Category Archives: Birlik

“Düşünce Nedir?” (Quora)

Düşünce, doğadaki en büyük güçtür. O, zaman ve mekânın üzerinde işler.

Düşünce, insan doğasının en yüksek gücüdür. Kabalistik metinlerde “her şey düşüncede netleşir” diye yazılır.

Düşünceler, hepimizin her yerde var olduğu yaratılış düşüncesinden gelir ve düşünce doğada var olan her şeydir.

Bizim de varlığımız düşüncededir. Bizler,  görme, işitme, koku alma, tatma ve dokunma duyularına sahip olduğumuzu ve galaksilerin, yıldızların, gezegenlerin vb. olduğu bir evrende yaşadığımızı hissederiz.

Ancak, her şey düşüncedir.

Düşünceden başka bir şey yoktur. Madde yoktur sadece düşünce vardır. Aynı şekilde, kontrol edebileceğimiz tek şey düşüncelerimizdir, başka bir şey değil. Örneğin, cansız, bitkisel ve hayvansal seviyeler, kontrolümüz dışındadır.

Düşüncelerimizi değiştirebileceğimiz ne anlama gelmektedir? Bu, diğer insanlar aracılığıyla, bizi harekete geçiren her şey aracılığıyla doğaya karşı tutumumuzu değiştirebileceğimiz anlamına gelir. Bunu yaparak, Kabala bilgeliğinde “ıslah” olarak adlandırılan şeye ulaşırız yani düşüncelerimizin yönünü değiştirmekten gelen doğayla denge durumuna – kişisel faydadan başkalarına ve doğaya fayda sağlama durumuna ulaşırız.

“Acı ve Bağışlama Arasında” (Medium)

Başkaları tarafından incitildiğimizde, son derece acı verir ve bu hayatımızda her an olabilir. Hemen sorular ortaya çıkar: Ne zaman affetmek için yer vardır ve ne olursa olsun affetmek nedir?

Haz almak, bize iyi gelen her türlü şeyle kendimizi tatmin etmek insanın doğasında vardır. Yemekten, seksten, aileden, paradan, onurdan, kontrolden, bilgiden ve her şeyden önce bunların birleşiminden haz almak isteriz. Arzularımızı yerine getirmek için sürekli çalışırız ve beklenen sonuca bağlı olarak belirli bir şeye ne kadar enerji yatırmamız gerektiğini düşünürüz.

Örnek olarak, özellikle bayram zamanı için güzel bir takım elbise almak istediğimizi varsayalım. Neredeyse bir haftalık bir işe eşdeğer miktarda para yatırırız ve büyük bir keyifle satın alırız. Uzun zamandır beklenen gün gelir, yeni takım elbiseyi giyer ve ağzı kulaklarına varan bir gülümsemeyle herkesin arasında dolaşırız. İnsanlar, “Ne güzel bir takım elbise” derler. Göğüs gururla kabarır.

Ve aniden birisi herkesin önünde, “Giydiğin o komik takım elbise nedir? Bu nasıl bir kostüm?” der. Ve o andan itibaren gerçeklik değişir. Herkes kıkırdar ve biz utançla dolarız.

O akşamın ilerleyen saatlerinde yine aynı kişiyle karşılaşırız ve o bize sessizce “Daha önce uygunsuz bir şey söylediysem özür dilerim” der. Hemen bir reddetme ile cevap veririz. Böyle bir af talebi, yapılan zararın tazmini midir? Kesinlikle değildir. Bu yüzden onu kabul etmeyiz.

Gerçek bağışlama, takım elbiseyi satın almak için yatırdığım büyük meblağ için, iltifat, saygı ve tanınma umutları almak için sahip olduğum ve aşağılama, alay ve utançla yer değiştiren tüm beklentilerimi telafi eden biri olmalıydı. İçimde biriken her şey için uygun bir telafiye ihtiyacım vardır.

