Category Archives: Dağıtım

Neden Bizlere Benzersiz Yetenekler Verilir?

Soru: Yeteneklerin manevi kökleri nedir?

Cevap: Bu yeteneğe bağlıdır. Prensip olarak, yetenek, doğuştan gelen eğilimlerin özel bir uygulamasıdır.

İnsanların hepsi aynı olamaz. Hepimiz farklıyız; herkesin benzersiz bir yeteneği olduğunu söyleyebilirim. Bu sadece, bireyin onu keşfedememesi veya belki de onu bastırıyor olması meselesidir.

Fakat genel olarak herkesin belirli bir yeteneği vardır. Eğer insanları doğru bir şekilde eğitirsek, o zaman her insanda benzersiz bir şey, hiç kimsenin sahip olmadığı bir şey açığa çıkar. Ve bu benzersiz yetenek, bireyin Yaradan’a benzediği noktadır.

Çünkü yetenekler bize, Yaradan ile form eşitliğine gelebilmemiz için verilir.

Why Are We Given Unique Talents?

Doğru Yolda Olduğumuzu Nasıl Anlarız?

Soru: Doğru yolda olduğunuzu ve gelecekte manevi mükemmelliğe ulaşacağınızı anlamak nasıl mümkün oluyor? Bunun herhangi bir işareti var mı?

Cevap: Bunu yapmanız için bir öğretmene, kitaplara, gruba ve derslerle devamlılığa ihtiyacınız var. Daha sonra doğru yolda olduğunuzdan ve hedefe ulaşacağından emin olabilirsiniz.

How Can We Understand That We Are On The Right Track?

Her İnsan Kalpteki Noktaya Sahip Midir?

Soru: Her insan kalpteki noktaya sahip midir?

Cevap: Evet, ama kalpteki noktası daha 200 yıl içlerinde ifşa olmayacak insanlar var ve günümüzde daha önceden ifşa olmuş olanlar var.

Kalpteki noktanın bir insanda ne zaman ortaya çıkacağını bilmiyoruz, bu yüzden Kabala bilgeliğini zorlama olmaksızın, herhangi bir baskı olmadan yaymaktayız. Bunu isteyen biri, bu metodun söylediği biri, gelecek ve öğrenecektir.

Does Every Person Have A Point In The Heart?

Egonun Bataklığında Bizi Yönlendiren Görünmez Atlama Taşları

thumbs_Laitman_419Dr. Michael Laitman, dağıtıma duyulan içsel direncin nereden kaynaklandığını anlıyor. Egomuz, yerinde oturmayı, sadece okumayı, hocanın anlattığı ilginç hikayeleri dinlemeyi, dışarı çıkıp dağıtım yapmaya tercih eder.

Bu, tamamen açıktır; dağıtım yapmak da, grupla bağ kurmak da istemezsiniz. Herhangi bir şeye koşturmayı değil, oturmayı, derse çalışmayı, huzur içinde  yaşamayı tercih edersiniz. Bunun ruhunuz için çok daha “uygun” olduğunu düşünürsünüz.

Ancak size çok bilgece ve ilginç şeyler söyleyen hocanız, aynı zamanda size dışarınızı çıkmanızı, dersler vermenizi, insanlarla konuşmanızı ve onlarla belirli eylemler yapmanızı söylediğinden beri, bazı “garip” fikirlere de sahip. Bunun size göre olmadığını ve hatta bu söylenenlerin, her zaman gizli ve sessizce çalışılan Kabala bilgeliği ile de bir ilgisi olmadığını düşünüyorsunuz.

Burası, kalabalıkların bilgeliğinin geldiği noktadır. Kalabalıkların bilgeliği demek; bu eylemler sana anlam ifade ettiğinden beri bunları yapmak zorunda olduğunu anlasan bile; hatta Baal HaSulam ve Rabaş bunları yapmak istemediğini ve bedenindeki her hücrenin buna direneceğini söylese dahi, aklına ve kalbine göre bir şey yapmak istememen ve yapamamandır.

