Category Archives: Barış

“Nasıl Dünyayı Savaştan Kurtarıp Barışı Sağlayabiliriz?” (Quora)

İnsanlık barışı idealize ediyor ama pratikte bizler barışı tesis etmekten çok uzağız. Binlerce yıllık gelişim deneyimimizden, milletler ve toplumlar arasında barış aramanın ne kadar da gerçekçi olmadığını görüyoruz. Aksine, ne kadar çok barış tartışırsak, o kadar çok savaş görüyoruz.

Barış nedir? Barışı savaşın olmadığı bir durum olarak düşünmek yaygındır. Ama barış gerçekten bu mudur?

İbranice’deki barış (“Şalom“) kelimesi, tamamlama, bütünlük ve mükemmellik (“Shlemut“) kelimesinden gelir. Yani, bir tarafta bütünlüğe ve mükemmelliğe ulaşmanın yolu, doğuştan gelen kendimize yönelik arzularımıza göre nasıl bölündüğümüzü anlamının yoludur, ama insan toplulukları arasında ortak bir bütünlük ve mükemmellik hedefine ulaşmayı amaçlıyorsak, o zaman aramızdaki ayrılıklarımızın ve farklılıklarımızın ötesinde nasıl bağlar kuracağımızı keşfedeceğiz.

Bu nedenle barışa giden yol, öncelikle eğitimin iyileştirilmesini gerektirir. Önce barışın ne olduğunu ve neden savaşta olduğumuzu anlamamız gerekiyor. Kendi savaşımız, milletlerin ve orduların çeşitli zamanlarda girdiklerinden daha büyüktür, ancak doğamıza göre hepimiz sürekli bir savaş ve birbirimizle mücadele içindeyiz. Bu nedenle, doğamız gereği ne kadar egoist olduğumuzu, her birimizin diğer insanları ve doğayı kişisel kazanç için nasıl kullanmak istediğini anlamak için, doğa ve insan doğası hakkında bilgi edinmeliyiz. Ayrıca, egoist doğamızın nasıl sürekli büyüdüğünü ve insanlık geliştikçe, diğer insanlar ve doğa adına başarılı olmayı dileyerek daha acımasız hale geldiğimizi görmemiz gerekiyor. Kanıtını görmek için tarihin gelişen olaylarından başka bir yere bakmamıza gerek yok.

Bununla ilgili ne yapabiliriz? Kendimizi doğamızla akışa bırakmayı kabul edersek, sonunda hayatımızın ve gelecek nesillerimizin yaşamlarının üzerinde giderek artan bir kara bulutun gezindiğini göreceğimiz bir çıkmaza varacağız. Egoist doğamızın akışına uymak, gezegenimizin yok olmasına ve kişisel, toplumsal ve küresel ölçekte biraz daha fazla savaşa, çatışmaya ve acıya yol açacaktır.

Bu nedenle öncelikle doğamızı, yeteneklerimizin ve sınırlamalarımızın kapsamını, doğanın her an üzerimizde nasıl işlediğini ve doğadan aldığımız dürtülere en iyi nasıl yanıt verebileceğimizi öğrenmemiz gerekir.

Barışa doğru ilk adım, öz farkındalık içinde ilerlemek, kim ve ne olduğumuzu anlamak, kaderimizi etkileme yeteneğimizi ve geleceğe doğru ilerlerken kendimizi en iyi şekilde nasıl yönlendireceğimizi anlamaktır. Diğer bir deyişle, önce kendimizi dünyaya, doğaya ve içinde bulunduğumuz gerçekliğe doğru bir şekilde yerleştirmemiz gerekiyor. Nasıl harekete geçtiğimizi ve parçası olduğumuz sistemi nasıl etkileyebileceğimizi anladığımızda, bağlarımız arasındaki bütünlüğü ve mükemmelliği keşfetmeye doğru, barış yolunda adım atmaya başlayabiliriz.

“Sola, Sağa Ama Daima İleri” (Linkedin)

Nazizm’i yaşadık ve Komünizm’i yaşadık; Sosyalizmimiz oldu ve Kapitalizmimiz oldu. Otokrasimiz oldu, Demokrasimiz oldu, Monarşilerimiz oldu ve Cumhuriyetlerimiz oldu. Hayat zıtlıklardan oluşur: sol-sağ, güneş-ay, sıcak-soğuk, kış-yaz, nefret-sevgi, neşe ve üzüntü. Biri olmadan diğeri olmazdı; ikisi olmadan, varoluş olmazdı. Ama eğer biz var isek, bu her ikisine de sahip olduğumuz anlamına gelir.

Hayat durağan değildir; sürekli gelişiyor, daima ileri doğru hareket ediyor. Katman katman, yaşam gelişir. Yeni bir katman ortaya çıktığında, onun iki zıtlığı tezahür eder, bir süre birbirleriyle savaşırlar ve sonunda ikisi de diğeri olmadan var olamayacağını anlarlar ve böylece bir bağ oluştururlar. Daha sonra bu bağ, sıradaki bir sonraki katmanın başlangıcı için temel olur.