Özür, genellikle yapıldığı gibi intikam yoluyla veya alternatif olarak, söz konusu kişinin samimi bir gönül almayla bana gelip, bana verilen zararı ve korkunç hakareti anladığına beni ikna etmesiyle yapılabilir. Diyelim ki kişi, örneğin on takım elbisenin daha satın alınmasını kapsayacak bir çek yazdı. Bu durumda, özrün gerçekten samimi olduğunu hissedersem ve çek de benim için yeterince saygın görünüyorsa, o zaman a, davayı hiç affetmeye ve olayı hiç olmamış gibi silmeye hazırımdır.

Esasen darbenin boyutu, onu kapsayabilecek telafinin boyutudur. Bağışlama, intikam, küçümseme, hakaret, yatırım, bunların hepsi yalnızca benim egosal haz alma arzumla ilişkili olarak ölçülür. Ego hala incinmiş hissediyor ve intikam istiyorsa, incindiği yer uygun telafi ile doldurulmadığı anlamına gelir. Kalpte açılan oyuk hala açıktır, bu yüzden gerçekten affedemeyiz.

Şimdiye kadar, hepimizin bildiği fenomenleri analiz ettik. Bir noktada, bir insanda intikam alma, onur arama, kontrol için mücadeleler ve savaş arzusunun bizim için son derece yorucu hale geldiği bir duygu ortaya çıkabilir. Bu, sağlığımızı, ilişkilerimizi, tüm hayatımızı mahveder. “Bütün bunlardan ne kazanacağım” diye kendimize sormaya başlarız, “Yaşamaya değer ne var? Hayattaki görevim bu mu, tek yapmam gereken bu mu?”

Bu içsel soruların uyanışı, bizi içsel gelişim arayışına, egoist doğanın sınırlarının üstesinden gelmenin bir metoduna götürür. Bu bilgelik, dünyadaki varoluşumuzun en büyük amacının doğanın evrensel gücünü, sevgi ve verme niteliğini keşfetmek olduğunu öğretir ve ona benzer bir nitelik kazanarak keşfedilir. Bu ifşa, maneviyat olarak adlandırılır çünkü her insanı daha yüksek, ebedi ve eksiksiz bir varoluş seviyesine yükseltir.

Bu nasıl olur? Genel olarak konuşursak, laboratuvar görevi gören küçük bir grupta sevgi dolu ilişkiler geliştirerek, birbirimizi tek başımıza başaramayacağımız şekillerde tamamlarız. Bir bedendeki farklı organlar gibi, birbirimizle uyum içinde bağ kurmayı öğreniriz. İncinme, telafi, intikam, bağışlama, bütün bu oyunlar, birbirimizle savaşmadığımızı anladığımız için, anlamını yitirir ama ortak bencil doğamız karşısında hep birlikte sınırlı hesaplamalarımızın üzerine çıkarız.

Birini incittiğimi fark ettiğimde, doğrudan o kişiye gider ve ona berbat ettiğim şeyi telafi etmek için ne yapabileceğimi sorarım. Ona daha yakın olmak, o kişiyle bağ kurmak ve aramızdaki sevginin gücünü geri kazanmak, elimden gelen her şeyi yapmak için. Ve eğer biri beni incittiyse, bunun onun suçu değil, insan egosu olduğunu hatırlarım ve o kişinin bunun üstesinden gelmesine yardım etmeye çalışırım. Bu şekilde yavaş yavaş dünyamızın, yaşamanın eğlenceli olduğu bir yer haline geldiği bir duruma yaklaşırız. Doğanın en yüksek gücüyle, karşılıklılık, destek ve güven içinde.

“Bireysel ve Takım Hedeflerine Ulaşmak” (Medium)

Hayat, hedefler ve bunlara ulaşmaya uyumlu seçimlerle ilgilidir. Başarının temel unsurları, bir hedef belirlemeden önce elimizdeki koşulları ve ekip çalışması yeteneklerimizi doğru bir şekilde değerlendirmektir.