İşte burası, senin bazı şeyleri netleştirmen gereken yerdir: Kabalistlerin bu tavsiyesini, isteksizliğine ve bitmek bilmez mazeretlerine rağmen kabul ediyor musun? Kabalistler, günümüzde çok özel bir koşulda olduğumuzu söylerler: Baal HaSulam, Rabaş ve bizim hocamız da bunu söylüyor. İnancındaki bilgelik; kendini iptal edip, onların seni yönlendirdiği eylemleri yaptığında ortaya çıkar.

Onlarla asla bir şeyde ya da başka şeyde hemfikir olmayacaksın. Hocanla ve manevi çalışmayla  hem fikir olmanın hiçbir yolu yoktur. Çünkü o sana sürekli, doğal olarak mantıkla açıklanmayan ve arzu da uyandırmayan, egona  ters eylemleri yapmanı söyler.

Bu, tekrar ve tekrar olacak. Hatta teorik olarak onlarla hemfikir olsan bile, uygulamada bunu kabul etmeyeceksin ve bunu yapmaya mecbur edilmedikçe, yapabileceğin her şekilde bunun etrafında dolanıp  bu eylemlerden uzak durmaya çalışacaksın. Bedenin sana itaat etmeyi reddedecek.

Manevi bir hoca, senden bir derece yüksekte olan ve sana elini, ayağını nereye koyman gerektiğini söyleyen  ve böylece bir sonraki dereceye yükselmen için bedenini nasıl hareket ettireceğini  sana gösteren kişidir. Bu, oraya nasıl ulaşılacağını veya elini ayağını daha yüksek dereceye ulaşmak için nereye koyacağını bilmediğindendir.

Bu sanki, bataklığın bir tarafında olup, diğer tarafına ulaşmaya çalışmak gibidir. Bataklığın içinde, suyun altına saklanmış, ilerlemek için kullanabileceğin ve diğer tarafa adım atmanı sağlayan  atlama taşları vardır. Ama atlama taşlarını göremezsin. Yanlış bir adım atarsan kaybolacaksın, bataklık seni hemen yutacak ve bu hayat seni egonun içinde boğacaktır.

Hocan sana her defasında nereye basman gerektiğini anlatır. Ona inanmalısın… Aksi halde geçemeyecek ve bu bataklıkta boğulacaksın. Buna “bilgelikte inanç” denir. Bu şekilde ilerlemek için çalışan kişi bataklığı geçebilir. Tabi ki kişinin sonsuz şüpheleri vardır ve gerçek şudur ki, o bilgelikteki inancı yavaş yavaş elde eder ve kendisini iptal ederek yavaş yavaş daha yüksek bir akla göre çalışır.

İşte bu, bataklığı nasıl geçebileceğindir ve bu yolu takip eden her kim ise bataklığı  geçer. Burada beyinden çok şansa ihtiyacın var.

Dağıtım: Özgürlüğe Giden Yol

thumbs_Laitman_420_01Soru: Kabala bilgeliğini, insanları yuvarlak masalar ve çemberler sayesinde birleştirerek dağıtmaya isteklisiniz fakat ya medya, radyo, gazeteler, internet ve broşürler v.b. ne oluyor?

Cevap: “İsrail, acıyla, kölelikle, sarsılmayla, delilikle, baskı altına alınmakla, ya da yiyeceğinin olmaması ile kurtarılmadı ancak on kişi birlikte oturduğunda ve herbiri dostuyla okuduğunda ve çalıştığında ve sesleri duyulduğunda bu başarıldı. (Tana Rabbi Eliyahu Zuta, Madde 84).

Bizler diğer tüm yöntemleri, düzeltmenin metodunu dağıtmak için mümkün olduğu kadar kullanıyoruz.