Evrimin fiziksel katmanlarının tümü mevcut olduğunda, zıtlıkların daha ince katmanları ortaya çıkmaya başlar. Bu insanlar âlemidir. İnsan seviyesinde, katmanlar fiziksel değil, entelektüel, duygusal, ideolojik ve manevidir. Ancak aynı kural her zaman geçerlidir; başka hali yoktur. İdeolojiler, ekoller ve uygulamalar her zaman birbirine zıt çiftler halinde gelir. Bazen eşzamanlı olarak ve bazen de dönüşümlü olarak tezahür ederler, ancak eğer biri varsa, diğeri vardır, olmuştur veya olacaktır.

Şimdi, savaş ve barış benzersiz bir çift zıtlık. Gerçekliğin evriminde belli bir yere sahip değillerdir. Buna karşılık, her bir katmanda tezahür ederler. Savaş, tarafların birbirlerinin varlığına karşı çıktıkları katmanın ilk aşamalarını temsil eder ve barış, kabul ettikleri ve sonunda birbirlerini kabullenip destekledikleri aşamayı temsil eder. Her iki taraf da diğerinin vazgeçilmez olduğunu anladığında, eski düşmanına karşı tutumunu, birbirlerinin hoşgörülü, kabul edilen ve hoş karşılandığı hale geldiği bir bağ oluşturana kadar değiştirir. Bu bağ, sırayla, sürecin yeniden meydana geldiği bir sonraki katmanın ortaya çıkışının temeli olur.

Bu arada, İbranice “barış” kelimesi Şalom’dur. Şalom, savaşın olmadığı anlamına gelmez, daha çok “haşlama” [kabul veya tamamlama] ve “şlemut” [bütünlük] kelimelerinin kökünden gelir. Dolayısıyla gerçekte her yeni tabakanın ilk aşaması savaş, yani hâkimiyet mücadelesidir ve taraflar arasındaki karşılıklı bağımlılığın kabulü ve ardından kurdukları bağın kabulüne işaret eden barışın tesisi ile tamamlanır.

Her spor takımı ve ordu birimi, üyeleri arasındaki bağın önemini bilir. Kurdukları bağ, genellikle zafer ile yenilgi, yaşamla ölüm arasındaki farktır. Bir toplum için barışı tesis etmek, yani içlerindeki çelişkileri ve zıtlıkları karşılıklı olarak kabul etmek ve aralarında bir bağ kurmak, daha fazla değilse de aynı derecede önemlidir. Bu şekilde çalışmak, böyle bir toplumu doğanın geri kalanıyla, gerçekliğin “motoru” ile senkronize eder.

Mevcut durumda insanlar, tükenene ve karşı tarafın varlığını gönülsüzce kabul edene kadar birbirleriyle ölümüne savaşıyorlar. Hayatın bir dizi işkence gibi görünmesi şaşırtıcı mı? Zıtların ortaya çıkma ve sonunda birbirine bağlanma mekanizmasının farkında olsaydık, hayatın nasıl olacağını bir düşünün. Hayatlarımız sadece sonsuz derecede hızlı ve tamamen acısız bir şekilde ilerleyip gelişmekle kalmaz, aynı zamanda her an bir kutlama olurdu. Zıtlıkları muhalefet olarak değil, mücadele anlarında ne kadar alçalırsanız, barış zamanlarında o kadar yükseğe zıpladığınız bir trambolin gibi deneyimlerdik. Trambolinde zıplamayı sevmeyen çocuk var mıdır? Ve bir kez sıçramanın zirvesine geldiğimizde, bir sonraki inişi önceden tahmin edip hoş karşılayacağız, hatta bunun eskisinden daha yüksek bir başka sıçramaya yol açacağını bileceğiz.

Öyle görünüyor ki, asık suratlı ve kederli bir toplum ile neşeli ve canlı bir toplum arasındaki fark, yalnızca gelişimin ilerleyişinin farkındalığı ve anlayışıdır. İnsan gerçekliğin nasıl çalıştığını ne kadar çok anlarsa, hayata olumlu ve yapıcı bir perspektiften bakacak ve o kadar mutlu olacaklardır. Sevdiklerinizi mutlu görmek, insanların bağ kurmaya çalıştığı uyumlu bir toplumda yaşamak istiyorsanız bu sözleri iletin; Tüm gerçekliği sola, sağa, ancak her zaman ileriye götüren zıtları tamamlama ilkesi olan, barış yapma ilkesini bilmelerini sağlayın.

Dünyada Hiç Barış Olacak Mı?

Soru: Şu anda birçok insan Üçüncü Dünya Savaşının çoktan başladığına inanıyor.  Fütürologlardan Papa’ya kadar herkes bu konu hakkında açıkça konuşuyor.  Birçoğu bu savaşın bölümler halinde gerçekleştiğini kabul ediyor.  Henüz büyük resimde görünmedi, ancak birçok düzlemde zaten devam ediyor.