Kendime bir hedef belirlediğimde, onun ulaşabileceğim bir yerde olup olmadığını görmeliyim. Bunu başarmak için gerekli eğilim ve becerilere sahip miyim? Örneğin, analitik bir zihnim yoksa yazılım mühendisliğinde kariyer hedefi koymak zaman kaybıdır. Gerçek şu ki, yüksek teknoloji endüstrisindeki bu kadar çok çalışma ortamın olması da bana başarıya giden yolu garanti etmez.

Kişisel olarak bana hitap eden bir yöne karar verdiğimde, o alanda çalışan insanların bulunduğu bir çevreye yaklaşmalı ve günlerinin nasıl geçtiğini, hayatlarını, ailelerini, boş zamanlarını incelemeliyim. Bu işleri gerçekten yürüten insanlarla ilgili keşfettiğim örnekler, beni belirli gelişim yönlerini önceden elemeye yönlendirebilir. Bu beni zaman, kaynak ve yanlış umuttan koruyacaktır.

Ortak bir amacı paylaşan gruplar veya çalışma ekipleri de kendi alanlarında başarılı örnekler bulmalı ve mümkün olduğunca onları takip etmelidir. Genel olarak, ekip başarısı için en önemli değişken, o grup içinde var olan karşılıklı bağlılık düzeyidir.

Doğal olarak, gruptaki veya ekipteki her birey kendi performansını, çıkarlarını ve gelecekteki terfisini düşünür. Bu durumda, kişi katkıda bulunsa ve işbirliği yapsa dahi, grup birlikteliğinin derecesi düşüktür. Doğru bir ekibin nasıl kurulacağını öğrenmeye değer: ortak çıkarı dikkate alarak. Böyle bir takımda başarının sınırsız olduğunu göreceğiz.

En önde gelen tanımıyla grup, hepimizin bir arada olduğu, kendimizi bağlı hissettiğimiz ve bir vücuttaki farklı organlar gibi çalıştığımız anlamına gelir. Uyum yaratma ve sonuçlara ulaşma arzusu nedeniyle, tamamen farklı bir düzeyde her biri diğerine yardım eder ve diğerini kelimeler olmadan dahi anlar. Bu yeni dereceye, nihai hedefe tek başına ulaşılamayacağına dair mutlak bir inançla ulaşılır.

Grup gücü, bir görevin üstesinden gelmeden önce, birbirimizle bağ kurmanın kapsayıcı hedefini belirlediğimizde ortaya çıkar. Böylece aramızda ortak bir akıl, ortak bir duygu ortaya çıkar ve bundan, önümüzdeki zorluğa doğru bir şekilde yaklaşırız. Bağ olmadan ileriye doğru bir adım atmak imkânsızdır.

Grup, bir bireyler topluluğu, bireyler olarak tüm yeteneklerimizin toplamı değil, ortak çabalarımızın ve ortak özlemlerimizin birleştiği yeni bir varoluştur. Kimin ne kadar zeki ve yetenekli olduğuna bakılmaksızın, grubun zihni ve duyguları, bireylerin tek başlarına sahip olduğundan daha yüksek bir seviyede olacaktır.

Evrim, başlangıcından beri bu şekildedir. Doğanın, yaşamın gelişimini teşvik etme formülü, farklı unsurlar arasında her zaman daha gelişmiş bağlar yaratmaktır.

Akıllı varlıklar olarak bizler, şayet bu eğilimi benimser ve insanlar arasında doğru bağ kurma metodunu öğrenirsek, bunun bizi bir insan türü olarak evrimin bir sonraki aşamasına yükselteceğini göreceğiz. Bu sayede doğanın genel gücünün hareketine uyum sağlayacak ve hayatımızın her alanında mümkün olan maksimum sonuçlara ulaşacağız.

İyiliğin Gücüyle Tedavi

Koronavirüs bize birkaç hafta kısa bir nefes aldırdı ve ardından yenilenen bir güçle yayılmaya başladı. Bu salgın neden bitmeyecek gibi görünüyor merak ediyoruz? Ancak bu, virüse düzgün bir şekilde yanıt vermek için yapmamız gerekeni henüz yapmadığımızın bir işaretidir.