Çalışmamız İçin İkinci Bir Rüzgar Geliştirmek

thumbs_laitman_546_03Gelişimimiz ve çalışmamızın kalitesi için gerekli olan yakıt konusunda endişe duymalı ve sadece çalışmanın miktarının peşinden koşmamalıyız. Aksi takdirde, bu bizleri büyük bir düşüşe sürükleyecek. Hep birlikte oturup, insanlara yaklaşmak için bir metot üstünde düşünmeliyiz. Genel halk ile ciddi bir şekilde ilgilenmeye başladığınız anda, ikinci bir rüzgarı da yakalamış olacaksınız. Şimdi, uzun bir koşudan sonra yorgun düştünüz. Her ne kadar çok büyük bir başarı göstermiş olsanız da, bu artık sizleri heyecanlandırmıyor ve sizlere eskiden sahip olduğunuz gibi aynı enerjiyi vermiyor. Başarılı olmaya alıştınız ve bunun hakkında sizin için yeni bir şey yok. Herşey bir sona geldi ve siz de bundan yorulmaya, hasta olmaya başladınız.    

Bu tıpkı Or Yaşar‘ın (Direk Işık) dört safhası gibidir. Neden ilk safha sonsuza kadar devam edemez? Bunun nedeni, (Alef-Lamed-Peh) bittikten sonra, ikinci safha (Bet-Yud-Taf) başlar. Bu da bittikten sonra, üçüncü safha başlar.

Işık, arzuyu etkiler ve sürekli olarak değiştirir. En sonunda, kalitesel olarak almadan, ihsan etmeye; Hohma’dan Bina’ya  yeni bir hale gelir. Yani, çalışmamızda da aynı şey meydana gelecektir. Aynı oyunu hayatımızın sonuna kadar oynamamız mümkün değildir.

İnsanlar âşık olduklarında, birbirlerini yaşamlarının sonuna kadar seveceklerine dair yemin ederler, ancak âşkın biz ölmeden evvel zayıflayacağı açıktır, çünkü bizler çok hızlı gelişiyoruz. Günümüzde,  gelişim çok çabuk gerçekleşiyor, birçok kişi yaşamlarında birçok kez evlenip boşanıyorlar.

Bu şu anlama gelmektedir: Her safha tamamlanacaktır ve bizler de bunun olmasını beklememeliyiz. Zaten, önceden, şunu anlamalıyız ki, her ne kadar bizim dağıtım çalışmalarımız verimli, doğru ve iyi olsa da ve bunun önemini de azaltamayız, yine de buna ilaveler, eklemeler ister. Çalışmanın hakkında düşünmek bize bağlıdır çünkü her yeni seviye kalitenin geliştirilmesi ile edinilir.

Bu şu anlama gelmektedir, insanlarla olan bağımızın daha kaliteli olması gereklidir.  Bir sonraki seviye tam olarak bir önceki ile aynıdır fakat daha büyük bir seviyedeki bağlantı ile. Zaten bağlantıya geçmiş olduğumuz kişiler ile tekrar buluşmamız gereklidir ve onlara düzeltmenin metodunu öğretmeye başlamamız gereklidir. Onlara açıklayıcı materyaller göndermemiz, onlarla çalıştaylar ve birlik faaliyetleri yapacağımız geceler tertip etmemiz ve aynı zamanda ilgilerini sürekli kılmak için televizyon kanalları ve internet vasıtası ile onlara öğretmemiz gereklidir. Tıpkı onları okula kaydettik ve şimdi sırada birinci sınıfa başlamak bize bağlıdır.

Sonuç olarak, bizler insanları, Yaradan ile birleştiren bir kanal haline geleceğiz. Bizler, henüz bu kanal değiliz, daha doğrusu sadece ilk temas noktasına ulaşmış durumdayız.