Virüsün insanlığa getirdiği sonuçlar, Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının sonuçlarıyla karşılaştırılabildiğinden, Üçüncü Dünya Savaşı’nın Koronavirüs’e karşı bir savaş olduğuna dair daha da egzotik bir görüş var.

Üçüncü Dünya Savaşı’nın bizi gerçekten beklediğini düşünüyor musunuz?

Cevap: Maalesef, olabileceğini düşünüyorum.  Bunun olup olmayacağı değil, bunun hakkında konuşmak istemiyorum.  Ama olabileceği gerçeği bulunuyor.

Gerçek şu ki, insanlık sürekli bir rekabet içinde, birbirleriyle rekabet henüz bir dünya savaşı değil.  Bir dünya savaşı, insanları yok ederek birbirimizi yenmek istediğimiz zamandır.  En azından şimdilik bunu görmüyoruz.

Ayrıca virüsten bir silah olarak bahsetmek de imkansız.  Biz onda herhangi bir yön göremiyoruz.  Bunu Çinlilere veya başka birine atfetmeye gerek yok.  Doğal olarak pek çok fikir, plan var ama bu bir savaş değil.

Üçüncü Dünya Savaşı, süper güçlerin devasa nükleer güçlerinin harekete geçirileceği bir nükleer savaş anlamına gelir.  Bunun olacağını düşünmek istemiyorum ama mümkün.

Soru: Dünyada hiç barış olacak mı?

Cevap: Bir gün olacak.  Bir gün, insanlara başka bir yol olmadığını fark ettirerek ve herkesi egoizmin üzerine çıkararak veya büyük bir ıstırap yüzünden, az sayıda insan Dünya’da kalacak ve gelişimlerine tamamen farklı bir seviyede, tam bir karşılıklı yardımlaşma, karşılıklı ihsan etme ve karşılıklı bağ içinde yeniden başlamaktan başka çarelerinin olmadığını anlayacaklar.

“Barış Nedir?” (Quora)

İbranice’de barış kelimesi, (“Şalom”) bütünlük ve mükemmellik (“Shlemut”) kelimesinden gelir. Bu, bütünlüğe ve mükemmelliğe ulaşmak istiyorsak oraya barış yoluyla varmamız gerektiği anlamına gelir.

Dolayısıyla barış, geçmişimizin ve mevcut durumumuzun yanı sıra ateşkesler ve çeşitli anlaşmalarla ilgili anlayışı içerebilir, ancak en çok emin olduğumuz şey nihai hedefimizdir: mükemmel ve bütün bir koşula doğru ilerlemek istediğimizdir.

Mükemmel ve bütün bir koşul, çeşitli zıtlıkların birbirini tamamladığı ve bütünleştirdiği bir koşuldur. Bu nedenle, barış hakkında sık sık düşünülenin aksine, savaşsız barış olması imkânsızdır ve başkalarını bizim gibi düşünmeye ikna ederek veya zorlayarak barışı sağlamaya çalışmaya odaklanmamalıyız çünkü bu olmayacaktır.

Bireysel olarak hiç kimsenin içinde birbirini tamamlama, bütünlük ve mükemmellik koşulu yoktur, fakat bu, her birimiz bireysel benliklerimizden koptuğumuzda ve egolarımızın üzerinde birbirimizle pozitif bağda yeni bir varlık yarattığımızda ortaya çıkar.

Bu nedenle barış, eğitim içeren uzun bir süreçtir, böylece her birimiz mevcut koşulumuzdan kopabilir ve birlikte olduğumuz, yukarıda inşa ettiğimiz ve kendimizden koptuğumuz yeni mükemmel ve hepimizin bir olduğu bir yerde, bütünlük koşuluna bağlı kalmamız gereken bir koşula ulaşabiliriz.

Böyle bir koşula ulaşmak için, egolarımıza karşı hareket etmemize yardımcı olacak şekilde aramızda barışı sağlamak için, doğanın pozitif gücünü birbirimizle olan tutum ve ilişkilerimize çekmemiz gerekir. Bu süreç egolarımızı bastırmadan veya silmeden gerçekleşir. Aksine, egolarımızla birlikte, doğanın pozitif gücü bizi bölücü insan egosunun üzerinde sevgi ve ihsan etme eğilimi olan varlıklara dönüştürecektir. Başka bir deyişle, doğanın pozitif gücünü, onun sevgi, ihsan etme ve bağ örtüsüyle egomuzu sarmak ve örtmek için çekeriz ve bu bize doğru davranma ve barış koşuluna ulaşma yeteneği verir.