Her zaman olduğu gibi, birbirimize karşı daha insani ve özenli bir tavırla, aramızdaki bağ veya yakınlaşmadan başka çare yok. Bu, virüsü büyük ölçüde zayıflatırdı.

Ülkenin yarısının omikron hastalığına yakalanmasından sonra, bir çeşit genel bir bağışıklığın ortaya çıkacağını bekliyorduk, ancak bir nedenden dolayı pandemi bir yere gitmiyor ve aksine yeniden büyüyor. Gerçek şu ki, önceki kurallar bu virüs için geçerli değil. Onlar daha fazla yardım etmeyecekler.

Sonuçta bu sıradan bir virüs değil, insanlar arasındaki ilişkileri düzeltmemizi gerektiren bir virüs. Şöyle görünebilir, bir virüs bizim ilişkilerimiz hakkında ne bilebilir? Ancak bu virüs her şeyi biliyor çünkü içinde tüm bilgiler var. Onun sadece bir DNA parçası olduğunu düşünüyoruz ama o canlı!

Bu, ölü bir element ya da bitki değil, aslında hayvansal düzeyde, bizimkiyle aynı. Koronavirüsün bir aklı ve duyguları var. Çevreyi algılıyor ve etkiliyor. Diğerleri ile bağ kurabiliyor, insan vücuduna nüfuz edebiliyor ve onunla o kadar bütünleşebiliyor ki, bedeni kontrol etmeye başlıyor.

Ona küçümseyici ve ihmalkâr davranmayın. Bize öyle görünüyor ki, mesela, bu virüs bugün komşuma merhaba deyip demediğimi nasıl bilsin? Ama virüs bizden daha akıllı ve o her şeyi biliyor. Virüs dünyayı kontrol ediyor çünkü o Yaradan’ın bir parçacığı.

Koronavirüs, onu etkilemek için bu dünyayla ilgili tüm bilgilerin özel bir konsantrasyonunu içeren doğanın önemli bir unsurudur. Bu nedenle o, ancak insan ilişkilerimizi geliştirerek yok edilebilir.

Bu biraz naif gelebilir ama hadi deneyelim! Kaybedecek bir şeyimiz yok. Birbirimize iyi, büyük bir dikkat ve özenle davranmaya başlayalım. Muhtaçlara, yaşlılara, çocuklara, birbirimize sahip çıkalım; sokağa çöp atmayalım ya da gürültü yapmayalım. Başkalarını düşünmeyi deneyelim ve onların kendilerini iyi hissetmeleri için her şeyi yapmaya çalışalım.

Birinin bana ne yapacağımı söylemesini beklemiyorum, aksine diğerlerine karşı nazik tavrımla nasıl yardım edebileceğimi ve onların gerçekten iyi olmasını istediğimi gösterebileceğim bir yer arıyorum. Ülkede böyle bir deney yapalım ve bir ay içinde şu sorularla Koronavirüs’te durumun ne olduğunu kontrol edelim: Pandemi devam ediyor mu, etmiyor mu? Bu ay kaç kişi öldü? Trafik kazalarında kaç kişi öldü? Kontrol etmek kolay, hadi deneyelim.

“Yarının Dünyasına Bir Yükseltici” (Medium)

Ne zaman dünya büyük bir kargaşa yaşasa, tüm insanlar arasında iyi bağlar kurma arzusu doğar. Bir ülke ne zaman bir iç krizden geçse, ulusun tüm kesimlerini birleştirme arzusu doğar. Yine de tüm bunlara rağmen hayat bizi hayal kırıklığından hayal kırıklığına sürüklemeye devam ediyor. Peki, huzura ve tatmine giden yolda eksik olduğumuz şey nedir?