Öğretmen Vasıtası İle Bağ Kurmak

laitman_2010-03-07_detsky-urok_9318-70Öğrenimde temel olan, farklı olguları değildir, aralarındaki bağlantıyı öğrenmeye çalışmaktır: Bir olgu bir diğerine doğru veya ters orantılı olarak nasıl bağımlıdır. Bu, öğrenim görmenin bize gerçekliğin parçaları arasındaki bağlantıların bir resmini sağladığı anlamına gelir.

Ders sırasında en çok dikkat edeceğimiz şey budur. Unsurların kendisinden çok unsurlar arasındaki bağlantılardan öğreniriz. Bir şeyi tek başına inceleyip öğrenmek mümkün değildir.

Bundan kişinin tek başına çalışıp öğrenemeyeceği ortaya çıkar. Bu nedenle, “Tüm öğrencilerimden öğrendim,” diye yazılmıştır. Öğretmen kendi başına öğrenmez ama gerçekte öğrencilerinden öğrenir. Eğer Kabala bilgeliğini tanıtır paylaşırsak veya integral eğitim yöntemini öğretirsek, öğrencilerimizden öğreniriz ve böylece ilerleriz.

Ama eğer öğretmezsem ve hiç öğrencim yoksa ilerleyemem. Kişi yalnız öğrencilerinden öğrenebilir, bu temel koşuldur.  Şimdi neden Kabalistlerin bize Kabala bilgeliğini tanıtmamız ve öğretmemiz gerektiğini söylediklerini anlayabiliriz. Bununla kendimizden başka hiç kimseye iyilik yaptığımız yok, bu bize yardımcı olur.

Bir öğrenciye öğretmek demek, bu öğrenci ile Yaradan arasında bir bağlantı kurmak demektir. Gerçekte öğretmenin öğrencisine öğrettiği şey: Yaradan’la nasıl bağ kuracağıdır.  Bunun anlamı şudur;  öğretmen Yaradan ve öğrenci arasında bir arabulucudur, yol göstericidir, bir iletkendir.

Öğrenci, istese de istemese de, Yaradan’la öğretmen yoluyla bağlantı kurar. Her defasında, ya olumlu ya da olumsuz biçimde Yaradan’la bağını yeniler, tüm değişiklikler bu iletken yoluyla yani öğretmen yoluyla olur. Öğrenci ne yaparsa yapsın, inişte veya çıkışta olsun iletkenini harekete geçirir ve öğretmen bundan kazanç sağlar.

Eğer bir gruba veya bir öğrenciye nakleden, yol gösteren bir iletken olmazsanız, Yaradan’a bağlanmanız mümkün olamaz. Bu şu gerçeği de barındır; kendinizi değil, Yaradan da dâhil başkalarına olan davranış biçiminizi ıslah etmeniz gereklidir.

Verona Kongresi, “İkinci Gün”, 22.11.2014,  4. Dersten alıntı

Egoist Algının Bir Krizi

Dünya 2008’den önce herkes için bariz hale gelen bir krizin içine girdi. Ancak, öncesinde hiç kimse bu konuda konuşmak istemedi. Bu sadece borsanın düşmesi veya bazı bankaların iflası gibi değildir, küresel kriz tüm dünyayı kapsamaktadır. Dünya tamamen tek bir sisteme bağlı olduğunu görmeye başladı, ancak bu sistem iyi değildir.

Biz birlikte çalışmak istiyoruz. Avrupa çaresizlik ile birlik olmuştur,  çünkü biz tamamen birbirimize bağımlıyız. Ancak, bizi bağlayan yasalar egoist yasalardır, bu yüzden birbirimizi doğru kullanmak yerine, birbirimize zarar veriyor ve mahvediyoruz.

Bu daha önce böyle değildi. Uluslararası ticaret, uluslararası ilişkiler, üniversiteler, fabrikalar, şirketler ve ülkeler gelişti. Her şey, karşılıklı yarar sağlama, “Sen-Ben, Ben-Sen” prensibine göre iyi çalıştı ve gelişmek mümkündü.