“Demokrasi, İnsan Doğasını Yenemez” (Linkedin)

2020 bir darbe ile başladı ve kargaşa içinde sona eriyor. Covid-19, medeniyetin yüzüne acı bir darbe indirdi ve bizi aniden durdurdu. Başladığından beri, bir aşının gelmesini bekleyerek “bekleme modunda”  yaşıyoruz. Ancak pandemi, ne kadar acı verici olursa olsun, Amerika Birleşik Devletleri’nin başkanlık seçimlerinden sonra yaşadığı ve hiçbir aşının tedavi edemediği kargaşaya kıyasla sönük kalıyor. Wall Street öksürdüğünde dünya borsalarının nezle olduğu söyleniyor. Bugün tanık olduğumuz Amerikan demokrasisinin çöküşünün, dünyanın geri kalanını nasıl etkileyeceğini ancak tahmin edebiliriz, ama her ne olursa olsun, hoş olmayacak.

İyi haber şu ki, Amerika’nın ve dünyanın kasvetli geleceği değiştirilemez değildir. En azından şimdilik bunu belirleyebiliriz. Ancak bunu yapmak bağlılık, kararlılık ve en önemlisi, yolun sonuna geldiğimizi kabul etmeyi gerektirecektir ve kendimizi kurtarmak için ne gerekiyorsa yapmazsak, ölüme mahkûm oluruz.

Ben bir Kabalist ve bilim adamıyım. Kabala öğrenmeye başlamadan önce, bir bilim adamıydım ve organizmaların dinamik koşullarda homeostazı (dengeyi) nasıl koruduğu konusunda kapsamlı araştırmalar yaptım. Kabala öğretmenim Baruch Aşlag (Yehuda Aşlag’ın ilk oğlu ve halefi, Zohar Kitabı üzerine tam bir yorum yazarı) ile karşılaştığımda, yaklaşımı bana çok çekici geldi çünkü çok bilimseldi. Oğlu Aşlag, 20. yüzyılın önde gelen Kabalisti olmasının yanı sıra sosyal bilimler ve beşeri bilimlerle derinden ilgilenen ve bu konudaki yazılarında çok üretken olan babasının izinden devam etti. İnsanları sosyal birleşme yoluyla birbirine bağlama bilimi olan Kabala hakkındaki kapsamlı bilgisi, 20. yüzyılın ortalarında yaşadığı olaylarla dolu sosyal sistemleri ve süreçleri analiz ederken ona çok yardımcı oldu.

Sonraki yıllarında, II.Dünya Savaşı’ndan sonra, Aşlag, yalnızca birini tamamlamayı başardığı iki devasa projede yer aldı. Ölümünden önce, şimdi Sulam [Merdiven] yorumu olarak adlandırdığımız Zohar Kitabı’nın tam yorumunu yayınladı. Bu muazzam başarıdan sonra Ashlag artık Baal HaSulam [Merdiven’in sahibi] olarak biliniyor. Aynı zamanda o, Baal HaSulam’ın adil, sürdürülebilir ve müreffeh bir toplum kurmak için, insanlığın inşa etmesi gerektiğini düşündüğü toplum yapısının kapsamlı bir açıklaması olabilecek şeyler üzerinde çalışıyordu. Bize sadece taslaklar ve notlar bıraktı, ancak o kadar çok vardı ki, fikirleriyle nereye gittiğini görmek kolaydı.

Dahası, Baal HaSulam’ın, şu anda deneyimlemekte olduğumuz gelecekteki olayları gördüğü netliği görmek büyüleyici. O, tüm insanların doğaları gereği ben merkezli olduklarını ve bu nedenle, başkalarını sömürecek, zorbalık yapacak ve boyun eğdireceklerini, ancak eğer bunu bilirlerse onlardan kurtulabileceklerini fark etti. 1930’ların başlarında, “Dünyada Barış” adlı makalesinde şunları yazdı: “Daha basit bir şekilde söylemek gerekirse her insan, doğası gereği, kendi menfaati için dünyadaki tüm diğer insanların hayatlarını kötüye kullanır. Başkalarına verdiği her şey, sadece gerekliliktir ve o zaman bile bu davranışın altında hâlâ başkalarını kötüye kullanmak yatar; ancak bu kurnazca yapılır öyle ki kişinin dostu bunu anlamayacak ve isteyerek kabul edecektir…Bu, değiştirilemez bir yasadır. Tek fark insanların tercihlerindedir: Biri düşük arzuları edinerek insanları kötüye kullanır, bir diğeri yönetimi edinerek, bir üçüncüsü saygı edinerek… Dahası, eğer kişi fazla çaba sarf etmeksizin yapabilseydi dünyayı zenginlik, yönetim ve saygı üçü birlikte kötüye kullanmaya hem fikir olurdu.” Bugün gördüğümüz şey budur: mutlak bir yetki duygusu ve dolayısıyla utanmaz ve dizginlenemez bir sömürü veya en azından bu tür sömürü girişimleri. Ve Baal HaSulam’ın dediği gibi, “Bu kurnazca yapılır, böylece komşusu bunu fark etmez ve isteyerek teslim olur.” Onun uyarısından birkaç yıl sonra Naziler iktidara geldi.