Sorun şu ki, insan doğası gereği bencildir. Sadece kendimizi düşünür, kendi iyiliğimiz için düşünür ve başkalarını kendi zevkimiz için kullanırız. Bu nedenle, insanlar arasında karşılıklı bir bağ kurmak ve bu hedefi teşvik etmek için organizasyonlar ve süreçler oluşturmaya çalışmak gibi şeyler düşünsek bile, sonuçlarımız insan doğasının üstesinden gelme gücünden yoksundur yani kalbimizde, başkalarını sevmeyi kendimize olan sevginin önüne koyma gücünden yoksundur. Bu nedenle, bağ kurma çabalarımız asla uzun sürmez.

Başarmak için ihtiyacımız olan şey, özel bir güç, uhrevi bir şey, bizi bencil doğamızdan daha gelişmiş, yüce ve tamamen yeni bir şeye; ‘başkalarına sevgi’ doğasına yükseltebilecek bir tür mucize mekanizmasıdır.

Bizler, evrimsel bir sürecin ortasındayız. Son yıllarda dünya, tüm detaylarının birbirine bağlı, birbirine bağımlı ve birbiriyle ilişkili olduğu bütünsel bir sistem haline geldi. Ama biz insanlar, kendi içimize odaklanmış durumdayız ve henüz gelişmekte olan dünyaya entegre değiliz. Dünya giderek birbirine bağlı hale geldikçe, herkesin egosu aynı anda büyüyor ve bizi birbirimizden uzaklaştırıyor. Böylece, insanlık ve doğa sistemi arasındaki uyumsuzluk da büyüyor. İnsan doğası değişmezse, yıkıcı bir patlamaya gelmemiz an meselesidir.

Bizi bu korkunç kaderden kurtarabilecek ve bizi daha güvenli ve daha keyifli yeni bir etkileşim düzeyine yükseltebilecek benzersiz bir mekanizma var. Bu hayat kurtarıcı mekanizması Kabala ilminde anlatılmıştır ve bu, insan doğasını düzeltmek için bir metottur. Genel anlamda, metod, küçük gruplar halinde bağ kurma ve iletişim tekniklerini öğrenmeye ve uygulamaya dayanır. Kişi ayrıca doğanın bütünleyici sistemi ve gerçekliğin tüm parçalarını bütünleyici, mükemmel biçimli bir mekanizmaya bağlayan güç hakkında derinlemesine öğrenir.

Tüm doğanın temelinde, her şeyin bağlantı, mükemmellik ve uyum içinde ilerlediği kapsamlı bir sistem vardır. Sevgiyi talep eden bu yüce doğa yasası kesinlikle çiğnenemez. Egoist doğamızı başkalarını sevmeye doğru aştığımız ölçüde, kendimizle başkaları arasındaki mesafe, herkesi kendi içimizde hissedebilecek duruma gelene kadar kısalır. Zihinsel ve duygusal hesaplamalarımız uyumlu bir şekilde birbirine bağlanır; zihin ve kalp, her şeyin tam ve bağlantılı hale geldiği merkezlenmiş bir çizgide birleşir.

Böyle bir gelişme süreci, her birimizin başkalarına karşı gerçek sevgiyi edinmemize yol açabilir ve o zaman çevremizi de bu hedefi desteklemek için şekillendirmeye yardımcı olmaya başlayabiliriz. Bağımsızlıktan karşılıklı bağımlılığa bu dönüştürücü geçiş, ıstıraplar dünyamızı yarının dünyasına, tüm insanlığın refah bir geleceğe yükseldiği daha yakın ve daha işbirlikçi bir dünyaya yükseltecektir.

Düşüncelerin Islahı

Soru: Düşüncelerimizin ıslahı nedir?

Cevap: Yaradan denen, tek düşünceye, birleşik alana benzer hale gelmektir.

Bu düşünce, bağ kurmak için, sistemin bütünsel yönelimi için çalışmalıdır, böylece dünyamızda, hayatımızda tüm arzular, yaptığımız her şey, tek bir bütün olarak bu tek düşüncedeki düşüncelerimizin bağına yönlendirilir.