Ama sorun, kapalı bir sisteme, integral bir ağa dönüşen Dünyadaki özel bağımlılıklardır. Bu, artık eski ekonomik bir sistem, politik ve  bazı ülkeler arasındaki siyasi ve kültürel ilişkiler değildir, bunu yerine aramızda benzersiz yeni ilişkilere ihtiyaç vardır.

Bununla birlikte, bu benzersiz ilişkileri anlamıyoruz çünkü doğamız gereği egoistiz. Hepimiz dünya çapında bütün olarak birbirimizle bağlantılı olsak bile; normal, egoist, kapitalist standartlara göre birlikte çalışmaya devam ediyoruz ve bu yüzden bu bağlantılar çalışmaz halde.

Kriz budur. Dünyada aramızda kurmamız gereken, yeni yollarla bağlanmış yeni ilişkiler ile buna ulaşmak için yetersizliğimiz arasındaki çelişki bilgi eksikliğinden kaynaklanmaktadır.

İnsanlar eskisi gibi var olmaya devam edebileceklerini  düşünüyorlar. Ancak dünya, insan toplumu ve bütün hareketsiz, bitkisel, hayvansal ve insanlığın dâhil olduğu doğa, şimdiden tavırlarımızı değiştirmemizin gerekli olduğu bir sistem haline gelmiştir. Bu özellikle insanlardan istenmektedir hareketsiz, bitkisel ve hayvansal doğadan değil.

Bu yüzden, krizin sebebinin derinliklerine inmeyi düşünürsek, sebebinin algımız olduğu açıklığa kavuşur. Bütün mesele; aniden kendimizi içinde bulduğumuz ortak ilişkilerin bir bağ türünde olduğumuzu farkında olmamamız ve hep birlikte bu ağın koşullarına göre nasıl davranmamız gerektiğidir.

Burada, Kabala imdadımıza yetişiyor. Grup içerisindeki dostlara nasıl davranıyorsak Dünyanın da aynı şekilde ona göre  hareket edeceğini açıklar, herkesin dostlara yardım ettiği, diğerleri ile aynı arzulara entegre olmuş, herkesin tek bir kalbe sahip  olduğu.

Dünya bunu istesin ya da istemesin, şimdiden bu bağlantılara göre davranmaya başladı ve insanlık için dışarı çıkmadan ve onlara öğretmeden ve bugün neler olduğunu onlara anlatmadan, Kabala bilgeliğini uyguluyor olmuş olmayız. Bu bilgiyi almış olduğumuz misyonu yürütüyor olmayız.

Dünyanın Kuantum Algılanışı

Tüm ihtiyaçları ve arzuları ile bütün dünyayı, Sonsuzluk Dünyasının tüm Malhut’unu kendimize bağlamamız gereklidir. İlk önce, kendimize yakın olan tarafları çekeriz, örnek olarak, benzer görüşleri olan ve diğerleri ile bağ kurmak isteyen kişileri: “Herkes, kendi komşusuna yardım etsin.”

Ve sonrasında, bizden daha uzak olan taraflara geçiş yaparız, örnek olarak, kendi dış görünüşümüzü paylaşmayanlar ya da birbirleri ile bağ kurmak için çabalamayanlar ya da yaradılışın amacını ifşa etmek istemeyenler.

Dağıtım, genel toplumun arzularını toplamakla başlar. Küçük, ilkel ve dünyevi görünürler ancak sadece buna benzerler. Üst Partzuf ve altındaki bağlantıda, ikincisi daha küçük bir arzu taşır. Hâlbuki Üst Partzuf, altta olanın isteğine, üstün alttakine karşı hissetmiş olduğu büyük sevgiden dolayı çok önemli ve gerçek bir şey olarak bakar. Bu yüzden, üst, altta olanın ihtiyaçlarını karşılayacak büyük işi yerine getirebilecek hale gelir.