Hemen hemen aynı zamanlarda, Baal HaSulam Rusya’nın komünizminin hataları üzerine ayrıntılı bir şekilde yazdı, bunun sürmeyeceğini açıkladı, çünkü eşitlik ve topluma en iyi şekilde katkıda bulunma idealleri, yalnızca geçiminiz için ihtiyacınız olanı alırken, bu şekilde eğitilmemiş insanlara empoze edildi ve bu nedenle başarısız olacaktı. Aslında, gözleminden o kadar emindi ki Rusya komünizminin zirvede olduğu 1930’larda yapmış olmasına rağmen, Rusya’nın düşüşü hakkında geçmiş zamanda yazdı. “Barış” (“Dünyada Barış” dan farklı bir makale) makalesinde, şöyle yazdı: “Gerçekten de, tarih bizim lehimize sıkıntılar yarattı ve tam bir anlayış ve tartışmasız sonuç için yeterli olan belirli bir gerçeği hazırladı: Rusya gibi herkesin sadece toplumun iyiliğini düşündüğü, yüzlerce milyonluk nüfusa sahip, yüzölçümü olarak Avrupa’dan büyük, hammadde varlığı büyük ikinci ülke ve zaten komün yaşam sürmeye mutabık olmuş büyük bir toplum, insan aklının alabildiği ölçüde, başkalarına ihsan etme erdemliğini görünüşte tam anlamıyla edinmiştir. Ancak onlara gidin bakın ne oldular: Yükselip kapitalist ülkelerin başarılarını geçeceklerine daha da dibe battılar. Şimdi, çalışanların yaşamlarına kapitalist ülkelerinkinden biraz daha fazla fayda sağlamayı bırakın günlük yiyecek ve giyecek ihtiyaçlarını karşılayamıyorlar.”

1950’lerde, Baal HaSulam taslaklarını yazdığında ve sürdürülebilir ve adil toplum hakkındaki görüşlerini detaylandırdığında, yine uygun eğitim eksikliği nedeniyle demokrasi için kasvetli bir gelecek öngördü.  Baal HaSulam’ın Yazıları’nda yayınlanan bu makalelerde, Baal HaSulam, tam olarak insan doğasında bulunan ve hala ıslah edilmemiş olan içsel kötülük nedeniyle, demokrasi için bir gelecek görmediğini açıklar. Onun sözleriyle, “Zamanın başlangıcından bu yana, halkın çoğunluğunun bir ülkeyi yönettiği hiçbir zaman gerçekleşmedi… Ya otokratlar yönetti… ya oligarşi ya da yalancı demokratlar. Ancak basit halkın çoğunluğu, yalnızca Hitler’in günlerinde hüküm sürdü ve bu da diğer uluslara karşı kötülüğü teşvik etti. O, sadistlerin zihniyet çerçevesini anladığından, sadistlerin sadizminden kurtulmak için yer verilirse bunun bedelini hayatlarıyla ödeyeceklerini anladığından, halka fayda sağlamanın değerini, tam bağlılık seviyesine yükseltti.”

“Aslında” diye devam ediyor Baal HaSulam, “çoğunluğu iyi olmadıkça bir toplumun iyi ve bütün olamayacağı mutlak bir gerçektir çünkü yönetim toplumun kalitesini gösterir ve toplumu çoğunluk oluşturur. Eğer çoğunluk kötüyse yönetim de ona uygun olarak kötüdür çünkü onayladıkları bir yöneticiyi seçmişlerdir. Modern demokrasilerden çıkarım yapmamıza gerek yok.” Onlar için umutsuzluğunu (1950’lerin başında), “seçmenleri aldatmak için türlü taktikler geliştirir. Çoğunluk (seçmenler) akıllanıp karşı tarafın eksikliklerini görmedikçe daima kendi özüne uygun bir yönetim seçer.” diye açıklıyor. Bu nedenle Baal HaSulam, toplum yöneticilerinin halkı aldatmak için güzel görünen ama aslında güçsüz olan “aptallar”ı yerleştirdiklerini ve onların yegâne amacının da, yöneticilerin rahatsız edilmeden hüküm sürmelerini sağlamak olduğunu açıklar. Onun sözleriyle, “Esas taktikleri nam salmış insanları kutsallaştırıp, onları erdemli olarak tanıtmaktır sonra kitleler buna inanır ve onları seçer fakat bir yalan asla sonsuza kadar devam etmez.” diye bitiriyor.

Sonuçta, Baal HaSulam’ın dediği gibi, benmerkezci bir çoğunluğun liderine karar vermesine izin veren bir demokrasi, insanların doğasına göre benmerkezci bir lider seçecektir. Bu uzun süre dayanamaz. Sonunda, benmerkezcilik o kadar uç seviyelere ulaşır ki tüm sistem yozlaşır ve parçalanır. Bu noktada demokrasi, kötü insan doğasının bir başka kurbanı olur.

