaki mesafemiz ve yetersizliğimiz tüm talihsizliklerimizin sebebidir.

Zorlu Bir Kışa Hazırlanın

Facebook Sayfamdan 20/08/2020 Michael Laitman

Yazın sonuna yaklaşıyoruz ve Covid-19 pes etmiyor. Kısıtlamaların hafifletildiği her yerde, öncesinden daha güçlü patlak vermekte, daha da genç insanları enfekte etmekte ve mutasyonlarla 10 kat daha fazla bulaşıcıdır. Sıcaklıklar düşmeye başladığında ve açık hava eğlenceleri daha az çekici hale geldikçe, insanlar ya dışarı çıkmaktan vazgeçecek ya da kapalı mekan etkinliklerine katılacak ve zaten yüksek olan bulaşma riskini artıracaklar. Aynı zamanda, evde kalanları en iyi ihtimalle sinirlilik ve moral bozukluğu bekleyebilir ve öfke nöbetleri olasıdır.  Ve en kötüsü, aile içi şiddetin hızla artacaktır.

Ayrıca, işler sona erip çok sayıda nakit akışı krizine girildikçe, gıda güvensizliği ve kamu hizmetlerinden kopukluk olağan hale gelecektir.  Bu durumda, yaklaşan gergin seçimlerle birlikte umutsuzluk, sokak şiddetini, cinayeti, yağmayı ve kundaklamaları rutin hale geldiği noktaya kadar şiddetlendirecektir. Pek çok şehir ve mahallede insanlar evlerinin dışına adım atmaya cesaret edemeyecekler.  Bir şeyler hızlı değişmediği sürece, çok zorlu bir kışa hazırlansak iyi olur.

Ama değişebilecek bir şey varsa, bu gelecektir.  Geleceği şekillendirmek daima bizim elimizdedir.  Ve şimdi, toplumumuzu bir topluluk, birbirlerinden sorumlu olan ve sırf benim siyasi, ırksal ya da etnik olarak yanımda olmadıkları için başkalarının yol kenarına düşmesine izin vermeyen, sorumlu bireylerden oluşan bir topluluk haline getirmek için son çağrımız.

Yıkılmadan önceki son günleri yaşıyoruz, ancak henüz düşmedik.  Kalbimizdeki nefrete bakıp şunu söyleyebiliriz: “Sen ne kadar büyürsen, biz insanlar o kadar çok birleşeceğiz. Bağımızı sıkılaştırmamız sadece senin sayende nefret.”

Karşıt görüşlerin birbirinden hoşlanmaması doğaldır.  Çatışan görüşlere sahip insanlar arasındaki sevgi her zaman sıkı çalışma gerektirir.  Ama tam da bu yüzden, kendi iradenizle seçtiğinizi gerçekten söyleyebileceğiniz tek sevgi budur. Sadece doğal eğiliminizin üzerine çıktığınızda özgür bir seçim yaptığınızı söyleyebilirsiniz.  Ama bir kez başardığınızda, o sizindir.

Önümüzdeki zorlu kış için hazırlığımız bu olmalıdır. Nefret kesinlikle gelecek, ancak nefretin tamamen üzerinde toplumumuzun kanatlarını birbirine bağlamaya hazırlıklı olmalıyız.  Ve ne kadar büyürse, kendimizi o kadar sıkı bağlayacağız. Bunu yaparsak, o zaman kışın sonunda nefret gitmiş olacak ve Covid de onunla birlikte gitmiş olacaktır.

“Covid-19, Yüksek Öğrenimin Titreyen Mumunu Söndürdü” (Medium)

Covid-19, uygarlığın akla gelebilecek her yönünü felce uğrattı. Yine de bazı yönler o kadar büyük bir darbe aldı ki, büyük olasılıkla, ölüm öncesi spazmlarına şahit oluyoruz. Bu yönlerden biri yüksek öğrenimdir. On yıllarca süren hızlandırılmış etik ve politik çöküşün ve zengin bağışçıların peşinde gönüllü olarak akademik dürüstlüğün bir kenara atılmasının ardından, Fildişi Kule’den geriye kalan tek şey boş bir kabuktur. Şimdi, şükür ki, sosyal mesafe, bir zamanlar insan etkileşimlerinin zirvesi olan şeyin, insan hoşgörüsünün en alt noktası olduğunu ortaya çıkararak, onu da şişirdi.