Yani her birimiz ve hepimiz ortak alanda birleşmeliyiz. Bununla sonsuzluğa, mükemmelliğe ve mutlak bilgiye ulaşacağız çünkü her şey bu alandan gelir. Bu duruma ulaştıktan sonra başka bir boyuta gireceğiz.

“Evrensel Manevi Yasa Nedir?” (Quora)

Evrensel manevi yasa, “Komşunu kendin gibi sev.” diye yazıldığı gibi, bir sevgi yasasıdır.

Bizler, doğuştan gelen niteliklerimizden gizlenmiş bir boyutta var olduğu için bu yasanın dünyamızda algılanması ve hissedilmesinden yoksunuz. Bu yasayla bağ kurabilmek için, niteliklerimizi o boyuttaki niteliklerle eşitlemeliyiz.

Evrensel manevi yasayı keşfedebilir ve doğrudan kendimizden çıkarak deneyimlediğimiz boyutu ifşa edebiliriz. Başka bir deyişle, dünyevi dünyamız olarak bildiğimiz şu anda hissettiğimiz arzulardan çıkıp, “üst dünya” veya “manevi dünya” olarak adlandırılan bizim dışımızdaki arzulara girmemiz gerekir. Bunu yaparak, dışımızda olanı: evrensel manevi yasayı gerçekten hissedebiliriz.

“Korkuyu Gitmesi Gereken Yere Götürmek” (Linkedin)

Böyle zamanlarda, insanlar evden çıkmaya, işe gitmeye, çocukları okula götürmeye korktuklarında, korkunun bir amacı olduğunu unutmamalıyız: hepimizi birbirimize bağlamak. Korkumuzu birlik olmaya yönlendirirsek, o da nedeni ile birlikte yok olacak.

Savaş ve terör zamanlarında kesinlikle bu şekilde hissedilmeyebilir ama insanlık tek bir varlıktır. İbrahim’in önderliğindeki atalarımız, bunu hissetmişler ve birlik ve sevgi ilkesini her türlü ayrılık ve nefretten üstün tutan, herkesi aralarına kabul eden bir millet oluşturmuşlardır. Kral Süleyman bu ilkeyi “Nefret çatışmayı kışkırtır ve sevgi tüm suçları örter” ayetinde (Eski Ahit Özdeyişler, 10:12) kutsallaştırmıştır.

Gerçekten de, birlik en başından beri bizim temel ilkemizdi. Biz ancak “tek kalp tek adam” olarak birleşmeyi kabul ettikten sonra ulus ilan edildik. Hemen ardından, dünyanın geri kalanına birlik örneği vermekle yani “milletlere ışık” olmakla görevlendirildik.

Eşsiz çağrımız nedeniyle, başarımız veya başarısızlığımız her zaman birlikteliğimize veya onun eksikliğine bağlı olmuştur. Çağlar boyunca bilgelerimiz bu noktayı defalarca vurguladılar. Maor VaShemesh kitabı şöyle diyor: “Felaketlere karşı en önemli savunma sevgi ve birliktir. İsrail’de aralarında sevgi, birlik ve dostluk olduğu zaman onlara hiçbir felaket gelemez… [Eğer] aralarında bir bağ varsa ve kalplerin ayrılığı yoksa, onlar huzur ve sükûnete kavuşurlar… ve bütün lanetler ve ıstıraplar o [birlik] sayesinde ortadan kalkar.” Maor Eynaim kitabı şu sözleri tekrarlar: “Kişi kendini tüm İsrail’e dahil edip birlik sağlandığında… o zaman sana hiçbir zarar gelmeyecek”, Shem MiShmuel kitabında yazdığı gibi: “[İsrail] tek kalp tek adam gibi olduğunda, onlar kötü güçlere karşı surla çevrili bir duvar gibidirler.”

Maor VaShemesh kitabı şöyle der: “Felaketlere karşı en önemli savunma sevgi ve birliktir. İsrail’de aralarında sevgi, birlik ve dostluk olduğu zaman onlara hiçbir felaket gelemez.