Kim olduğumuzu değiştirene kadar liderlerimizi veya rejimlerimizi değiştirmeyeceğiz ve hepimiz için iyi bir toplum inşa edemeyeceğiz. Sadece bu gezegende hepimiz için bir yer olmadığını, aynı zamanda hepimize ihtiyacımız olduğunu, tüm görüşlerimizi ve fikirlerimizi, hayallerimizi ve hoşlanmadıklarımızı, renklerimizi, ırklarımızı ve inançlarımızı ve kültürlerimizi kabul etmeye başlamaya ihtiyacımız var. Onlara ihtiyacımız var çünkü onlar çevremizde olmasaydı biz de eksik kalırdık. Cumhuriyetçiler ve aynı şekilde Cumhuriyetçilerin varlığı olmasaydı Demokratlar Demokrat olmazdı. Erkekliği kadınlıkla karşılaştırmadan düşünebilir misin veya tam tersi? Birbirimiz olmadan, tanımlanabilir hiçbir şey olamazdık, sadece zamanı gelene kadar amaçsızca dolaşan beden parçaları olurduk.

Bugün, tüm insanlığın bunu kabul etmesine her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var ve yakında, boykot kültürümüz ve birbirimize duyduğumuz nefret yoluyla kendimize verdiğimiz zararı anlayacağız. Beklenenden uzun olan bu makalenin başında yazdığım gibi, geleceğimizi hala belirleyebiliriz. Şiddet patlak verdiğinde, bunun yine de mümkün olacağından emin değilim. Bu nedenle acele etmeli, kendimizi inandırmalıyız ve karşılıklı bağımlılığımızı, demokrasinin savunmasızlığını ve toplumumuzu ve geleceğimizi kurtarabilecek tek çare olan: bağ kurmak için eğitim kavramlarını, başkalarıyla paylaşmalıyız.

“Daha İyi Bir Dünya Hayal Edin, Gerçek Olabilir” (Linkedin)

Kırk yıl önce bugün öldürülen John Lennon, sınırları olmayan, açgözlülüğün ve açlığın olmadığı ortak bir dünya, hepsi sevgi olan tek bir dünya hayal etti – ve onun mesajı kitlelerin kalbine hitap etti. Daha hoşgörülü, eşitlikçi ve kucaklayıcı bir dünya fikri bugün hala yankılanmaktadır.

Herkesin içinde küresel bir sevgi hayali yaşıyor, bu yüzden zorlu ve yabancılaşmış bir dünyada, her şeyin ticari amaçlarla sömürüldüğü bu dönemde bile, hala sevginin hüküm sürdüğü filmleri izlemeyi ve çoğunlukla aşk şarkılarını dinlemeyi tercih ediyoruz. Dünyanın her yerinde tüm kültürler sevgi teması etrafında döner, ve zaman zaman nefret ortaya çıkarsa, sevginin güzelliği ile tezat oluşturmak için, çirkin bir kontrpuan olarak gelir. Bu doğaldır. Her insanın sevgi bağından daha fazla içsel arzusu yoktur. İçinde yaşadığımız zamanın ve çevrenin tüm materyalist katmanları yüzünden, onu çok istememize neden olur.

Yani Lennon’ın hayal ettiği dünya ütopik değildir. Sevgiyle dolu bir dünya güzeldir ve iyi bir hedeftir ve ilk önce bunu hedeflersek,  aramızda yerini bulmalıdır. Saça örülmüş çiçeklerin ve cıvıldayan kuşların sevgisi değil. Onlarda yanlış bir şey yok ama daha derin ve gerçekçi bir sevi deneyimi, insanın temel malzemesi ile inşa edilir. Buna “nefret” denir. Dünya böyle yaratıldı, aynı madalyonun iki yüzü, sevgi ve nefret, dengeye ulaşana kadar sürekli etkileşim halindedir.

Sevgi, iki insanın birbirini reddettiği hatta nefret ettiği bir durumla başlar ve farklılıkları silmeden, boşlukları görmezden gelmeden, görüş ayrılıklarının üzerine karşılıklı bir anlaşma inşa ederler. Bu, doğada var olan ve “Sevgi tüm günahları örter” adı verilen bir yöntemdir. Doğanın yaptığı gibi, karşılığında hiçbir şey beklemeden bu şekilde sevmeyi başaran biri, her zaman yaşam sevinci dolu yanan bir kalbe sahip olacaktır.

Bir gün başkalarının bizi sevmeye başlamasını beklemek zorunda değiliz, her şey tamamen kişiye bağlıdır. Kayıtsız şartsız sevgi dolu olmak istiyorsak, kendimizden çıkıp başkalarının içine nasıl gireceğimizi öğrenirsek, o zaman tüm hayal gücümüzün ötesinde, bizler için sınırları olmayan, açgözlülüğün ve açlığın olmadığı bir dünya keşfedeceğiz. Böyle bir kişi, dünyayı ayakta tutan ve her şeyi Bire bağlayan içsel gücü bulacaktır.

Twitter’da Düşüncelerim / 10 Aralık 2020

Ancak tüm ulus ve tüm dünya olarak birleşme çabasındaki içsel çabalarımız dünyaya barış getirebilir. Aksi takdirde her yerde patlayan hususlar ve baş gösteren savaş olacaktır. Ulusu birleştirme çabalarımızdan daha önemli bir şey yoktur.