Platon Akademi’yi kurduğunda, bakış açılarının çeşitliliğini ve alternatif görüşlerin tartışılmasını teşvik etti. Akademi’ye katılmak, Platonik Ortodoksluğa bağlı kalmayı gerektirmiyordu. Bu, her akademik kurumun savunduğu bugünün açık siyasi gündeminden ne kadar keskin bir çelişkidir. Belirli bir akademik kurumun öğrencilerinin mezuniyette hangi siyasi görüşlere sahip olacağını söylerseniz, bu, akademik veya entelektüel bütünlük iddiasını bile ortadan kaldırır.

Daha da kötüsü, her öğrenci çalıştığı kuruma göre eğitildiğinde, fikirlerinizi tanıtmak için ne kadar çok kurum satın alabilirseniz, mezunlar ülkenin kurumsal dünyasında ve siyasi liderliğinde yerlerini aldıklarında, birkaç yıl içinde ülkenin liderliğini o kadar çok kontrol edeceksiniz.

Orta Çağ’ın başlarında Avrupa’da üniversiteler gelişmeye başladığında, dini çalışmaların yanı sıra liberal sanatlara (gramer, mantık ve retorik, müzik, aritmetik, geometri ve astronomi) odaklanan manastır (veya katedral) okulları olarak başladılar. Antik Yunan’da olduğu gibi, odak noktaları düşüncenin geliştirilmesiydi, ama aynı zamanda da bilginin sağlanmasıydı. Orta çağ dönemde ve özellikle Orta Çağ’ın sonlarında üniversiteler İtalya, İngiltere, Fransa ve Avrupa’nın başka yerlerinde bağımsız kurumlar olarak ortaya çıkmaya başladı. Rönesans döneminde, bunlar tamamen gelişmiş akademik kurumlardı ve birçoğu Kilise tarafından değil Krallık tarafından finanse ediliyordu.

Ancak bunu yaparken akademik bağımsızlıklarını da kaybettiler. Hayırseverin iyiliğini korumak için, akademik kurumlar sponsorlarının görüşlerini karşılamak için, bilimi “eğmek” zorunda kaldılar ve objektiflik pencereden uçtu.

Beşeri bilimler söz konusu olduğunda taraf tutmayı kabul etmek mümkün olsa da, müspet bilimler söz konusu olduğunda bu çok daha az kabul edilebilirdir ve insan hayatını ve insanların sağlığını ve refahını ilgilendiren tıbbi araştırmalar ve diğer araştırma alanları söz konusu olduğunda ise düpedüz zararlıdır. Geçtiğimiz birkaç on yılda, fon sağlayanın ilgisini karşılamak için tıbbi araştırmaların çarpıtıldığı ve tıbbi kanıtların gizlendiği ve çoğu insan için korkunç sonuçlara yol açan çok sayıda vaka oldu. Örneğin, 1950’lerin sonu ve 1960’ların başındaki Thalidomide dağıtım skandalı, dünya üzerinde kalıcı bir etki bıraktı. 1950’lerin sonlarında yatıştırıcı bir ilaç olarak piyasaya sürülen Thalidomide’in hamile kadınlarda sabah bulantısının etkilerini hafiflettiği de bulundu. İlaç, gelişmekte olan fetüslerin gelişimini engelleyebileceği, ölüme ve korkunç doğum kusurlarına neden olabileceği keşfedilmeden önce beş yıl boyunca tezgahta satıldı. Bu beş yıl boyunca 10.000’den fazla çocuk etkilendi, bunların yaklaşık % 40’ı öldü ve geri kalanı kol, bacaklarda ve vücudun diğer kısımlarında anormalliklerle doğdu. Ve hepsinden kötüsü, en azından İngiltere’de, Thalidomide dağıtan ve satan şirket, piyasadan çekilmeden yaklaşık altı ay önce, bunun korkunç şekil bozukluklarına ve bebeklerin ölümüne yol açtığına dair inandırıcı iddiaların olduğunu biliyordu.