Birlik sadece bizim savunmamız için değildir, dünyaya birlik örneği vermek bizim görevimizdir ve dünya milletlerinin bizi aralarına kabul ettikleri tek zaman budur. Birinci Dünya Savaşı sırasında Rav Kook, dünyanın sorunları ile İsrail’in birliği arasındaki bağlantıyı özetlemek zorunda hissetti. Orot (Işıklar) adlı kitabında, “Şu anda kanla dolu bir kılıcın korkunç fırtınalarıyla parçalanan dünyanın inşası, İsrail ulusunun inşasını gerektiriyor. Ulusun inşası ve onun maneviyatının ifşası, bir ve aynıdır, ve birlik ve yücelikle dolu bir güç beklentisiyle çökmekte olan dünyanın inşasıyla birdir ve bu İsrail’in ruhunda olan her şeydir.”

Bu nedenle, askeri düzeyde kendimizi ve ailemizi korumak için elimizden gelen her şeyi yaparken, birliğimiz için de eşit derecede sıkı çalışmalıyız, çünkü sorunlarımızın temel nedeni onun eksikliğidir. Bunu başardığımızda, kendimize ve Rav Kook’un dediği gibi “kanla dolu kılıçların korkunç fırtınaları tarafından parçalanan” tüm dünyaya kalıcı barışı getireceğiz.

“Neden İnsanlığın Büyük Kesimleri, Bazen Doğal Afetler Ve Savaşlar Gibi Büyük Istırap Darbelerine Maruz Kalıyor?” (Quora)

İnsanlık ne kadar gelişirse, doğanın küresel ölçekte birbirine bağlılığını ve karşılıklı bağımlılığını keşfetmeye o kadar yaklaşır. Gelişimimizin belirli bir noktasında, sıkılaşan küresel bağlantımız aracılığıyla yepyeni bir varoluş seviyesine yükselmek için bir davet alırız, karşılıklı endişeyi harekete geçirmekten başka bir şey kalmadığını anlarız.

O halde neden doğal afetler, savaşlar ve salgın hastalıklar gibi büyük ıstırap darbeleri alıyoruz? Bu, doğanın kendisini dengeye geri döndürmeye çalışması nedeniyledir ve doğanın bir bütün olarak dengeye girmesi için insanlığın belirli bir tür ahlaki ve manevi ıslahtan geçmesi gerekir.

Ve doğanın, insanlığı ıslah ihtiyacını fark etmeye teşvik etmesinin en basit ve en doğrudan yolu, bize ıstırap göndermektir.

Acı çektiğimiz an ihtiyaçlarımız anında azalır. Acı çekmemek için daha azıyla yetinmeye hazır hale geliriz. Örneğin, savaşlar sırasında ve doğal afetlerden sonra olanları ele alalım. İnsanlar, yaşamlarına lüks fazlalıklar için hiçbir hamle yapmadan azla yetinir ve birleşmeye ve birbirlerine yardım etmeye hazır hale gelirler.

Acı çekmek bizi arındırır, egoist dürtülerimizi azaltır ve bizi daha azıyla yetinmeye hazır hale getirir. O zaman güven ve destek almak için başkalarıyla bağ kurmaya hazır hale geliriz.

“Savaşın Açlık Oyunları” (Medium)

Ukrayna’da bir aylık savaşın ardından, benzeri görülmemiş bir dünya gıda krizi bekleniyor. Rusya ve Ukrayna’nın toplam buğday ihracatı, küresel üretimin yaklaşık yüzde 30’unu oluştururken, Rusya dünyanın ana gübre ihracatçısı. Bu nedenle, çatışma, küresel tarımda gıda mevcudiyetini ve fiyatlarını etkileyen “kusursuz bir fırtınayı” hızla serbest bırakmakla tehdit ediyor. Bunun kökünde, yaklaşmakta olan açlığın yiyecek eksikliğinin değil, aşırı insan egoizminin bir sonucu olduğunu anlamamız gerekir.