Sorun, herkesin yalnızca kendisinin haklı olduğunu düşünmesidir.

Günahlar sevgiyi inşa etmeye yardımcı olur. Tüm farklılıkları sevgiyle örtmeliyiz. Birbirimize bu şekilde davranırsak, insanlar ve partiler arasında herhangi bir çatışma, saldırı veya düşmanlık olmayacaktır.

Doğruluğumuzun ve başkalarının hatalarının sorumluluğunu alarak ve tüm bunları, üzerinde sevgiyle örterek birlikte inşa edeceğiz.

Eğer her taraf ve her insan, diğerlerine karşı olumsuz, eleştirel duygularının karşıtlığına dayanan sevgi formunu inşa etmeye başlarsa, içeride nefret ve dışarıda sevgi olduğunda, o zaman tüm dünyanın ıslah olduğunu ve en iyi safhada olduğumuzu göreceğiz.

İnsanlar kötü olan her şeyi yok etmek ve hayatlarında sadece iyi şeylere sahip olmak ister. Bu yanlış yaklaşım. Kabala, tüm karşıtların nasıl bir araya getirileceğini öğretir. Biri diğerini bastırmaz.

Doğru kombinasyon ve entegrasyon ile birbirleri olmadan yapamayacaklarını anlarlar ve mükemmelliğe ulaşırlar.

Nesiller Arasındaki Çelişkiler Nasıl Telafi Edilir?

Soru: Nesiller arası çatışmalar, küresel, birbirine bağlı bir dünyada tüm sistemi nasıl etkiler? Bu fark artacak mı azalacak mı?

Cevap: Nesillerin kendi aralarında ve kendi içlerinde etkileşim sorunlarını nasıl çözdüklerine bağlı olarak fark artacaktır. Bu durumda, doğanın genel resmini etkileyecekler ve bu da dolayısıyla onları etkileyecektir.

Umarım ki aynı zamanda insanlığın aklı gelişecek ve böylece nesiller arası çelişkileri telafi edecektir.

“Doğanın Öğretme Yöntemini Öğrenmek” (Medium)

1930’ların başında, öğretmenimin babası, büyük Kabalist ve ünlü düşünür Baal HaSulam, insanlığın barışı nasıl başarabileceğini ve bu olmazsa ne olacağını özetleyen “Barış” başlıklı çığır açan bir makale yazdı. Diğer şeylerin yanı sıra, doğanın, yaratılan varlıklar yönelme biçimini, bağımsız oluncaya kadar onları nasıl yetiştirdiğini dile getirdi. Onun sözleriyle: “Bir insanın yaratılışını örnek olarak ele alalım: Ataların sevgi ve hazzı onun ilk nedendir, zira bu onların görevlerini yerine getirmelerini garantiler. Gerekli damla babadan çıkarıldığında… doğa, onun için bilgece, güvenli bir yer sağlar ve yaşam almaya hak kazanır. Doğa aynı zamanda onun günlük ekmeğini de tam olarak verir. Doğa ayrıca, anne karnında onun için harika bir yer hazırlamıştır, böylece hiçbir yabancı ona zarar veremez.”

“Tıpkı eğitimli bir dadı gibi onu bir dakikalığına bile unutmadan, her ihtiyacını karşılar, ta ki dünyaya gelebilecek gücü kazanana dek. Doğa, sonra da onu bırakmaz. Sevgi dolu bir anne gibi, onu büyüyene ve kendi yaşamını sağlayabilene dek, zayıf günleri süresince yardımcı olmak için “Anne” ve “Baba” adı verilen, güvenebileceği sevgi dolu, sadık insanlar getirir. Tıpkı insanlar gibi, tüm hayvanlar, bitkiler ve nesneler, varlıklarını ve türlerinin devamını garantilemek için akıl ve sevecenlikle bakılırlar.”

Bununla birlikte, Baal HaSulam, büyüdüğümüzde, sorumluluk almalı ve birbirimize gitgide daha saygılı davranmalı, birbirimize ve tüm doğaya özen göstermeliyiz diye tembihler. Doğanın derslerine ne kadar direnirsek, bize daha ısrarlı ve acı verici bir şekilde öğretir. Ve neredeyse bir asır önce Baal HaSulam; doğanın bize öğrettiği ders, almaktan ziyade vermek üzerine kurulu bir toplum inşa etmektir diye yazmıştır. Bizler isteksiz olduğumuz için, “insanlık iğrenç bir kargaşa içinde kavruluyor ve kavga, kıtlık ve onların sonuçları şimdiye kadar sona ermedi.”  diye eklemiştir.

Ancak, doğanın derslerinin, ağır/acımasız olması gerekmez. Baal HaSulam şöyle yazıyor: “Şaşılacak olan şey, doğanın, yetenekli bir yargıç gibi, gelişimimize göre bizi cezalandırmasıdır. İnsanlığın geliştiği ölçüde, yaşama gücümüzü ve varlığımızı edinirken acıların ve eziyetlerin de çoğaldığını görüyoruz.”