1960’larda durum daha da kötüye gitti. İlaç bile bu şekilde satılık olduğunda, her şey satılabilir. Bugünün üniversiteleri çoğunlukla özel olarak finanse ediliyor veya bütçelerini güvence altına almak için büyük ölçüde özel bağışçılara güveniyor. Bu meblağlar bedelsiz değildir. Üniversiteler bireylerden, şirketlerden veya yabancı hükümetlerden para almaya karar verdiğinde, ödemeyi kabul ettiği çok net ve yüksek bir fiyat etiketi taşırlar. Bu bağışçılar genellikle müfredatın çoğunu, öğretim görevlilerini ve hatta üniversitenin bağışçıları ilgilendiren konularda yaptığı bazı kamuoyu açıklamalarını belirler. Aslında bunlar bağış değildir, mukabeledir.

Ama neyse ki, Koronavirüs sayesinde zaman değişiyor. Covid-19, tıp camiasının en kötü durumunu ortaya çıkardı ve neredeyse her resmi tıbbi kişiliği, desteklediği mali veya politik çıkarların bir destekçisi olarak ifşa etti.  Virüsün doğası ve onunla baş etme yolları hakkında sözde “uzmanlar” arasındaki görüşler o kadar çelişkili ki hiçbirine kamu menfaatini dikkate alarak konuşmak için güvenilemeyeceği anlaşıldı. Böyle bir durumda halk virüs hakkındaki gerçeği bilemez çünkü kendi menfaatini desteklemediği için ya kimse bilmiyor, kabul etmiyor ya da hiç kimse doğruyu söylemiyor.

Daha da önemlisi, iş piyasasının yüzyılın başından beri geçirdiği dönüşüm, üniversiteleri neredeyse gereksiz hale getirdi. Bugün bilgisayar bilimi okuduğunuzda, örneğin mezun olduğunuzda, ilk yıl öğrendiklerinizin en az yarısı değişmiş ve bilginiz önemsiz hale gelmiştir. Bugünün işverenleri, adayların mesleki deneyimlerine ve bağımsız öğrenme becerilerine akademik geçmişlerinden çok daha fazla ağırlık veriyor. Bu bağlamda, 3.000’den fazla ABD’li genç ve yetişkinin üzerinde yapılan bir araştırmada, genç Amerikalıların yarısının, derecelerinin işleriyle alakasız olduğunu düşündüğünü ortaya çıkardı.

Bu, genç yetişkinlerin öğrenmeye ihtiyacı olmadığı anlamına gelmez. Öğrenmeleri gerekiyor ve çok şey öğreniyorlar ama üniversitelerde değil. Kendi alanlarında özel, profesyonel eğitimlerin çok daha ilgili, uygun fiyatlı ve etkili olduğunu görüyorlar. İhtiyaç duyduklarını bu kısa, genellikle çevrimiçi kurslardan alıyorlar, bu da onları kendi alanlarında daha profesyonel hale getiriyor ve onları gelecek on yıllarca borç içinde ve yığınla alakasız bilgi yığınlarıyla bırakmıyor.

Covid-19 tüm ülkede sosyal mesafeyi zorladığında, üniversiteler kapandı. Neyse ki, önümüzdeki sonbaharda yüzlercesi yeniden açılmayacak, ancak çevrimiçi öğretmeye devam edecekler. Bunu yaparken de, üniversitelerin sahip olduğu küçük çekiciliği – kampüs atmosferini – ortadan kaldırmakta.

Bence öğrenmede bir sonraki aşamaya geçme zamanı. Halka fayda sağlamayan dev kurumlara fon sağlamanın bir anlamı yok. Tıbbi araştırma kurumları, objektifliği ve çeşitli kazanılmış menfaatleri karşılamaya değil, kamu yararına odaklanma becerilerini sürdürmek için yalnızca hükümet tarafından finanse edilmelidir.

Sosyal bilimler ve beşeri bilimler bu şekilde olmadığı için, bilim olarak görülmemelidir. Onları çalışmak isteyenler bunu yapabilmeli ancak kurumlar hangi ideolojiyi desteklediklerini açıkça itiraf etmelidir ki insanlar orada okuduklarında, çıktıklarında görüşlerinin ne olacağını bilsinler. Ek olarak, şu veya bu kurumdan bir mezunu dinleyen kişiler, ne bekleyeceklerini bilecek ve bu kişinin nesnel olarak araştırılmış bilgiler sunduğunu düşünerek yanıltılmayacaktır.