İşte bu şekilde tüm dünyayı kendime iliştirmiş olurum. Denilmiştir ki, tüm dünya bana hizmet etmek üzere yapılmıştır. İnsanlar, ne bu gerçeği anlarlar, ne de bu şekilde düşünürler. Bunun tam aksine, beni reddeder hatta benden nefret ederler. Ancak, bu benim için hiç önemli olmamalıdır. Onların arzularını kabul ederim ve bilirim ki, ben onlara, onların bana davrandıkları gibi davranamam.

Onlar yaşamış oldukları problemler ve savaşlar yüzünden ıstırap çekerken ben de oturup daha bilge olmayı bekleyemem. Bu hatalı bir yoldur ve komşularımızı sevmek ile uyumlu bir davranış değildir. Eğer bu şekilde düşünüyorsanız, bu hala kendi üzerinizde çalışmanız gerektiği anlamına gelir. Bu, ne olursa olsun, çabalarımızı neden diğerleri ile bağ kurmak için devam ettirmemiz gerektiğini açıklamaktadır.

Dik başlı, işe yaramaz, ailesinin sözünü hiç dinlemeyen ve kasıtlı olarak her şeyi yanlış yapan oğulları olan bir aile düşünün. Ne olursa olsun, o hala onların oğullarıdır ve yine ne olursa olsun aile, oğullarını korumak zorundadır. Bu, bizlerin, daha sonra başına ne geleceğini bilmediğinden, hayata küsmüş ve umudunu yitirmiş dünya üzerinde çalışmamız gereken modeldir.

Bu, kendilerini iyi, olağandışı, akıllı, zeki olarak saymayıp, kendilerini zayıf, aptal olarak hisseden ve etraflarındaki dünyada ne olup bittiğinin farkında olmayan, insanlığın gerçek doğasının ifşasıdır. Dünya, gittikçe gerilemekte, daha da alçaklara düşmekte, yiyecek, seks gibi temel birkaç ihtiyaç dışında hiçbir şey insanların ilgisini çekmemektedir.

Eski kültürümüz, uzay programımız, o yüce isteklerimiz, bilim adamlarına, bilgelere, sanatçılara, iyi eğitimli kişilere olan saygımız nereye gitti? 50 yıl kadar önce bunların hepsine sahiptik. Her şey bir anda gitti! İnsanoğlu, sanki bir hayvan topluluğuna benziyor.

İnsanlar, en küçük ihtiyaçlarını bile karşılayamayacak durumdalar ve ıstırap çekiyorlar. İstatistiklere göre, şu anki refah seviyesi, 100 yıl öncekinden 10 kat fazla ancak aynı zamanda, depresyon, umutsuzluk ve birine ihtiyaç duyma duygusu sürekli olarak büyümekte. Nihayetinde, bunlar doğrudan maddi refah ile ilgili konular değiller.

Sorunlar bizler üzerlerinde çalışalım diye bizlere verilmektedir. Bunu çok açık bir şekilde anlamamız gerekmektedir. Bizlerin dünyayı algılaması tamamen “kuantumdur”. Hepimizin sahip olduğu görev ile arasında büyük bir çelişki vardır: özgür seçimi olan tek kişilerin biz olduğumuzu ve diğerlerinin buna sahip olmadıklarını kabul etmek. Bu kural, istisnasız olarak herkes için geçerlidir. Bu bizleri, tüm dünyanın her birimize bağlı olduğuna ve hepimizin de bu amaca hizmet etmesi gerektiğine yönlendirir.

28 Mayıs 2014 dersine hazırlık kısmından.

6 Haziran 2014’de yayımlandı

Dünyamız – Yolda Bir İstasyon

Soru: Eğer kişiye Hz. İbrahim’in düşüncesini açıklarsam, düzelmesine yardımcı olur muyum?

Cevap: Üç bin beş yüz yıl once tüm insanlık Babil’de yaşıyordu. İnsanların bazıları yaşamış oldukları gibi yaşamaya devam etmelerinin mümkün olmadığını anladılar. Büyüyen kriz, onları neden ve hangi amaçla yaşadıklarını sorgulamaya zorladı.