Sonuç olarak, Baal HaSulam şöyle yazıyor: “Doğanın bize emrettiği, başkalarına tüm gücümüzle ve bütün kesinliğiyle ihsan etme sevabının, bilimsel ve gözleme dayalı bir temeline sahipsiniz, şöyle ki içimizden kimse, toplumun hiçbir üyesi yine toplumun mutluluğu ve başarısını güvenceye alacak miktardan daha az çalışmayacaktır. Ve bunu bütünüyle yerine getiremeyecek kadar başıboş kalırsak, doğa bizi cezalandırmaktan vazgeçmeyecek ve intikamını alacaktır.”

Son olarak, Baal HaSulam, II.Dünya Savaşı’nın başlamasından sadece birkaç yıl önce, “Ve bugün çektiğimiz darbelerin dışında ayrıca, gelecek için çekilen kılıcı da dikkate almalıyız.” diye uyarıyor. “Doğru sonucu çıkarmak gerekiyor – doğa bizi sonunda yener ve hepimizi, onun kanunlarını tam anlamıyla izlemek adına, ellerimizi birleştirmek zorunda bırakır.” diye de ekliyor yani “başkalarına ihsan etme kuralına uymak.”

Doğanın aşamalı öğretim yöntemi, onlar dinlemedikleri için, Avrupa’nın yok olması ve on milyonlarca insanın ölümü ile sona erdi. Şimdi artan nefret döngüsünün, uğursuz bir girdap haline geldiğini görüyoruz, bu, tüm dünyayı bir kez daha boğmakla tehdit ediyor ve bedel, önceki dünya savaşından bile çok daha ağır olacak.

Son Nesil Yazılarında Baal HaSulam,  eğer, veren bir toplum ve karşılıklı sorumluluk toplumu kurma emrini üstlenmezsek, üçüncü bir nükleer dünya savaşının olacağını yazıyor. Nefret suçları ve uluslararası gerilimlerdeki artışa bakılırsa, tahmininin gerçekleştiğini görmek kolaydır. Fakat doğa yetenekli bir yargıçtır; bize eylemlerimize göre davranacaktır. Şimdi karşılıklı sorumluluğu seçersek, doğanın ağır derslerini önleyeceğiz.

Koronavirüs bize karşılıklı sorumluluğu uygulama şansı verdi. Tek yapmamız gereken iki yasaya uymaktır: maske takmak ve mesafemizi korumak. Bunu sadece birkaç hafta yaparsak, salgından kurtulmuş oluruz. Ama yapabilir miyiz? Dünyanın virüsten kurtulmasına yardımcı olmak için, başkalarına yeterince önem veriyor muyuz? Koronavirüs, birbirimize olan bağlılığımızın bir testidir. Başarısız olursak, doğa çok daha zorlu ve daha az sempatik bir öğretmen temin edecektir. Ve başarısız olmaya devam edersek, Baal HaSulam’ın tahmini gerçekleşecektir.

Öğrencilerime Yeni Yıl İçin Dilekler

Önümüzde harika bir yıl var- daha fazla insan uyanışının yılı. Kendinizi bunun öğretmeni olmaya hazırlamanızı rica ediyorum. Bu size bağlıdır.

İleriye bakacaksınız, insanlara doğru bir şekilde nasıl yaklaşacağınızı, doğanın bize ne yol gösterdiğini düzgün şekilde onlara nasıl açıklayacağınızı, bu anın avantajlarından yararlanmamız için ne yapmamız gerektiğini, bu durumu bir sonraki daha yüksek ve ebedi doğanın seviyesine yükselmek için doğru bir şekilde öğreneceksiniz.

Maddi yaşamın çerçevesini terk ederek, sonsuz ve mükemmel bir hayat hissetmeye başlayacağız ve hayatımızın artık bedenimizin hissettiği duruma göre değerlendirilmediği, manevi bir düzlem üzerinde var olacağız.

Bu koşula ulaşmalı ve Kabala bilgeliğinin bizi bu koşula götürdüğünü tüm insanlara açıklamalıyız. Bu koşula birlikte ulaşalım. Hiçbir şeyi değiştirmeye veya kendimizi herhangi bir şekilde sınırlamaya ihtiyacımız yok. Tek bir şeye ihtiyacımız var- aramızda ve daha sonra onların içinde doğru bağlantıları kurmak. Tam olarak aramızdaki boşluklarda, yüksek koşulu keşfetmeye başlayacağız.

Sizlere sağlık ve aranızda muazzam karşılıklı sevgiyi diliyorum, böylece sıcaklığımızı tüm dünyaya yayacağız ve tüm dünya çevremizde bir araya gelecek ve hepimiz, sihirli bir halıda gibi, bir sonraki seviyeye yükseleceğiz.

Wishes For My Students For The New Year