Bu, akademi’nin uzun süredir gecikmiş temizliğidir ve Koronavirüs bunu hızlandırdı. Yakın gelecekte, yüksek öğretimin tamamen yeni ve çok daha sağlıklı bir form alacağına inanıyorum.

“Başkalarının Görüşleri Sizin İçin Neden Önemlidir?” (Quora)

Çeşitli sosyal psikoloji deneylerinde gösterilmiş ve Kabalistler bunu uzun zamandır hayatımızın temel bir yönü olarak tanımlamışlardır, durumun böyle olduğunu kabul etmekte başarısız olsak bile, başkalarının görüşleri bizim için önemlidir.

Burada bir paradoks vardır: Kişisel faydayı her şeyin üzerinde tutan egoist insan doğamıza göre, kendimizden başka kimseyi düşünmüyoruz. Öyleyse neden başkalarının ne düşündüğünü ve ne söylediğini önemsiyoruz?

Doğa bizi, çevremizdeki toplum ve dünyayla karşılıklı bir ilişkiye girecek şekilde düzenlemiştir.

Başkalarının görüşleri bizim için önemli olmasaydı, o zaman tam insan potansiyelimize ulaşamayacaktık. Yani onun ayrılmaz parçaları olarak, biz insanlar da dahil olmak üzere, doğanın tek sistemiyle birbirine bağlılığımızı ve karşılıklı bağımlılığımızı gerçekleştirmek için, algımızı ve hissiyatımızı genişletip kendimizi değiştiremezdik.

Bugün, ekolojik, ekonomik ve sosyal koşulların sıkıştırdığı, üzerimize yaklaşan bir dünya ile karşı karşıya olduğumuzda, daha olumlu bir şekilde bağlanmış bir insan bilincine geçiş birinci derecede önemlidir.

Başkalarının görüşlerinin bizi ne kadar etkilediğini fark ederek, çevremizdeki toplumla ilgili daha akıllıca seçimler yapabiliriz: çevremizdeki insanları, yani ortak hedeflere, ihtiyaçlara ve değerlere göre ve ayrıca bu ağa girdiğimiz ve başkalarına verdiğimiz etki türlerine göre seçmek.

Nihayetinde, karşılıklı etkimizin tam olarak fark edilmesi, karşılıklı sorumluluk, saygı, uzlaşma, destek, cesaretlendirme ve iş birliğine ihtiyaç duymamıza yol açar.

Diğer bir deyişle, birbirimiz üzerindeki etkimizin tam boyutunu anlayacak olsaydık, uyumlu bir şekilde bir arada yaşamamızı güvence altına alacağından, birbirimize karşı olumlu bir şekilde düşünmek ve davranmak zorunda hissederdik. Nefret odaklı olumsuz bir düşünceye veya eyleme herhangi bir sapma, paylaştığımız tüm sisteme ve dolayısıyla kendimize de zararlı olarak hissedilecektir.

Bu durumda, insan bağındaki ve bilincindeki değişimi olumlu bir şekilde gerçekleştirmek için herkesin gelişimini destekleyen, eğiten ve teşvik eden yeni bir çevreleyen sosyal atmosfer inşa etme ihtiyacı hissedeceğiz.

“Solu Ve Sağı Nasıl Birleştirebilirim?” (Quora)

Doğanın bizi tam bir birleşme durumuna yönlendirdiğini anlamalıyız ve bu nedenle farklılıklarımızın üzerinde nasıl birleşebileceğimizi araştırmakla ilgilenmeliyiz.

Böylesi bir birliğin görevi, farklılıkların çeşitliliğinin, tüm bireysel özelliklerin ve görüşlerin yerinde kalmasıdır, yani bir tarafın veya görüşün diğerini ortadan kaldırmaması, ancak her görüşe var olması için gereken şekilde yer verilmesidir.

Farklı ve karşıt görüşleri birleştirmek için üçüncü bir kaynağa ihtiyaç vardır – birinin görüşünü kabul etme ve hatta diğerinin görüşünü önemseme yeteneği, bu görüşlerimizin her birinin ayrıntılarından daha fazla önem taşıyan birleştirmeden gelir.