Bütün hayatları mahvoldu ve tamamen şaşkına döndüler. O zamanların Babil’i üç milyon nüfusu ile büyük bir imparatorluktu. Bazıları, yaklaşık beş bin kişi, doğada bir çeşit işleyişin, maddenin gelişimine dair belirli bir formülün var olduğunu anladılar.

Maddenin içinde, kendisini iten ve gelişimin tüm seviyelerinden geçiren, sonuçta da bir sonraki varoluş seviyesine getiren gelişimsel bir güç bulunmaktadır.

Tüm dünyamız bir ara istasyondur. Buraya ulaştık, çalışmalarımızı yürütüyoruz ve devam ediyoruz. Babillilerin bazıları bunu keşfettiler ve anladılar ki, buradan insan varoluşunun başka bir seviyesine dönüşüm yapmak mümkün ve bu seviye ile doğanın cansız, bitkisel ve hayvansal seviyeleri beraberce Adem (İnsan) seviyesini oluşturmaktadır.

Arzulardan bahsediyoruz. Sadece arzuları görürüz ve onların kapsamında hareket ederiz. Yaradılışın bütün derdi alma arzusudur, cansız, bitkisel, hayvansal ve hatta Adem’in özü de dahil olmak üzere. Onlar, maddenin kendisini içinde bulunduğumuz doğayı yöneten daha yüksek güçlerin çizgisine getirerek, madde ile çalışma yöntemlerini değiştirmeleri gerektiğini anladılar.

Biz doğrudan doğa tarafından kontrol ediliyor olabiliriz ve bundan kaçınabiliriz ve doğanın kaynağı gibi olmayı isteyebiliriz. Bütün farklılık budur.

Belirsiz bir kaynak yani Yaradan tarafından egoistçe hareket ettirilebilirim. Bu formda var oluyorsam, o zaman varoluşun cansız, bitkisel ve hayvansal seviyelerini hissederim ve Adem’in seviyesinden yoksun kalırım.

Adem seviyesi Yaradan’dan aldığım her şeyi sildiğimde ve O’nun gibi olduğumda gelir. Bu varoluşun tamamen farklı bir seviyesidir. Bu cansız, bitkisel ya da hayvansal değil, dördüncü seviyedir, Adem seviyesi.

En önemli ilke şudur ki; ben sürekli Yaradan tarafından etkinleştirilerek O’ndan alabilirim ve bu varoluşun ilk formudur. Ama varoluşun ikinci bir formu daha olabilir, egomu etkinleştiren Yaradan’ın komutlarına göre varolmak istemeyebilirim. Bu durumda O’nu Yaradan olarak adlandırmam, onun yerine “Firavun”, Yaradan’ın Ahoraym’ı (sırtı) olarak adlandırırım. Yaradan’a benzemek ve O’nun gibi olmak isterim. Bunun için O’nun kontrolünü keserim, O’nun etkinleştirmesine razı olmam. İnsanların zihinlerindeki gerçek devrim budur. Bazı Babilliler bu keşif ile ilgilendi ve bu yaklaşımı kabul etti. Gördüler ki, hayat onları buna doğru itiyordu. Yaradan yavaş yavaş onları zorlamıştı, onlara sorunlar, bir kriz ve kötü hisler göndermişti.

Bugün, bizler yine Babil’deki gibiyiz; hayat çok kötü. Ve sorun şu ki; bizler Yaradan’ı bilmeyen eski Babilliler gibiyiz. O zaman bile, sadece küçük bir grup doğanın bu eyleminin maksatlı olduğunu ve  kökeninin daha yüksek bir güçte olduğunu öğrendi. Bugün, bunu biz de anlamak için öğrenmeli ve tüm dünyaya öğretmeliyiz.

Yayım tarihi: 12 Nisan, 2014

Toplam 3 sayfa, 1. sayfa gösteriliyor.123