Dünyada yaklaşık 45 milyon insanın zaten kıtlığın eşiğinde olduğunu ve 81 ülkede yaklaşık 283 milyon insanın gıda yetersizliği açısından yüksek risk altında olduğunu düşünürsek (Dünya Gıda Programı tahminlerine göre), gelecek için tahminler umut verici değil. Enerji krizi ve doğal gaz fiyatlarındaki hızla yükselen artışlar, gıda üretimi ve nakliye maliyetlerine ciddi darbe vurdu.

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü, COVID-19 pandemisi nedeniyle yaşanan aksaklıklar ve maliyet artışlarına ek olarak, önümüzdeki aylarda gıda fiyatlarında en az yüzde 20’lik bir artış öngörüyor. Durumun küresel gıda güvenliğini keskin bir şekilde kötüleştirmesi ve toplumsal huzursuzluk ve istikrarsızlık yaratması bekleniyor.

Dünya gıda güvenliği sorununa doğru yaklaşmış olsaydı, erzakları tehlikeye atarak milyonlarca insanı açlık tehlikesiyle karşı karşıya bırakabilecek bir krize girilmezdi. Duruma sağlıklı bir şekilde yaklaşabilir ve neye sahip olduğumuzu, ne kadar ihtiyaç duyulduğunu, kimlerin eksik olduğunu ve bir ailede olduğu gibi kaynaklarımızı en iyi şekilde nasıl dağıtabileceğimizi değerlendirebilirdik.

Sorun şu ki, dünya giderek birbirine bağımlı hale gelirken, aynı zamanda giderek daha da kopuk hale geldi. Kimse gerçekten başkalarının iyiliğini düşünmüyor. Bazı yerlerde, fiyatları yüksek tutmak için tüketim için temel tahıllar bile yakılmış olacak ve diğer yerlerde insanların kelimenin tam anlamıyla açlıktan ölmesine neden olacak. Dolayısıyla karşı karşıya olduğumuz gıda krizi, sınırlı erzak meselesi değil, aramızdaki karşılıklı endişe ve sorumluluk eksikliğidir.

Bu, dünyanın karşılaştığı ilk gıda krizi değil ve sonuncusu da olmayacak. Uluslararası kuruluşların açlıkla mücadele için aldığı milyarlarca dolar, tüm dünyayı birkaç kez besleyebilirdi, ancak sorun çözülmüyor çünkü çözüm bulma konusunda gerçek bir ilgi yok. Açlık kârlı bir iştir ve bir egemenlik biçimidir. Bundan nakit para kazananlar, açlığı sürdürmekten mutlu olacaklardır. Diğerleri, soğukkanlı bir analizle, 8 milyarlık küresel nüfusa bakıyor ve bu sayının yarısıyla başa çıkmanın genel olarak daha kolay ve daha avantajlı olacağını bile düşünüyorlar, yüz yıl önce daha az doğal kaynak olduğunda olduğu gibi.

Bana göre, sorunun özünü yani insan doğasındaki egoizm ve kişisel çıkar ile ortak çıkar arasındaki savaş sorununu çözmedikçe, dertlerimize çare bulamayacağız. Seçeneklerimiz tükendi. Sadece ortak çıkar için bencil çıkarların üzerine çıkmak, insanlığı daha uzun yıllar gereksiz bir işkenceden kurtarabilir.

Karşılaştığımız gıda krizi, bizi küresel sorunlarla nasıl başa çıkacağımız konusundaki önceliklerimizi yeniden değerlendirmeye zorlamalı. Ancak toplumdaki herkesin birbirine bağımlı olduğunu ve dünyanın, herhangi bir organındaki ağır bir hastalığın tüm sistemi çökme noktasına gelene kadar etkilediği tek bir beden gibi olduğunu kavradığımızda, değişmeye başlayacağız. O zaman, toplum ve yetkililer tarafından kurulan, karşılıklı önem ve destek sistemlerini ve herkesin karşılıklı sorumluluk sahibi olduğu yeni bir toplumun ortaya çıktığını görmeye başlayacağız. İnsanlığın basitçe başka seçeneği yok, hayatta kalmanın başka yolu yok.