Bugünün gerçekliğinde imkansız gibi görünse de doğanın, insanlar da dahil, tüm parçalarını birleştirme eğiliminde olduğunu ve bu yönde geliştirildiğimizi anladığımızda, o zaman bu eğilimin böyle bir eğitimini uygularsak, aşağıdakileri görmek için gerekli karşılıklı tavizleri verebilecek gücü kazanırdık:

  • Tek bir sistemin gerekli parçaları olarak tüm farklı ve karşıt görüşler,
  • bu bölünmelerin üzerindeki birlik herkese faydalıdır ve bu böyledir
  • doğaya direnmek faydasızdır.

Yani, sadece zıt taraflarımız içinde kalmayı kabul etmenin, yalnızca acı çekmeyi artırdığını ve doğanın bizden, birleşmek için bu tür eğilimlerin üzerine çıkmamızı istediğini görürdük.

Doğa, nihayetinde tüm farklılıklarımızın üstünde birleşmemiz için bize rehberlik eder.  Algılama ve duyumdaki bu eğilimi ifşa eden insanlar yani Kabalistler, bunun hakkında “sevgi tüm günahları örter” diye yazdı.

Bu, karşıt tarafların, her iki tarafın da sahip olduğu olumsuz özellikleri keşfetmesi ve bölünmenin üzerinde birliği öğrenme ve uygulama yönteminin yardımıyla, her iki tarafı da köprülemesi gerektiği anlamına gelir.

Kendimizi doğal eğilimlerimize bırakırsak, o zaman sadece birbirimize karşı daha fazla nefrete yönlendiriliriz.  Yani, insan doğası egoisttir, öncelikle diğer her şeyden çok kendi yararını düşünür ve dünya görüşlerimizin tümü, bu dar gerçeklik algısı ve hissi üzerine inşa edilmiştir.  Bu nedenle, onlar bizi, çalışmamamız için başkalarının değiştirilmesi veya ortadan kaldırılması gerektiğini hissettiğimiz bir krize götürürler.

Bugün, bu sorunu belirleme yeteneğine sahibiz.  Her biri sistemde benzersiz bir yere ve görüşe sahip olan bireyleriz ve bu nedenle birbirimizden farklıyız.

Ancak, hepimizin paylaştığı ve içinde var olduğumuz, tek bir doğa sistemi hakkında,  bu sistemin bizi farklılıklarımızın üzerinde birleşmeye nasıl yönlendirdiği hakkında farkındalığımızı artırmalıyız ve bu nedenle aramızdaki tüm farklılık ve anlaşmazlıkların üzerinde bağlar kurmalıyız.

Sanki binamızda yeni bir kat inşa etmek için yola çıkmışız gibi: birinci katımız el değmemiş tüm çeşitli manzaralarımızı barındırıyor ve ikinci katta bizi her şeyden önce birbirine bağlayan şeyi takdir ediyoruz.

Bugünün dünyasında herkese yer vardır.  Aramızda yeni bir bağ kurmamız gereken zaman geldi, birinin diğerini yok etmek istediği yer değil.  Başkalarını yok ederek kendimizi yok ederiz.  Bu bir doğa kanunudur.  Artı ve eksi yan yana var olmalı ve aralarına her ikisinin de tek bir sistemin parçası olarak uyumlu bir şekilde çalışmasını sağlayan yeni bir mekanizmanın yerleştirilmesi gerekiyor.

Bu nedenle, kendimizi varlığımızın bütünü olan egoist insan doğasının üzerinde varmış gibi hissedeceğimiz bir duruma ulaşmalı ve çok daha büyük bir gerçekliği keşfetmeliyiz.

Dünya Nüfusunun % 70’i Ne Çalışacak?

Soru: Gelecekte dünya nüfusunun% 20-30’unun çalışacağını ve% 70’inin okuyacağını söylediniz. Ne okuyacaklar?

Cevap: Bilim adamları, programcılar ve diğer tüm uzmanlar dahil olmak üzere işgücünde, yalnızca insanlara varoluş için gerekli olan her şeyi sağlamak ve kimse için gereksiz fazlalıklar üretmemek için, insanların yüzde kaçına ihtiyacımız olduğunu hesaplarsanız, o zaman% 20 olacağını düşünüyorum.

Ve diğer herkes okuyacak ve bunun için burs alacak, insanların evde oturup hiçbir şey yapmadığı zamanki gibi işsizlik parası değil.

İnsan seviyesinde olmak için dünyanın bütünlüğünü ve birbirleriyle doğru etkileşimi öğrenecekler; cansız, bitkisel ya da hayvansal doğa seviyesinde değil, insan doğası seviyesinde.

Doğru şekilde birbirine bağlı olduklarından, dünyaya karşılıklı bütünsel bağımlılık sağlayacaktır. Bu alanda herkes kendini dünyamızın egoizminin üzerinde, ebedi ve mükemmel hissedecek.

Bu koşula ulaşmak için tüm insanlığı eğitmemiz gerekiyor. Ve kendimizi normal, rahat ama gerekli bir seviyede beslemek için% 20’den fazlasına ihtiyacımız yok. Ve bu bir tür köle sınıfı olmayacak çünkü ihtiyaç duyduklarını elde etmek ve üretmek için zamanlarının yalnızca% 20’sini verecekler.

Ne kadar direnirsek direnelim, doğa bizi buna götürecektir. Daha fazla direnemeyiz ve artık egoist olarak gelişemeyiz ve sadece parayı ön plana koyamayız. Zaten hiçbir faydası olmayacak.

“Koronavirüs Ne Zaman Bitecek? Piyasaya Sürülmek Üzere Olan Aşılar Var Mı?” (Quora)

COVID-19’un bitmesi için yüksek beklentiye rağmen, bir süre daha burada kalacak.

Koronavirüs düşünce şeklimizi değiştirmek için ortaya çıktı ve biz bu dönüşümü tamamlayana kadar bizimle kalacak.

İnsanlık, farklı insanlardan oluşan muazzam ve çeşitli bir topluluk olduğu için, Koronavirüs öncesi dönemlerde alıştığımızdan çok daha fazla birbirine bağımlı bir dünyaya uyum sağlamamız, biraz zaman alacaktır.

İnsanların kronik hastalıklarla yaşamaya alışmasına benzer şekilde, biz de insanlık olarak Koronavirüse alışacağız.

O hayatımızın ayrılmaz bir parçası olacak.

Bir hastalığın başlangıcı, vücudun sistemlerinde bir şok olarak şiddetli bir şekilde hissedildiği gibi, aynı şekilde şu anda Koronavirüsün insanlığa “enjeksiyonunun” ilk sancılarını yaşıyoruz.

Ancak, bu geçiş aşaması durulacak ve insan toplumu yeni, daha bağımsız bir biçim alacaktır.

Koronavirüsün bize getirdiği sorumlulukların bile çoğu, birbirimize olan bağımlılığımızı örneklemek için etki etti yani maske takmak, kişisel hijyeni korumak, birbirimizden mesafemizi korumak ve virüslü kişiyle bilerek temas ettiysek kendimizi karantinaya almak.

Böylelikle, küçük bir virüsün, herkes üzerinde işleyen ve herkesin karşılıklı nüfuz sahibi olduğu daha bağlı bir dünyayı görmemize nasıl yardımcı olduğunu görüyoruz ve bizimle ne kadar çok kalırsa, bize böyle bir bilgeliği “öğretmeye” devam edecek.

Bu nedenle, doğayla yeni bir denge durumuna doğru gelişen, tek bir sistemin parçaları olduğumuzu içselleştirmemiz akıllıca olacaktır.

Yani, doğa birbirine bağlı ve birbiriyle bağlantılı olduğundan, daha çok geliştikçe doğanın ve birbirimize bağlılığımızı da keşfederiz.

Ayrıca, bu artan karşılıklı bağımlılık süreci bize kendini ne kadar çok gösterirse, kendimizi aşama aşama yeni kavşak noktalarında o kadar çok bulacağız: ya artan karşılıklı bağımlılığımızda hem fikir oluruz ve birbirimiz için daha fazla sorumluluk ve saygıyı kabul ederiz ya da ona karşı çıkarız ve böylece giderek daha çirkin ve acı veren bir durum olarak bizi sıkıştıran bağımızı hissederiz.

Bununla birlikte, her iki durumda da doğa, birbirimize karşı egoist ve zararlı tavırlarımızı düzleştiren evrimin silindiri gibi, bizi gittikçe daha fazla bağlantı kurmaya zorluyor. Egolarımızı bir limon sıkacağındaki limon kabuğu gibi sıkıştırır ve tüm egoist öz sularımız çıkana kadar bunu yapmaya devam eder.

O aşamada, şu anda bizim için daha az önemli ve hatta çirkin görünen, nezaket, özgecilik, başkalarını verme ve başkalarına saygı gibi niteliklerde yeni bir tür tatmin bulacağız.

Şimdiki gerçekliğimizden yeni, birleşik ve mükemmel olana kadar çok net bir çizgi olduğunu, doğanın bizim için bir mükemmellik durumuna sahip olduğunu ve bizi orada dikkatlice yönlendirdiğini görebilseydik, o zaman hayatımızdaki her şeyi daha güvenle, bir amaç duygusuyla karşılaşırdık.

Şimdi, birbirimize karşı tutumlarımız olarak bölünmüş durumdayız ve her şeyden çok, bu bölünme tüm acılarımıza neden oluyor. Bölünmemiz, her birimizin, doğanın bütünsel karakteristiğinin tam tersi olan, başkalarına fayda sağlamaktan ziyade öncelikle kendi kendine fayda sağlamakla ilgilenmesi olarak ifade edilir. Acı, bizim durumumuz ile doğanın durumu arasında hissettiğimiz farklılıktır ve bize bağ kurmamız için etki eder.

Birbirimizle bağ kurmak için ne kadar çok adım atarsak, doğa ile o kadar dengeli oluruz ve böylece acılarımızın ve üzüntülerimizin, zevklere ve neşeye dönüşmesini deneyimleriz.

Sürekli olarak diğer yöne çeken bölücü dürtülerimizin üzerinde bağ kurmayı kabul etmemiz gerekiyor ve böyle bir anlaşmaya vardığımızda, onun faydalarını da aynı şekilde deneyimleyeceğiz.

Böylelikle insanlığı tek bir organizma, doğayı da onun üstünde olarak gördüğümüzde,  doğanın bizi birbirimize karşı bölücü tavırlarımızdan iyileştirmek için, insanlığı Koronavirüsle nasıl aşıladığını görebiliriz.

Böylelikle Koronavirüs salgınından daha güçlü bir insanlık olarak, halklar ve uluslar arasında daha sağlıklı tutumların yaşanmasını bekleyebiliriz. Bu nedenle, birbirimize mesafemizi korumaya zorlanırken, bunu yaparken, nasıl daha içsel olarak bağ kurabileceğimizi düşünmek akıllıca olur.

O halde Koronavirüsün sona ermesi için ne gereklidir?

Bunun yalnızca fiziksel bir hastalıktan çok daha fazlası olduğunu, ancak bunun düşünce şeklimizde  – bölünmüş durumdan bağlıya, egoistten özgeciliğe ve bireysellikten karşılıklı bağımlılığa – bir değişiklik getirdiğini anlayarak, o zaman tutumumuzu buna göre ayarlayarak, doğanın artık bize bir ders vermek için onu kullanmasına gerek kalmayacağından, salgını gerçekten durdururduk.

Bu nedenle birbirimize dikkat etmeli, fiziksel hastalıklardan her türlü zararlı düşünceye kadar her türlü virüsün başkalarına geçmesini nasıl engelleyebileceğimizi düşünmeliyiz ve bu karşılıklı sorumluluk ve düşünceyi yerine getirerek Koronavirüs hayatımızdan kaybolacaktır.

“Nefret Virüslere Neden Oluyor” (Newsmax)

Bizler gerçekten, COVID’in neden meydana geldiğini anlamıyoruz. İnsanlar Çin’i suçluyor, Yahudiler’i suçluyor, yarasaları, minkleri, ormansızlaşmayı, yozlaşmış ilaç şirketlerini vs. suçluyor. Ama kimse kendini suçlamıyor. Hiç kimse COVID-19 patlamasını, çevremizdeki her şeye ve herkese kötü muamelemizden sorumlu tutmuyor.

Bu anlaşılabilirdir; bizler genel sistemi görmüyoruz. Bilim adamları dünyanın birbirine bağlı olduğunu ve her şeyin aynı birkaç parçacıktan yapıldığını en az bir asırdır biliyor olsalar da, bunu günlük yaşamlarımızda deneyimlemediğimiz için, gerçek değilmiş gibi davranıyoruz. Ancak birbirimizle ilgimiz yokmuş gibi davranmak, bize içme suyunun kirlenmesinden listerianın sorumlu olduğunun söylenmesi gibidir, ama bakterileri gözle göremediğimiz için buna inanmayız. Semptomlar ortaya çıktığında iyileşmek çok daha zor ve daha acı verici hale gelir.

Realitenin tüm parçaları birbirine bağlı olmakla kalmazlar, onlar doğru bir şekilde bağlıdırlar. Dünyamızdaki mineral, bitkiler ve hayvanlar, içlerinde yazılımı olan doğa kanunlarına göre çalışır ve seçme özgürlüğüne sahip değildir. Kurtlar başka hayvanları yedikleri için kötü değildirler ve geyikler başka hayvanlarla değil bitkilerle beslendikleri için iyi değildirler. Aslında, etoburlar olmasaydı, otoburlar sağlıksız hale gelir, aşırı nüfus yapar, üzerinde yaşadıkları bitkileri tüketir ve sonunda, doğa, onların nüfusunu dengelemek için başka bir yol bulacağından acı çeker ve ölürlerdi. Doğaya baktığınızda, her unsurun tüm sistemin bütünlüğünü garanti ettiğini, mükemmel bir dengeyi koruduğunu fark edersiniz.

Doğanın tamamında tek bir istisna vardır: İnsan. İnsanlar, doğada herhangi bir şeye karşı ilgisizmiş gibi davranabilen ve bir süreliğine ondan sıyrılan tek unsurdur. Şimdiye kadar doğaya karşı savaştık, güçlendik ve son iki yüzyıldır neredeyse onu yeneceğimizi düşündük. Daha da kötüsü, birbirimize karşı savaştık ve birbirimize duyduğumuz nefret, rakiplerimizi geride bırakmak için doğanın hazinelerini madencilik, sondaj ve kesme yarışımızda, doğayı daha da mahvetmemize neden oldu.

COVID-19 bizi aniden durdurdu, ekonomiyi engelledi. Nefretimiz ve sömürümüz, başkalarını yönetme ve aşağılama arzumuz doğaya o kadar zarar verdi ki,  doğa doğal bir çözüm oluşturdu: Yeni Koronavirüs. Tüm kollarıyla ülkelerin birbirlerine karşı yürüttüğü veya yürütmeyi planladığı silahlanma yarışını ve düşmanlıkların çoğunu durdurdu ve hatta bizi diğer insanlardan uzaklaştırdı, böylelikle düşman işyerlerinin veya rekabetçi eğitimin gerilimlerine tahammül etmek zorunda kalmayacağız.

Ancak sistemi görmediğimiz için, virüsün ortaya çıkmasına neden olanın bizim nefretimiz olmadığını düşünüyoruz; ortaya çıkmasına neden olanın – nefret ettiğimiz – bir şey veya başka biri olduğunu düşünüyoruz. Yanılıyoruz. Bunu yaratan, birbirimize karşı kendi tutumlarımız ve rotayı tersine çevirmezsek, yakında diğer zararlı unsurlar ortaya çıkacak.

Dünyanın güneş etrafında döndüğü iddiasını geri almak zorunda kaldığı zaman, Galileo Galilei “E pur si muove” (“Her şeye rağmen dünya dönüyor”) demiştir. Bugün onun haklı olduğunu biliyoruz. Ama birbirimize olan nefretimizi ilgilendiren gerçekler söz konusu olduğunda, Galilei’nin işkencecileri kadar cahil ve inatçıyız. Bu utanç vericidir çünkü dünyanın güneş etrafındaki yörüngesi önemlidir, ancak nefretin hastalıkları yarattığı gerçeği kadar önemli değildir. Eski gerçeğin cehaleti utanç verici; sonraki gerçeğin cehaleti ise hayatlarımıza mal olabilir.